Bab-ı Esrar – Ahmet Ümit

“Ahmet Ümit’ın son romanı, Bab-ı Esrar…Yaşamı, aşkı ve inancı yeniden düşünmek için? Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayeti…
Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ Bab-ı Esrar sadece bir gerilim romanı değil, aynı zamanda bir sırlar kitabı. Fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı bir dil yaratan Ahmet Ümit bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular soruyor. Din ile aşk arasında, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan gözlerimizin önüne seriyor.
Dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için…

“Ahmet Ümit yeni romanı ?Bab-ı Esrar?da günümüzün maddi dünyasıyla, yedi yüz yıl önce hakikati arayanları birlikte ele alıyor. Londra?dan çıkıp gelen sigorta eksperi Karen Kimya, yedi yüz yıl önce Mevlânâ?yı etkilediği için tutucuların kurbanı olan Şems-i Tebrizi?yle buluşuyor.
Ahmet Ümit, tarihi ve bugünü paralel ele alarak insan ruhunun değişmezliğini öngören birçok roman yazdı. Bab-ı Esrar romanı da bu romanlarından biri. Ümit bu romanında günümüz ile yedi yüz yıl öncesini neredeyse aynı zaman diliminde, zamanı dikey ve kronolojik olarak değil de döngüsel olarak, ele alarak işliyor. Bir yanda Londra?dan, yani maddi dünyanın içinden çıkıp gelen bir sigorta eksperi Karen Kimya, bir yanda yedi yüz yıl öncesinde Mevlânâ ve Şems-i Tebrizi ve elbette gölgede kalanlar… İki farklı dünya bu romanla buluşuyor. Bir yanda madde bir yanda mana, bir yanda geçmiş bir yanda bugün… Değişmeyen şeyler de var: hakikati arayış, kurban ile katil ve her şeyi gölgesinde bırakan bir aşk… Ahmet Ümit burada Mevlânâ ve Şems-i Tebrizi üzerinden tasavvufa güzelleme yapmaktansa ona eleştirel ve uzaklaşıp bakabilmeyi başarıyor. Sırların kapısını aralamayı vaat eden Bab-ı Esrar?ı Ahmet Ümit?le konuştuk.

>>Bab-ı Esrar?ı bir hakikati arayış ve yolculuk romanı olarak değerlendirebilir miyiz?
Haklısın, Bab-ı Esrar bir arayış ve yolculuk romanı. İki tür yolculuktan söz edebiliriz; ilki Karen?ın Londra?dan Konya?ya yolculuğu, ikincisi ise Karen?ın yıllar önce kendisini terk eden babasından, karnındaki bebeğine doğru yolculuğu. Bu iki farklı yolculuk Karen?ı yıllardır düşünmemeye çalıştığı bir gerçekle yüz yüze getiriyor. Söz konusu gerçek Karen?ın kişisel yaşamıyla ilgili olduğu kadar, evrensel hakikatin ne olduğu üzerine de düşündürüyor okuru.

>>Karen?ın başlangıçta farkında olmadan ama sonra yavaş yavaş farkında olduğu bir durum söz konusu. O da kökler. Karen Avrupa?da yaşıyor ama kökleri Konya?da. Yani Doğu?da… Karen geçmişin farkına vardıkça bugünü de aydınlanıyor. Ve sonuçta bu yolculuk boyunca ruhun aydınlanmasıyla kendiyle barışıyor. Bu durumu bir alegori olarak da değerlendirebilir miyiz?
Elbette değerlendirebiliriz. Karen, Batı?dan Doğu?ya yaptığı bu yolculukla, aslında kendi köklerine doğru da bir yolculuk yapmış oluyor. Kuşkusuz Batı ile Doğu?nun farklılıkları Karen?ın karakterinde ve aldığı kararlarda kendini gösteriyor. Londra?dan uçağa bindiğinde Karen, Batı?nın düşünce ve davranış biçimleriyle donanmış durumda, Konya?ya indiği andan itibaren değişime uğramaya başlıyor. Karen?dan Kimya?ya dönüşüyor. Önce bir kültür şoku yaşıyor, ardından direnmeye çalışıyor, bir ara tümüyle teslim olacak hale geliyor ama sonra toparlanıyor. Romanın sonlarına doğru Batı?ya da Doğu?ya da belirli bir uzaklıktan bakmayı başarıyor.

