Yazar: cemalumit

“Bu dünya bizim yok etmeyelim” diyoruz ya hep. İşte orada yanıldığımız bir durum var. Bu dünya, üzerinde yaşayan tüm canlı cansız varlıkların.

“Bu dünya bizim yok etmeyelim” diyoruz ya hep. İşte orada yanıldığımız bir durum var. Bu dünya, üzerinde yaşayan tüm canlı cansız varlıkların. Onlar da bizim gibi yaşam haklarına sahip. İnsanlar olarak dünya üzerinde var olduğumuz andan itibaren evcilleştirdiğimiz ve onlara karşı farklı duygular beslediğimiz bazı canlılar var. Çoğu zaman onlara hiç de iyi davranmadığımızı unutmamamız

okumak için tıklayınız

Karel Çapek, Semenderlerle Savaş romanında içinde bulunduğumuz dünyada savaşları, adaletsizlikleri daha birçok sorunu tartışan ve bugünü de sorgulayan bir romanla karşı karşıya bırakır bizi.

1936’da yayımlanan Karel Çapek’in Semenderlerle Savaş’ının ardından neredeyse yüz yıla yakın bir zaman geçti. Buna rağmen romanın etkileyici gücünü koruması sadece içeriğiyle değil, biçimsel açıdan da farklı anlatı sunmasında saklı. Epik-absürt öğeleri ve kara mizahı barındıran romanın bir diğer önemli tarafı ise alegorik okumaya karşı direnci, bugün de geçerliliğini koruyan evrensel hicve sahip olması. Jaguar

okumak için tıklayınız

Sahteliklerin ve sahtecilerin, vaaz pazarlamacıları ve meraklılarının etrafımızı sardığı, katillere öykünenlerin, tiranların ve kendine tapanların dünyasında Cioran’ın karamsarlığına, neşesine, mizahına ve eleştirisine ihtiyaç var.

Emil Michel Cioran, ele avuca sığmaz bir düşünürdü; metinlerinin çoğunu fragmanlar şeklinde kaleme aldı ve kitaplarında, zihninin derinliğini ve zenginliğini gösterdi okura. Mesela fanatizmi eleştirirken “bir tanrıyı yakışıksızca seven kişinin, başkalarını da onu sevmeye zorlayacağını, buna razı olmayanları yok edebileceğini” söylemiş; “hakiki katiller, dinî veya siyasî düzeyde bir ortodoksluk kuranlardır” demişti. Tiranlarla ve vaizlerle arası

okumak için tıklayınız

Roma’nın krizlerle, savaşlarla ve ihtiyaçlarıyla mücadele etmek için bürokrasiden azade olarak yarattığı bir memurluktu diktatörlük, Roma içerisinde 400 yılda geldiği hal ise eli kolu bağlı bir tek adamlıktı.

Günümüzde diktatör ve tiran kelimeleri otorite, tek adamlık, zorbalık, tüm siyasi yetkileri toplayan gibi anlamları ifade etmek için kullanılabiliyor. Bunun önünde herhangi bir engel yok, ancak insanlığın gidişatında bu kapıya çıkmış olsa da bu kavramların kökensel ve tarihsel anlamda çok daha farklı bir yolculuğu var. Tiranın yolculuğu diktatörden çok daha farklı bir yol izliyor. Kökensel

okumak için tıklayınız

Firüzköy’de Güvenilir ve Profesyonel Çilingir Hizmetleri

Firüzköy’de çilingir hizmetlerine ihtiyacınız olduğunda, alanında uzman ve deneyimli bir ekip tarafından destek almanız önemlidir. Firüzköy Çilingir, bu bölgede yıllardır hizmet veren ve müşteri memnuniyetini her zaman ön planda tutan bir firmadır. Kapı kilit açma, anahtar kopyalama, elektronik kilit sistemleri kurulumu ve daha pek çok alanda uzmanlaşmış olan bu firma, kaliteli hizmet anlayışıyla öne çıkmaktadır.

