Müslüm Kabadayı’yla söyleşi – Musa Artar

Defne Söylencesi?ni bilirsiniz. Hani Apollon?u peşinden koşturan, tam yakalanacakken ağaca dönüşen su perisi Defne?nin söylencesi?

Defne güzelliktir. Defne aşktır. Defne tutkudur. Yoldan çıkıştır Defne, bitmeyen bir arayıştır. Defne umuttur. Umut her boşa çıktığında, bir yeniden başlayıştır. Kopkoyu bir suskunluk, kupkuru bir ağlayıştır.

Defne, irili ufaklı tüm düşleri de içinde barındıran en görkemli düştür. Gerçeğin soğuk ve katı yüzüyle karşılaşıldığında, yüze yansıyan hüzünlü bir gülüştür.

Kaçınılmaz, aşılmaz, ne yapılsa paylaşılmaz bir yalnızlık duygusudur Defne.

Sonduraksız bir yolculuktur.

Yeryüzündeki tüm sanatçıların amacı, saçlarına dokunabilmektir, yürek çarpıntılarını duyabilmektir Defne?nin. Onu kucaklayabilmek, koklayabilmektir. Derin, yoğun, heyecanlı?

Kimi yazarak-çizerek, kimi çalarak-söyleyerek, kimi de yontarak-oynayarak -ve usa gelmez daha nice yollar deneyerek- hep Defne?nin izini sürerler.

Peki, bulan var mı Defne?yi? Yalıma kesmiş dudaklarına tutkulu bir öpücük konduran?

Sizleri, yaşadığı topraklardan başlayarak, Defne?nin İzini Süren Antakyalı sanatçılarla buluşturacağımız yazı dizimizin bugünkü konuğu Müslüm KABADAYI

***

Araştırmacı-yazar Müslüm Kabadayı, 1960?ta Hatay?ın Yayladağı ilçesinin Kışlak Bucağı?nda doğdu. 1999?da ?belediye? olan Kışlak?ta 1971?de ilkokulu bitirdi. Ortaöğrenimini, Düziçi İlköğretim Okulu ve Çanakkale Erkek Öğretmen Lisesi?nde 1971-1977 arasında tamamladı. 1978?de girdiği A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü?nden 1982?de mezun oldu.

Öğrencilik döneminde başladığı halkbilimi çalışmalarını, öğretmenlik sürecinde de sürdürmekte olan Müslüm Kabadayı, araştırma ve incelemelerini İskenderun?da yayımlanan Ses, Antakya?da çıkan Hatay ile Trabzon?da öğretmenlik yaptığı 1987-1993 yıllarındaki yazılarını da Kuzey Haber ve Karadeniz gazetelerinde yayımladı. Yerel ve ulusal dergilerde öyküleri, şiir ve şair incelemeleri, kitap tanıtımları, eğitim ve siyaset başta olmak üzere birçok konuda kaleme aldığı eleştiri ve makaleleri yer aldı. Nitelik, Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk, Kıyı, Kuzeysu, Abece, İnsancıl, Amik, Yoğunluk, Damar, Evrensel Kültür, Lül, Aratos, Tersakan Toros, Eleştirel Pedagoji, Eylülce, Zonkişot, Har ve İlkinci Edebiyat dergileri bunlardan bazıları?

Hatay Bibliyografyası Üzerine Bir deneme (1999), Hatay Halk Şairleri (2000), Doğu Karadeniz Lehçeleri Karşılaştırmalı Sözlüğü (2001), Amik?ten Amanos?a Alkım (2001), Suriye Günlüğü (2007) ve Hataylı İki Âşık: Kamil Sarıateş ve Osman Telli adlı yayımlanmış kitapları yanında birçok ortak kitaba katkıda bulundu. Hatay Halkbilimi, Afşar Timuçin?e Armağan, Sosyalizm ve Eğitim kitapları bunlar arasında sayılabilir.

