Barbarlar Zamanı ‘nın yazarı Cem Uğur ile Söyleşi: Melike Uzun

barbarlar zamanıBarbarlar Zamanı, Cem Uğur’un ilk romanı. Cem Uğur ilk romanında Dersim’i mekân tutmuş. Yazar, temel olay örgüsünü ölen /öldürülen arkadaşının izini süren kahramana dayandırsa da romanın dokusunu Dersim felaketi üzerine kurup barbarlığın uzun ve sonlanmayan tarihini anlatıyor. Cem Uğur’la ilk romanı Barbarlar Zamanı üzerine konuştuk.

Kitabınızın bölüm başlarında 38’de harekâta katılmış devletlûların anılarından alıntılar var. Bir alıntıda şöyle deniyor: “Dersim’e gidiyoruz, okuyucularımdan özür dileyerek bu bölümü anlatmayacağım.” Anlatılmayanı dile mi getirmek istediniz bu romanınızda?
Romana başlarken böyle bir niyetim oldu ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum. Büyük acıların yaşandığı bir dönemi yazıya dökebilmek edebiyattan önce etik bir sorundur. Olayları edebiyatla buluştururken, acıları dillendirirken acıları dramatize etme ve bu batağa saplanmak gibi büyük bir tuzak var çünkü. Bu W. Benjamin’in bir sözünden hareketle acıları anlatan kötü edebiyatın acıları ürettiği yönündeki tespitine benzer bir durumdur. Sorunuza dönersek acıları dile getirmeyi denedim ama bunu acıları anlatarak değil bilinçli bir şekilde anlatmayarak ve anlatmayı bozarak denedim.

“Hakikat silinendir.”diyor Rayver Mirzali. Romanlarla öykülerle silineni yeniden kurabilir miyiz?
Edebiyat bunu yapabilir ve bence yapmalıdır da. Ancak bu durum başlı başına edebiyatın işi değil çünkü edebiyat toplumdan soyut değil. Öncelikle sosyolojik bir durum söz konusu. Toplum olarak geçmişimizde anlatılmamış, reddedilmiş ve hafızalardan silinmiş birçok olay var. Yüzleşme kültürü hiç yok. Son zamanlarda bastırdığımız her olay bir şekilde gün yüzüne çıkıyor. Dersim olayları, Ermeni katliamı… Artık bunlar konuşulabiliyor ve bu edebiyatın da önünü açıyor. Edebiyat bir şeylerin dile getirildiği bir kanal olduğuna göre silinenler de yeniden yazılabilir.

Romanınızda hayal, kurmaca ağır bassa da bu unsurları bile gerçekliği pekiştirmek için kullanmış gibisiniz? Anlattıklarınızın hayal ve gerçeklikle bağını açıklayabilir misiniz?
Bu romanda gerçek ile hayal arasında karmaşık bir ilişki oldu. Bazen her şeyin gerçek bazen de hayal olarak okunmasını istedim. Bu çatışma sanırım romanın ilk cümlesinden son cümlesine kadar sürdü ve ben bu çatışmayı sonlandırmadım. Bu soruya kesin bir cevap verirsem yazdıklarıma haksızlık edeceğimi düşünüyorum. Yine de şöyle cevap vereyim; anlattıklarımın hepsi gerçek, tabi benim dünyamda.

“Memleketin, dediğin kadar varmış, güzel ama ben buralarda yaşayamam dostum. Herkes birbirini izliyor sanki.”deniyor romanınızda. Herkesin birbirini izlemesi, sıradan bir taşra olgusu mu yoksa Dersim’e ait bir durum mu?
Edebiyatımızda son dönem bir “taşra” patlaması oldu. Varoluş sorunu, sıkıcı, tek düze hayat ve rutinlik… Çok şükür ki bu romanda taşraya dair hiçbir şey yok. Herkesin birbirini izlemesi taşra olgusundan ziyade bir refleks. Ve bu refleksin altında korku duygusu yatıyor. Taşra olgusundaki gibi sıradan bir durum ama politik baskılar insanları böyle bir duruma sokuyor maalesef.

