Ambalajlanıp Pazarlanan Ticari Bir Ürün “İskender” ve Elif Şafak’a İntihal Yapma İddiası

Elif Şafak?ın ?İskender? adlı kitabı ?Elif Şafak’ın yeni romanı ‘İskender’ matbaadayken 165 bin sipariş alınca erken piyasaya çıktı.? reklam sloganıyla ticari bir ürüne dönüştüğünü bütün açıklığıyla görüyoruz.
Neredeyse her yerde aynı cümleler: ? Doğan Kitap tarafından 1 Ağustos?ta çıkacağı duyurulan ve ilk baskısı 200 bin yapılan Elif Şafak’ın yeni kitabı ‘İskender’, matbaadayken internet kitapçıları ve kitabevleri tarafından toplamda 165 bin tane sipariş aldı. Hal böyle olunca Doğan Kitap, ?İskender?i belirlediği tarihten önce piyasaya çıkarmak durumunda kaldı.?
Çıkacak olan kitap, adım adım reklam kampanyalarıyla tanıtılıyor ve okuyucu bu minvalde koşullandırılıyor. Böylece kitap daha piyasaya çıkmadan belirli bir okur sayısı da garantilenmiş oluyor. Kitap piyasaya sürüldüğünde çok satanlar listelerinde en üstte yerini alıyor. Yürütülen reklam tanıtım çalışmaları insanların beğenilerini etkiler yönde ve “ben de alayım yahu” hâlet-i ruhiyesi ile bu kitapları ediniyorlar.
( * ) Bu arada Elif Shafak’ın son kitabının kapağı yine uzun uzadıya düşünülmüş, ince elenip sık dokunmuş, kırk dereden kırk su getirilmiş ve sonunda karar verilmiş; Shafak’a erkek elbisesi giydirilmiş, saçı arkadan toplanmış, kollarını bağlamış ve neredeyse maço bir erkek imajına bürünerek poz vermiş. Kitabı hakkında bilgi veren Shafak, kapakta bir sürpriz yaptığını, romanın kahramanı İskender olarak okuyucusunun karşına çıktığını belirterek “Daha önce bir kadın yazar, erkek kahramanın kılığında kitabının kapağında yer aldı mı bilmiyorum ama 1,5 yıldır hep İskender olmanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm, ister istemez İskenderleştim” demiş.
Ambalaj her zaman önemlidir ve de Shafak kitap kapağı konusunda son derece titiz olmakla beraber deneyimlidir. Daha önceki kitaplarından hatırlıyoruz, AKP tarafından örgütlenen Kütüphane Söyleşileri’nin birinde Elif Shafak’a bir erkek okuru şöyle intizar etmişti: ?Pembe kapaklı bir kitapla ortalıkta dolaşamıyorum”. Hemen ardından pembe bir kitapla görünmeyi delikanlılık gururuna yediremeyen erkek okurlar için ?Aşk? adlı kitabının kül rengi sürümü de piyasada yerini almıştı. Kapak renginin değişik hali üzerinden sorulan bir soruya da şöyle yanıt veriyordu Shafak: “Pembenin ?kadınsı ve şekerriz? görüldüğü yerde, kül rengi ?erkeksi?liği simgeliyor. Ağır olmak, ciddi olmak, duygularını fazla dışa vurmamak, duygusallıktan ve kadınsılıktan uzak durmak. Yani pembeden rahatsız olanlar için bir alternatif.” Maşallah hanımefendi hem image maker hem de yazar!
Kitaplar da artık bir ticarî ürün olarak görülmeye başlandı demekle yeni bir şey söylemiş olmayacağız ne yazık ki… Bunun en açık göstergesi kitapların muhtevasından ziyade kitabın kendisi dışında gelişen hadiselerle gündeme taşınması ve kitabın her fırsatta çok satan olarak adlandırılması. Oysa kitabın çok satan ve çok okunan olmasından ziyade, okurların beğenilerini manipüle eden dış etkenlerin rolü önemli, özellikle medyanın bu konuda çok ciddî bir yönlendirmesi söz konusu. Kitaplar bu yolla “ticarî bir ürün,” okuyucu ise bir “tüketici” derekesine getirilmiş durumda.

