Cemil Kavukçu ile Öyküleri Üzerine Söyleşi – Şaban Özüdoğru ve Ethem Baran

– 2003 Türkiye Yazarlar Birliği hikâye ödülünü aldınız. Daha önce de Yaşar Nabi Nayır ve Sait Faik öykü ödüllerini almıştınız. Bu gibi ödüllendirmeler yazar açısından nasıl bir önem taşıyor? Bunun Cemil Kavukçu üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
– Önce ilk aldığım ödülden başlayayım. 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü?nü aldım. Bu ödülü aldığımda ?Pazar Güneşi? adını taşıyan tek bir öykü kitabım vardı. O kitabı da kendi imkânlarımla yayımlatmıştım. Bir dosyayla Varlık dergisinin yarışmasına katılmıştım. Tabiî bu ödülü almam beni şu açıdan çok mutlu etti: Hiç değilse dosyalarımı yayımlatacak bir yayın evi bulduğum hissine kapıldım. Kitabımla ilgili yazılar çıktı ve önümde bir yolun açıldığını düşündüm. Ben erken sevinmişim, fazla hayale kapılmışım. Öyle birdenbire açılan bir yol değil bu. Ödül, sihirli değnek değil. Ödül alan ?Patika? adlı kitabımdan sonra, yine kitabımı yayımlatmakta zorluk çektim.
– Ödüllü kitabınızla bir sonraki kitabınız arasında ne kadar zaman geçti?
– Yaklaşık üç yıl beklemek zorunda kaldım ki, o kitabımı da yine kendi imkânlarımla yayımlattım. Kendi imkânlarımdan kasıt, bütün baskı giderlerini kendim karşıladım. Ödülden sonra bile, kitabını basalım diyen olmadı. ?Temmuz Suçlu? kitabımı yayımlatmak için bir çok yere baş vurdum. Ancak kabul görmedim. 1990?dan 95?e kadar beş yıllık bir dönem daha geçti.
– Peki ödüllü bir yazar olmanıza rağmen kitabınızı bastıracak yayın evi bulamayışınızda o dönemlerde öykünün fazlaca gözde olmamasının da etkisi var mı?
– Tabiî, o zamanlar öyküde bir durgunluk vardı. Roman daha ön plânda tutuluyordu. Yayın evleri de haklı olarak ticarî kaygıyı ön plânda tutuyorlardı.
Fakat Sait Faik Ödülü farklı oldu. Aradan beş yıl gibi bir süre geçmişti. ?Uzak Noktalara Doğru? kitabımı İstanbul?da yayımlama şansı buldum.
– Son kitabınız ?Başkasının Rüyaları? kurgu açısından ilginç bir özellik taşıyor. Kitaptaki ?Düğün? öyküsünde, son kitabınızdaki ve diğer kitaplarınızdaki kahramanları bir araya topluyorsunuz. Oysa biz, ?Solgun? öyküsünden biliyoruz ki ?abla? çıldırarak pencereden atlayıp trajik biçimde ölüyor. Neden böyle bir kurguya gerek duydunuz? Bu kurguyla, edebiyatın kurmaca yanına mı vurgu yapmak istediniz? Yoksa trajik olaylar anlatarak duygulandırdığınız okuru teselli amacına yönelik bir kurgu mu?
– ?Ablam? ve onu izleyen ?Solgun? öyküsü birbirleri ile bağlantılı iki öykü. Öykü ?abla?nın ölümüyle bitiyor. Bir de şöyle düşündüm; acaba bu âşıklar birleşebilir miydi? Mantıksal olarak baktığımda birleşemezlerdi. Ama ben bunları birleştirmek istedim. Bu ancak bir rüya ile olabilirdi. Kitabın adı da zaten ?Başkasının Rüyaları?. Onun için öyle bir düğün tasarladım. Bu öykünün bir mutlu sonunu da yazmak istedim. Fakat o şartlarda bu mümkün değildi. Bu ancak bir kurgu ile (rüya) olabilirdi, bunun kurgu olduğunu da belirtmem gerekirdi. Bu öyle bir düğün oldu ki, kırıksız, neşeli bir düğün. Bu, madem rüyada gerçekleşen bir düğün, bu kitapta ve diğer kitaplarımda ne kadar kahraman varsa hepsini bu düğüne davet edeyim, dedim.
Düğün her ne kadar mutlu bir düğün olsa da kitaptaki diğer öyküleri okuyan okurdan bana gelen geri bildirimlerden anladığıma göre pek mutlu olamamış. Görünüşte mutlu bir düğün olmasına rağmen, kahramanların daha önceki trajedileri, bu düğündeki atmosferi de istem dışı olarak hüzünlü bir atmosfere büründürdü.