okumak için tıklayınız

Polonya’nın ünlü düşünürlerinden Leszek Kolakowski’nin kaleminden çıkan felsefi masallar kitabı Lailonia Krallığı’ndan Büyüklere ve Küçüklere 13 Masal

Ne demiş şair; “Bir insan ömrünü neye vermeli Harcanıp gidiyor ömür dediğin“ Polonya’nın ünlü düşünürlerinden Leszek Kolakowski’nin kaleminden çıkan felsefi masallar kitabı Lailonia Krallığı’ndan Büyüklere ve Küçüklere 13 Masal kitabının girişinde bu uğurda yaşamlarını kurgu ülkesi olan Lailonia’yı bulmak için harcayan iki kardeşin ömürlerine şahitlik yapıyoruz. Bu ülkeyi nasıl duyduklarına dair bilgi yok elimizde. Ama

okumak için tıklayınız

Kitap, ana izleği bisiklet olmakla beraber çevre sorunlarından savaşların yarattığı acılara, tarihî anekdotlardan teknolojik gelişmelere uzanan zengin bir içeriğe sahip.

Bisikletle bütünleşmiş Aydan Çelik’in kaleme aldığı Nâzım Hikmet’in Bisikleti yalnızca bir bisiklet veya Nâzım Hikmet kitabı değil… “Bisiklet” konusunda ülkemizdeki en yetkin isimlerden biri olan Aydan Çelik, Nâzım Hikmet’in Bisikleti’nde iki sevdiğini bir araya getiriyor: Nâzım Hikmet’in üç yaşında, üç tekerli bir bisiklet arkasında başlayan hikâyesinin izini sürüyor. Bu izi sürerken bu kadar da olmaz

okumak için tıklayınız

Biyolojiden felsefeye modern dünyada mutluluk

İnsanın mutluluk arayışı, evvela varoluşsal bir ihtiyacın sonucu. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi varoluşçu filozoflara göre, insan, anlamdan yoksun bir dünyada doğar ve yaşamına bir anlam katma çabası içindedir. Mutluluk, insanın bu anlamsızlıkla yüzleştiği bir dünyada kendine tatmin edici bir neden bulma çabası olarak görülebilir. Camus’nün Sisifos Söyleni’nde olduğu gibi, insan yaşamın absürtlüğüne rağmen

okumak için tıklayınız

Yolculuk esnasında felsefe yolcularımız sırasıyla Protagoras, Hipatia, Epikür, Sokrates ve Platon’u ziyaret ederler.

Türkçenin konuşucularının tuhaflıklarından biri de felsefeyi olumsuz mânâda kullanmaları olsa gerek. Hatta bir ara şarkısı bile vardı: “Felsefe yapma, felsefe yapma…” İyi ama neden felsefe yapmayalım? Bütün bir uygarlığın temelinde yatan, modern bilimin de sanatın da demokrasinin de ilham kaynağı olan felsefeden ne anlıyoruz ki yapana hoş gözle bakmayıp büyük bir özgüvenle yapmamayı nasihat ediyoruz.

okumak için tıklayınız

James Baldwin: İçinden geldiğimiz ve bir gün geri döneceğimiz o ürkünç karanlıktaki tek küçük fenerdir yaşam.

Harlem’de doğup büyüyen, beyaz ve homofobik ABD’lilerin ülkede yazdığı ayrımcılık tarihinin bizzat tanığı olan, hümanizmi savundukça anti-hümanistlerin hışmına uğrayan, dünyayı esir alan nefret söylemlerinin ve şiddet dalgasının karşısında konumlanırken ABD’de siyah ve eşcinsel olmanın güçlüklerini yaşayıp Fransa’ya giderek yersiz-yurtsuzlaşan, yeryüzünün beyaz ve siyah, köle ve efendi diye ikiye ayrılmasına başkaldıran James Baldwin’in doğumunun yüzüncü yılındayız.

okumak için tıklayınız

Tüketimin hızlandırılması ve kışkırtılmasıyla “kullan-at” tipi ürünler yaygınlaştırılarak insanın tüketim karşısında duyarsızlaşması ve eylemsizleşmesi sağlanıyor.

