Babamın Adı Hıdır – M. Şehmus Güzel

Göz alabildiğine bir genişlik. Sonsuzluk deryası içinde yeryüzü ve masmavi gökyüzü. Güneş tepede asılı altın bir tepsi. Güneşi çok seviyorum. Yer yarılmış. Karış karış. Toprak kuru. Kupkuru. Toprak susuz. Su yok. İstediğin kadar, yapabildiğin kadar gözlerini aç ve uzaklara, çok uzaklara bak, tek ağaç yok gölgesinde oturabileceğin. Oturup bir nefes alabileceğin, tek kağıt cigara sarıp içebileceğin bir gölge de yok.

Haritada minik, minicik bir noktadasın ve bu noktada yalnızlık, tekbaşınalık ve yoksulluk ortasında unutulmuş beş altı evlik bir mekandasın. Sen de burada bir virgülsün. Belki bir virgül. Belki bir toz parçası. Belki hiçbir şey.

Evler kerpiçten. Topraktan. Tezekten. Tozdan ve terden. Ve göz nurundan.

Köy mü ? Mezra mı ? Yitik bir dünyanın son kalıntılarından biri mi? Ne ? Bir hiç !

İyi bak. Gözlerini dört, sekiz, oniki, onaltı aç ve uzaklara, çok uzaklara bak, yeniden ve yeniden bir daha ve bir daha bak. Karşıdaki tepede, taşlık, kayalık, yığıntı tepede birkaç ev daha. Evler sanki kesme taştan. Bakımlı. Sanki her ev kendi bahçesi içinde ve kendine özgü. Her ev kendi havasında. Çevresinde herbirinin birkaç ağaç daha. Belki badem, belki ceviz ağaçları. Belki incir, belki nar.

Çooooook uzaklarda. Oradan işte tam gözlerinin alıştığı anda bir toz ve bir duman bulutu içinde atlar çıkıyor koskocaman dünyaya. Tırısta atlar … Kaç tane ? Meçhul. Kimin yönetimindeler ? Belli değil … Görebildiğin kadarıyla vücut hareketlerine hayran olmamak elde değil ama. Kişneyerek, birbirlerine çalımlar atarak, yelelerini ayna karşısında saçlarını tarayan, deneyen dünya güzelleri gibi bir sağa bir sola sallayarak tırıslarını bozmuyorlar ama … Atlar. Safkan atlar. Sadık. Özgürlüklerine düşkün. Zeki. Coşkulu. Bıraksan alıp başlarını gidecekler, yeryüzü ile gökyüzü arasında kanatlanacaklar …

Babam, kısa boylu, zayıf, çok çok zayıf, sağlığı yerinde değil hiç bir zaman. Sakat sanırsın tanımıyorsan. Cılız, çıpcılız. Ama her parmağında bin marifet olan bir adam.

Kuzeyden geleli çok olmuyor. Kuzeydeki yitik köyümüzdeyken, babam, bir gece anamı, ablalarımı, abilerimi, en küçüğümüzü ve beni, ay tepemizde nöbetteyken, uyandırdı ve « Haydi kalkın yola çıkmanın zamanıdır » dedi ve iki heybe, bir elek, birkaç kap kaçakla yola düştük. Korku da benim içime düştü. Aradan onca zaman geçti bu korkuyu çıkarıp atabilmiş değilim hâlâ.

Yolcuyuz. Yoldayız. Gecenin ortasındayız, ay rehber, babam önümüzde, o da rehber. Kenarlarından yürüyoruz tarlaların. Gürültüsüz patırdısız. Hava sinsi. Yıldızlar kaygan. Ay dolunay. Tepelere vuruyoruz, bağ ve bahçeleri ve dereleri geçiyoruz, bir yokuşyukarıda ayağım kayıyor, koca bir taş parçası gibi dereye yuvarlanıyorum, boğulacakken ablam kolumdan çekip kurtarıyor, anam homurdanıyor. En büyük ablam beni bir çırpıda alıp sırtına kirli çamaşır torbası gibi atıyor. Bir de çimdik, « Kes zırıltını » der cinsinden. Sesimi soluğumu kesiyor, nefesimi tutuyorum. Sıkıysa tutma … Ormanlardan geçiyoruz. Ormanlara giriyor, ormanlardan çıkıyoruz. Ağaçlar üstümüze üstümüze yürüyorlar. Ablamın sırtında uyuyakalıyorum …

Gündüz oluyor yürüyüşümüz sürüyor. Güneş ısıtıyor. Güneşe vurgunum.

