Nazım Alpman Beykoz?u Konuşturuyor Ve Dinliyor ? Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

Nazım Alpman şirin ve yararlı bir kitap sunuyor okuyucularına. Bunu hemen kitabın başında, « Ben Beykozluyum ! » ve « Teşekkürler Beykoz » başlıklı parçaları okuyunca görmek mümkün. Beykoz sevecen bir ana : Unutulması olanaksız. Çocukları da Beykoz?u seviyor ve sayıyorlar. Bu gerçek kitabın a?sından z?sine kadar ortada. Beykoz da bunun altında kalmıyor elbette : O da çocuklarını öyle kolay kolay bırakmıyor. « Vitamin Dedeler » bunun ispatıdır.
Kitap toplumsal tarihin veya genel olarak tarihin Türkiye?de bilim kurumlarınca ve uzmanlarca epeyce ihmal edilmiş histoire locale (yerel tarih) ile histoire orale (sözlü tarih) alanlarına çok iyi bir katkı.
Sadece Beykoz?a ve Beykozlulara ilişkin bilgi hazinesi olması açısından değil. Aynı zamanda metod yani yöntem yani tarz açısından da. Nazım Alpman yılların gazetecilik birikimi sonucu insanlarla, hele hemşerileriyle nasıl konuşulması ve nasıl dinlenmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve bu işi çok hoş biçimlerde kotarıyor. Ne zaman araya girilmeli, ne zaman susmasını bilmeli ve benzeri konularda binbir ipuçu var. Yazar bu alanlarda yol gösteriyor. Toplumbilim derslerinde hala mülakat/söyleşi dersleri veriliyor mu ? Veriliyorsa bile Alpman tekniğini öğrenmek için bu kitap okunmalı. Verilmiyorsa hele hiç zaman yitirilmeden okunmalı. Ve yönteme ilişkin sorularınız olursa yazara yazıp sormalısınız.
Yerel tarih konusunda Müslüm Üzülmez?in 2005?te yayınladığı Çayönü?nden Ergani?ye Uzun Bir Yürüyüş kitabı hemen aklıma gelenlerden biri. Müslüm Kabadayı?nın Hatay üzerine yazdığı birçok yapıt ta bu bağlamda anılabilir. Hele neredeyse bütün yaşamını yöresine adayan Mustafa Yalçıner?in Mersin?in Aydıncık?ını anlatan ve sadece bu iş için yarattığı Gerçemek isimli dergi ve Yalçıner?in kitapları. On yıllardan beri yayınını sürdürme başarısını gösteren ve Ahmet Özer ve Atilla Aşut?un çabalarıyla bugüne kadar gelen Trabzon?un sevimli dergisi Kıyı. Bütün bunlar yerel tarih meraklılarına her gün yeni isimlerin katıldığının ve sayılarının gitikçe arttığının göstergeleri.
Anılara sahip çıkabilmek, onları kalıcı kılabilmek için merkez(ler)den uzaktaki (bu sadece cografi anlamda değil) mekanların taşlarını ve yaşayanlarını da mutlaka konuşturmak görevimiz :
İşte Nazım Alpman bu başarıyı gösterebiliyor. Uzun soluklu çalışmasını, artık bıçak kemiğe dayanınca (Tekirdağ Saray yolundaki bir otomobil kazası sonrasında) yüz metre koşucusu, pardon konu Beykoz olunca yüzücüsü demek şart, gibi nasıl pazulara kuvvet hayde hep beraber diyerek olumlu sonuca ulaştırdığını bizzat açıklıyor.