>>Karen?ın hayatındaki bugün ve Mevlânâ ile Şems?in zamanı ilişkiler anlamında örtüşüyor. Karen?ın babası Poyraz da Mevlânâ gibi bir yaşantıya sahip. O da önce maddi aşk için maneviyattan geçiyor ama sonrasında maneviyat için maddi aşktan geçiyor. Aynı durum Şems ve Mevlânâ ilişkisi için de geçerli. Dolayısıyla bu kadar benzerlik insan ruhunun değişmezliğini mi gösteriyor bize?
İnsan ruhunun evrensel nitelikleri değişmiyor. İyilikler, kötülükler, kahramanlıklar, korkaklıklar, alçaklıklar, sevgi ve nefret insan ruhunun değişmez nitelikleri. Bunlar bizi biz yapan özellikler. Gündelik yaşamımızla, ideallerimiz arasındaki ilişki karmaşık, gelgitlerle dolu bir süreçtir. Çoğu zaman anlık ihtiyaçlarımız ağır basar, fedakârlıklar yapmaktan çekiniriz, kaçınırız. Ama maddi ihtiyaçlarımızın doyurulması bize huzur getirmez yada tinsel yanımızı doyurmaz. Hep bir tarafımız açıkta kalır. Romanımdaki karakterler de bu çelişkili, gelgitli durumu yaşıyorlar ki, bu tamamen insana özgü bir durumdur. Öte yandan hikâyemizde değişmeyen sadece insan ruhu değil, Mevlânâ?dan sonra Mevlevilik olarak anılacak olan Heterodoksi İslam. Bu inanç biçimi yedi yüz küsur yıldır değişmedi. Yedi yüz küsur yıldır yaşamın anlamını bu inanış biçiminde bulan insanlar var. Ben romanımda değişmeyen bu inanç sistemini de anlattım.

>>Kahramanınızı bir sigorta eksperi olarak seçmenizin nedeni onların dedektiflere benzeyen tekniklerle çalışmaları mı, yoksa maddeci dünyayı daha iyi yansıtması için mi?
Her ikisi de. Romanımı ikili yapı üzerinde kurmaya karar verdiğimde Karen?ın da sigorta eksperi olmasının doğru olacağını düşündüm. Hem iyi bir araştırmacı olacak, olaylara analitik zekayla bakabilecekti hem de, mistik dünyanın karşıtı olarak para için çalışacaktı. Hem de kendisine ait olmayan sigorta şirketine ait olan bir para için. Böylece Karen?ın gündüzleri yaptığı sigorta soruşturması, madde âlemini, geceleri Şems?le yaptığı yolculuk ise mana âlemini yansıtacaktı. Tıpkı Mevlânâ?nın bir madde âlemi vardır, bir de mana âlemi sözlerinde olduğu gibi.

Roman aynı zamanda bir hesaplaşma, sorgulama ve yüzleşme imgeleri üzerinden de değerlendirilebilir. Karen içindeki yolculuğu sürdürdükçe ?gerçek?i buluyor ve bu ?gerçek? onu babasını affetmesine kadar götürüyor.
Gerçek, belki de yeryüzünün en göreceli kavramıdır. Herkese göre değişir. Hakikat ise değişken değil. Dinlerin bu soruya verdiği yanıt ise çok daha net: Hakikat Tanrı?dır. Karen roman boyunca birçok gerçekle yüzleşir, kendine dair gerçekler, yaptığı soruşturmaya dair gerçekler ve babasını anlamasına yol açan gerçekler. Babasına dair gerçekler onu hakikatin mistik tanımıyla da karşılaştırır. Ancak inancı olmayan annesi Susan?ın hakikat tanımlaması farklıdır. Ve Karen hakikatin iki farklı yorumunun arasında kalır. Karen?in arada kalma durumunu özellikle seçtiğimi belirtmeliyim; çünkü romanın finalinde sözü okura bırakmanın doğru olduğuna inanıyorum. Ben yanıtlar vermem, sorular sorarım.

