Ayna Çarpması – Murat Özyaşar

Diyarbakır’da edebiyat öğretmenliği yapan Murat Özyaşar’ın ilk kitabı “Ayna Çarpması” Yunus Nadi Öykü Ödülü’nün ardından 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne de değer görüldü.
Pavase’den bir cümleyle başlıyor Ayna Çarpması; “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” Ve Beatles’tan bir dizeyle kapanıyor: “Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.” Çarpışmalar, bölünmeler, kırılmalar ve dağılmalar…Yani bir hayatla hesaplaşmanın tüm sancıları… “Murat Özyaşar’ın, kendi kuşağının öykücüleri arasında çok geçmeden ayırt edileceğini öykülerini ilk okuduğumda da düşünmüştüm. Doğu’nun içinden çıkıp edebiyatın kılcaldamarlarına yürüme cesareti vardı onda. İçinden çıktığı kültürün kendini kıyaslayabilecek bütün yaşamsal sıkıntılarından yazınsal yazının derinliğine dalarak kurtulabileceğini çok erken görmüştü.” Semih Gümüş

Özyaşar, Milliyet’e verdiği söyleşide yazı tutkusunun nasıl başladığını şöyle anlatıyor:
“Lise yalnızca bir hafta dersine giren edebiyat hocası Bilal Küçük ilk derste Yahya Kemal Beyatlı’in ‘Sessiz Gemi’ şiirini anlatmaya başladı. Çok etkilendim sözcüklerin değişimden. Sözcüklerin büyüsü o gün bugündür peşimi bırakmadı. “Şimdi o da hocası gibi ‘birilerine değmeye’ çalıştığını belirten Özyaşar, bazı öğrencileriyle, adını Sait Faik Abasıyanık’in bir öyküsünden alan “Hişt… Hişt…” adında bir dergi çıkarıyor.