Burada Beykoz Belediye?sine elbette özel bir teşekkür de şart. Alpman?ın kitabı artık vakti geldiğinden « çıkarması » için, az daha « doğurması » diyecektim, sunulan hizmetleri okuyunca ben de hemen ilk uçağa yetişip Beykoz?a demir atmak istemedim dersem yalan atmış olurum. Evet Beykoz Belediyesi kentini tanıtmak için hiçbir fedekarlıktan kaçınmamış : Bravo. Belediye?nin daha önce MUSTAFA YAVUZ?UN ÖZEL, SIKI, DÜZENLİ VE KARARLI ÇALIŞMALARI SONUCU oluşturduğu (Bunu Alpman?a anlatıyor) Bir Zamanlar Beykoz ile YILMAZ TAŞÇIOĞLU?NUN kaleminden Orhan Veli Kanık (Bu kitabı mutlaka OKUMAM LAZIM) isimli çalışmaları yayınlaması da zaten alkışlara layık.
Herkes bilmez, Orhan Veli evet Beykoz?ludur. Ve bir kez hatta Beykoz?da Ahmet Hamdi Tanpınar?la demlenmek amacıyla sandala binmek aşamasındayken ayağı kayıp denize düşünce bu olay İstanbul?a (Çok uzakkk ya) « Orhan Veli öldü » diye intikal eder ve bu sayede Orhan Veli ölmeden ölü mualemesinin ne menem bir şey olduğunu ve bunun yine de sevimli tarafları da bulunduğunu öğrenir. Bunu en iyi biçimde Abidin Dino anlatıyor : Bir makalesinde : Aynen aktarıyorum : « Beykozluydu Orhan Veli, uskumru gibi yüzen adama denizde ölüm yoktu elbet. Fakat işe bakın, olayın ağızdan ağıza bunca büyümesinden, abartılmasından, dostların velvelesinden, ağıtlarından sonra son derece hoşlanmıştı Orhan : ?DEMEK BENİ SEVENLER VARMIŞ, BUNU BİLMEM İÇİN ÖLMEM LAZIMMIŞ? SONUCUNA VARMIŞTI GÖGSÜ KABARA KABARA. »
Alpman da elbette Orhan Veli?den söz ediyor ve kaçınılmaz olarak Cahit Sıtkı Tarancı?dan da. Diyarbakır sadece Cahit Sıtkı Tarancı ile Beykoz?a merhaba demez. Bunun daha öncesi de vardır : Alpman?ın dedesi yarbay Ahmet Nazım Diyarbakır?da hastahanede yatarken kendisine gece gündüz bakan Diyarbakırlı hemşire Zekiye Nefise ile evlenir ve Beykoz?a gelin gelir Diyarbakır güzeli. Ol nedenle Alpman ailesi biraz da Diyarbakırlı sayılabilir. O kadar ki Alpman?ın babası İrfan Bey Beykozludur ama YÜZME BİLMEZ. EEE BUNUN NE ÖNEMİ VAR ? Diye sormayın lütfen : Oğluna çünkü yüzme « dersleri » verir ama yüzmeyi öğretemez( !!!) Beykoz?da oluyor bunlar : Yüzünü her sabah Kız Kulesi?nde kurulayan ve ayaklarını her gece Boğaziçi?nde yıkayan Beykoz?da :
Peki biraz Diyarbakırlı diyelim ama ailenin Beykozlu olduğunu da lütfen unutmadan. Yoksa işin şakası yok : Beykoz da alınır, aile de. Fena halde.
Tamam Beykoz sadace deniz, çayır, orman ve dağ değildir. Haklısınız : « Dünyanın en güzel yeri İstanbul, İstanbul?un en güzel yeri Beykoz »dur. Başkası kurtarmaz.
Alpman?ın kitabı sayesinde bu şirin ilçenin, « İstanbul?un Doğu Yakası »nın, ne de olsa Kadıköy?e 30 km., hikayesini dinliyoruz. Tarihini öğreniyoruz. Önemini anlıyoruz : Suları meşhurdur. Çayırları. Mesireleri de. Osmanlı?nın önemli sanayileşme hamleleri burada atılmıştır : Cam Fabrikası, Deri ve Kundura Fabrikası ve birçok başka fabrika ve atöyle? Burada pek çok meslek icra edilir : « Sapcılık » yapılır burada. Taş ve kireç çıkarılır. Evliyaları ünlüdür. « Kırklar Sultan?a yeni bir CV » bile yazılır ve « evliya evliya olur ». Mer-ak(ıl)lısına bu sayfaları bilhasssa tavsiye ederim. Sayfa numaralarını yazmam : Çünkü mer-ak(ıl)lısı arar ve bulur : Yani kendin pişir kendin ye yöntemi geçerli bizde. Beleş yok !
Beykoz paçası, çevizi ve « kılıç kalkanıyla » ünlüdür. Ama bu kadar değil :