Günümüzde doğanın katledilişiyle ilgili yazılarda ve konuşmalarda en çok geçen sözcüklerden biri ‘kriz’ ve ‘sorun’dur. Bu, bilinçli bir yönlendirmeden başka bir şey değil aslında. Krizler ve sorunlar aşılabilir; oysa yok oluşun bir adım öncesinde yer almak, en iyimser yaklaşımla, telafi edilemez bedeller ödemeye hazır olmaktır. Dünyada ve Türkiye’de yaşanan çevre ve doğa ile ilgili haberlere

okumak için tıklayınız

Bir distopyaya sıkışan yaşamlar

Çok eski zamanlardan beri sorup yanıtını aradığımız ve cevaplarına kafa yorarken bazen korktuğumuz bazen mutsuz olduğumuz bir soru var: Dünya gelecekte nasıl bir yer olacak? Yakın geçmişteki pandemi, bu anlamda bir öngörüde bulunmamızı sağladı belki ama yeterli değil. Kaleme alınan ütopyalar, distopyalar, felaket senaryoları ve bilim kurgu metinleri bu soruyla bir şekilde bağlantılı. Bulut Atlası

okumak için tıklayınız

Yaşam ve başkaları karşısında tökezleyen, sürüklenen ve savrulan kişilerin hikâyelerini anlatan Richard Yates, hayal kurmaktan vazgeçmese de hayal kırıklıklarının gerçekleşmesini engelleyemeyen karakterlerle buluşturuyor bizi Yalnızlığın On Bir Hâli’nde.

Kurt Vonnegut’ın “bir kuşağın sesi ve sözcüsü” dediği Richard Yates; umutsuzlukları, düş kırıklıklarını ve kaybedişleri bazen trajik bazen ironik bazen de mizahi bir dille anlatmıştı. Üstelik bunu, son derece yalın şekilde başarmıştı. Romanlarında ve öykülerinde, 1930’lardan başlayarak ABD’deki değişimi, yılgınlıkları ve sokaktaki insanın olup bitene verdiği tepkiyi işleyen Yates, yarattığı karakterler aracılığıyla sıradan kişilere dair

okumak için tıklayınız

Marilynne Robinson, her şeyin geçici olduğu bir dünyada kurmaya çalıştığımız günlük düzene ve sıradan şeylerle ilişkimizde gizli tutuculuğa koca bir çelme takıyor.

Her şeyin geçici olduğu, gerçekliğin ancak şüpheli duyularımızla kurulduğu bir hayatta dünyayla nasıl bir ilişki kurar, ne şekilde yaşar, neye tutunuruz? Marilynne Robinson, 1980’de basılan ilk romanı “Housekeeping”de bu soruyla hemhâl oluyor. Geçen yüzyılın en önemli romanlarından sayılan, Pen/Hemingway İlk Roman Ödülü’nü alan ve Pulitzer’de finalist olarak listelenen kitap “Evlerden Uzak” ismi ve Birgül Oğuz’un

okumak için tıklayınız

Tüm görkemiyle Roma İmparatorluğu

Roma İmparatorluğu, pek çokları için Yunan uygarlığının devamı niteliğindedir. Bu düşünce büyük oranda doğrudur da. Çünkü Roma, Antik Yunan’dan çok fazla etkilenmiştir. Özellikle sanat ve mimarlık alanında günümüze ulaşan eserlere bakıldığında, Yunan uygarlığının izleri kolayca görülür. Ancak Roma’yı Antik Yunan’dan ve dünyanın diğer sayısız medeniyetinden farklı yapan dinamikler de hayli fazla. Gelişmiş kültürleri sayesinde felsefe,

okumak için tıklayınız

Direniş kavramına ilişkin literatür gün geçtikçe artıyor. Biraz geçmişe gidip direniş tarihine bakarsak; Antigone’un eril güce başkaldırmasından, Don Kişot’un yaşadığı dünyaya kafa tutmasına kadar birçok anlatının bugüne geldiğini görürüz.