Belgelik oluşturma geleneği zayıf olan bir halkın çocuğu olarak, yerel araştırma ve incelemelerini yaparken fotoğraf, slâyt, film ve kaset belgeliği oluşturmaya özen gösteren araştırmacı-yazar Müslüm Kabadayı?nın ?Hatay Belgeseli? de bulunmaktadır. Bir İl İncelemesi: Hatay, Her Yönüyle Kışlak adlı çalışmaları gazetelerde dizi yazı olarak yayımlanan Kabadayı, halen Ankara?da çalışmalarını sürdürüyor.

SÖYLEŞİ

Yıl 2002. Büyük kızım Deniz, henüz liseye gidiyor. Bir gün heyecanla ?Babacığım, bir edebiyat öğretmenimiz var. Onunla mutlaka tanışmanı istiyorum? dedi. ?Sana o denli benziyor ki anlatamam. Olaylara yaklaşımınız, konuşma biçiminiz, Türkçeyi kullanırken gösterdiğiniz özen, öğrencilerinizle iletişiminiz? Ona bakarken seni görüyorum; sana bakarken onu? AMİK adlı bir dergi çıkarıyorlar. Senin de öykü ve şiir yazdığını öğrenince, eğer gönderirsen değerlendireceklerini söyledi.?

?Garip? adlı öykümü gönderdim. AMİK?in 19. Sayısında (Temmuz-Ağustos 2002) yayımlandı (Önce yazarak, daha sonra yayın kurulunda da görev alarak, son sayısına dek Amik?e ben de omuz verdim)

Kızım Deniz?in söz ettiği bu edebiyat öğretmeni, tanıdığım için kendimi mutlu duyumsadığım insanlardan biri olan Müslüm Kabadayı?nın ta kendisiydi.

MUSA ARTAR: Müslüm Bey, Sevgili Dostum? Söyleşimize Amik sürecinden başlamadan önce, sizi oluşturan maddi koşulların, okurlarca daha yakından bilinmesini isterim.

Yaşamı bütünlüklü bir algılayışınız var. Ve hayatı, bu sistematiğe göre yaşıyorsunuz. Eğitimciliğinize, yazarlığınıza, belgeselciliğinize kısacası insan olarak yaşamla ilişkinize damgasını vuran bu bakış açısını Kışlak koşullarında nasıl kazandınız?

MÜSLÜM KABADAYI: Sevgili Artar, öncelikle Atayurt gazetesinde Hatay?dan yetişmiş kültür-sanat insanlarının niteliklerini, düşüncelerini ve yapıtlarını okuyucuyla buluşturma çabanızı çok anlamlı bulduğumu, bunun diğer yayın organlarına örnek teşkil etmesi gerektiğini vurgulamak isterim. Canan Başkaya arkadaşımızla seni kutluyorum.

Yaşamı bütünlüklü algılama, değerlendirme ve eşitlikçi-özgürlükçü temelde değiştirme çabamda; yetiştiğim toprakların, okuma koşullarımın ve tarihi-diyalektik materyalist yöntemi kavramamın büyük payı var kuşkusuz. 1960?ta doğduğum Kışlak?ta, Türkiye genelinde olduğu gibi bir aydınlanma ve ilerleme dönemi yaşanmaktaydı. 23 yaşında muhtar olmuş dayım Mehmet Yıldız ve onun yanında bekçilik yapan babam Hüseyin Kabadayı başta olmak üzere o dönemin ihtiyar heyeti, onları destekleyen öğretmenler, köyün devrimci gençleri benim de aydınlanmamda etkili oldular. Küçücük halimle zaman zaman gittiğim köy odasında tanık olduğum sohbetler, büyük bataryalı radyodan dinlediklerim, oradaki dolapta bulunan dergiler hep ufkumu açardı. Hiç unutmuyorum, Sovyet kozmonot Yuri Gagarin?in aya çıkışıyla ilgili fotoğrafı ilk kez köy odasındaki Bilim ve Teknik dergisinde görmüş ve okulda öğretmenimle arkadaşlarıma göstermiştim. İlkokul öğretmenlerim Ayşe Cihan, Mehmet Türkkölesi, Ertuğrul Gün ve Burhan Biçer?i, bilgi ve görgümün zenginleşmesindeki katkılarından dolayı saygıyla anıyorum. Bu arada, Düziçi İlköğretmen Okulu?na gitmemde rol oynayan Burhan Biçer öğretmenimin bir tavrını kısaca aktarmak isterim. 1970-1971 Eğitim-Öğretim Yılı?nda girdiğimiz sınavların sonucu Yayladağı İlçe İlköğretim?e geç gelmiş, orada kazandığımı öğrenen öğretmenim motosikletine atlayıp dağda çift süren babamın yanına giderek, ?Hüseyin amca, bu çocuğu kurtar, hemen gidip okula kaydını yaptırın.? demiş. Doğrusu, annem Ganime Kabadayı, köy koşullarında ileri görüşlü, cesur ve atak bir kadındı; o nedenle köylüler ?Hükümet? diye hitap ederlerdi kendisine. Hemen bir yerlerden para bularak benim Düziçi?ne kaydımın yaptırılmasını gerçekleştirdiler, böylece bir ay kadar yatılı okumak zorunda kaldığım Maraş İmam Hatip Okulu?nun baskıcı ortamından kurtulmuştum.