Babam kaçıyor birilerinden. Ama kimden ? Neden ? Yakalanırsa öldürülecekmiş gibi arkasına, arkamıza bakmadan kaçıyor. Kaçıyoruz …

Evet kaçıyoruz …

Zamanı gelince mola veriyoruz. Ana ve babam, Nigar ve Şükran ablalarım, Yaşar ve Osman abilerim ve en küçüğümüz Seyfi ve ben, etti mi sekiz can. Nerede kuru ekmek bu kadar insana ? Yok. Peynir kalmamış. Yiyecek ne var ? Otlar, anamın seçerek, yürüyüşümüz boyunca çömelerek, kendi içinde yolculuklara çıkarak toparladığı, derleyip demetlediği otlar. Üç çalı-çırpı, iki kibrit, bir ateş eder. Bir parça un, bir parça tuz, iki dirhem yağ ve otlar işte çorba. Sekiz cana bir kaşık … Yaban elmalar, cevizler, birkaç ayva ve işte yeniden yola çıktık bile …

Kaç gün sürdü bu yol, bu yolculuk, bu firar ? Kaç gece ? Dört gün dört gece mi yürüdük ? Bir hayat boyu mu ?

Bir sabah şafak vaktinde, kuşlar hep bir ağızdan güneşe türküler yırlarken, işte göz alabildiğine geniş, bir tepsi gibi düz, dağlar, kayalık ve taşlık dağlar ortasında, herkesten ve her delikten firar çok yüksek bu mekana vardık. Babam « Tamam geldik. » dedi ve hepimiz birden aynı anda oraya çömeldik.

Mekan dört dağla, dört aşılması mümkün olmayan dağla çepeçevrili. Sanki kapısız, penceresiz dört duvar.

Evet babam aradığını bulmuştu : Dağlar arasında gözlerden uzaklardaydık. Her şeyden ve herkesten uzaklardaydık : Doğal bir sığıntı içinde, korumadaydık.

Kupkuru dağlar. Kurak ve uzak, verimsiz ve vefasız dağlar. Parçalı karlarla örtülü kuzey yamaçları ve zirveleri. Manzara dehşet.

Babam asker kaçağı mıydı ? Savaştan mı kaçıyordu ? Düşmanlarından mı ?

İki veya üç yaşındaydım, çocuktum, ufacıktım, her şeyi anlayamıyor, olup bitenleri iyi izleyemiyordum. Burada size anlattıklarım aslında tastamam gerçek, herhalde hakiki gerçek değil, bunlar çocukken yaşadıklarımdan aklımda kalanlar veya aklımda kaldığını sandığım şeyler olmalı. Belki de yaşadığımı sandığım anılarımdır bunlar. Belki de bana daha sonra abilerimin, ablalarımın, anamın anlattıklarından aklımda kalanlardır. Ailesel alan anıların kaynağıdır. Aile ocağı anılar yatağıdır. Yatılacak yatağınız olmasa bile uyumanız için analarımız, ablalarımız anlatacak bir şeyler bulurlar ve işte bu anlatılanlar kimi zaman yaşanılanların yerini alabilir ve anı olarak yazılabilirler : Hafızalarımıza. Her şey ortada nitekim, görüyorsunuz herşeyin yanıtını da veremiyorum. İşte örneği :

Babam kimden ve neden kaçıyordu ? Neden pantolonu askeri, çeketi köylü, kafası sarılıydı ? Birdenbire mi firara karar vermişti ? Yoksa günlerden, haftalardan, aylardan beri bu kaçışı mı hazırlıyordu ? Bunu ne biz kendisine sorduk, ne kendisi bize anlattı. Babam öyle oturup da hayatını anlatacaklardan değildi. Hiç değildi. Hiç olmadı.

Az konuşan çok çalışan bir insandı babam. Evet az konuşan çok çalışan, her parmağında bin marifet olan adam babam. Biliyorum biraz önce de söyledim bunu ama olsun, yinelemekte yarar var. Babam çünkü bunun bilinmesini, iyi bilinmesini çok isterdi. Eşinin ve çocuklarının canlarını kurtarmak, onlara zorlu morlu da olsa aç maç da yaşansa özgür bir hayat sunmakta kararlıydı. Bunun için de çok çalışması yazılıydı kitapta. Büyük kitapta. Deri kaplı kitapta.

Herşeyini, herşeyimizi, neyimiz varsa kendisi yarattı, kendisi kurdu, kendisi yaptı. Önce evden başladı işe. Aynı anda üç beş işi birden üstlendi ve hepsinin altından tek başına kalkabildi.