Reklamın güdüleyici etkisi
Reklam meselesi yayıncı bağlamında ele alınabileceği gibi, okuyucular/alıcılar bağlamında da değerlendirilebilir. Durumu yayıncı bağlamında ele aldığımızda; üretilen kitap/meta, okura/alıcıya duyurulması, tanıtılması pazarda yer alan aynı tür kitapların fazlalığı yüzünden okurun/alıcının, o yayınevinin yayınladığı kitabı tercih etmesi için ikna edilmesi, ürüne/kitaba olan gereksinimin ve talebin canlı tutulması açısından reklam önem taşıyor. Çıkacak olan kitap, adım adım reklam kampanyalarıyla tanıtılıyor ve okuyucu bu minvalde koşullandırılıyor. Böylece kitap daha piyasaya çıkmadan belirli bir okur sayısı da garantilenmiş oluyor. Kitap piyasaya sürüldüğünde çok satanlar listelerinde en üstte yerini alıyor. Yürütülen reklam tanıtım çalışmaları insanların beğenilerini etkiler yönde ve “ben de alayım yahu” hâlet-i ruhiyesi ile bu kitapları ediniyorlar.
Reklam tasarılarında yazarın çokça söz dalaşına girmesi de satış rakamlarını artıran ayrı bir etken olarak ayrıca not edilmeli. Bir yazar medyaya ne kadar çok polemik konusu veriyorsa, tartışmaya, çeşitli tv kanallarında, gazete sayfalarında, panellerde kendilerine gösteriyorsa o oranda ve çapta kendisinin ve kitabının reklamını yapıyor. Sadece bir konuda, o da ortaklaştıkları için örnek olsun: ?Ben Ermenilerin acısını paylaşıyorum.? (Elif Shafak); ?Türkler 1 milyon Ermeniyi ve 30 bin Kürdü öldürdü.? (Orhan Pamuk) Benzer tavır alan yazarlar ve kitaplarına yazılı ve görsel medyada daha çok yer veriliyor, daha çok gündemde kalırlarken ürünleri piyasada tüketiliyordu.
Yıllar öncesinden Theodor W. Adorno sanatta, reklamın ve bunun sonucu olarak dayatmanın önemini vurguluyordu: ?Genel olarak düşünüldüğünde, izleyici, reklamı yapılan ürünün üstün gücüne teslim olmakta, dayatılan metaları kendine ait kılarak ?ruhsal huzur satın almaya? çalışmaktadır. Kültür ve sanat, ne siyasal ve ekonomik düzenden (ideolojiden), ne de bu düzenin getirdiği bireysel ve toplumsal davranış kalıplarından soyutlanarak ele alınabilir. Bunlar birbirlerini etkilemekte, biçimlendirmektedir. Özellikle kapitalizmin kendini idame ve meşruiyetini sağlama aracı olarak da- bu etkileşim, dayatma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Tahakküm bütün alanlara, bu arada kültür ve sanata da sızmıştır.?

?Üst anlatıların sonu?

Peki Elif Shafak’ın romanlarının genel olarak izleği nedir? ?Göçebelik, kimliksizlik, belleksizlik, varlıkla yokluk, iç ve dış, hayat ve ölüm, dolu ile boş, yerlilik, yabancılık, zıtların benzerliği, bölünmedeki bütünlük, birlik ve parçalanma kavramları halesinde eserlerini ören ve göçebe ruhunu karakterlerine yansıtan Elif Şafak; kozmopolit, heterojen, çokboyutlu bir dünya arayışıyla, romanları boyunca ara dünyaların keşfinde, akılcılığın aralarına güven verici sınırlar koyarak aralarından su bile sızmasını istemediğimiz gerçeklerin iç içe geçmiş ve birbirine karışmış (ebru modeli) olduğu bir araf üzerine.? vesaire vesaire…
Dikkat edildiğinde buraya kadar son kitabının içeriği üzerine hiçbir şey yazılmadı. Kitsch (‘Kiç’ diye okunuyor yazarın Baba ve Piç’ini anıştırıyor) yazıcılık için ne yazılabilir ki? Son kez Kitsch neydi: ?Varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak ve ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir. Bu terim ayrıca, kibirli ve bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal ve sıkıcı ürünlere gönderme yaparken de kullanılır.?
( * ) Cengiz Kılçer, http://kultur.sol.org.tr, 23/07/2011, ?Bir cemaat-ABD-medya-reklam ucubesi olarak Elif Shafak? adlı yazı.

Elif Şafak’ın yeni romanı biraz fazla “tanıdık” – Sevin Turan
( http://fikirmahsulleriofisi.blogspot.com/2011/08/elif-safakn-yeni-roman-biraz-fazla.html )
Elif Şafak?ın çok beklenen yeni romanı ?İskender? yoğun talep üzerine, planlanan tarihten önce raflardaki yerini aldı. Biz de nihayet kendisi gelmeden halkla ilişkiler kampanyası gelen bu kitabı okuma fırsatı bulduk.