Irmak Zileli, Radikal Gazetesi, Kitap Eki, 05/12/2008
Bak, dedi. Pencere, penc ve re kelimelerinden oluşuyor. ?Penc?, şu tavladaki sayı, yani beş demek. ?Re? ise yol demektir. Burayı, şu dört duvarı düşün. Hangi tarafa gitsen yol yok, kapalı. Pencere de bu dört duvarın arasında açılan beşinci yoldur, unutma.? Murat Özyaşar, Çift Kâğıt isimli öyküsünde ?pencere? sözcüğünün bileşenlerini çözümlerken, pencere kavramının ?gerçek? anlamını da bulup çıkartıyor. Ayna Çarpması isimli kitabındaki bir başka öyküde, ?yazmak? eylemini, ?gidilecek tek yer? olarak tanımlıyor. Demek, Özyaşar için yazmak bir pencere olmuş, bir beşinci yol…
Hepimiz bir dört duvarız aslında. Kapımız var, birilerini içimize almak, bir başkasından kendimizi korumak için. Pencerelerimiz var, dışarıya döndüğümüz yüzümüz onlar; gözlerimiz. Özyaşar öykülerinde ?oda?yı kişinin kendi dünyasını anlatmak için bir metafor olarak kullanıyor. Hiç de yanlış değil. Ya da ?ev?… O da bir dört duvar değil mi? Özyaşar da öyle düşünmüş olmalı ki şöyle diyor bir öyküsünde: ?Kendime kırıldığım yerden, kendime döner gibi, korka korka dönmeliyim eve.?
Bir kâğıt kalem alın şimdi elinize. İlkokul resim defterinizdeki o evlerden birini çizin kâğıda. Ne görüyorsunuz? Pencereden iki göz, kapıdan bir ağız değil mi? Bir yüze, bir insana benzemiyor mu çizdiğiniz ev? Özyaşar?ın öyküleri metaforlarla yüklü. Ancak hiçbiri öylesine seçilmiş metaforlar değil. Her birinin buluştuğu derin anlamlar var. Süslü cümlelerin bir araya getirildiği, duyguların sıfatlarla bezenerek güçlendirilmeye çalışıldığı öyküler değil onun öyküleri. Dili bir düşünsel derinliğe bağlayarak, o derinlik ile imge arasında kuvvetli bir bağ kurarak anlatıyor duygusunu. Öyküler beni müthiş heyecanlandırdı. Bir ilk kitabın taşıyabileceği acemilikler olmaması ayrıca şaşırttı. Dilinin kendine özgü bir yapısı var Özyaşar?ın. Şiirden beslendiği görülüyor. Örneğin kıymet bilmezlikten duyulan pişmanlığın bir cümleyle, böylesine başarılı anlatıldığı bir başka örnek hatırlamıyorum: ?Şimdi öpüp başıma koyamadığım eli özlüyorum.?
Kitabın adı da öyle… Ayna Çarpması, bütün öykülere yerleşmiş bir ?mesele?yi, kişinin kendisiyle yüzleşmesi, kendisiyle hesaplaşması meselesini, ?çarpıcı? şekilde veriyor. Yazar, ayna nesnesini her öyküde kullanıyor. Aynanın öykülerdeki kullanım amacının en tipik ve temsili örneği Kış Bilgisi isimli öyküde çıkıyor karşımıza: ?Artık kendimle karşılaşmanın vaktidir: Kuyulara tutulan aynalar gibi, karşı karşıya bırakılan iki ayna. (…) ?Ben?den ben?e varmak için, eski defterlerimi açık bıraktığım sayfaları okumak için, geldiğim köprüleri onarmak için, önüm arkam hep kış!?
Kişinin kendiyle ?karşılaşması? yalnızca ayna aracılığıyla gerçekleşmiyor. Kapının Cümle Halleri isimli öyküde, kendi ?odasının? eşiğinde bekleyen bir adamı anlatıyor yazar. Ve ne diyor? ?Uzun uzak bir aynanın başında gibiyim.? Bu öyküde de ?oda?, kişinin iç dünyasını simgeliyor. Kapının eşiğinde durup saatlerce kendi kapısını çalıyor ama açan olmuyor… Ve bir başka öyküde de karşımıza çıkan, çağımız insanının ?yegâne? iletişim aracı cep telefonunu sokuyor devreye yazar. Cep telefonunun rehberindeki isimleri tek tek gözden geçiriyor öykü kişisi. Yalnızlığından kurtulmanın yolunu arıyor, ancak bulamıyor.
Kitabın girişindeki Pavese?den bir alıntı, yalnızlık ile aynayı buluşturuyor: ?Kendimi yalnız hissetmemek için bütün gece aynanın karşısında oturdum.? Yalnızlığın da bir tarihi var, eziklik ve dışlanmışlıkla geçen bir çocukluk… Futbol maçlarında kaleci olmaya yazgılı, numaralı gözlükleriyle ?dört göz? lakabına abone, sivilceli yüzüyle kızların dönüp bakmadığı, tüm kavgaların dayak yiyeni, bir ayağı kısa, topal ?kişinin? öyküsü/öykülerini anlatıyor yazar. Aslında hep aynı insanın öyküsünü…