Toprak kurak ve verimsizdi. Vefasızdı. Ama babam ısrar etti. Toprağı tırnaklarıyla kazdı. Kazma ve küreği kendisi mi icat etti ? Bir parça demir ve bir sopayla kendisi mi yarattı ? Buldu mu ? Satın mı aldı ? Kimden ?

Vardığımız mekan, bizim gibi veya bizden daha yoksul insanları barındıran, askerden, polisten, jandarmadan, vergiden, cezadan ve ezadan ve bilhassa devletten, her türlü devletten uzak, küçük ve büyük defterlerden silinmiş, yeni açılmış defterlerde yeri bilinmeyen bir mekandı. Burada oturanlar kendi dünyalarını bizzat kendileri yaratıyorlardı. Topraktan. Tozdan ve terden. Evet. Kimseye minnet etmeden. Ne tapu ne mapu. Toprak altında, önünde, sağında ve solunda. Al ve işle, işleyebileceğin kadar.

Babam her parmağında bin marifet olan adam her şeyi elleriyle yapıyor, her şeyi elleriyle adam ediyordu. Nazikti, ufak tefekti ve çelimsizdi ama boş durduğunu gören olmadı.

Babam cömertti : Herkese yardıma koşuyordu. Sırası gelince otlardan ilaçlar, merhemler yapıyordu. Lokman Hekim gibi. Derdi olan babama geliyordu. Babam da onlara yardım elini uzatıyordu. Kimine merhem. Kimine otlardan icat ettiği ilaç. Akreb zehirini mi akıttı, yılan mı ısırdı, babam bakar, eder, şusunu busunu yapar ve tırak diye bebeği, çocuğu, erkeği, kadını iyileştirirdi. Yirmidört saate bırakmazdı. Keçi mi dertli babam çaresini bulurdu. İneklerden biri az süt mü veriyor. Hemen babama baş vurulurdu. O da gerekeni yapardı. Ayağı kırılan koyunun kırık ayağına tahtadan iki parça tutuşturur, deriyle sarar, koyunu adam ederdi.

İki zamana kalmadan babamın hekimliğini, veterinerliğini, hizmet severliğini komşularımızdan duymayan kalmadı. Hani nüfusumuz da öyle çok kalabalık değildi.

Babam hiç okula gitmemişti, tek diploması yoktu ama bilmediği şey de yoktu. Hani mesleği neydi diye soracak olursanız söyleyeyim : Babam aslında ayakkabıcıydı. Ama deri olmayınca ayakkabıcı da olmaz. Yönünü ve işini o zaman ailesini geçindirmek için toprakla uğraşmaya ayarladı :

Elini toprağa değdirdi, dokunduğu yerden su fışkırdı. Babamın adı o zaman « kuyucuya » çıktı.

Burada, bu mekanda, bu yitik mekanda herşey Toprak Ana’nın karnından çıkıyor ve yine oraya dönüyordu. Toprak Ana cömertti. Yoksul çocukları için gerçekten Ana’ydı. Hem de nasıl !

Babam, diplomasız babam, elini toprağa değdirdi, dokunduğu yerden ağaçlar fışkırdı. Elma sana, armut bana. Hele erik ağaçları hepimize. Bu kadar güzel çiçek açan ağaç ta az bulunur hani. Kimi ağaç çiçek miçek açmaz ama meyvesini de esirgemez : Al işte incir. Mevsimi gelince ceviz, nar. Kuşlar da cömert, babamın yardımına davetsiz koştular. Kimi gagasında incir getirdi evimizin önüne dikiverdi. Kimi kiraz. Biraz da naz.

Yoksulduk ama babamın sunduğu her hizmet bir parça buğday, iki dirhem arpa, bir baş soğan, iki üç gram un, bir parça peynir olarak dönüyordu. Komşularımız da bizim gibi yoksuldu ama gönülleri cömert, elleri açıktı. Çabuk kaynaştık birbirimize. Hele çocuklar. Ayrı gayri gütmeden, kız oğlan ayırmadan, sarmandolanlaştık hemencecik. Beş kardeş yerine yirmi beş kardeş sahibi oluverdim birden.

M. Şehmus Güzel

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Makaleler
Ah’ın memleketi Dersim – Adalet Çavdar

Türkiye siyasi tarihine baktığımızda neredeyse her güne bir ah dedirtecek meselemiz vardır. Ölümler, öldürülenler, asılanlar, yakılanlar, kaybedilenler, katliamlar… Acıların miras...

Kapat