11. Bölümde tarih veriyorsunuz: 1900. Ancak, padişahlar milletvekillerine, rüya yorumları psikanalize, İstiklal mahkemeleri padişahın kadısına karışıyor. Neden böyle bir anakronizm kurdunuz?
İktidardakiler için ezilenler nasıl değişmiyorsa ezilenler içinde iktidar hiç değişmiyor. 1938 yılında Dersim iktidarın gözünde neydiyse doksanlı yıllarda da öyleydi. 1938 yılında bomba yağdıran Sabiha Gökçen’in Roboski’de olmadığını söyleyemeyiz ya da kız çocukları okutmak için köy köy dolaşan Sıdıka Avar’ın bugün Güneydoğu Anadolu bölge eksenli “haydi kızlar okula” okuma kampanyasında olmadığını… Devir değişti ama söylem aynı kaldı. Dolayısıyla bu benzerlik bana tarih sahnesindeki unvanları, kişileri, mahkemeleri yan yana koymanın ve onlarla oynamanın yolunu açtı. Bu anakronizmin sonucu şu oldu: tarih değişti ama Tarih hiç değişmedi.

17. bölümde de benzer bir tarihsel oynama ile karşı karşıya kalıyoruz. Nehirde (İsim verilmiyor ama Munzur olmalı bu nehir) bir gemi ve kıyıda şişmiş insan ölüleri… Gemide askerler, usta, araştırmacı gazeteci ve imam var. Bu haliyle bu gemi bir metafor olabilir mi? Neyin metaforu?
Bu bölüm Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanının parodisidir aynı zamanda. Bilindiği gibi bu roman Afrika’nın kalbine yapılan, emperyal söylemi meşrulaştıran ve gemide geçen konuşmada bölgeyi insansızlaştıran bir anlatı. Benim hikâyemde geçen gemi evet bir metafordur. Medeniyetin metaforudur. Dersim’e medeniyet(!) okullarla gelmedi, yollarla, karakollarla ve ölümlerle geldi. Askerler, gazeteciler ve imamlar bu medeniyet fikrinin hem öncüsü hem de sorumlularıdırlar. Usta ile çırak geri döndü ama gazeteci, imam ve askerler Dersim’e girdiler ve hâlâ oradalar.

Eli çabuk Barbaros’u bile alt eden Dersim devlete mi yenildi?
Katliam öncesi Dersim’i romantize etmeye gerek yok. Bu tamamen politik bir yönelim. Bir tarih yazma yöntemi. Kendi içinde birçok farklılık taşısa da netice de Dersim feodal bir bölgeydi. (Bunun yanlış anlaşılacağını biliyorum) Hırsızlık çok yoğundu. Namus cinayetleri işleniyordu. Çalınan keçi yüzünden iki aşiret birbiriyle savaşıyordu. Ağalar ve yoksul halk vardı. Dersim’in halk türküleri bu tarzdan olaylarla dolu. Bugün bu katliamı meşru gören birçok Dersimli yaşlı var. Bunu diyenleri sadece korktukları için öyle söylüyorlar diyemeyiz. Bence Dersim yenilmedi ve ortaya yumruk gibi bir cevap bıraktı. Şöyle diyordu Seyit Rıza: “Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim bu bana dert oldu ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun!” Sonuçta Dersim ne yenildi ne de yendi. İki tarafa da bitmeyecek bir dert oldu.

“Nasıl ki burası umudun son şehriyse en karanlık umutsuzluğun da şehriydi.”deniyor ya romanda, Dersim bugünkü haliyle ne ifade ediyor sizin için?
Tüm devrimcilerin çok umut bağladığı ama aslında hızla çürüyen bir ahlakın, bir mirasın da şehri. Benim için Dersim, gündemi katarak söyleyeyim; Dersim, devrimcilerin Kâbe’sidir.

BARBARLAR ZAMANI, Cem Uğur, İletişim Yayınları, 2015.

Söyleşi: BirGün Kitap Eki 161.sayı

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
“Bu roman, intikamı anlatırken sorguluyor da…” Mehmet Zaman Saçlıoğlu’yla Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Kapat