Arthur Schopenhauer Felsefesinde Aşkın Metafiziği – Mert Sarı

Kısa tutulmak durumunda olan bir yazıda, bütünsel bir düşünceyi tümü ile ele alış yerine, ilgili düşünürün düşünce sistemindeki kimi öğeleri değerlendirmek çok daha akıllıca bir iletişim yordamı olsa gerek. Schopenhauer’ın başyapıtı kuşkusuz istenç ve tasarımlama olarak Dünya’dır (irade ve tasavvur olarak dünya). Bu kült yapıt pek çok konuda derinlik kavrayışla, iç görüler içermektedir. Ünlü aşkın metafiziği bölümü bu yapıtın ancak belirli bir bölümüdür. Bu bölümde Schopenhauer cinsel aşk olgusunu pek sıra dışı bir kavrayışla işlediği için yapıtın en çok ilgi uyandıran kesimini oluşturmuştur. Yazımızın asıl konusuna ilişkin çözümlemelere geçmeden önce kısa birkaç tümce ile de olsa Schopenhauer’a yaşam öyküsel yönden dokunmak isterim.

Arthur Schopenhauer (1778-1860) Almanya’nın Danzig kentinde bir tecimenin (tüccarın) oğlu olarak doğdu. Schopenhauer’ın annesi, Yhanna Schopenhauer gezi yazıları ve romanlarıyla tanınacak bir kadın yazardır. Oğul Schopenhauer’ın annesiyle duygusal ilişkileri psikodinamik yönden son derece çatışmalı ve psiko patolojik ilişkilerdi. Bir İnsan’ın yaşamında eksik yaşanmış anne sevgisinin nasıl yaşam boyu psişik bir karamsarlık üretebileceğine ilişkin çok canlı bir örnek oluşturması dolayısıyla aslında bir gün, bu konuda bir yazı yayınlamayı dilerim. Bu konuda çok çarpıcı bir başka örnek, Chars Goodler’in annesi ile olan ve dramatik psikodinamik bir çatışmayı içeren ilişkileridir. Schopenhauer çocukluğunda babası ile ve görece babasından genç olan annesi ile çok uzun verimli yolculuklara çıktı. Bu yolculuklarla Avrupa coğrafyasının büyük bir bölümünü tanıma olanağı buldu. Yine İngiltere ve Fransa’daki uzun süreli bulunuşlarla, İngiliz ve Fransız dillerine tam bir egemenlik sağladı ve yaşama görgüsünü bu kültürlerce genişletti. Ergenliğinde edindiğini bildiğimiz düzenle İngiliz gazetesi Times okuma alışkanlığını yaşamı boyunca sürdürdüğü sanılmaktadır. Tecimen babasının ölümü ile kendisine kalıt kalan (miras kalan) varsıllıkla son derece konforlu bir yaşam sürdürdü. Kendi deyişi ile “şan ve şerefinin komedisini” yaşadı. Bu birkaç tümcelik değinmeden sonra böylelikle asıl konumuz olanı aşkın metafiziği konusunu irdelemeye geçebiliriz.

Öncesinde de belirtmiş olduğumuz gibi istenç ve tasarımlama olarak dünya Schopenhauer’ın ana yapıtıdır. Bu yapıtın adı Türkçemizdeki literatürde irade ve tasavvur olarak, dünya olarak da geçmektedir. Bu yapıtın ana önermeleri genç Schopenhauer’ın bilincinde çok erkenden ışımaya yüz tutmuş gerçekte yapıt Schopenhauer 30 yaşından genç iken kaleme alınıp yayınlanmıştır. Schopenhauer’ın kendi deyişi ile, sonrasında kaleme aldığı tüm diğer yapıtlar bu ana yapıtın ayrıntılarda derinleştirilme çabalarından ibarettir.

İlkin yapıtın başlığında geçen şu istenç kavramını biraz aydınlatmaya çalışalım. Gündelik dilde istenç dediğimizde bundan istemli, iradi bir edimi anlarız. Schopenhauer’da ise istenç kavramı bambaşka ve özgün bir anlamda kullanılmakta. Canlı ve cansız doğanın ardında (organik ve inorganik doğanın ardında) temel bir itici erk olarak bu güdücü istencin saklanmış olduğunu görmekteyiz. Ancak biraz önce de değinildiği gibi bu istenç öyle bilinçli, istemli bir istenç (irade) değildir. Bu varlığın ve doğanın güdücü erki (kudreti olan) kör bir istençtir daha çok. Alman düşünürü Scheiling buna benzer nitelikte bir kavram kullanarak bilinçsiz yaratan doğa demişti.