Toplumcu bir dünya görüşü edinmemde, büyüklerimin imeceye dayanan yaşam tarzları, köyün sorunlarının çözümü için gösterdikleri çaba, örneğin içme suyunun evlere kadar dağılımında, yol yapımında, kızların okutulmasında etkin oluşları büyük rol oynamıştır.

MA: Altmışlı-yetmişli yıllarda Antakya?da çok canlı bir edebiyat ortamı vardı. Mehmet Güneş, Mahmut Kuru, Niyazi Börklü, Ali Yüce, Kasım Yücel, Süleyman Okay ve Sabahattin Yalkın gibi yazarların başı çektiği yıllar? (Diğer adları da eklerseniz sevinirim) Seksenli yılları büzüşme, doksanlı yılları silkelenme sözcükleriyle karşılarsak, Amik süreci Yetmişli yıllardaki canlılığın muştusu gibi. Ne dersiniz?

MK: Saptamanız gayet yerinde. Adlarını saydığınız kişilerin çoğunluğu 1940?lı yıllarda henüz lise çağındayken edebiyat-sanat ve siyaset dünyasıyla ilişkilerini güçlendiren kişilerden oluşuyor. Tabii onların öncülleri olarak da Kemal Sülker, Halit Çelenk, Sırrı Hocaoğlu, Cemil Meriç gibi adları görüyoruz. O dönemden adını vermediğiniz Sabahattin Sabuncu, Antakya?da çıkardığı edebiyat dergisiyle yol açıcı olmuş. Arif Coşkun ise Karbeyaz?dan yetişmiş ve Yeditepe dergisinde yayımlanan şiirleriyle edebiyat dünyasında adını duyurmuş. Bunlarla doğrudan bağı olmamakla birlikte Amanosların öte yüzünden (İskenderun-Dörtyol çevresinden) yetişmiş Rıza Polat Akkoyunlu da ?Güneyden Geliyorum?, ?Nokta Noktam? şiirleriyle Türkiye?de tanınan bir şair olmuştur. 1970 ve 1980?li yıllarda bunlara Hüseyin Ferhad destansı şiire yeni bir soluk katarak katılmıştır. Dediğiniz gibi 1990?lı yıllarda Antakya merkezli yeni bir canlanma gündeme gelmiş; Can Sanatevi, İnsancıl Kültür Merkezi, ÇSA yeni kuşağın sanatla buluşmasında aktif rol oynamışlardır. Sadece şiirde değil, öykü-roman, tiyatro, müzik ve resim-heykelde de başarılı bir kuşak boy göstermiştir. MKÜ?nün de bunda belli ölçüde etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Dergilerin edebiyat ve sanata katkılarına gelince? Hatay, sanıyorum Türkiye?de nüfusuna göre en çok yerel gazetenin yayımlandığı kentlerden biri. Matbaa bakımından da zengin. Yerel gazetelerde köşe yazıları kaleme alan yazarlar dışında kültür-sanat-edebiyatla ilgili kentin birikimini yansıtan sayfaların pek düzenlenmediğine tanık oluyoruz. Sizin bu çabanız bu bakımdan önemli. Vurguladığınız üzere, bence de Hatay?da ilk kez Amik dergisiyle iki şey gerçekleştirildi. Birincisi, Hatay?ın tüm ilçelerinden şair-yazarların ürünlerine yer verildi, yöresel kültüre dair araştırmalar gündeme getirildi. Yani, Amanosların iki yüzü ya da iki yakası Amik?le bir araya getirilmiş oldu. İkincisi, örgütleyicileri arasında benim, Nevruz Uğur, Kerim Dönmez, Yaşar Duran, Ferhat Zidani, Faruk Bal, İbrahim Deniz Arslan, Mehmet Altınöz, Yusuf Recepoğlu, Bedran Cebiroğlu arkadaşlarımızın bulunduğu Amik, 5 yıllık yayını boyunca Türkiye edebiyat dünyasında söz edilen, kaynak gösterilen dergilerden biri haline geldi. Sinemacı Semir Arslanyürek, heykeltıraş Mehmet Aksoy, müzisyen Nurettin Rençber yanında birçok ressam da bu dergide tanıtıldı, söyleşileri yayımlandı. Amik?ten önce, sanıyorum 1980?li yıllarda çıkmaya başlayan Güneyde Kültür de bir başka cepheden edebiyata katkıda bulunmakla birlikte Amik?in yarattığı çığır bambaşkaydı. Sizlerle buluşmamıza da vesile olan bu dergiye emeği geçen Abbas-Nazlı Güldiker arkadaşlarımızı da anmak isterim.