>>Karen?ın sorduğu bir soruyu ben de burada tekrarlamak istiyorum. Şems-i Tebrizi olmasaydı Mevlânâ sıradan bir din alimi mi olurdu? Bu soruyu Karen?ın babası üzerinden de sorarsak eğer Şah Nesim olmasaydı, Poyraz da sıradan bir sufi mi olurdu?
Kesinlikle öyle olurdu. Muhammed Celaleddin, Şems?ten önce çok iyi eğitim almış, birkaç dil bilen, hoşgörülü bir din adamıydı. Şems, Muhammed Celaleddin?in kendi içindeki ateşi, marifeti, yeteneği görmesini sağladı. Bu Celaleddin?in devrimsel bir dönüşüme uğraması anlamına geliyordu. Dönemin resmi Selçuklu İslamı?na sırt döndü. Namazı, orucu bilinen dini ritüelleri bıraktı, bambaşka bir inanma yolunu seçti. Hakikat denizine farklı bir yoldan ulaştı. Ama Muhammed Celaleddin?i Mevlânâ yapan asıl olgu şiirdi. Şems onun içindeki şairi uyandırdı. Poyraz Efendi?ye gelince, o sadece İnsan-ı Kamil oldu, ama şair olmadığı için Mevlânâ gibi yedi yüz küsur yıldır sözleri dilden dile dolaşan biri olmadı, olamayacak. Ama Poyraz Efendi için bunun bir öneminin olduğunu da pek sanmıyorum.

Hem Karen?ın babası Poyraz?da hem de Şems-i Tebrizi?de dikkati çeken önemli bir özellik de bilgiye karşı doyumsuz olmaları. Bu durum her ikisinin de maddi hayattan vazgeçip hakikati aramalarının yolunu açıyor.
Tasavvufta bilgi Tanrı?ya ulaşmanın, Tanrı?yla bir olmanın aracıdır. Ama bu bilgi sadece okuyarak elde edilemez, en önemli yöntem yaşayarak öğrenmektir. Yaşayarak öğrenmenin manevi tanımını Mevlânâ şöyle dile getirir. ?Hamdım, piştim, yandım.? Ama yanmanın da bir usulü, bir yöntemi vardır. Bunun için her müridin bir mürşide, yani öğretmene, yol gösterene ihtiyacı vardır. Başka bir deyimle bir maşuka ihtiyacı vardır. Dini, bir sevgi ve aşk olarak gören Heterodoksi İslam?da aşkın en yüksek derecesine ulaşmak için, sevmeyi öğretecek biri zorunludur. Ta ki, kişi İnsan-ı Kamil derecesine ulaşıp, âşık da maşuk da kendisi oluncaya kadar. Yani Hallac-ı Mansur?un dile getirdiği Enel Hak durumu ortaya çıkıncaya kadar.

