Ah’ın memleketi Dersim – Adalet Çavdar

barbarlar zamanıTürkiye siyasi tarihine baktığımızda neredeyse her güne bir ah dedirtecek meselemiz vardır. Ölümler, öldürülenler, asılanlar, yakılanlar, kaybedilenler, katliamlar…

Acıların miras bırakıldığı topraklar vardır. Ne kadar uzağa giderseniz gidin, dilerseniz oralı olmadığınızı dile getirin, her şeye rağmen o acı gelir bulur vicdanınızı. Kim bilir belki babanızın annenizin doğmadığı zamanlarda olanlar için özür dileme arzusu duyarsınız. Elinizde değildir, başlarına kötü şeyler gelen herkes için öfkelenir ve o öfkeyle büyürsünüz. Geçmeyen acılar vardır onlarla yaşamaya alışırsınız. İnsan yüklerini sever, çünkü onlar tarihidir.

Türkiye siyasi tarihine baktığımızda neredeyse her güne bir ah dedirtecek meselemiz vardır. Ölümler, öldürülenler, asılanlar, yakılanlar, kaybedilenler, katliamlar… Hiç dinmeyecek nesilden nesile öfkenin devredildiği acılar. Bu unutulamayanlar arasında ilklerden biridir Dersim Katliamı.

Kayıtlara böyle geçmiş Dersim Katliamı; Devlete karşı yapılan bir halk ayaklanması, “temizlenmesi” gereken topraklar. Sene 1938, 13 binden fazla sivil ve 110 asker öldü, 12 bin kişi zorunlu göçe tabi tutuldu. O günlerde şans eseri doğan ve hayatta kalmayı başaran çocuklar bugün 70’li yaşlarında… O çocuklar atalarının kemiklerinin üzerinde koşarak, cesetlerin aktığı nehirlerde yüzerek yahut o toprakları ömürleri boyu hiç görmeyerek büyüdüler. Yıl 2015 Nisan ayının 14’ü. Radikal Gazetesi’nde* çıkan habere göre Dersim’in (gazete haberinde Tunceli diye geçiyor) Hozat ilçesine bağlı Karabayır Köyü’nde iki aileden 24 kişinin kurşuna dizilerek öldürülmesi iddiasıyla mahkeme kararıyla başlatılan kazı çalışması sonucunda toprağın 20 cm altında bazı kemikler bulundu. Aileler DNA testinin sonuçlarını bekliyorlar.

Acının coğrafyalarından birinden Cem Uğur, 1981 yılında Dersim’de doğmuş. Onun doğumundan yıllar önce yaşanan ama etkisi sosyal ve siyasal ortamlarda hâlâ süren ve acısı asla unutulmayacak olan bir derdin peşine düşmüş, derdini kaleme dökmüş. Uğur, İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı olan Barbarlar Zamanı’nda Dersim Katliamı’nın bilinen ama dile ve yazıya dökül(e)meyen kısımlarından hikayeler örmüş. Kitabı Ape Musa’ya, Metin Göktepe’ye ve Hrant Dink’e itaf etmiş.

Cem Uğur, Barbarların Zamanı kitabında gazeteci İbrahim’in yıllar önce kaybettiği arkadaşı Nihat’ın hikayesinin peşine düşmesini anlatıyor. Devrin alametlerinden ötürü bütün ölümlere kuşkuyla bakılıyor, Nihat’ın intihar ettiğine pek inanmıyor, inanamıyor İbrahim. Gerçek asla tam manasıyla bilinmeyecek olsa da kendince inanacağı bir hikaye arıyor. Yıllar sonra Nihat’ın kendini attığı Munzur’a, mezarlığa, Dersim’e, Nihat’ın ailesinin yanına gidiyor. Nihat’ın annesiyle, kız kardeşiyle ve anılarıyla karşılaşıyor. Nihat öldükten sonra yazdığı Nihat’ı ve hikayesini anlattığı kitabı Nihat’ın odasında Nihat’ın kitaplığında buluyor. Onu ne kadar tanıdığını düşünüyor… İnsan dostlarından kendince emin oluyor, oysa hikayeler çoğu zaman bildiğimiz gibi değildir. Birlikte yaşadığımız, bize anlatılan ve anladığımız kadarını bilebiliriz. Nihat’ın hikayesi de onun peşinden giderken Nihat’ın dokunduğu başka insanlar tarafından değişiyor. İbrahim’in kafası elbette karışıyor ve başına bu ülkede pek olası şeyler geliyor.

Kitabın İbrahim’i, Nihat’ı ve İbrahim’in gerçeği ararken başına gelenleri anlattığı kısmı uzun bir hikaye. Cem Uğur, 90’lardan bu yana ancak sorulabilir olan soruların peşine bugünlerde düşen insanı anlatırken arada geçmişten bir çok kısa hikaye de anlatıyor. O hikayeler yazarın verdiği bir söyleşide** bahsettiği gibi imgeleri ters düz ediyor. Her bölümde verdiği epigraflarla acının, hafızanın, coğrayfanın ve tarihin peşine düştüğünü gösteriyor.

Barbaların Zamanı’nın içerisinde kendi gördükleri hakikatleri anlatan dedeler, nineler ve tekmili birden her köşeden insanlar var. Köyde dolaşan general hayaleti, deli dilenci, kemal kuşları, dersim çıbanı, ev yakmalar, gaz atmalar, erkek çocuklara kıyanlar, hırsızlar, arsızlar, zorunda kalanlar, zoruna gidenler, iman edenler, etmeyenler, askerler, öğretmenler, uçaklar ve garip cisimler var hikayelerin içerisinde. Hepsi katman katman. Okudukça altından anlatılandan bambaşka şeyler çıkan hikayeler. Her gün okuduğumuz gazetelerin, değişen sokak, okul, hastane, cami isimlerinin meseleleri var.

Cem Uğur’un satır aralarında hikayenin kendi edebiyatından öte acıyı güzelleyen bir edebiyat yok, aksine yumruk gibi boğazda takılıp kalan kocaman bir tükürük var. Öyle ki o anlatılanları okurken burnunuza ceset kokuları geliyor, savaş korkuları duyuyorsunuz, can acılarını çekiyorsunuz. Uğur, acıya edebi süslemeler katmaya gerek görmemiş, olanı olduğu gibi kağıda kaleme dökmüş. Barbaların Zamanı 1938’den bu yana aslında hem bugünün hem dünün kitabı. Unutulmayan tarihin, dinmeyen acının, geçmeyen öfkenin hikayesi.

Bir canın, bir yakının kaybının ardında zaman aşımı yoktur. Dünya döndükçe ve siz aklınızı kaybetmedikçe hatırlar, ah eder, yüreğinizi yakarsınız. Ve bazı durumlarda birinci derece yakınlardan öte dünyanın öbür ucunda sizin için sizinle yanan canlar vardır. İşte orada Dersim’e girer girmez değişen duvar yazılarını gördüğünüzdeki umut gibi bir umut vardır. Öyle ya Munzur neşeli de akabilirdi, başına bunca kötü şey gelmeseydi.

Adalet Çavdar

Kitabın Künyesi
Barbarlar Zamanı
Cem Uğur
İletişim Yayıncılık / Türkçe Edebiyat Dizisi
Türkçe
180 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 13 x 19 cm
İstanbul, 2015

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Zweig’den Montaigne biyografisi ve kendini bilmenin tarihçesi

Edebiyat tarihindeki hiçbir buluşma, Montaigne ile Zweig’inki kadar büyük değildir. Çünkü biri hayatını sadece kendini bilmeye adayan; bunu, kendinden çağlar...

Kapat