MA: Sizi tanıyanlar, dergicilik deneyiminizin Amik?le sınırlı olmadığını iyi bilirler. Ben, İnsancıl?ı biliyorum. Yoğunluk Dergisi?nde zaten birlikte çalışmıştık. Omuz verdiğiniz daha nice dergi var. Dergiciliği iyi bilen biri olarak deneyimleriniz, Türkiye?nin edebiyat dergileri mezarlığı olma nedenlerini de açıklayacaktır sanırım.

MK: Mezarlığa nur yağmaz, bitpazarına da? İşlevselliği güçlü dergiler, yayın hayatından çekilseler bile, özellikle edebiyat dünyasında bir okul olarak anılırlar. Bugün de çıkmakta olan Varlık dergisi, Yaşar Nabi Nayır döneminde Orhan Veli?ler başta olmak üzere birçok şair-yazarın sesi, soluğu olmayı başarmıştır. 1960-70?li yıllarda Cemal Süreya?nın Papirüs?ü ile Sanat Emeği dergileri de öyle. 1990?lı yıllarda Edebiyat Dostları aynı işlevi görmüştür. Dergicilik virüsünü 1980?li yıllarda ?Nitelik Derleme? çalışmasından kaptım. 12 Eylül faşizminin tıkadığı toplumsal damarlarımızı edebiyat kanalından açmaya çalıştığımız bu çalışma ?Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı?yla sürmüştü. Geriye dönüp baktığımda Karadeniz?de çıkan Katılım Emek-Sanat, Kıyı, Kuzeysu, Zonkişot; İstanbul?da çıkan İnsancıl; Ankara?da çıkan Damar, Nikbinlik, Yoğunluk, Eylülce, İlkinci Edebiyat; Adana?da yayımlanan Lül, Tersakan Toros; Hatay?da yayımlanan Amik, Dar Sokak, Çağla gibi dergilere örgütleyici ya da ürün verici olarak katkılarım olmuş. Bugün sanal ortamda çıkan dergiler çoğalmakla birlikte basılı dergiciliğin verdiği tadı oradan alamıyoruz. Kâğıdın kokusunu almadan, yazıların puntosunu gözlerinizle yemeden dergiciliğin güzelliğine ulaşamazsınız. Türkiye?nin dergi mezarlığına dönüşmesine gelince? İki temel neden görebiliriz; birincisi, eskisi gibi nitelikli okur bulmak, eleştirerek geliştiren çevre bulmak zorlaştı. ?Sen, ben, bizim oğlan? anlayışına hapsolan dergiciliği yapmamak gerektiği kanısındayım. Dolayısıyla tüm darlaşmaya, yozlaşmaya karşın, okur kitlesi yaratan bir dergiciliği geliştirmek durumundayız. İkincisi, dergi çıkartıcıları, şair ve yazarlar arasındaki kısır çatışmalar, ilişkileri kısa sürede çürütmekte; böylece dar alanda kısır çatışmalar yaşanmakta. Bu da gerek üretken insanları gerekse okurları kendi kabuklarına gömmekte. Oysa, farklı kulvarlarda akabilecek dergilere, zaman zaman dayanışmayla edebiyat dünyasını geliştirecek yayınlara ihtiyaç var. Burada, edebiyat öğretmenlerinin kendilerine, alanlarına sahip çıkmalarını sağlamak çok önemli. Eğer Türkçe-Edebiyat Öğretmenleri iyi bir dergi okuyucusu olabilseler, öğrencilerini de bu alana sokabilirler. İşte o zaman dergiler, gerçek işlevini yerine getirmiş olur. Çünkü yeni kuşaklarla buluşup süreklilik kazanmayan hiçbir çaba, başarıya ulaşamaz.