– Sizin öykü tekniğinizde, önceki öykülerinizde yer alan kahramanlarınızın sonraki öykülerinizde de ortaya çıktığını biliyoruz. Bu durum, okuyucu açısından tanıdık bir dostla karşılaşmak gibi hoş bir etki bırakıyor. Ayrıca bu kurgu, öykülerin etkisini de artırıyor. ?Ablam? öyküsünü Kitap-lık dergisinde okumuştum. Açıkçası, kitaptan ?Solgun? ve ?Düğün? öykülerini birlikte okuyunca daha çok etkilendim.
Öykülerinizi yazmadan önce bunu plânladınız mı?
– Hayır, hayır plânlamamıştım. Zaten ben öykülerimi plânlayarak yazmıyorum. Bir etki sonucunda; bu bir görüntü olabilir, aklıma gelen bir cümle olabilir, bir yüz, bir ses olabilir. Onun beni bir öyküye götüreceğini hissederim. Ortada bir öykü yoktur. Sonra o benim kafamda bir süre dolaşır. Kalıptan kalıba, kılıktan kılığa girer. Yavaş yavaş belirginleşir, şekillenir. Ben bu arada kısa kısa notlar alırım. Sonra yazmaya başlarım. Öykü bittiğinde de rahat olamam. Öykünün bitip bitmediğine karar veremem. Sonra bu öyküye bağlantılı başka bir öykü gelir. Onun peşinden diğer bir öykü? Aynen, ?Ablam?, ?Solgun? ve ?Düğün? öykülerindeki kurgular gibi. Bu her zaman böyle olmaz elbette. Kısacası, yazma şeklim ve hikâyelerin ortaya çıkışı formüle edilebilecek şeyler değil pek. Öyküye göre, içinde bulunduğum etkilere göre, değişebilen bir durumdur bu.
– Son kitabınız Başkasının Rüyaları?nda, sanki öykülerin bağlantıları en başta plânlanarak, düşünülerek yazılmış gibi geldi bana? Öyle değil diyorsunuz?
– Hayır, başta böyle bir plânlama yapmadım. Sizin sözünü ettiğiniz yazma biçimi, kurgulama, plânlama biçimi bana göre bir roman yazma tekniğidir. Önce çatıyı kurmak, sonra duvarları örmek, roman yazma biçimini anımsattı bana. Roman belli teknikleri, iyi bir plânlamayı gerektirir. Öykü böyle değil. Öykünün bana sevimli gelen tarafı da böyle bir disiplinin olmamasıdır. Yani öykü tekniğinde beni kısıtlayan bir şey yok. Daha özgürüm.
– ?Abla? ile ?Nam Kadir?in sevgisini hazmedemeyen abi, ?Solgun? öyküsündeki ?asi kızı?na karşı daha anlayışlı davranıyor. Bu mizaç değişikliğinin sebebi nedir? Olgunluk mu, yaşananlardan ders alma mı, sosyal değişim mi? Nedir?
– Burada ?Abi?nin yaşananlardan ders alması söz konusu değil. Ablam öyküsünde anlatıcı çok küçüktür. Beş altı yaşlarında falan. Ablasının ölümü için kasabaya döndüğünde ise otuzlu yaşları çoktan aşmıştır. Türkiye?de çok şey değişmiştir. Örneğin herkesin evine televizyon girmiştir. Televizyondaki yaşam, eğlenceler, müzik programları daha da önemlisi bir kasaba yaşantısına ters gelebilecek birçok yaşam biçimi televizyon dizileriyle oralara kadar uzanmıştır. ?Abi?nin kızı o televizyonla büyümüştür, o ortamda yetişmiştir. Giyimi, davranışı onların etkisindedir. Abi de bu değişime boyun eğmek zorunda kalmıştır. Abi, o pederşâhi otoritesini kaybetmek üzeredir. O, bundan memnun değildir, hatta bu gelişmeleri can sıkıcı buluyordur. Ama yapabileceği fazla bir şey de yoktur.
– Şunu merak ediyorum ben; aslında bu öyküde öne çıkan ablanın trajedisi. Öyküyü okurken ben şunu hissettim; burada ?Abi?nin de arka plânda gelişen bir trajedisi var. Bir zalim değil o. Çevresinden aldığı kültürle, yetişme tarzıyla ilgilidir tepkisi. Bu davranış biçimi yanlış olsa da onun psikolojisine uygun. Onun yanılgısı göz önüne alındığında o da kurban değil mi?
– Elbette, tespit doğrudur. Ben orada ?Abi? için kötüdür, demiyorum. Kahramanları yargılamıyorum. Yazar olarak, bir davranış biçimini ortaya koyuyorum. Kahramanın davranış biçimini yorumlamayı okura bırakıyorum. Davranışı onaylar veya onaylamaz o, okurun bileceği iş.