Sonu hüsran olsa da…
Kambur da, işte o ?kusurlu? olanın, eksikliğini her an duyumsayışını ve bunun onu nasıl da yalnızlaştırdığını anlatıyor. ?Evden çıkarken, eve dönermiş gibi kendi kendine mır mır mır ötmeye başladı? cümlesiyle başlıyor öykü… Kahveye gitme kararlılığıyla yola çıkıyor öykü kahramanı. Yol boyu kafasında sahneler tasarlıyor, içeri girerken takınacağı tavrın provalarını yapıyor. Cesaretini topluyor ve içeriyi kahvehanenin puslu camının ardından gözlemeyi bırakıp, kapıyı açmayı, oraya adım atmayı başarıyor. Kahvedekileri selamlayıp boş bir masaya kurulduğunda siz de ortak bir sevinci yaşadığınızı fark ediyorsunuz: ?Selamına bir selam alamasa da kendine güven duydu. Sanki bugüne kadar dayak yediği tüm kişileri dövmüş gibi bir duygu kapladı içini.?
Sonu hüsran olsa da… ?İçmediği çayın parasını masaya bıraktı. Kalktı. Kendi kendine, haddini bil oğğlum, dışarısı senin neyine, dedi. Annesine döner gibi evine döndü.?
Özyaşar?ın öykülerinde anne de anlamlar yüklenen bir figür; kendini sık sık ?utanılan?, ?kıymeti bilinmemiş? bir öğe olarak hissettiriyor. Bir öyküde, ?Öğretmenimizin ünite dergisinde gösterdiği anneler, neden farklıydı benim annemden?? diye soruyor, bir başka öyküde annesinin Türkçe bilmeyişinden utandığını ifade ediyor. ?Utancımdı. Annem gelmesindi veli toplantısına.? Ama eninde sonunda sığınılacak en tekin yer oluyor annenin göğüsü…
?Annesine döner gibi evine döndü? diyor yazar. Büyük bir yenilginin ardından ana kucağına sığınmak gibi… Ana kucağı bir parça da evimiz. Buradan ilk öykü kendini çağrıştırıyor hemen. Annesinin hastalığı nedeniyle memleketine, büyüdüğü yere dönmek zorunda kalışını anlattığı, Ayna Çarpması isimli öyküye gidiyorum. ?Bense dönmek istemiyordum bir daha oraya. Ora. Çocukluğuma.? Anne ile çocukluk yine buluşuyor… Bir başka öyküde ise ?Bütün yolculuklar çocukluğa varmak içindir? diyor. Ve ekliyor: ?Aya bakarak yürüdüm çok zaman. Yanımda nereye gittiğini bilmenin azabı. Tehlikeli bir şeydir çünkü, çocukluktan uzak durmak gerek.? Çocukluğa gitmek, kendiyle yüzleşmekten başka nedir ki? Ve doğru, tehlikelidir.
Son öykünün ismi Uzun Hikâye. Üç satırdan oluşan bir uzun hikâye:
?Uzun zamandır dalgın bakıyordun dünyaya.
Anlat, dediler.
Anlatamam, uzun hikâye, dedin.?
Uzun bir hikâye anlatıyor Murat Özyaşar. Dünyalarımızın, açılan ve kapanan tüm kapılarına dair. Evlerimize, odalarımıza, çocukluklarımıza, büyüme sancılarımıza, yüzleşmelerimize, gizlenmelerimize, susmalarımıza, konuşmalarımıza, ?alnımızda birikmiş defterlere?, bir türlü açıp, bir türlü kapayamadıklarımıza, okudukça yazamayışlarımıza, dinledikçe konuşamamalarımıza, geç kalmalarımıza, erken gitmelerimize, bizden gidip bir daha gelmeyenlere, aradıklarımıza, sakladıklarımıza, kaçırdıklarımıza, kaçtıklarımıza, insan olmanın barındırdıklarına, ?evimizde? biriktirdiğimiz bütün çer çöpe, ?odamızın? başköşesine koyduklarımıza, her birinin toplamı, insana dair uzun bir hikâye. Mutfağınızdan bir tuz alıp, yaraya basılmak üzere hazır bekletin ve okuyun. Kış Bilgisi?nde verilen öğüdü tutmayı unutmadan: ?Madem ki kalbime yolcuyum, biraz da tuz almalıyım galiba.?
Okumak yalnızlıktır diyor Murat Özyaşar. Yazmak için de ?gidilecek tek yer? demişti. Belki de okumak da, yazmak da yalnızlıktan kurtulmanın tek yolu. Pencerelere pencereler açmak, kapılardan kapılar geçirmek, yazmakla ve okumakla olası. Kendi yüzüne ve başka yüzlere ayna tutmanın bir yolu. Sonu olmayan bir yolculuk. Yaşadıkça keşfedilecek, yüzleşilecek, hesabı görülecek şeyler artacaksa eğer; aynaya baktıkça görülecekler hiç bitmeyecektir değil mi ama?
Siz kendi hikâyenizi Beatles?ın şarkısındaki o sözlerle bitirmeyin ne olur…
?Bu sabah aynaya baktım, kimseyi göremedim.?

Pakize Barışta, K Dergisi, 09 Ocak 2009, Sayı: 119
Edebiyatla yazarı gerçek anlamda ne buluşturur? Bu soru çok yönlü, çok değişik parametreli, payda durumları çok zengin ve neredeyse net olarak şu ya da şunlardır denemeyecek bir cevabın kışkırtıcı sorusudur aslında.
Bu soru, kendi cevabını kaçıran bir sorudur aynı zamanda.
Değişimler, dönüşümler ve altüst oluşların içinde savrulan ve adeta bir girdap efekti içine çekilen uyum ve uyumsuzluklar, bir başka boyutta ve evrende sözlü ya da yazılı bir hecenin marifetiyle edebileşiverir birdenbire. Bu da, detaylandırılıp betimlenecek ve netleştirilebilecek bir durum değildir.
Edebiyatla yazarın buluştuğu yer, maddesi bilinemeyen gizemli bir duygu nebulasıdır (bulutsu) adeta.