>>Şems-i Tebrizi?yi, efsanelerden arındırırsak eğer nereden Konya?ya geldi? Ve geldiği yer ile faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi arasında bağlantı kurulabilir mi?
Şems ile Mevlânâ 1244 yılında karşılaştılar. Bu tarihten dört yıl önce Anadolu topraklarında çok önemli bir ayaklanma yaşandı. Babailer yani resmi Selçuklu İslamı?na karşı, halkın Heterodoksi İslamı?nı savunan dervişlerin öncülüğünde farklı etnik gruplar devlete başkaldırdılar. Ayaklanma o kadar ciddiydi ki, Selçuklu sultanı korkudan başkent Konya?dan ayrılmak zorunda kaldı. Ancak paralı askerlerin de yardımıyla ayaklanma bastırıldı. Şems-i Tebrizi işte o ayaklanan dervişlerin inancını taşıyan bir Kalenderi şeyhiydi. Konya?ya geldi ve Selçukluların en önemli din adamının düşüncelerini değiştirdi. Şems?in bu girişimi hem Selçuklu elitlerinde, hem de tutucu Ortodoks İslam çevrelerinde büyük öfke yarattı. Şems?in öldürülmesinin arkasında yatan gerçek budur.

>>Şems-i Tebrizi ve Mevlânâ ilişkisinden yaşadıkları dönemde pek mutlu olan çıkmamış. Neden? Bu ilişki toplumun ezberini tersyüz ettiği ve yanlışlarını yüzlerine vurdukları için mi?
Kesinlikle öyle. Şems dönemin İslam coğrafyasını karış karış gezmiş, önemli medreselerde ders almış, önemli İslam düşünürlerinin yanında bulunmuştu. Hepsinden önemlisi inanca ve dine eleştirel bakabilme cesaretine sahipti. İnsan-ı Kamil olmak için zorunlu kuralları yerine getirmek gerektiğine inanmıyordu, o insanın gönül gözünün açılmasına inanıyordu. Çünkü Tanrı?ya ulaşmak için tek yol yoktur. Her insan farklı yollardan Tanrı?ya ulaşabilir. Şems?in anlayışı buydu. Oysa Selçuklu Ortodoks İslamı halkı cehennemle korkutarak, otoritesini sağlamlaştırmak için dinde de, toplum yönetiminde de herkesin kurallara uymasını istiyordu. Ve tabii Şems?in aykırı düşünceleri, yıkıcı ve bozguncu görüşler olarak değerlendiriliyordu.

>>Bir diğer gölgede kalan aşk ise Mevlânâ?nın oğlu Alaeddin ve Mevlânâ?nın evlatlığı Kimya arasındaki aşk… Romanda buna sık sık değiniyorsunuz. Ancak Mevlânâ, bu aşkı bir anlamda hiçe sayıp Kimya?yı, dedikodulardan kaçınmak için Şems-i Tebrizi ile evlendiriyor.
Bence romanın ve tarihte yaşananların gerçek kurbanları Kimya ile Alaeddin. İki günahsız aşık, biri ölüyor, öteki ise kapıldığı öfke sonucu katil oluyor. Bu iki kurban, aynı zamanda hem tarihte hem de romanda Mevlânâ ile Şems?in insan yüzlerini gösteriyor. Deyim yerindeyse onlara yakıştırılan insan üstü niteliklerin, kusursuzlukların, yakıştırmaların gerçek dışılığını da gösteriyor. Bizlere tarihsel Şems ile tarihsel Mevlânâ hakkında önemli ipuçları veriyor. Ama bu olay bile hem Şems?in, hem de Mevlânâ?nın önemli kişilikler olduğu gerçeğini yadsıyamıyor. Çünkü onların aşk kavramı, bizim anladığımız aşk kavramından oldukça farklı. Onlar için aşk, ahlakın da, dinin de, yaşamın da, umudun da, cesaretin de ta kendisi. Aşk için yapılan her şey bir noktada mubah. Bir tür sevgi deliliği, aşk gözü dönmüşlüğü…

>>O zaman ?kurban? olan ve çaresizliği aşikar olan Kimya bugünkü dünyada sizin romanınızın kahramanı olmuş. Bu bir iade-i itibar mı acaba?
Bir yazar ne kadar iade-i itibar yapma yetki ve gücüne sahiptir bilmiyorum ama eğer böyle bir gücüm varsa, hiç duraksamadan Kimya adındaki o genç kıza itibarını iade ederdim. Çünkü bu romanda yüreğimin tellerini titreten kişilerin başında Kimya ile Alaeddin Çelebi gelir. Sadece bu ilişkiden muhteşem bir tragedya çıkabilir. Nasıl ki prens Hamlet?te, erki, babasının katili amcasına kaptırdığı için derin ruh karmaşası yaşamışsa, Alaeddin Çelebi de, babasının Kimya?yı Şems?le evlendirmesi karşısında altüst olmuştur. Ve dikkatinizi çekerim her iki öykü de cinayetle sonlanır.