Beykoz?un « delileri » de pek ünlüdür : Ciddi « deliler » var : Yusuf gibi (« Yırtarım Haaa ! » ). « Delilik » için 342-343. sayfaları isterseniz okuyun. Tamam burada kopya verebilirim. Ama bu arada mahalleli bebelerin « deli » sandığı da var : Ki emekli bir doktor ve ünlü bir müzik ustasıdır : Huzurlarınızda Mehmet Suphi Ezgi. Evet o da Beykoz?ludur. Ve Beykozlu ünlüler sadece onunla sınırlı değildir. Örneğin « Mekin Çetinöz, Zeki Müren?in arkasında çalar ! ». Sadece o kadar da değil, Mekin Çetinöz?ün Beykoz?da makaraya almadığı adam kalmamıştır. « İşşletme Üniversitesi »ne rektör tayin edilecek pardon seçilecek adam kısacası : Dostlar başına.
Kitapta Beykoz?un yemekleri, balık türleri, balıkların nasıl avlandığı veya avlanacağı, ne ararsanız hepsi hepsi var : Bunları tek tek sıralasam birkaç sayfa tutar. Yayınlanmaz o zaman bu makale. En iyisi kitabı okumak. İnanın bana. « Zeytinyağlı yaprak dolması Bogaz halkının kültürüdür. » diyor örneğin Hüseyin Hüsnü Ferda Kazancıbaşı. Yemeklerin bir kültür unsuru olarak anılması son derece önemli : Çünkü bunu herkes bilmez. Beykoz ve Boğaziçi 1950?lı yıllarda ve sonrasında aynı zamanda « patates tava ve köfte »dir. Bilenler bilir.
Ama 1955-60 arasında, çevrenin ve denizin temizliği için, tamam geçen yüzyılda ama o kadar da çok eskilerde değil, bakın H. H. F. Kazancıbaşı ne diyor : « Biz domateslerimize tuz katmak için denize banıp yerdik. O kadar temiz. » Deniz !
« Kevni » İsmail (Erdönmez) ekliyor : « Bu güzelliği nasıl bitirdik biz, ben ona şaşıyorum. Bu deniz nasıl kirlendi ? » Ne güzel soru ama.
Beykoz yerel bilgeleriyle bize birçok şey öğretiyor. Kültür hazinelerini önümüze seriyor. Bu mekanın kendine özgü, balıkçılarından kaynaklanan sözcükleri de var : İşte bir iki örnek : « yabancılamasın », « tütülemek ». Ütülemek değil dikkat lütfen « tütülemek ». Sayfa 216?dan okunabilir.
Evet Beykoz?u nüfusuyla, nüfusundaki değişimiyle, gelenleri ve gidenleriyle tanımak az şey değil. Beykoz?u Beykoz yapanları görmek te var : Beykoz denince bir zamanlar 2.400 kadar emekçisiyle ilçenin can damarı VE KENT İÇİNDE BAŞLIBAŞINA BAŞKA BİR KENT Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası pat diye akla geliyor. Kitapta « Fabrika »nın tarihi, müdürleri, emekçileri, sendikacıları ve sendikal mücadeleler anlatılıyor. Dolaşıyoruz biz de onlarla hem « Fabrika »da hem de « dışında »?
Beykoz binbir emekçisi, şöförü, balıkçısı, gazino ve lokantalarda çalışanları, kahvecileri, sandalcıları, « işletmecileri » ve billhassa SPORCULARIYLA işte önümüzde.
Futbol en başta sporun toplumsal ve kültürel boyutlarını, önemini ve fonksiyonunu en çarpıcı biçimiyle görüyoruz. Beykoz?da neredeyse herkes, çoçuklar ve gençler, kadınlar ve erkekler, evet herkes sporcu. Ve spor ilçenin toplumsal dokusunun çimentosu : Her şey sporla başladı. Sporla sürüyor. Nitekim söyleşi yapılan bütün « kahramanları » bugün bile BEYKOZLU SPORCULAR DERNEĞİ?NDE bulmak olası.