– Öykülerinizde karga motifini dikkat çekecek biçimde çok kullanıyorsunuz. Neden, serçe, güvercin, leylek? değil de karga? Bunun (bilinçaltınıza işlemiş) özel bir sebebi olabilir mi?
– Bilinçaltına işlemiş bir yönü olabilir tabiî. Karganın yaş dönemlerime göre bendeki etkisi farklıdır. Çocukluktaki kargaya bakışım farklıdır. Biz, İnegöl?de iki katlı ahşap bir evde otururduk. Her evin çatısında karga yuvaları olurdu. Bizim çatımızda da çok sayıda karga yuvası vardı. Komşu çatılarda da kargalar ötüşürdü. Bunlar, o çirkin sesleriyle müthiş gürültü çıkarırlardı. Küçükken, ilkokul öncesi benim için zorunlu öğle uykuları vardı. Uyumak istemiyorsunuz. Dışarının özlemi var. Bir de buna karga sesleri eklenince uyumak daha da güçleşirdi. Buna rağmen o gürültü içinde uykuya geçerdim.
Ergenlik döneminde, lise çağlarında, günün kısa olduğu kış mevsiminde kargaların akşamları çığlık çığlık sürüler hâlinde geçişi beni başka türlü etkilerdi. Bana huzur verirdi, o anlar hiç bitmesin isterdim. Çocukluğumda huzursuzluğa neden olan sesler, gençlik döneminde müthiş bir dinginlik verirdi. Akşam saatlerinde güneş kavuşmak üzeredir. Bulutlar kırmızı bir renge bürünmüştür. Evimizin penceresinden Uludağ görünürdü. Hatta ne zaman huzuru düşünsem o kargaların geçtiği zaman doğar içime. Ben ilk daktilomu aldığımda ona ?Karga? adını vermiştim. Benim açıklayabileceğim nedenleri bunlar ama bunun ötesinde kargaları anlatışımın benim de bilmediğim, içime başka biçimlerde işlemiş bir yanı var muhakkak. Karga, sevdiğim bir hayvan değil. Sevimli bir hayvan da değil. Sonra ziyankâr. Dışarıda bir şey bırakamazsınız, çalarlar falan?
– Ama gene de doğanın korunması gereken bir parçası?
– Gayet tabiî. Hatta güzelliklerin anlaşılabilmesi için bir denge?
– Sait Faik?in, kuşların acımasızca avlandığı ?Son Kuşlar? öyküsünü ortaokul kitaplarında okumuştuk. O zamana kadar sapanımızla kuş avlardık. Öyküyü okuduktan sonra sapanımı sobaya atıp yaktığımı hatırlıyorum.
?O Kadın Fatma Girik Değil? öykünüzde bir zamanların karga avcısı Vahit?i anlatıyorsunuz. Acımasız karga avcısı Vahit, vicdan azabı içinde kıvranan, kargalara benzeyerek kargalara borcunu ödemeye çalışan zavallı bir insan.
Bu öykünüzde, Sait Faik gibi okurunuza doğaya karşı olan sorumluluklarını hatırlatmak istediniz mi?
– Benim diğer öykülerimde de bir çevre bilinci, çevreyi korumaya yönelik bir tutum vardır hep. Doğanın kirlenmesi, doğal kaynakların, derelerin, nehirlerin kirlenmesi, kargalar; onlara karşı yürütülen toplu kıyım gibi üzerinde yaşadığımız doğaya karşı duyarlılıklarımdır. Ben, sevimsiz bir hayvanı bile, doğayı güzelleştiren bir unsur olarak görüyorum. Bu, mesaj verme boyutunda olmasa da bir duyarlılık olarak öykülerimde var.
– Neden mesaj boyutunda değil? Öyküde mesaj verme, bir tezi işleme konusuna pek sıcak bakmıyorsunuz galiba?
– Mesajlı, tezli sanat verimlerinde yazarın hayat görüşü, hayatı yorumlayışı, dünya görüşü öne çıkıyor. Siz, kendi görüşlerinizi anlatabilmek için öykü kişilerini kullanıyorsunuz. Kişinin ağzından kendi fikirlerinizi söyletiyorsunuz. Ben, öykülerimde yarattığım kahramanları serbest bırakmak isterim. Kendi düşüncemi kahramanlarım aracılığı ile yansıtmak istemem. Bu, benim anlayışım, benim sanat görüşüm. Eserlerimde kişilerin insanî özelliklerinin öne çıkmasını önemserim.
– Tezli sanat eserleri yazmanın okur kitlesini sınırlamak gibi riskli bir yanı var mı?