Bu muammalı olguya biraz nüfuz edildiğinde karşımıza yine tarifi çok zor bir birikim çıkıyor; içlerinde kristalize olmuş duyarlılıkların gizlendiği bir dizi uygarlıklar birikimi de denilebilir buna. Belirli bir coğrafyada, belirli özelliklere sahip bir yörede birikmiş, kat kat, üst üste yerleşmiş, iç içe geçmiş özel ve farklı duyguların artık evrenselleşmiş birikimleri bunlar. Ve işte o edebilik, o farklılık gösteren heyecan verici yeni keşifler; insan, doğa ve toplum tanımaları, bu birikimlere sadık kalındığında, bir dizi yeniden üretimlerle çıkıyor ortaya.
Edebiyatla yazarın buluştuğu ışıklı bir patlama oluyor bu.
Neredeyse mucizevi bir buluşma.
Yeter ki, o özün evrenselliği zedelenmesin, kaybolmasın.
Genç yazar Murat Özyaşar?da, bir birikimin kaynak izleri var. İlk kitabı Ayna Çarpması?ndaki hikayeler, Türkiye?nin Doğu?sunun da içinde bulunduğu Kuzey Mezopotamya?nın kadim-çağdaş ilişkisindeki bir eklemde var oluyorlar.

Murat Özyaşar, bu büyük ve doğurgan coğrafyanın hâlâ tam olarak anlaşılmamış saygısını da taşıyor yazısına:
?Cebimde kış taşları biriktiriyorum daha da uzağa gitmek için.
Nasıl hatırlamam? Üvey annesine kenger taşıyordu bir çocuk. Heybesi yırtık. Kengerlerin döküldüğünün farkında değil. Toplayıp toplayıp heybesi boş göndermiştim, o an hamur yoğuran üvey annesine. Rivayet edilir ve denir: Hamurlu eller şimdi ayda birer leke. O gün bu gündür ay, anne olmuş o yetim çocuğa. Ah, benim yüzümden, benim yüzümden.
Herkes dönermiş bir gün kendi uzağına.?

Gerçekle mitolojik bir motifin, doğal ve saygılı bir buluşturulması bu. Ayna Çarpması?ındaki hikayelerin çoğundaki yer alan acı, ağırlığı özenle korunarak ironik bir koza içine yerleştirilmiş sanki; kozanın ışıklı iplikleri de edebi hallere bürünmüş. ?Dışarıda kar vardı. Sınıfta yaz!
Anneler büyük harflerle yazılır demişti öğretmen. Annenizin adını, defterinizin en baş sayfasının en baş satırına yazınız demişti sonra.
Öğretilen en büyük harflerle yazmıştım: GÜVERCİN.
Nasıl oldu da oldu. En arka sıradan değil de en ön sıradan: Bir parmak, havada!
? Öğretmenim, öğretmenim onun annesinin adı Güvercin değil, KEVOK?tur.?
(Kürtçe?de ?güvercin.?)?