Şafak?ın son dönem romanları düşünüldüğünde ?İskender?de ne dil ne de içerik açısından çok yeni bir şey var denilebilir. Zişan üzerinden küçük bir Sufilik göndermesi, bolca göçmenlik/ait olma/ait olamama/kimliği sorgulama dramı.

Hatta bölümlerin başlıklarındaki ?Ö?, ?Ş? gibi Türkçe karakterlerin farklı fontla yazılması (hani Photoshop?ta bazen bazı fontlar Türkçe karakterleri kabul etmez ya, aynı öyle) akıllara ?Araf?ın erkek kahramanı ÖMER ÖZSİPAHİOĞLU?nun adının ABD?deki yıllarında OMER OZSIPAHIOGLU şeklinde yazılması üzerinden yaşadığı ?Ben buraya ait değilim? krizini hatırlatıyor.

İNGİLTERE’DEKİ GÖÇMENLERİN HİKAYELERİ BİRBİRİNE NE KADAR BENZER?
Ancak ?İskender?i üzerinde kalem oynatmaya değer kılan asıl şey bu değil. Mesele şu ki Şafak bu kitabında çok tanınmış bir başka romandan esinlenmiş gibi geliyor bana. Hatta belki de intihal tartışmalarına yol açacak kadar esinlenmiş olabilir.

İngiliz yazar Zadie Smith?in, ülkesinde yayımlandığı 2000 yılında The Guardian Çıkış Romanı Ödülü?nden Orange Ödülü?ne kadar birçok yarışmadan başarıyla ayrılan, Türkiye?de de ?İnci Gibi Dişler? başlığıyla 2001?de piyasaya çıkan kitabı ?White Teeth?ten bahsediyorum.

Elbette İngiltere?ye göçen ve Brick Lane ya da Lavender Street gibi yerlerde yaşayan Müslümanların deneyimlerinde benzerlikler olmasından daha doğal bir şey yok ancak Smith?in romanındaki Jones, Bowden ve İkbal aileleri birbirine karışıp Şafak?ın Toprak ailesini oluşturmuş sanki.

Öncelikle Şafak?ın karakterlerinin üç kuşak geriye gidişi, Smith?in ?diş kökleri? metaforunu fena halde hatırlatmakta.

Dahası birbirine tıpatıp benzeyen, çektikleri acılar bile eş zamanlı olan ikizler de her iki romanın da kalbinde bulunan öğelerden. Nasıl ki Smith?in Macit?le Millat?ı dünyanın iki farklı ucunda aynı anda ölüm tehlikeleri atlatıyorlarsa, Şafak?ın da Pembe?si kuduz iğnesi olurken Cemile?sinin canı yanıyor.

IRIE’DEN ESMA’YA MILLAT’TAN İSKENDER’E
Karakterler arasındaki benzerlikler de muazzam. Örneğin Şafak?ın Esma?sı, boyundan büyük aklı, uzun dili, gözü pekliği ve ataerkil ailenin çapına büyük gelen entelektüel, feminist kızı halleriyle Smith?in Irie?sine çok benziyor.

Hem Irie hem de Esma kitapların ilgili yerlerinde bol pantolonları ve renkli üstleriyle benzer şekilde tasvir ediliyor. Esma?nın bedenine kafayı takıp kendisini banyoya kilitleyerek ayna karşısında kendisini süzdüğü uzun dakikalar da Irie?nin şişmanlığını ve Afro saçlarını kendine dert edindiği zamanlarda aynaya bakıp ?Neden daha güzel değilim?? diye düşündüğü saatleri hatırlatıyor. Dahası her şeyin sonunda bütün arbedelerden en sağ salim çıkıp, en düzenli hayatları kuranlar da Irie ve Esma elbette.

İskender ise tam bir Millat. İkisi de doğal birer karizma, arkadaşlarının arasında doğal birer lider, yakışıklılıklarıyla göz dolduran, dikkat çekici tipler olarak tasvir ediliyor.

Hem İskender hem de Millat İngiliz kızlarla takılıyor ama aileleri bu durumu pek hoş karşılamıyor. İkisi de yerli mi, göçmen mi nereli olduğuna bir türlü karar veremiyor. Bangladeş asıllı Millat anadilini ve arkadaşlarının ana dillerinin argo kelimelerini komik bir Cockney aksanlı İngilizceyle birleştirdiği tuhaf bir dil konuşurken, İskender de yetersiz Türkçe kelime dağarcığının yanına, Cockney İngilizcesini katıyor.