– Evet, elbette var. Cemil Kavukçu , yazar olduğu kadar da okur. Ben, tezli yazılan, bir fikri eser aracılığı ile sunmaya çalışan eserleri okumaktan da pek hoşlanmam. O bakımdan benimsemediğim, edebiyat eserinde görmek istemediğim bir şeyi kendim niye yapayım?
Sait Faik?ten söz ettiniz; genel anlamda düşünülürse Sait Faik, mesaj veren bir yazar değildir. İlk dönem eserlerinde, 1936-1940 arasında çıkan üç kitabında, insana bakışı farklıdır. Küçük insanlara karşı sevgi doludur, güven duyar. Zenginliğe karşı bir kızgınlığı vardır? Aradan sekiz yıl geçer. 1948?de, yanılmıyorsam Lüzumsuz Adam çıkar. Orada çok farklı bir Sait Faik görürüz. Karamsardır; insanlara olan güvenini kaybetmiştir. Şehirler, onun için kaçılacak yaşanılmaz yerlerdir. İlk dönem öykülerinde anlattığı emeğiyle geçinen, çalışan insanların da kötülük yapabileceği düşüncesi yer almaya başlar. Öyküleri daha nesnel bir anlatıma kavuşur. Bana göre bu dönemde Sait Faik çemberini kırdığı için daha güzel öyküler yazmıştır. Mesaj vermek sözünden benim anladığım, bir ideolojiyi sanat aracılığı ile anlatmaktır. Yoksa birçok sanat eserinde ana düşünce sayılabilecek fikirler yer alabilir. Yazarın böyle bir düşünceyi savunmak gibi amacı olmadan okur bir fikir çıkarabilir. Hatta hiçbir mesaj kaygısı taşımayan metinlerden de zorlama yorumlarla birtakım sonuçlara varılabilir.
– Okuyucunun veya eleştirmenlerin öykülerinizi yorumlamalarında size aykırı gelen, itiraz edeceğiniz çıkarımlar da oluyor mu?
– Hayır, hiçbir itirazım olmuyor. Ne söylenirse söylensin benim itirazım olmaz. yayımladığım andan itibaren metin benden çıkmıştır artık. Okur, metni okumuş, değerlendirmiş, eserde benim kastetmediğim sonuçlara ulaşmıştır, ondaki yansımasına saygı duyarım.
– Bu yorumlar eseri zenginleştirir diyorsunuz öyle mi?
– Öyle de denilebilir. Ama bu durum olumlu eleştiri ve yorumlar için geçerli olur diye düşünürüm. Eleştiri olumsuz da olabilir.
– Yazmanın bir disiplin işi olduğuna inanıyor musunuz? Siz, öykülerinizi nasıl yazarsınız? Yazmak sizin için hayatın olmazsa olmazları arasında mıdır? Sait Faik?in ifade ettiği gibi ?Yazmasam çıldıracaktım.? duygusu sizin için de geçerli midir?
– Önce yazma disiplininden başlamak isterim. Belki bu söylediklerim genel kabullerin biraz dışına çıkacak ama öykü yazarken benim en hoşuma giden şey disiplinsizliğimdir. Ben sıkı disipline gelemiyorum. Birisi bana süre verse, şu zaman içinde bir öykü yaz dese, onu başaramam. Yazmak benim için bir meslek, geçim kaynağı değil. Bir öykü ben ne zaman bitti, dersem o zaman biter. O anlamda disipline uymam.Yazı yazmak amacıyla, belli bir saat ayırarak masanın başına hiç oturmam. Otursam da yazamam zaten. Dışarıda dolaşırken, bir işle meşgulken, kafama doğar. O zaman küçük notlar alırım. Daha sonra o çekirdek fikirler, hisler olgunlaşınca yazmaya başlarım. Tabiî yazma isteği ne zaman gelirse o zaman başlarım. ?Yazmasam çıldıracaktım,? diyorsunuz ya, ben hiç yazmamayı tercih ederdim. Yazmaya hiç bulaşmamış olmayı isterdim. Kitabınız çıkıyor, onu birileri beğeniyor, olumlu tepkiler alıyorsunuz falan, bunlar kısa süreli, çok küçük mutluluklar. Yazmak, yazdıklarınızı kafanızda taşımak, sıkıntısını çekmek bile azımsanamayacak derttir insana. Kısacası sancılı bir dönemdir yazı yazmak. Ben, iyi bir okur olmak isterdim. Bir taraftan da yazmak tiryakiliktir. Başlamışsınız, sizden beklentiler vardır. Tedavi görüp bu alışkanlıktan vazgeçmek mümkün olsa, bir daha dönmemek üzere yazmaya veda ederdim.
– Dostlarınız arasında; bizi yazmışsınız, özel hayatımıza girmişsiniz gibi serzenişler ya da, bizi anlatmışsınız çok mutlu olduk diyenler var mı?