>>Bab-ı Esrar?da zamandan ve onun kullanılış biçiminden de söz etmek lazım. Günümüzde zaman çoğunlukla Batılı bir bakışla dikey ve kronolojik ele alınır. Oysa romanda zaman döngüsel olarak ele alınmış ve nihayetinde çember kapanmış.
Tasavvufa dair yazılmış bir metinde bu yöntemin daha şık duracağına inandım. Aslına bakarsak tarihsel ilerleme dediğimiz şey de düz bir çizgide gerçekleşmez, daha çok helezonik bir durumdan söz edilebilir. Yıkılmaz denen toplumsal sistemler bir süre sonra yıkılır ama yıllar sonra zamanı geçti dediğimiz düşünsel ve toplumsal dizgeler bir de bakmışız, kendini yenileyerek karşımıza çıkmış. Tıpkı son günlerde herkesin yeniden Marks?ı konuşmaya başlaması gibi. Önemli olan tarihsel akışın sürekliliğinin sağlanmasıdır ve tarihi yapan güçler içinde ilerici unsurların inisiyatifi ele geçirmesidir. Şems kendi ölümüyle bunu gerçekleştiren, İsa peygamber, Che Guevara gibi tarihsel kişiliklerden biridir.
ABİDİN PARILTI, 28/11/2008 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki

Kitaptan Bir Bölüm
Türbenin girişinde ince sakallı, aydınlık yüzlü genç bir adam karşıladı beni. Kibar bir tavırla ayakkabılarımı çıkartmamı, başımı örtmemi rica etti. Eğer başörtüm yoksa kendileri verebilirmiş. Boynumdaki duman rengi uzun fuları çözerken, ?Var,? diyerek, teşekkür ettim. Başımı örttükten sonra, ayakkabılarımı çıkardım, kapının iki yanında karşılıklı olarak duran raflardan sol taraftakinin en alt sırasına yerleştirdim. Mevlana?nın türbesiyle kıyaslandığında son derece mütevazı bir ibadethaneydi burası. Hem cami, hem de türbe. Ama belki Şems?e yakışan da buydu. Belki ona sorsalar bir türbesi bile olsun istemezdi. Mevlana, gökyüzünden daha güzel bir kubbe mi olur, dememiş miydi? Eminim Şems de onun gibi düşünürdü. Yine de Mevlana türbesindeki o kalabalıktan sonra burada görevli dışında kimsenin olmadığını görmek keder vericiydi. Sadece keder verici değil, yüzlerce yıllık türbenin içindeki bu ıssızlık, aynı zamanda ürkütücüydü de. Çekingen gözlerle içerisini inceleyerek, karşımdaki türbeye doğru ağır adımlarla yürüdüm. Sol tarafımdaki geniş kemerin altından geçilen caminin ahşap mihrabı fark ettim. Demek insanlar namazlarını burada kılıyorlardı. Mihrabın olduğu bölgeyle fazla ilgilenmedim, çünkü beş altı metre ötemde, ön cephesi yüksek olmayan ahşap trabzanla çevrilmiş, üstünde yeşil bir örtü ve kocaman bir sarık olan büyükçe bir sanduka duruyordu. Sandukanın ayak ucuna yaklaşınca, sol taraftaki levhada yazılanlar gözüme çarptı.
?Yüce peygamberimizle Hazreti Ali arasındaki dostluk, muhabbet, yakınlık ne ise, Hazreti Şems ile Hazreti Mevlana arasındaki dostluk odur.?
Aradan yedi yüz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, insanların hâlâ onların arasındaki ilişkiyi savunmak zorunda kalmaları üzücüydü. Öte yandan, bu iki sıradışı insanın ilişkisi merak edilmeyecek gibi de değildi. Onlar buna aşk diyorlardı, ama onların bu duyguya yüklediği anlamla bizim kavramlarımız arasında sanırım epeyce fark vardı. Belki de Şems?le Mevlana arasındaki ilişkiyi çözebilsem, babamla, Şah Nesim arasındaki yakınlığı da kavrayabilirdim. Tabii babamın neden bizi hiçbir açıklama yapmadan bırakıp gittiğini de. Belki de İzzet Efendi?ye sormam gereken soru, babamın neden Şah Nesim?le gittiği değil, Mevlana?nın Şems?e neden bu kadar büyük bir tutkuyla bağlandığı olmalıydı. Belki kanayan yüzüğün gizemi de bununla ilgiliydi, Şems?in hakikat dediği büyük sır da… Aklımdan bunlar geçerken, caminin kubbesi ardı ardına vuran gong sesleriyle yankılandı. Başımı sesin geldiği yöne çevirince, duvarda antika, ahşap bir saat gördüm. Saatin sarkacı sağa sola savruldukça, önemli bir olayın vakti geldi dercesine inatla çınlıyordu gong sesi. Gong sesi sona erince saatin altındaki bölme gıcırdayarak açıldı. Yine gizemli bir geçit duruyordu önümde. Kulaklarımda o bildik uğultuyu hissettim. Yine o tatlı esinti sardı ortalığı, yine o ıtır kokusu çalındı burnuma. Yine aynı ürpertiyle sarsıldı bedenim. Evet, kara giysili dervişin hayaleti yine etrafımda bir yerdeydi. Sakın gitme diyen içimdeki cılız sese artık aldırmadım bile. Bütün benliğimi ele geçiren merakımın eteğine tutunarak yürüdüm o güzelim ıtır kokusunun yoğunlaştığı yere. Saatin altındaki geçitten içeriye girince, toprağın derinliklerinden gelen bir nem çarptı yüzüme, bir titreme aldı bedenimi ama durmadım. Sarı kandillerin aydınlattığı dar, kemerli bir dehlizde ilerlemeye başladım. Birkaç adım sonra etrafı yaldızlı kalın bir ahşapla çevrili cam bir kapı çıktı karşıma. Ne tokmağı var, ne kilidi? Nasıl geçeceğim diye düşünürken bir gölge düştü cam kapının öteki tarafına. Dikkatli bakınca gölge bir insana dönüştü, insan bizim gezgin dervişe.