İşte bir canlı türünün iki karşıt cinsiyetini böylesine şaşmaz ve dizginlenemez bir güç ile birbirine çeken, temel güdüleyicide. Bu belirtmiş olduğumuz güdücü istençtir. Bir canlı türünün karşıt cinsiyete olan yönelimi hiçbir biçimde dizginlenemez, engellenemezler bu yola gidilirse yönelim kendisini sapkın ve sayrıl (hastalıklı) biçimlerde dışa vurur. Kültür tarihi manastır düzeni içerisinde keşişlerin sapkın cinsel öyküleri ile doludur. Kimi özel durumlarda itkinin engellenmesi kendisini yüceltir (süplime ) eder. Schopenhauer ‘ın verdiği örnekle eğer Rönesans dönemi İtalyan ozanı Patrarka’nın sevgilisi Laura’ya tutkusu doyurulmuş olsaydı olasıdır ki! O muhteşem sonelerini yazamayacaktı. Schopenhauer şöyle sürdürmektedir: “Nasıl ki kuşlar yumurtalarını yuvalarına koyduklarında onların tutkulu ötüşmeleri sönümlenmektedir. Schopenhauer’a göre eş seçiminde temel ölçüt kendi eksikliklerini telafi etme motivasyonudur. Böylelikle türün süreğenliği bakımından genel uyum (harmonya) sağlanmış olur. Çiftlerden bir yan, diğer yanda daha çok kendisinde bulunmayan özellikleri arayacaktır. Temel erek yine türün süreğenliğinin koşullarının sağlanabilmesidir.”

Tüm diğer canlılarda ve hatta insanlarda da hep erkek seçtiğini, seçimde bulunduğunu sanır. Oysa bu büyük bir yanılsamadır. Gerçeklikte seçim hakkı hep dişil olanın elindedir. Dişil yan, kıt yumurtalarını en iyi dölleyebilecek ve yeni yavruların oluşmasını güvenceye alabilen eş adaylarını gözetir. Doğal dünyada bu kaba kuvvet iken, uygar yaşamda belki de toplumsal işlevsellik ve özel bildirişim yetenekleridir. İstencin tüm devinimlerindeki ana motif önce türün korunması, sonrada sürdürülmesi çabasıdır. Yani önce beslenebilme ve varlığını koruyabilme, sonrasında da üreyebilme çabaları. Türün süreğenliğinin sağlanmasında dişil bedenin çekiciliğinin kullanılmasına Schopenhauer “doğanın hilesi” demektedir. Doğa, amacını elde ettiğinde doğanın hilesi de düşer. Bütünüyle orgazmik bir yatışma, doyum sağlamış bir erkeğe, en seksapel kadın gövdesi bile fazla bir etki gösteremez. Schopenhauer doğanın hilesinin, kadın cinsi tarafından kullanılışına kadın varlığının, sanat numarası demektedir.

Eril ve dişil cinsiyetlerin birbirine evrensel yönelimleri bütün zamanlarda ve bütün budunlarda öyküleştirilmiş, şiirselleştirilmiş ve ezgilendirilmiştir. Hiç bıkılmadan ve usanılmadan anlatılan öykünün, hep aynı öykü olması, olsa olsa öykünün anlatılmasını güdüleyen istencin erkini gösterir. Yukarıda bir yerlerde değinmiş olduğumuz gibi, aşkın metafiziği bölümü Schopenhauer’ın istenç ve tasarımlama olarak dünya yapıtının; ancak küçük bir kesimidir. Ancak yine de, sanırım en etkileyici, dokunaklı bir parçasıdır. Başlıkta kullanılmış olan metafizik kavramı sanırım organik yaşamın arkasında örtük olarak eyleyen anlamlılığın gizemini vurgulamak için kullanılmış olsa gerek.

Önceki bir yazımda tüketim kültürüne karşı bir Almaşık olarak Budizm’in kavrayışını önermiştim. Arthur Schopenhauer kadim Hint düşüncesinden pek derin olarak yararlanmış bir düşünür. Kendi yapıtları üzerinden kadim Hint düşüncesini batı uygarlık çevresine tanıtmayı amaçlamış. Belki bu düzlemdeki bir başka yazımda Schopenhauer’daki, Budist ve diğer kadim Hint düşünce nüvelerini kaleme alırım, belli mi olur.

Mert Sarı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Orta Anadolu Kürtleri ve “Masumlar” – Özkan Öztaş

?Hatırlamak, işlenmiş bir günahın teyididir bazen.? Eğer o günahı işleyen değil de yok yere cezasını ödeyenseniz, masumsunuz demektir bir yanıyla...

Kapat