– Genelde bu tür şeylerle karşılaşıyorum. Ama, benim yazdığım kişilerin hayatta birebir karşılığı yok. Bir karakter içinde birkaç kişiden özellik bulunabiliyor. Okur, o benzerlikten birini yakaladığı zaman ilgileniyor, soruyor. Yazıldığını düşünse bile bundan rahatsız değil. ?Gemiler de Ağlarmış? kitabımda, bir çarkçı başı karakteri var; bazen, balık tutmak için gemide geçici arızalar falan yaratıyor. Gemi duruyor, o da bol bol balık tutuyor. Ben gemilerde de çalıştım. Üç çarkçı başıyla çalıştım. Orada üçünün de karakter özelliğini yansıtan yönler var. Kendi kendime acaba bunlar alınır mı, dedim. ?Biz, böyle bir şey yaptık mı nereden çıkarıyorsun?? derler mi diye düşündüm. Kitabın çıktığı yıl, kitap fuarında, son çarkçı başımla karşılaştım. O da kitap okuyan biri. Dedim ki, ya ben böyle bir şey yaptım, siz üzerinize alınmayın. O kitapta çarkçı başı şunları şunları yapıyor, kurmacadır. Güldü; ?Ya bunları hepimiz yapıyoruz.? dedi.
– Disiplinli yazı yazamam dediniz ama ?Fırat?a Karışan Öyküler? adlı derlemede bir öykünüz var. Orada konu verilmedi mi? Nasıl başardınız?
– Başardığım pek söylenemez. O bir projeydi. Yazarlar bölgeye gidecekler, gözlem yapacaklar, öykü yazacaklardı. Bu, benim öykü yazma biçimime uymayan bir durumdu. Zaten oraya da gidemedim. Daha sonra ısrarla benim de o kitapta olmamı istediler. Ben gitmedim, görmedim, dedim. Sen yazarsın, hayal gücüne güveniyoruz, dediler. Ben o öyküyü o şekilde yazdım. Fakat ben o öyküye ruhumdan bir şey katamadım. Benim için o tutanak gibi bir öykü oldu, içime sinmeyen bir şey çıktı ortaya.
– Son kitabınızda ?Nam Kadir? dediğiniz motosikletli bir bitirim tip var. Gerçek hayatta onun karşılığı var mı? Öyle biri var mı?
– Evet bir Nam Kadir var. Kırmızı bir motosikleti de var. Ben çocukken görürdüm onu. Mahalle aralarında gezerdi. Futbol falan da oynardı. Kitap çıkınca İnegöl?de bir arkadaşıma sordum. Nam Kadir yaşıyor mu, dedim. Yaşıyor, dediler. Bu kitaptan haberi olur mu olmaz mı bilemiyorum. Haberi olsa kızar mı kızmaz mı onu da bilmiyorum.
Dört Duvar Beş Pencere?de bir tip anlatmıştım. Hesap tabağına para resmi çiziyor ve meyhaneci de bu parayı gerçek zannediyor. Sonra o tabağı duvara asıyor. Çocukluğumuzdan beri bunları dinleriz ama tabağı gören yok. Zaten böyle bir resmin çizilmesine de olanak yok. Ben, bunu yetenekli bir insanı vurgulamak için yazdım.
– Yanlış yönelimlerden veya fırsat bulamadığından deha seviyesinde birçok insanın harcandığına mı dikkat çekmek istediniz.
– Evet. Öyle çok insan tanıdım. Her birisinin ayrı ayrı yetenekleri vardı ama bunu sergileyecek ortam bulamamışlardı. İçlerinden yakından tanıdıklarım da vardı. Hepinizin çevresinde vardır. Onları anlatarak, bir anlamda onlara vefa borcumu ödedim. Bizim edebiyatımızda bu tür (alkolik ve harcanmış) kişileri anlatan eserler çok az. Bana, neden bunları ağırlıklı olarak anlatma gereği duydun, denirse; bu alanı boş bulduğum için, cevabını rahatlıkla verebilirim.
– Bir de siz, öykü türünün bireyin iç sıkıntılarının anlatıldığı, bunalım öykülerinin yazıldığı dönemlerde çok kahramanlı ve diyaloğa dayalı öyküler yazdınız. Bu tercihin nedeni nedir?
– Siz, öykülerde kendi yaşantınızdan veya çevrenizdeki yaşananlardan çizgiler bulduğunuzda eserle daha kolay iletişime geçersiniz. Onunla özdeşleşirsiniz. Ben, içsel öykülerde anlatılan biçimde hiç sıkılmamışımdır. O duyguları yaşamamışımdır, onun için bana yabancı geliyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bana biraz da lüks geliyor.