?Neden durdun?? diye sordu sanki aramızda cam yokmuş gibi. ?Niye yürümüyorsun??
Aramızdaki camdan engeli göstererek açıkladım.
?Görmüyor musunuz cam var? Nasıl geçeyim??
?O cam değil, ayna.?
?O zaman bu aynanın sırrı dökülmüş; çünkü öteki tarafını görebiliyorum.?
?Görmüyorsun,? dedi çekik, siyah gözlerini iyice kısarak. ?Çünkü bu aynanın öteki tarafı yok. Gördüğün kendi yansıman.?
Bakışlarımı kendi bedenime çevirdim; haklıydı, yine siyah giysiler içindeydim, yine ellerim yaşlanmıştı, yine suretim Şems?e dönüşmüştü. Başımı kaldırdım, aynanın içinde kendimi gördüm, bu kez şaşırmadım. Başımı kaldırdım, Şems?e dönüşmüş suretimin bir adım gerisindeki demir halkalı ahşap kapağı fark ettim, gitmem gereken yolu anladım. Döndüm, demir halkadan tutarak, ahşap kapağı kaldırdım. Kıvrılarak toprağın derinliklerine inen bir merdiven belirdi ayaklarım dibinde. Hiç duraksamadan, hiç yadırgamadan, sanki her gün bu merdivenleri kullanıyormuşum gibi ustalıkla inmeye başladım basamaklardan. Daha ilk adımda duydum fısıltıları.
?Bu İranlı derviş, büyü yaptı Mevlana Hazretlerine… Başka türlü şeyhimiz bağlanmazdı ona.?
Her basamakta başka bir ses, başka bir nefreti kusuyordu.
?Fiili livata yaptığını söylüyorlar, esasen erkek bedenine düşkünmüş bu Şems-i Perende…? İndikçe daha güçlü duyuluyordu fısıltılar.
?Geçen gün çarşıda peygamberliğini ilan etmiş diyorlar…?
Kanatsız bir iblis gibi adımlarımı izleyen fısıltılar, homurdanmaya dönüşüyordu. ?Allah?a şirk koşuyormuş zındık. Tövbe tövbe, ben Allah?ım dediğini duymuşlar…?
Homurdanmalar açıkça düşmanlık ilan ediyordu.
?Moğolların adamıymış diyorlar. Konya?nın haritasını verecekmiş onlara, şehre rahatça girsinler diye…?
Düşmanlık tehdite varmıştı sonunda.
?Katli vaciptir bu kara dervişin. Tez zamanda, tez elden halledile.?
Merdivenin son basamağından taş bir zemine indiğimde sesler kesildi birdenbire. Odamdaydım. Celaleddin?in yaşamam için bağışladığı odamda. Ama hiç eşya yoktu ortalıkta. Ne duvarın kenarındaki sedir, ne yere serili kilim, ne vezir Karatay?ın, Celaleddin?e hediye ettiği rahle, ne işlemeli sürahi. Sadece bir tabut. Sanki içindekini herkes görsün de ibret alsın diye camdan yapılmış bir tabut. Tabutun içinde genç bir kız; benim karım Kimya. Sanki ölmemiş gibi taptaze, sanki az sonra gülerek uyanacakmış gibi yanakları pespembe. Belki de dokunsam gözlerini açacak, belki de seslensem kalkacak. Ama dizlerimin bağı çözülmüş, ben de o cesaret nerede? O anda duydum kapıya vuran insan elinin sesini.
?Şems Efendi… Ey Şems-i Tebrizi, kapıya gel az hele.?
Hiç şaşırmadım duyduklarıma, korkmadım, telaşa kapılmadım. Demek vakit gelmişti. Yekindim, kapıya yürüdüm. Elimi kilide götürmeden döndüp bir kez daha baktım, camdan tabutta yatan günahsızın kefensiz bedenine. Allah?a sözüm olmasaydı eğer hiç durmaz değiştirirdim kendi canımı, onunkiyle. Ama vaad edilen yerine gelmişti, ben de vaad ettiğimi yerine getirmeliydim. Kapıyı açtım. Zemherinin soğuğu hücüm etti içeri, ayaz alevsiz bir ateş gibi yaladı yüzümü.
?Buyrun,? dedim dolunayın kara gölgeler haline getirdiği yedi kişiye. ?İşte geldim, deyin ne diyecekseniz??
Kimse bir şey diyemedi. Kış gecesinin sessizliği, katı bir ayaz gibi çöktü aramıza. En önde duranı seçer gibi oldum. Bu, Hüdavendigar?ın asi oğlu Alaeddin?di.
