Ahmet Telli ve Şükrü Erbaş’ın en sevdiği aşk şiiri

nazım2Saman Sarısı

I

Seher vakti habersizce girdi gara ekspres

kar içindeydi

ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım

peronda benden başka da kimseler yoktu

durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri

perdesi aralıktı

genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı

üst ranzada uyuyanı göremedim

habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres

bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini

baktım arkasından

üst ranzada ben uyuyorum

Varşova’da Biristol Oteli’nde

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu

oysa karyolam tahtaydı dardı

genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

ak boynu uzundu yuvarlaktı

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

oysa karyolası tahtaydı dardı

vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu

oysa karyolalar tahtaydı dardı

iniyorum merdivenleri dördüncü kattan

asansör bozulmuş yine

aynaların içinde iniyorum merdivenleri

belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım

vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına

üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir

gül açıldı ağır ağır

Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde

taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden

şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan

yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum

yudum şehirlerimizin hasretini

iki şey var ancak ölümle unutulur

anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü

kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık

yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm

vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına

çıktılar önüme ansızın

oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı

bir mangaydılar

kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri

kolları kollarında gamalı haç işaretleri

elleri ellerinde otomatikleri vardı

omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu

omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu

hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu

ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler

yürüdük

korktukları hem de hayvanca korktukları belli

gözlerinden belli diyemem

başları yok ki gözleri olsun

korktukları hem de hayvanca korktukları belli

belli çizmelerinden

korku belli mi olur çizmelerden

oluyordu onlarınki

korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız

bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara

her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar

hattâ Şopen Sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler

ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor

ve kurşun seslerini benden başka duyan yok

ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez

ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek

ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli

bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce

bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi

derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim

ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak

bir fırancala gibi

vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına

Belveder yolunda düşündüm Lehlileri

kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca

Belveder yolunda düşündüm Lehlileri

bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler

tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı

girdim büyük salona genç bir kadınla

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu

bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi

ve sen bundan dolayı

bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin

belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne

uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada

ak boynun uzundu yuvarlaktı

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu

ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı

vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz

ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında

onu oraya sen koydun

bir taş kuyunun dibindeki suydu

bakıyorum eğilip

bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz

sesleniyorum

seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları

ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde

gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın

kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin

cıgaranın ucunda senin

ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda

ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi

aklından geçenlerdeydi ayrılık

benden gizlediklerinde gizlemediklerinde

ayrılık rahatlığındaydı senin

senin güvenindeydi bana

büyük korkundaydı ayrılık

birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın

oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin

ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem

tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı

vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize

yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında

vakıt hızla akıyordu geriye doğru

ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu

ardımızdan koşuyordu önümüze

Yegelon Üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-

şıyor

bozmağa çalışıyor Kopernik’in Araplardan kalma usturlabını

ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynu-

yor Katolik öğrencilerle

vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz

vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta’nın

orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte

ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara

ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur

Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece

yarısını çaldı

Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi

şehre yaklaşan düşmanı verdi haber

ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın

borazan iç rahatlığıyla öldü

ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını

düşündüm

vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur

iskelesi gibi arkada kaldı

seher vaktı habersizce girdi gara ekspres

yağmurlar içindeydi Pırağ

bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı

kapağını açtım

içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna

habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres

baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık

yağmurlar içindeydi Pırağ

sen yoksun

uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada

üst ranza bomboş

sen yoksun

yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı

içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı

söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse

yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından

sokaklar bomboş

bütün pencerelerde perdeler inik

tıramvaylar bomboş geçiyor

biletçileri vatmanları bile yok

kahveler bomboş

lokantalar barlar da öyle

vitrinler bomboş

ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap

ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu

ne bir karanfil

şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat

artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-

sü’nden martılara ekmek atıyor

gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp

her lokmayı

vakıtları yakalamak istiyorum

parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının

yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı

üst ranzada uyuyanı göremedim

ben değilim bir uyuyan varsa orda

belki de üst ranza boş

Moskova’ydı üst ranzadaki belki

duman basmış Leh toprağını

Birest’i de basmış

iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor

ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar

Berlin’den beri kompartımanda bir başımayım

karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah

yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim

garson kız tanıdı beni

iki piyesimi seyretmiş Moskova’da

garda genç bir kadın beni karşıladı

beli karınca belinden ince

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

tuttum elinden yürüdük

yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata

o yıl erken gelmişti bahar

o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi

Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık

yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı’nda yitirdim ansızın seni oysa

ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin

sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini

ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan

ama yine de ansızın yitirdim seni

asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun

bulvarlar karlı

seninkiler yok ayak izleri arasında

botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım

milisyonerlere sordum

görmediniz mi

eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz

elleri gümüş şamdanlarda mumlardır

milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor

görmedik

İstanbul’da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç

mavna

gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları

seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan romorkörün kaptanına sesleneme-

dim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı

yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu

seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan

görmedik

girdim giriyorum Moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara

ve yalnız kadınlara soruyorum

yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar

al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife

ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık

belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan

bana ne

güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz

görmediniz mi

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman

Pırağ’da aldı

görmedik

vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben

onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm

kopuyor

ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor

önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni

tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum

Bolşoy’a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin

Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı

konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri

sancılar içindeydi ve dünya güzeldi

lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin

sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara

gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum

görmedik

çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı’nın saat kulesi

oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan

yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda

oralarda on dokuz yaşıma rastladım

birbirimizi birde tanıdık

oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile

ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik

ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor

uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir

ve Stırasnoy Alanı’na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı

üşüyorum hele ellerim ayaklarım

oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü

çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak

ağzında ham bir elmanın tadı dünya

on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki

gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış

ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden

onun başına gelecekleri bir ben biliyorum

çünkü inandım onun bütün inandıklarına

sevdim seveceği bütün kadınları

yazdım yazacağı bütün şiirleri

yattım yatacağı bütün hapislerde

geçtim geçeceği bütün şehirlerden

hastalandım bütün hastalıklarıyla

bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri

bütün yitireceklerini yitirdim

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman

görmedim

II

On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan’a

Konkord’a iniyor Abidin’e rastlıyorum da meydanlardan konuşu-

yoruz

evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp

dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan

haberim yok

meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin’le tavan arasındaki otel

odamda

Sen ırmağı da akıyor Notr Dam’ın iki yanından

ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen

ırmağını rıhtımında yıldızların

bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının

bacalarına karışmış

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut

çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin’le

meydanda fırdönen Celâlettin’den konuşuyoruz

Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor

ben renkleri yemiş gibi yerim

ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar

bizim Abidin de öyle Avni de Levni de

mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler

ve şairleri ressamları çalgıcıları onların

hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında

suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp

öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin’in

Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi

genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde

onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere

bulacağım

işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına

Sen Mişel Köprüsü’nden

ömrümün bir parçası Mösyö Düpon’un oltasına takılacak bir sabah çise-

lerken aydınlık

Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris’in mavi suretiyle birlikte

ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne

pabuç eskisine

atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris’in suretiyle birlikte suret

eski yerinde kalacak.

Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların

damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım

parmaklarımın ağırlığı yok

parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına

dönecekler başımın üstünde

sağım yok solum yok yukarım aşağım yok

Abidin’e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı’nda şehit düşenin

ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediği-

miz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan

genç kadının

Küba’dan döndüm bu sabah

Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir

çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya

sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

işin kolayına kaçmadan ama

gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil

ne de ak örtüde elmaların

ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini

sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin

çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının

resmini yapabilir misin üstat

yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin

bir el gördüm Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın

bir duvarın üstünde bir el gördüm

ferah bir türküydü duvar

el okşuyordu duvarı

el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının

on yedi yaşındaydı el ve Mariya’nın memelerini okşuyordu avucu nasır

nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu

yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun

yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan

otuz yaşındaydı el ve Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz

kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu

okşuyordu duvarı

sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini

Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem

kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve

okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas’ın elini

kocaman bir el

deniz kaplumbağası bir el

ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el

artık bütün sevinçlere inanan bir el

güneşli denizli kutsal bir el

Fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp

yeşerip ballanan umutların eli

1961’de Küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler

gibi ağaçlar diken ellerden biri

çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri

mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el

yalansız hürriyetin eli

Fidel’in sıktığı el

ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü

yazan el

hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir

karpuzu kesiyorlarmış gibi

ve gözleri parlıyor erkeklerinin

ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne

ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor

mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının

akşam oluyor Paris’te

Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris’in bütün eski

yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü

bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşü-

nüyorum ve anlıyorum ki

bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor

onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.

Paris’te bir kestane ağacı olacak

Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası

İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e Boğaz sırtlarından

hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı

gidip elini öpmek isterdim

varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını

dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip

alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman

sarısı belâsı, başımın.

NAZIM HİKMET

Yazının kaynağı: http://www.artfulliving.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Şiirler
Ece Temelkuran’ın en sevdiği aşk şiiri

Aşk Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler. Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin

Kapat