MA: Kameranız ve fotoğraf makineniz, bedeninizin doğal bir uzantısı gibi. Her şeyi çekiyor, her şeyi kaydediyorsunuz.

MK: Türkiye sosyalist hareketinin en üretken aydınlarından bir olan Hikmet Kıvılcımlı, ?Vücudunuz, sizin vakfınızdır, onu iyi koruyun.? mealinde bir cümle kurmuştur. 20 yıldır şeker hastalığıyla barışık yaşamaya çalıştığım gibi ağabeyim Mehmet Kabadayı?nın 1978?de bana aldığı fotoğraf makinesiyle başlayan belge, arşiv oluşturma çabam ete kemiğe bürünerek sürdü. A. Galip ve birçok dost, beni anlatırken yanımda taşıdığım çantadan her an çıkardığım dergi, yazı, fotoğraflardan söz ederler. Bilmiyorum ne ölçüde ?yürüyen kütüphane?yiz ama bunları sevgiyle, coşkuyla yaptığımız doğrudur. Zaten aşkla yapılmayan, zevk alınmayan hiçbir şey süreklilik kazanmaz. Makineleşmeden tekniği kullanmanın gereği, özellikle araştırmalarımız sırasında kaynak kişilerde fotoğraf, ses ve görüntü kaydı, yazılı belgeye ulaşmakta çektiğimiz sıkıntılardan anlaşılıyor. Ne yazık ki arşivcilik biz de bilimsel de yapılmıyor. Bizden sonraki araştırmacılara, bilim insanlarına kaynak yaratmak için de bu makineleri bedenimin bir parçası olarak görmekten hiç rahatsızlık duymadım. Rahatsızlık duyduğum şeyse şu: Çektiğim fotoğrafları, görüntüleri, özellikle internet ortamından hemen sahiplerine ilettiğim halde, çoğundan bir teşekkür yanıtı alamıyorum. Aldıklarına dair bir bilgi vermeyenlerin çoğunlukta olmaları, toplumumuzda hâlâ bunun önemsenmediğinin göstergesi sanıyorum.

MA: Derlemeler de yapıyorsunuz. TRT arşivinde türküleriniz olduğunu biliyorum. Bu alanın, araştırmacılar ve derlemeciler için hâlâ geniş olanaklar sunduğunu düşünüyor musunuz?