-Günümüz yazarlarının ders kitaplarında yeterince yer aldığını düşünüyor musunuz? Yaşayan yazarların yakın geçmişin çeşitli etkileri altında olması nedeniyle edebiyattaki yerinin tam olarak kestirilemeyeceği düşüncesine katılıyor musunuz? Öykülerinizden birisinin ders kitaplarında yer almasını ister miydiniz?
– Ders kitaplarını incelemedim. Doğrusu kitaplarda nelerin okutulduğunu pek bilmiyorum ama zannediyorum yaşayan yazarlar pek yer almıyor. Bildiğim kadarıyla müfredat da buna uygun değil zaten. Bizim öğrenciliğimizden biliyorum, çağdaş yazarlar kitaplarda pek yer almazdı. En son Sait Faik vardı galiba.
– Müfredat, dönemin şartlarından etkilenerek yanlış seçimler yapılabileceği kaygısıyla böyle hazırlanıyor belki de. Zamanın eleyicilik etkisinden yararlanarak kalıcı yazarları okutmaya yönelik bir tercih gibi görünüyor, ne dersiniz?
– Olabilir. Politik kararların etkisinden sakınmak amacıyla da olabilir. Sık sık iktidarlar, bakanlar değişir. Acaba, müfredatlar da bu değişikliklerden etkilenir mi, herkes kendi düşüncesini ön plâna çıkarmak isteyebilir mi kaygısıyla da hareket ediliyor olabilir. Bunun aşılması gerekiyor artık. Çağdaş örneklerin de müfredatlarda yer alması gerekir, diye düşünüyorum.
– Günümüzde çıkan edebiyat dergilerini izleyebiliyor musunuz? Bu dergiler, öykü türüne yeterince yer veriyorlar mı? Öykü türü seksenli yıllardaki ihmal edilmişlikten kurtuldu, denilebilir mi?
– Dergileri elimden geldiği kadar izlemeye çalışıyorum. Benim yazarlık uğraşımda dergilerin önemli bir yeri vardır. Dergi geleneğinden geliyorum. Bizim kuşağımız önce dergilerle seslerini duyururlardı, kitaplaşmak çok sonraydı. Varlık dergisinde bir öykünüzün çıkması icazetti. Benim ilk kitabım Pazar Güneşi?ndeki öyküler, Temmuz Suçlu kitabımda yer alan öykülerin çoğu dergilerde yayımlandı.
– Dergilerde öykü yayımlatmak, kitap yayımı için referans kabul edilir miydi?
– 1980 yılları öykünün en zor yıllarıydı. Kitap yayımı için benim ödülüm bile referans kabul edilmedi. O gelenek doksanlı yıllardan sonra ortadan kalktı. Şimdi hiçbir edebiyat dergisinde ürün yayımlamamış birisinin bakıyorsunuz kitabı çıkmış. Dergiler okul gibidir. Yazarların yetişmeleri bakımından ben dergileri çok önemsiyorum.
Dergilerin öykü türüne yeterince yer verip vermedikleri sorusuna gelince, öykü dergilerde hak ettiği yeri alıyor. Hatta öykü tür olarak bağımsızlığını ilân etmiş durumda. Sadece öykü dergileri çıkıyor artık. Adam Öykü bu alanda önemli bir boşluğu dolduruyor. Düşler Öyküler dergisi vardı, kapandı. Fayton vardı, yayımını sürdüremedi. Yayımını sürdüren Kum adında bir öykü dergisi var. Eylül var. Hece Öykü ilk sayısını Şubat ayında çıkardı. Yeni Düşler Öyküler diye bir derginin hazırlığı olduğunu biliyorum. Bunlar güzel gelişmeler.
Günümüzde -belki onlara da ihtiyaç var ama- dergilerin eleştirilebilecek bir yanı edebiyat ve kültür adı altında yayımlanan dergiler magazine kaydılar. Örneğin Picus, Milliyet Sanat? dediğim gibi onlara da ihtiyaç var. Her seviyeden, her sanat anlayışına sahip insanlara ulaşmak bakımından bunlar da önemli bir boşluğu dolduruyorlar. Bir ara, gençlik kitapları yayımlanıyordu. Basit oldukları, edebî yanlarının zayıf olması eleştiriliyordu bu kitapların. Ama gençler okumaya bu kitaplarla alışıyorlar, okuma geliştikçe kitap seçimi de yavaş yavaş edebî ağırlığı olanlara doğru kayacaktır. Onun için bu tür kitaplar da olacaktır, küçümsememek gerekir. Yoksa ağır bir kitabı veya dergiyi alıp çocuğa veya gence verirsek okumadan soğuturuz.
– Yerli veya yabancı, etkisi altında kaldığınız yazarlar var mı?