?Alaeddin,? dedim görmediğim gözlerinde hakkımda verilen hükmü okuyarak. ?Alaeddin, sen misin??
Bir adım öne çıktı Alaeddin sandığım gölge. Kendi yüzümü gördüm onun suretinde.
?Hatırla,? dedi kendi dudaklarım bana. ?Verdiğin sözü hatırla.?
Dolunayla aydınlanan sessiz bir bahçe canlandı gözlerimin önünde. O ilahi gecede Allah?a şöyle yakarmıştım:
?Ey göğü ve yeri yaratan, ey olmazı olur kılan… Kendi gizli sevgililerinden birinin adını bana söyler misin??
O ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, bana şöyle demişti:
?İstediğin can, herkesin gözünden saklı, güzel ve mağfirete nail olmuş, Belhli Sultanü?l-Ulema Baha Veled?in oğlu Muhammed Celaleddin?dir.?
Ben de, ona, demiştim ki:
?Ey umutların umudu, ey varlığımızın kutsal ışığı. O sevgilinin mübarek yüzünü, Muhammed Celaleddin?in suretini bana gösterir misin??
Herşeyi görüp bilen, bildiğimizi kat kat çoğaltarak, anlamlara ayıran bana demişti ki:
?Buna teşekkür borcu olarak ne verirsin??
Hiç düşünmeden uzatmıştım boynumu.
?Başımı!?
Takdiri yaratan, takdir etmişti hediyemi ve demişti ki:
?Mana budur işte. Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir. Bundan böyle Baha Veled?in oğlu Muhammed Celaleddin sana helaldir. Git ve onu bul. Git, onu bul, ama bize verdiğin sözü de unutma.?
Unutmamıştım. Her nefes alışımda, her adım atışımda gerçekleşsin diye uğraştığım kutsal amacımı nasıl unutabilirdim. Alaeddin sandığım bedenden bana bakan kendime gülümsedim.
?Vakit geldi mi??
?Geldi,? dedi benim suretimde görünen. ?Hazır mısın??
?Hazırım,? dedim gözlerimi bile kırpmadan. ?Yaratmak da, yok etmek de sana mahsustur.?
Önce bir ses duydum; kınından sıyrılan bir bıçak, zehrini kusan bir engereğin tıslaması, yırtılan tenin yumuşak yankısı. Baktım, şimdi Alaeddin duruyordu karşımda. Gülümsemeye çalıştım, bırakmadılar; bakışlarımla anlatmak istedim, fırsat vermediler. Aynı anda yedi kez parladı yedi bıçak dolunayın ışığında. Aynı anda tam yedi kez sarsıldım. Yedi kez açıldı bedenimde yedi ateş çiçeği. Sonra yedi ateş çiçeğinden usulca gökyüzüne yükselen kendi ruhum. Sonra taşa damlayan kan. Sonra gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu, ürkütücü bir serinliğin içinde yüzen ağaçlar, katmerlenen kış gülleri, tazelenen nergisler, bedenimi parçalayan yedi kişi. Yedi öfkeli yürek, nefret tarafından ele geçirilmiş yedi akıl, yedi keskin bıçak. Ne yaptıklarının farkında bile olmayan yedi zavallı adem. Ve sonra taştaki kan; canlı cansız ne kadar mahlukat varsa hepsini içine alarak koyulaşan o bir damla kan.
Ahmet Ümit?in bu ay Doğan Kitap?tan çıkacak, Mevlana ile Şems-i Tebrizi arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir biçimde anlatan yeni romanı Bab-ı Esrar?dan bir bölüm.

Yazar : Ahmet Ümit
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 396
Basım Tarihi : Kasım 2008

Bab-ı Esrar – Ahmet Ümit” üzerine bir yorum

  1. yaşamın sırlarını manevi boyutta hoşgörüyle algılamamızı gösteriyo hayatın yansımalarını tanrının içimizde oluşunu suretin önemsizliğini anlatıyo bence sürükleyici bir roman böyle bir romanın materyalist yazar tarafından yazılması çok iyi..

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
İnsan Postuna Bürünmüş Köpek – İngvar Ambjörnsen

İngvar Ambjörnsen'in 1982 yılında yayımladığı "İnsan Postuna Bürünmüş Köpek" adlı yapıtı, kalplerinde bomba taşıyan, içindeki duvarların dışına çıkamayan, başka insanların...

Kapat