MK: Bakınız, Türkiye?de türküler başta olmak üzere masal, destan, söz varlığına dair derlemeler yapılmış. İşte TDK?nin ?Halk Ağzından Derleme Sözlüğü? çok önemli. Muzaffer Sarısözen?in Şenköy başta olmak üzere Hatay?dan 140 civarında türkü derlediği biliniyor. Mehmet Tekin, halk edebiyatı ürünlerini derliyor. Son yıllarda Arif Okay, masallar derleyip yayımlıyor. Mehmet Karasu?nun yaptığı çalışmalar biliniyor. Duran Yaşar hocamızın bu alanda yapılan çalışmalara katkılarda bulunduğuna tanığız. Benim 2001?de yayımlanan ?Hatay Halk Şairleri? kitabımda da derlemeler çoğunlukta. Mithat Kalaycıoğlu?nun çıkardığı Hatay Halkbilimi kitabına da derlemelerimle katkıda bulunmuştum. Annemden derlediğim ?Şebeler? ağıtı, bugün TRT?nin arşivinde. Metin Yılmaz arkadaşımız, bu derlemelerimden bazılarını notaya döktü. Her zaman vurguladığım üzere, emeğin kıymetini bilmeliyiz. Kimin ki bu çorbada tuzu var, saygı duymalı ve yeni çalışmalar için teşvik edilmelidir. Ortaya çıkan ürünlerin eleştirel değerlendirilmesi ise başka bir şey. O nokta da uzmanların devreye girmesi önemli. Halk kültürü zenginleştiği sürece, derlemeciliğe duyulan ihtiyaç devam edecek. Özellikle Hatay?da Arapça, Süryanice, Ermenice, Adigece, Giritçe, Domca söylenen birçok halk edebiyatı örneğinin derlenmeye ihtiyacı var. 1983 yılında Antakya?da ?Gurbet? ya da ?Aşiret? denilen Çingene aileler arasında yer alan Yayladağı kökenli Domlar?dan derlediğim söz varlığıyla ilgili kaleme aldığım yazı, bugün önemli bir kaynak olarak arşive geçmiş durumda. Bu açıdan gün ışığına çıkmayı bekleyen çok şey var bu ?bereketli topraklar üzerinde.?

MA: Bir de örgütçü yanınız var. İnsanlarla kolay, dinamik ve kalıcı ilişkiler kuran doğanızın, örgütçülüğünüzü beslediğini düşünüyorum. Sermayenin küreselleştiği bu koşullarda sivil toplum örgütlerinin siyaseti etkileme ve toplumu dönüştürme gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

MK: Sorunuzdaki ?sivil toplum örgütü? kavramına bir itirazım var. Onu ?demokratik kitle örgütü? olarak değiştirelim isterseniz öncelikle. Uluslar arası sermaye, günümüzde bütün dünyayı ?gözetleme evi?ne dönüştürmüş durumda. İnsanlığın bugüne kadar yarattığı ne kadar bilimsel, hukuksal ve kültürel değer varsa, bu tekeller tarafından yağmalanmakta. İnsan, her şeyiyle sıradanlaşmakta, toplumlar cahilleştirilmekte. Uzağa gitmeyelim, bugün tv?lerde konuşan, gazetelerde kuyruk oynatanların çoğu ?sahibinin sesi? olan cahillerden oluşuyor. Cahillikleri yüzlerine vurulduğunda da pişmiş kelle gibi sırıtıyorlar. Eskiden burjuva toplumlarında da belli bir düzey vardı, şimdi hak getire. Uzağa gitmeden Antakya?dan örnek verelim, Ankara?da olmama karşın Hatay?da olup bitenleri yakından takip ediyorum, Hataylı aydınlarla bazı konularda ortak tavır geliştirmeye çalışıyoruz yanlış bulduğumuz şeylere. Örneğin, Vali Ürgen Alanı?ndaki Tykhe heykelinin kırılan başının yeniden düzenlenmesini sağladık. Şimdi Antakya Parkı?nın Asi?ye bakan kıyısındaki 40 yıllık ağaçları, hiçbir şeye değer vermeyen yöneticiler kestirmiş, halktan bir ses yok. Çevre Koruma Derneği?nin koyduğu tepki de önleyememiş Antakya?nın akciğerlerinin kesilmesini. Bu büyük bir cahilleştirme gözaltısı değil de nedir topluma dayatılan?