– Öykü yazmaya oldukça geç başladım. İlk öykümü otuzlu yaşlarda yazdım. Ondan öncesinde iyi bir okurdum. Gençlik yıllarımda ben hep yabancı yazarları okudum. Türk edebiyatına biraz mesafeliydim. Galiba bu durum bir ön yargıdan kaynaklanıyordu. Bu ön yargının iki nedeni vardı. Birincisi eğitim sistemimiz. İkincisi de, Türk edebiyatının düzeyinin Yeşilçam filmleri düzeyiyle aynı olduğu ön yargısı.
– Öyleyse okumadan böyle bir yargıya vardınız.
– Elbette ön yargılı, incelemeden varılan bir sonuçtu. Düz mantıkla, okumadan verilmiş bir karardı bu. Ortaokul ikinci sınıftayım, öğretmenimiz yarı yıl tatilinde bir roman okuyup özetlememi istedi. Ben o yıl iftiharla sınıfımı geçmiştim. (Şimdi ona takdir diyorlar galiba) Türkçe öğretmenimiz Esat Mahmut Karakurt?un bir romanını hediye etmişti. Ben de hazır bir roman var bunu okuyayım, dedim. Okudum, özetini çıkardım, götürdüm. Öğretmenim özete baktı. ?Bula bula bu kitabı mı buldun?? dedi. Ben de ?Bunu bana siz hediye etmiştiniz.? diyemedim. Çünkü çok ürkek ve çekingen bir öğrenciydim. Bu tutum beni okumadan soğuttu, uzun süre okumaya soğuk durdum.
– Şimdi hatırlıyorum da, Sait Faik?in bir metni vardı Türkçe kitaplarımızda. Çok güzel bir metin. ?Karanfiller ve Domates Suyu.? O zamanlar bu metni hiç sevmemiştim. Nedenine gelince o bizim için bir dersti, yerine getirilmesi, çalışılması gereken bir görev. O parçadan soru gelecek. Halbuki, John Steinbeck?in, Hemingway?ın eserlerini aynı dönemde zevk alarak okumuştum.
– Bir söyleşinizde, çizgi roman okuduğunuzu söylüyorsunuz. Öykücülüğünüzün onlardan etkilendiğini ifade ediyorsunuz. Hangi yaş döneminde okudunuz onları?
– İlkokul yıllarımda, o zamanlar Milliyet gazetesinde çok çizgi karakterler çıkardı. Merak ederdim. Ama anlamıyorum. Anneme sordum; ?Buradaki balonlar ve yazılar ne işe yarıyor.? Annem; ?Balonun ok işareti kimi gösteriyorsa o konuşuyor.? dedi. Okudum ve çok hoşuma gitti. Tommiks, Teksas, Redkit? onları okurduk. Fakat okul döneminde dersleri aksatıyor diye yasaktı onlar.
Ama itiraf edeyim, çizgi romanları şimdi de okuyorum. Büyükler için hazırlanan Teks?i okuyorum. Bu çizgi romanın sağlam bir kurgusu vardır.
– Belli bir kitap okuma plânınız var mı? Öykülerinizi yazdığınız günlerde kitap okur musunuz?
– Bende kitap okuma süreklidir. Öykü yazarken kitap okumak benim öykümü etkiler, diye bir kaygım olmaz. Hatta okuduğum, sevdiğim bazı kitaplar bende yazma isteği oluşturur. İşte o kitapları ben çok seviyorum.
– Sizde yazma isteği uyandıran yazarlar kimlerdir? Bir iki isim verebilir misiniz?
– J. D. Salinger?ın ?Dokuz Öykü?sünü okuduğumda bunu hissetmiştim. Yazarın orada, eski arkadaş iki bayanın bir araya geldikleri bir öyküsü vardır. Öyküde olay yoktur. İki bayan sadece konuşuyorlar. Öyle iyi bir dili, atmosferi var ki, üçüncü kişi de siz oluyorsunuz. Bir yazar olarak, bunu nasıl başardı acaba, diye düşündüm. Çünkü bana yazarın kullandığı sözcükleri verseniz o atmosferi oluşturamam. İşte böyle eserleri teknik okurum. Tekrar tekrar okurum. Hatta bazı cümleleri yazarım. Diyelim yazar bir betimleme yapmış; bunu nasıl gerçekleştirmiş, sözcükleri nasıl kullanmış? Ben de onun benzerini yazmaya çalışırım. Bu, irdeleyici okuma biçimidir. Bir de beğenmekle birlikte pasif okuyucu olarak okuduğum kitaplar vardır.
Beğendiğim eserlerden not aldığım cümlelerin, paragrafların yazılı olduğu defterlerim vardır. Zaman zaman onları karıştırır bakarım, yararlanırım.