“Bence direnmeliyiz: Benim sloganım budur. Ama bugün kim bilir kaçıncı kez, bu kelimeyi nasıl somutlaştıracağımı düşünüp durdum.” Dünyada zorbalığa karşı direnen Arjantinli yazar Ernesto Sabato’nun bu cümlesi bugün de geçerliliğini koruyor. Direnmek ama nasıl? Açlığa, yoksulluğa, mecburiyetten çalıştığımız işlere, istemediğimiz bir yaşam düzenini bizlere dayatanlara, savaşlara, sahte barışlara, adaletsizliğe, doğayı katledenlere direnmek… Mücadele edecek, hatta

okumak için tıklayınız

Bulgaristan’ın çağdaş yazarlarından Yordanka Beleva sahip olma ve kayıp odağında ilerleyen öykülerle Bulgar yaşamına ait kodları görmemizi sağlarken en çok da kadınların zorlu hikâyesini ele alıyor.

Keder, hem şiirleri hem de öyküleriyle tanınan Bulgaristan’ın çağdaş yazarlarından Yordanka Beleva’nın Türkçeye çevrilen ilk öykü kitabı. Yirmi kısa öyküden oluşan kitapta ’yirmi iç çekiş’ var diyebiliriz. Bu öyküler kimi zaman insanların başına gelen çok büyük talihsizlikleri dile getiren kimi zaman da yaşamın sıradanlığında, çok da fark edilmeyen ama muhatabında hiç bitmeyecek hüzünler bırakan türden.

okumak için tıklayınız

Tristan Bernard, hem özgürken hem de tutukluyken var oluş sıkıntısı çeken, işlediği cinayeti mantıksal bir düzleme oturtmaya uğraşan huzursuz bir adam portresi çiziyor Bir Katilin Günlüğü’nde.

Yirminci yüzyıl belirsizlikler çağı olarak geçti kayıtlara. Her şeyin düz bir çizgide ilerlediği sanılır ve akla sarsılmaz bir güven duyulurken dünya aniden tepetaklak oldu. Yalpalayan insanın kafası karıştı ve duygusal gelgitler öne çıktı bu dönemde. Dahası, “her şey yapılabilir” diyenler ve “hiçbir şeyin sınırı ya da ölçüsü yok” diye düşünenler iktidara geldi. Bütün bunlar bireyi

okumak için tıklayınız

Başkasının felaketine susan ‘kötülüğün sıradanlığı’

Audrey Magee Yüzleşme adlı romanında Berlin’de yaşayan Katharina ve Rus cephesindeki Alman askeri Peter’ın hikâyesi üzerinden başkasının felaketine susan, onu görmezden gelen “kötülüğün sıradanlığı”nın hikâyesini ele alıyor. Gerisini yazarın kendisinden dinleyelim. Ötekileştirme ve faşizm Yüzleşme’de İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman olmayı ele alıyorsunuz. Bir İrlandalı olarak, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman olmak üzerine yazmanızın belirli bir

okumak için tıklayınız

Aydınlanma çağı için felsefi keşif

Aydınlanma Çağı, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da gerçekleşen bir düşünce hareketiydi. Bu dönem, insanların düşünce ve bilimsel gelişimlerini hızlandıran ve geleneksel otoriteye karşı çıkan bir entelektüel rönesansı temsil etti. Aydınlanma Çağı, özellikle bilimsel devrimin ve felsefi akımların etkisiyle, insanların geleneksel dogmalardan sıyrılarak akıl ve mantıkla düşünme eğilimini artırdığı bir dönemin ismi oldu. İnsanlar din, bilim,

okumak için tıklayınız