Dahası İskender?in Hatip vasıtasıyla dazlaklara karşı savaşan koyu Müslüman sokak çetelerine yaklaşması da Millat?ın Hifan?la tanıştıktan sonra KEVIN?e katılmasıyla neredeyse birebir uyumlu.

BABALAR VE KOMŞULAR
Yan karakterlerin benzerlikleri de muazzam. Örneğin içine doğduğu siyasetten kaçmak için bambaşka bir alan seçip moleküler biyolojiye yönelen naif Nadir, Macit ve en yakın dostu Marcus?un birleşimi gibi görünüyor.

Baba Adem Toprak da mutsuz evliliği ve yanlış gönül maceralarıyla bir hayli Samet İkbal gibi sanki. Toprakların yan evinde yaşayan komün de Clara ve Archie’nin tanıştığı işgal evindeki Petronia, Wan-Si, Clive, Leo ve diğerlerinden oluşan grubun biraz daha punk hali olsa gerek.

PENCERE ÖNÜ HAYALLERİ
Ancak benzerlikler bununla da sınırlı değil. Bodrum katında bulunan ve her yağmur yağdığında su basan evlerinin pencerelerinin önüne oturup geçenlerin ayaklarına bakarak hikaye yazma oyunu var mesela ki hem Irie?nin annesi Clara hem de Esma-İskender-Pembe üçlüsü tarafından keyifle oynanıyor. Neredeyse aynı kelimelerle anlatıyor iki yazar da oyunun oyunculara hissettirdiklerini.

?Bowden?ın oturma odası yolun altında kalıyordu ve pencerelerinde parmaklıklar vardı, bu yüzden bütün görüntüler kısmiydi. Clara genelde ayaklar, tekerlekler, egzoz boruları ve sallanan şemsiyeler görürdü. Böyle anlık görüntüler çok şey anlatırdı: Canlı bir hayal gücü, yıpranmış bir dantelden, yamalı bir çoraptan, yere yakın sallanan ve daha iyi günler görmüş bir çantadan bir sürü duygulu öykü çıkarabilirdi.? (İnci Gibi Dişler, s. 30, Everest Yayınları)

?Oturma odasındaki halının üstünde bağdaş kurup oturur, tavana yakın küçük pencerelere bakardı ağzı açık. Dışarıda sağa sola akıp duran çılgın bir bacak trafiği olurdu. İşe giden, alışverişten dönen ya da yürüyüş yapan yayalar. (?)
?Gelip geçenlerin ayaklarına bakıp onların hayatlarını tahmin etmeye çalışmak en sevdikleri oyunlardandı ? üç kişiyle oynanan bir oyun: Esma, İskender ve Pembe. Mesela topuklarını takırdatarak, çevik ve acele adımlarla yürüyen, bilekten düzgünce bağlanmış parlak bir çift stiletto gördüler diyelim. ?Galiba nişanlısıyla buluşmaya gidiyor? derdi Pembe, bir hikaye uyduruverirdi. İskender de iyiydi bu oyunda. Yıpranmış, kirli bir çift mokasen görür, başlardı ayakkabıların sahibinin nasıl aylardır işsiz olduğunu, şimdi de köşedeki bankayı soymaya gittiğini anlatmaya.? (İskender, s. 135, Doğan Kitap)

Üzerine bir de iki hikayenin de çözülme noktasının neredeyse aynı olması var ki bu kadar da rastlantı olur mu dedirtiyor insana.

Elbette ?İskender?in İngilizcesi henüz piyasaya çıkmadığı için metinlerin orijinalleri üzerinden bir karşılaştırma yapamıyoruz. Ancak iki çeviri üzerinden yapılan biraz titizce bir okuma akıllarda çok büyük soru işaretleri yaratıyor.

Umuyorum benim zihnimin bana bir oyunudur bu. Aksi takdirde iyi bir Elif Şafak okuru olarak çok üzülebilirim.

Kitabın Künyesi
İskender
Elif Şafak
Doğan Kitap / Türk Edebiyatı / Roman
İstanbul 2011
448 sayfa

Kitabın Künyesi
İnci Gibi Dişler
Orjinal isim: White Teeth
Zadie Smith
Çeviri: Mefkure Bayatlı
Everest Yayınları / Çağdaş Dünya Edebiyatı Dizisi
İstanbul 2010
550 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Beğenmediklerimiz
Gerici pasifliğin aşka yamandığı roman: Aşk – Berivan Kaya

Aşk roman içinde roman olarak ortaya konulmuş bir çalışma. Aşk içinde, yazarı Aziz Z. Zahara olan adı Aşk Şeriatı, bir...

Kapat