Din Felsefesi – Schopenhauer

Schopenhauer’in irade’yi olumsuzlama öğretisi onun ahlak felsefesinin çekirdeğini oluşturup düşünürün din alanına uzanmasını da sağlar. Gerek Schopenhauer metafiziğinin gerekse dinsel inancın başlıca ilgisi, dünyayı aşmak, öte dünyada kurtuluşa ulaşmaktır. Hem irade metafiziği hem de din, insanın manevi kurtuluşa duyduğu bu ihtiyacın varlığını gösterirler. Yeryüzünde sonu gelmeyen acılara batmış insanın kurtuluşudur bu.

Schopenhauer’in irade metafiziğinin, ahlak öğretisi düzleminde sonsuz bir manevi kurtuluş özlemine dönüşmesi gibi, ilahiyat ve kiliseye yönelik eleştirisi de dinsel görünümlü bir kurtuluş öğretisine doğru gelişir. Schopenhauer’in aydınlanmanın ahlak felsefesine yönelik eleştirisi onun kendi ahlak anlayışının ve ahlaka yüklediği işlevin sonucuydu, onun ateizmi ise irade metafiziğinin gizli dinselliğinin bir ürünüdür.

İnsan fiziksel ölümle manevi kurtuluşa erişemez. Çünkü ölüm, tıpkı güneşin batışında olduğu gibi, fiziksel dünyaya ait bir olaydır. Manevi kurtuluş ise ancak metafiziksel düzlemde mümkündür, ampirik, reel düzlemde söz konusu olamaz. Manevi kurtuluş, yıldızlar, güneşler, Samanyolu, galaksiler ve yeryüzü günü gibi somut, alabildiğine reel şeylerin azizlik ve kutsallık nitelikleri bakımından bir hiç olmalarının bilincine varılmasıyla başlar. Hiçliğin farkına varılması anlamındaki bu nihilizm manevi kurtuluşun bir biçimidir.

Schopenhauer felsefesi her ne kadar derin bir mistik, dolayısıyla da dinsel boyut içeriyorsa da, onun irade metafiziğinin söz konusu olduğu yerde din felsefesi tanımı belli kayıtlar konarak kullanılmalıdır. Schopenhauer, Hegel ve din felsefesinin ünlü siması Schelling’ten farklı olarak , din felsefesinin hem konusunu hem de kavramını reddeder. Bu reddin arkasında, felsefeyi pozitif bir din öğretisiyle eş düzeye koydurmama kaygısı yatmaktadır.

Doğa Hüzün Tanımaz

Schopenhauer’e göre din, yürek arzularının nesneleşmesidir de. Düşünür bu görüşü Hume’dan almıştır.

Schopenhauer dinleri iyimser ve karamsar/kötümser olmak üzere ikiye ayırır. Kendi öğretisinin düşüncelerinin konumuna ancak karamsar dinlerin denk düştüğünü düşünür. Radikal keşişçe yaşanan bir Hıristiyanlık ve başta Budizm olmak üzere Uzakdoğu dinleri bu karamsar gruba girerler. Budizmde yaşama irade’sinin olumsuzlanması, dünyanın haz ve zevklerinden, baştan çıkartıcı etkilerden uzak durma öğretisinde kendini gösterirken, Hıristiyanlığın metafiziksel öğretisindeki ilk günah aynı olumsuzlanma işlevine denk gelir.

Gerçi dünyanın acı ve ıstıraplarından manevi kurtuluş yoluyla kurtulmak, Schopenhauer öğretisinin amacıdır, ama bu amaca ulaşırken o işin içine bir Tanrı karıştırmaz. Karşımızda bir tür dinsel ateizm gibi bir durum bulunmaktadır. Bu ateizmde ahlak, ilahiyattan ayrı bir yerde -136- kurulmaya çalışılır. Schopenhauer tektanrıcı halkların dinlerinde ateizm ya da tanrıtanımazlığın, her türlü ahlaki ilkeden yoksunluk anlamına geldiğini herhalde bilmekte, dolayısıyla ahlakın, Tanrı’sız bir dünyada da inşa edilebileceğini göstermeye çalışmaktadır.