Romanlardan Lawrence Durrell?in ?İskenderiye Dörtlüsü?, Elias Canetti?nin ?Körleşme?si, Italo Svevo?nun ?Zeno?nun Bilinci? beğendiğim yazar ve eserlerin birkaçı?
Türk edebiyatında ben bir Attila İlhan tutkunuyum. Onun romanlarını ve şiirlerini okudum. Oğuz Atay?ı, Adalet Ağaoğlu?nu? okurum.
– Günümüz öykü yazarlarından beğendikleriniz var mı?
– Böyle birden bire cevap vermek zorunda olunca, bazı yazarlara haksızlık etmekten korkarım. Şimdi aklıma geliverenler şinlar: Sait Faik, Füruzan, Tomris Uyar, Pınar Kür, Nezihe Meriç, Ayla Kutlu?nun bazı öyküleri, Nedim Gürsel?in ilk dönem öykülerini (sonra o gezi türüne kaydı), Murathan Mungan… adı aklıma gelmeyenler umarım gücenmezler.
– Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.
– Ben de teşekkür ederim.

Cemil Kavukçu hakkında kısa bir bilgi
1951 yılında İnegöl’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayımlandı.
Cemil Kavukçu, son yılların usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için ?Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası? diyor. Cemil Kavukçu’nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar onun öykülerinin vazgeçilmez ögeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslûbunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu.
Eserleri:
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazandı.1996?da Sait Faik Öykü ödülünü, 2003?te Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülünü aldı. Yayımlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş (1998), Gemiler de Ağlarmış (2001) Başkasının Rüyaları (2003).

Cemil Kavukçu ile öyküleri üzerine Şaban Özüdoğru ve Ethem Baran?ın 2004 yılı Mart ayı 49.sayı Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi’nde yayınlanan söyleşi.

Cemil Kavukçu ile Öyküleri Üzerine Söyleşi – Şaban Özüdoğru ve Ethem Baran” üzerine 3 yorum

  1. Sayın Cemil Kavukçu açık yüreklilikle zaaflarını da
    farklılıklarını da anlatmış. O bile yazın da özgürlüğü algılamada bilerek samimi değil. Sayın Kavukçu’ya sormak isterim, “Ben öykülerimle mesaj iletmeye karşıyım.” anlamında sözler ederken, bir yerlere bende sızın istediğiniz gibiyim. Yani size bağımlıyım demiyor
    mu? Özgür yazma bunun neresin de. Öykülerimde insanlar var ama siz bakmayın, ben insanların hiç bir sorununu betimlemem diyor bence. Yanıtlarına Hiç mi iyi not vermiyorum? Sakladıkları bir yana, açık yürekli olabildiği değinileri var.

  2. Cemil Kavukçu üzerine Yoğunluk Dergisi Öykü Atölyesi olarak bir çalışma yürütmüştük. Romanları ve öyküleri üzerine birkaç hafta yaptığımız değerlendirme-tartışmadan sonra Tan Kitabevi’nde kendisini davet ederek görüşlerimizi iletmiş ve soru-yanıt yöntemiyle tartışmıştık. Bunlar dört yıl önce yayımlanmıştı. Tazelemek bakımından insanokur.org’da da yayımlanabilir.
    Özer Yıldırım’ın saptamasını biz de o zaman kendisine yüz yüze bildirmiştik. Bir kez Cemil Kavukçu, Özcan Karabulut vb. öykücüler, 1980 sonrasının “birey merkezli duyarlıkları” işleyen yazarlar. Bunların aydınlık gerçekçilik ya da toplumcu gerçekçilikle ilgilerinin olmadığını belirtmekte yarar var. O nedenle Cemil Kavukçu’nun sözüne şaşırmamak gerekir, kendi sanat anlayışının bir ifadesi olarak görmekte yarar var.
    Müslüm

  3. Anlamakta zorlandığım bir şey bu.
    “Yazdıklarımla bir mesaj vermek istemiyorum” ne demek?
    O zaman, “okuru uyutmak mı istiyorsun?” diye sormak gerekir bu arkadaşlara.
    Farkındalık yaratmaktan da söz edebiliyorlar yeri gelince.
    Farkındalık yaratmak nasıl olacak? Bu bir uyandırma, düşündürme, bilinçlendirme değil midir?
    Biz yalnız eğlendirir, zaman öldürmelerini sağlarız mı diyorlar yoksa?
    O da değildir eminim… Nedir o zaman…?

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
İnsansız Anı Olmaz – Ara Güler / İlker Maga

İlker Maga, bugüne dek yapılmış en kapsamlı Ara Güler söyleşisini 'İnsansız Anı Olmaz' adıyla kitaplaştırdı. "İnsansız Anı Olmaz adlı kitap...

Kapat