CENTİLMENLİK BEYKOZ?DAN SORULUR

Beykoz Futbol takımını ve Mehmet Ekerbiçer?i anımsıyor musunuz ? Ben çok iyi anımsıyorum : Önce Mersin İdman Yurdu savunmasının beyniydi sonra Beykoz?un. Çocukken, Ergani?de, Metin Oktay, Turgay Şeren, İsfendiyar Açıkgöz, Lefter, Naci, « Piç » Kadri başta birçok futbolcunun fotolarını gazetelerden kesip bir deftere yapıştırırdım. Mehmet Ekerbiçer?in fotolarını da. Böylece o da dev yapısı ve akılda kalan o güzelim soyismiyle defterimde yerini alıyordu Ama yerinde duramıyordu : İlle Beykoz?a gidecek. İlle ve kırk yaşına kadar kardeşlerim futbol oynacak. Beykoz?u başkasının ellerine bırakamaz çünkü. Dev Adam. « Saray gibi Adam ».
Kitapta elli kadar foto var : Bunlardan birinde BJK ile yapılan bir maçtan bir an yansıyor : Mehmet Ekerbiçer topa sağ ayağıyla müdahale etmeye çabalıyor ama BJK?lı oyuncuya elle dokunmamak için neredeyse sağ elini yukarıya doğru geri çekiyor. İşte centilmenlik örneği. Ve futbolun ayakoyunu olduğunun ispatı. Bugün, en son Euro 2008?de ve her futbol maçında gördük/görüyoruz, futbol ayak oyunu olmaktan çıkmış el oyununa da dönüştürülmüş : Topu elle almak, rakibi tutmak, rakibi güreş veya judoda olduğu gibi yere sermek, boyluboyunca çimlere indirmek için eller kullanılıyor.
Oysa Beykoz ile centilmenlik futbolda kural haline getirilmişti. Mehmet Ekerbiçer sert, hırçın ve saldırgan oyuncularına nasıl bizzat ders verdiğini, ders vermek zorunluluğunu duyumsadığını kitapta anlatıyor.
Burada bir örnek daha vermek istiyorum. Bunu « Kaleci » Orhan (Yeşilyurt) anlatıyor :
« Yine top havadan geliyor Baba Hakkı (Yeten) bekliyor. Ben çıktım topu aldım. Baba Hakkı benim yanımdaymış. Omuzuna dizim vurdu. ?Affedersin Hakkı Abi? dedim. Aslında vazifemi yaptım. Ama bunu anlatıyorum çünkü biz büyüklerimize saygı duyardık. » (s.301).
İşte böylesine efendi oyunculardan ve efendice oynanan futboldan sonra bu takım tutulmaz mı ? Tutulur elbette.
Ve Beykoz 1950?lerin sonunda ve hele 1960?ların başında İstanbul?un « üç büyükleri »ne yani Beşiktaş (BJK), Fenerbahçe ve Galatasaray?a kök söktürdü. BU TAKIM MEHMET EKERBİÇER VE DİĞER OYUNCULARIYLA SARI SİYAH RENKLERİ BÜTÜN ÜLKEYE SEVDİRDİ. BJK?lı, FB?li, GS?lı bile olsa İstanbullular mutlaka biraz da Beykoz?luydular. Ve bunda bu takımın efendi sporculuğu da tayinedici oldu :
Beykoz?da spor deyince « Kelle » İbrahim?i anmazsak çarpılabiliriz : Onun hakkını yemeyelim : 1887?den 1965?e dek uzanan ve Beykoz?un birinci ligden ikinci liğe düşmesini görmeden kapanan ömrünün tümünü Beykoz?a ve sporcularına adayan olağanüstü bir kahramandır çünkü.
Bir de yeri gelmişken « Gerdan » İsmail?i anmalı : O da hayatını adayanlardandır : Spora. Ama bilhassa futbola. Evet ne iyi ki bir zamanlar böylesine « hasta adamlar » vardı.
İşte Alpman bu isimleri ve anılarını yaşattığı için bütün övgüleri hak ediyor. Elbette kitap, yazarının yazım tarzından kaynaklanan baştan sona kendine özgü bir mizahla da yüklü. Ama öyle sayfalar var ki harbiden kırılıyorsunuz. Örneğin Mekin Çetinöz ve « saz takımının » müezzin Abdullah?a nasıl ezan okuttuğunu anlattığı sayfalar (s.152-155). Veya Hüseyin Erkan?ın « Bu karı mı lan ! Böyle karı olur mu ! » diye gürlediği ve Alpman?ın iyice « tırsladığı » sayfalar (s. 273-275). Yazarın tırslaması « Tabii canım » demek zorunda kalmasına bile yol açıyor (s. 274?de). Elbette teknik ve taktik bunu gerektiriyor : Çünkü oraya bağçıyı dövmeye değil üzüm yemeğe gittiğini asla unutmuyor yazar.
Burada işte Nazım Alpman?ın Beykoz « Makara » Yüksek Okulu?ndan diplomalı ve Melih Aşık Üniversitesi?nden doktoralı olduğunu anımsıyor ve şapkamızı çıkarıyoruz : Bravo artist diyoruz.

Nazim Alpman : Beykoz Sözlü Tarihi. Yüzyillik Beykoz Hikayeleri, Beykoz Belediyesi Yayınları, Beykoz, 2008.

Yazarın Yazıları

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Seyahat Kitapları
Nâzım Hikmet’in Şiiri – Afşar Timuçin

Nâzım Hikmet?in şiiri gerçek anlamda bir arayışın şiiridir. Her sanat arayıştır, her yapıt bir insan araştırmasıyla ilgilidir. Ancak bazı yapıtlar...

Kapat