Murat Özyaşar?ın hikayeleri , satırlar ya da manalar arasında hayatla hesaplaşmayan, ancak, hayatın bu hallerine neden olan her şeyle hesaplaşan olgunlukta, gizli, isabetli misket atışı yapan hikayeler.
Trajik olanın küçük parçalara bölünüp, her bir parçanın oyunlaşmasının anlatılması aynı zamanda.
Murat Özyaşar, bir Kürt yazarı olarak dengbej deyiş geleneğini yeniden üretip, çağdaşlaştırmak istemiş bence. Ve bunu yaparken de kendisiyle çok baş başa kalmış. Toplumsal trajik altüst oluşları aktarırken, farklı biçimlerde tekrar tekrar anlatırken, mağduriyetin haklılığını yüceltmek yerine bu mağduriyetin yol açtığı derin psişik kırılmaların, yarılmaların, içinden sesleniyor. Baş karakterin adı (Selim Işık) Oğuz Atay?ın Tutunamayanlar romanından alınan İtiraf adlı hikaye buna iyi bir örnek. Aralıklı alıntılara bir göz atalım:
?Ama Selim de siyasiydi. Hem, ağırdı.
125?ten. Müebbet (?)
Arkadaşlar anlattılardı geçende, Selim?in refiki: ?Dağda yakalamışlar bunu, hain bir pusuda, üzerinde kalaşnikovuyla. Önce gözaltı, sonra apar topar buraya.? Zorlamışlar önce, zorlamaz olurlar mı, ama Selim gitmemiş itiraf koğuşuna. Kendi içinde net, tutarlıymış. İhanet etmezmiş (?) İşte o an gözüme ilişti Selim: İnce, uzun. Sigaradan bir nefes alışı var ki, beni bile rahatlatıyor. Köşeye çekilmiş, uzaktan bakıyor. Elleri alnında (?) Beni burada biraz da yaşatan Selim galiba. Onun bir sır gibi susması(?) Selim?in attığı voltaların sayısı günbegün azalmaya başladı. Hatta bazı günler volta bile atmadığı oldu(?) Sonra, gizli gizli, kulaktan kulağa bir sır gibi dolaştı: Selim âşık olmuş, dediler. Mavi apartmandakine (?) Gözlerimi Selim?den aldım. Kız çamaşır asıyordu balkonda. Selim?in gözleri onda. Fark edilmeyecek gibi değil. Yok, olacak gibi değil, Selim bir türlü konuşmaz. Kalp çarpıntılarını duyacağım neredeyse (?) Bizim koğuşu ikiye böleceklermiş (?) Dördüncü günün sabahı çıkageldi Selim. Gelir gelmez de havalandırmaya attı kendini. Dilekçe vermiş idareye. Bizim koğuşa geçmek için. Bizimkiler şüphelendi tabii. İşbirliği falan. Öyle kolay değilmiş bir dilekçeyle koğuş değiştirmek? Kulak asmadım. Ben sevindim gelmesine. Hiç olmazsa bir umudu var onun: Karşı mavi balkon (?)Tuvalete giderken gördüm. Selim gardiyanlarla hoş sohbet. Soruyor:
? Karşı mavi apartmanın sekizinci katını hangi oda görür?
Kulağımda çınlayan son cümle: -İtirafçı koğuşu.?
Okurunu, müebbetlik bir aşk hayalinin nedenlerine doğru yola çıkaran, son derece ince ironiye sahip bir dili var bu hikayenin.
Murat Özyaşar?ın hikayelerinde yer yer rastlanan şiirsellik, düzyazı anlatımını zenginleştiren, kaynağı Doğu?nun kadim sözlü edebiyatından gelen, özenle değerlendirilmesi gereken bir edebî olgu bence.
Hikayeciliğimizi zenginleştiren genç bir yazar Murat Özyaşar.
Edebi hayatının gelişiminin dikkatle izlenmesi gerekiyor bana göre. Ayna Çarpması?ndaki hikayeler çok etkileyici çünkü.

Kitabın Künyesi
Ayna Çarpması,
Murat Özyaşar,
Doğan Kitapçılık,
Öykü, Kasım-2008,
100 Sayfa

Murat Özyaşar kimdir?
Murat Özyaşar, 1979?da Diyarbakır?da doğdu. Ergani Anadolu Öğretmen Lisesi?ni yatılı okudu. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi TürkDili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Varlık, AdamÖykü, NotosÖykü, Kitap?lık, İmgeÖyküler, KülÖykü, Mahsus Mahal ve Yaratım dergilerinde yayımlandı.

Ayna Çarpması – Murat Özyaşar” üzerine bir yorum

  1. Sınıf arkadaşımı haddim olmasa da takdire şayan görüyorum.Eline sağlık arkadaşım.

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Tasmalı Güvercin – Cemil Kavukçu

(*) Cemil Kavukçu?nun öykülerinde orman, denizin karadaki devamıdır. Ormanın kalbine ilerlemek, tekinsizliğin yarattığı tuhaf bir haz doğurur. Onun kahramanları çoğunlukla...

Kapat