Schopenhauer felsefeyle karşılaştırdığında, dinlerin felsefenin gerisinde kaldıklarını düşünür. Felsefe öğretileri kendilerini apaçık sunarken, dinler örtünmek, gizlenmek zorundadırlar. Dinler, bu örtü ve bu kap içinde, bir yerden başka bir yere taşınır. Bu anlamda dinler, çiğ insan aklının ve duygusunun öylece alamayacağı hakikatlerin mitik örtü altındaki halidirler. Bir din, “hakikati yalanın gizleyici kılığı altına sokmadan” edemez. Dinsel hakikati gizlemenin başlıca elemanları mitos ve alegoridir. Din, hakikat karşısında yer alan bir karşıtlık değildir; bizzat kendisi hakikati öğretir. Felsefeden farklı olarak dinler, ateş böcekleri gibidirler; ışıldamak için karanlığa muhtaçtırlar. Belli bir derecedeki cahillik, onların içinde yaşayabilecekleri biricik zemindir. Astronomi, doğabilim, jeoloji, tarih, coğrafya ve felsefe yaygınlaşıp gelişince, vahiye ya da mucizeler öğretisine dayalı her inanç batıp gitmekten kurtulamayacaktır. Bu durumda inancın yerini felsefe alır.1

1 Philosophische Vorlesungen, Toplu Eserler içinde 9/10 Cilt, s. 382

Schopenhauer’e göre din, halk için gereklidir. Dinler halk metafiziğidir ve kodlanmış bir hakikati oradan oraya taşırlar. Bu anlayış doğrultusunda Schopenhauer bir dinin değerini içerdiği hakikat miktarına bakarak belirlemek

ister. Din, hakikati alegorilerin örtüsü altına gizlediğine göre, bu hakikatin, alegorinin örtüsü altından ne kadar belirginleşebildiği de dinin değerini belirleyen bir kriter olacaktır. Öyleyse dinin hakikati, onu örten örtünün ne kadar “şeffaf” olduğuna bağlıdır.

Din, insanlara bütün varlığın ortak doğası hakkında bir fikir verir; bu ortak doğa içinde bireysel farklılıklar tamamen önemsizleşir. Bireysel olan zaman ve mekân yapısına boyun eğer, dinler ise bireysel olanı aşkınlaştırırlar. Schopenhauer hayata yönelik bakış tarzını ve ateist kurtuluş öğretisini kendine özgü bir tür ölümsüzlük öğretisine dönüştürür. Bu öğretide doğum ile ölüm birbirini karşılıklı belirleyen, nötrleştirip aşan yanlardır. İrade, onun bütün fenomenlerin içindeki “kendinde şey” ve de bilgi edinen özne, “bütün fenomenlerin seyircisi” felsefi düzlemden bakıldığında, doğumdan ve ölümden etkilenmezler. Ölüm, felsefede korkutuculuğundan bir şeyler yitirir. Schopenhauer’e göre ışıl ışıl hayat görüntüleriyle süslenmiş antik çağ lahitleri, yanıp yakman izleyicisine şöyle seslenir gibidirler: “Natura non contrista- tur/Doğa hüzün tanımaz.”

Sanatın ve Güzelin Duyurduğu Haz

İnsanın, acının ve ıstırabın baskısından ebediyen ancak keşişçe ya da bir aziz gibi yaşayarak kurtulabileceğini ileri süren Schopenhauer, gene de kısmi rahatlamaların, geçici kurtuluşların bir yolu olarak doğanın ve sanatın işlevine işaret eder. Böylece estetik ve doğa felsefesi, felsefenin ayrılmaz zorunlu parçasına dönüşürler. Her türlü çıkar düşüncesinden uzak halde sanat nesnelerine derinlemesine nüfuz eden kişi, irade’nin onu içine ittiği kölelikten ve despotluktan kurtulur. Schopenhauer’in “güzel olana” ilişkin teorisi, onun kötümser, karamsar dünya görüşü içinde meşruiyetini bulur. Burada Nietzsche ile aralarındaki derin fark ortaya çıkar; Nietzsche sanatı, “güç irade’sinin” hizmetine sunar ve merhamet teorisinin bütününü reddederken; Schopenhauer sanatı, irade”nin kör baskısına direnmenin bir yolu, onu olumsuzlamanın ön basamağı olarak alır.

Estetik bakış açısını irade nin olumsuzlanma- sı öğretisinin içine almak epey sorun çıkarmıştır. “Güzelin ve estetiğin metafiziği” nde, isteğimizle,irademizle hiçbir ilintisi olmadan bir nesneden haz ve sevinç duymak, onun hoşumuza gitmesi nasıl mümkündür?” diye sorar.1 İrade’mizin yönlendirdiği amaçlardan hiç etkilenmeden, bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde güzelin bizde sevinç ve hoşlanma duygusu yaratması iddiası bir çelişki oluşturur gibidir. Schopenhauer Platon’un idea’larını irade ile fenomenlerin arasına bir yere yerleştirip bu sorunu çözmeye çalışır. İdea’lar nesneler dünyasının düzenleyici ilkesi olan yeterli neden ilkesinin kapsamının dışında kalıp irade ile fenomen arasındaki bağlayıcı halka olarak insanın, dünyanın (gerçekliğin) özüne ulaşmasını sağlarlar.

1 Agy, s. 457

İdea, sanat yapıtı içinde amacı, maksadı bulunmayan salt zekâ olarak görünürleşir. Günlük hayatın yoksunluklarını, dertlerini, sıkıntılarını sanat karşısında arkamızda bırakırız. Fenomenlere, nesnelere hayat veren irade, sanatta devre dışı bırakılmış gibidir. İdea’nın (ide’nin) sanat eseri içinde ortaya çıkışı, zaman ve mekândan yoksun olanın zaman mekân içinde, ama bunlara bağımlı kılınmadan temsili demektir. Böylece sanatın nesnesinden hoşlanma, ondan haz ve zevk duyma durumu ortaya çıkar, acı ve ıstıraplar unutulur. Sanat özü gereği acısızdır. Aslında acıya katılma olan dünyaya katılma durumu, temaşa ettiğimiz nesnenin karşısında, o salt öğrenme, bilgi edinme, kendini tamamen unutma durumunda, bir hazza dönüşür. Ne ki insanların çoğu böyle salt bir kavrayış gerçekleştirme yeteneğinden uzaktırlar; sanatçıda ise bu yetenek doğal olarak vardır.

Kant’ın, çıkarsız, salt hoşlanma olarak tarif ettiği estetik ilişki ile Schopenhauer’in estetik anlayışı arasındaki uzaklık belirgindir. Schopenhauer için estetik ilişki, estetiği aşan bir yan içermektedir; çünkü bu ilişki, bireyselliği aşmaya imkân vermektedir. Bu bağlamda, sanatın her türlü amaçtan azade olduğunu ileri süren romantik sanat teorisinin yansımalarıyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Sanat, bütün amaç ve hedeflerin üzerindedir; hiçbir yere ulaşmak istemez. Salt içgörü gerçekleştiren dâhi sanatçı salt gözlemleyen, tanıyan bir öznedir, o bir “dünya gözüdür”. Dünyanın kavranmış özünü, bu özü zaman, mekân ve nedensellik yapılarına tabi kılmadan sanatta yansıtmayı becerir.

Gördüğümüz gibi, Platoncujdert öğretisi olmadan bu sanat teorisinin kurulması imkânsızdır. Zaman, mekân ve nedensellik yapıları dışında bir yere basması gereken bu sanat teorisi, ide- a öğretisinde kendini kurtarır, dayanağını bulur, diyebiliriz. Dünya muammasının yorumlayıcısı olarak sanatçı, idea’lar dünyasında kendini yuvasında bulur. Hegel “mutlak geist”ın sanatta yansımasından söz ederken Schopenhauer doğrudan doğanın içinde estetik bir yan görür, güzel doğanın içinde güzel sanat da yer alır ona göre.

Fenomenlerin bilgisine ulaşmak için “yeterli neden” yasasını izliyorduk. İdea yolundan giderken, bu alanı terk edip idea’ların özünü gören kavrayıcı görü’ye yöneliriz; bu da, dünyanın ebediyen kendiyle aynı kalan özünü kavramak, bunu yaparken ne akla ne de anlama yetisine başvurmamak demektir. Buradaki kavrayış, dâhi sanatçı anlayışıyla tamamlanmak durumundadır. Dâhi, ne anlama yetisiyle ne de akılla ulaşılabilecek bilgiye, gerçeğin özüne ulaştırır bizi. Demek ki, diskursif dediğimiz akıl-mantık yoluyla elde edilen bilgi’nin dışındaki bir özel bilgi, bilme durumuyla karşı karşıyayız sanat alanında. Schopenhauer’in dâhiden umduğu, mistiklerden beklediğinden farklı değildir. Dünyanın salt gözü olarak dâhinin bize özü göstermesini bekler. Dâhinin bize gösterdiği yoldan nesnenin içinde tamamen eriyip giden temaşa, tefekkür yoluyla kendimizi tamamen unuturuz, salt iç-görücü bir davranış oluştururuz. İşte bu, dâhi kişinin davranışıdır. Dâhi sayesinde başlangıçta iradenin hizmetinde olan bilgi, irade’nin elinden alınır ve kendi kendine yeterli hale gelir: Bilgi kendinin amacı olup çıkar başka hiçbir mercie hizmet etmez.

Varolmanın Acısı-Schopenhauer Felsefesi
Veysel Atayman
Donkişot Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here