Şimdi açık tartışmak lazım. Son on yıldır özellikle ülkemizdeki tüm demokratik kitle örgütlerinin içi boşatıldı. İşçi sınıfı ve emekçiler örgütsüz. Böyle olunca da ülkemizin tüm zenginliklerinin yağmalanması için büyük tekeller, ahtapot gibi her yanı sardı. Kültür-sanat alanı işgal edildi yayın tekellerince. Dolayısıyla demokratik kitle örgütlerimizin, bu ülkenin onuru sosyalist örgütlerimizin halkla, emekçilerle sağlam temelde, yurtseverlik ve toplumculuk çizgisinde yeniden buluşmasına çok ama çok ihtiyaç var. Hele hele Antakya?mızın, Suriye?yle savaş için üs haline getirilmek istendiği günümüzde bu gücü yaratmak elzem.

MA: Televizyon dizileri karşısında dizim dizim dizilen, beyni bu dizilerce sistemli olarak düzülen bir halkın eğitimcisi ve yazarı olmak nasıl bir duygu? Karanlığa taş mı atıyorsunuz, ?uçuruma gül? mü?

MK: Hani bir söz var, ?Et bir iyilik at denize, balık bilmezse, halik bilir.? diye. Hayatta bir insanı, bir toplumu bitiren, çürüten temel unsur yönsüzlük ve umutsuzluktur. Bu umutsuzluğun bizim toplumca en çarpıcı biçimde ifade edildiği cümle şudur: ?Sen mi kurtaracaksın dünyayı?? Bence kişilerin kendini kurtarması gibi bir yaman aldatmacayı, bu topluma afyon gibi yutturan, böylece subtiminal (bilinçaltı) yöntemlerle toplumu aptallaştırmaya çalışan bütün yapılanmalara karşı, birlikte kurtuluşun yolunu aramayan her çaba, boşa kürek sallamak olacaktır. Nâzım Hikmet?in yıllar önce ?Ben yanmasam, sen yanmasan, o yanmasa/ Biz yanmasak / Karanlıklar nasıl çıkar aydınlığa?? dizelerinde ifadesini bulan toplumcu aydınlanma ateşinin bir parçası olabilmektir gerçek mutluluk. Yoksa bataklığın içinde çiçek olmaya çalışmak değildir. Bunu da karamsarlığa düşmeden, uzun soluklu ve kitle destekli bir mücadeleyle gerçekleştirmek önemli. Antakya bu açıdan Türkiye?de her şeye karşın duyarlı bir kent. Aziz Nesin?in sürekli vurguladığı üzere biz bu topraklara, halkımıza borçlu doğduk, ölünceye kadar da aydınlanma mücadelemizle bu borcumuzu ödemeye devam edeceğiz.

MA: ?Bu Kentin Işıkları? adlı sayfamız hakkında ne düşünüyorsunuz? Değerlendirmeleriniz, eleştiri ve önerileriniz bizim için değerlidir.

MK: Bir görüşmemizde vurgulamıştım, önceki sorulara verdiğim yanıtta da altını çizdiğim üzere bu çalışmanızın değeri ileride anlaşılacaktır. Bizler, bilim-kültür-sanat insanları ?darzamanlar?a göre hareket edemeyiz. ?Tümzamanlar?ın dilini kurmaya çalışırız. Bundan elli yıl önceki gazete ve dergilerde yer alan veriler bizi nasıl heyecanlandırıyor, aydınlanmamıza vesile oluyorsa, elli yıl sonra ?Bu Kentin Işıkları?nı okuyanlar da ?İyi ki Musa Artar ve Canan Başkaya, bu sayfayı harlamışlar.? diyeceklerdir.

Önerilerime gelince? ?Bu kentin ışıkları?nı sulandırmadan yayını sürdürmek önemli. Görsellerin belgesel nitelik kazanmasına özen gösterilmeli. Belki, okuyuculardan gelen yorumlara da yer veren bir sayfa düzenlemesi yapılabilir. Bu sayfanın, Belediye Parkı başta olmak üzere halka açık mekânlardaki bilbordlara asılması da etkili olur.

MA: Müslüm Bey, bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum.

MK: Bu incelikli davranışınız için ben size teşekkür ediyorum. Bu toplumdaki incelikli davranışları zenginleştirmeye katkıda bulunmasını diliyorum.

14 Aralık 2011 tarihli http://www.atayurtgazetesi.com
İlgili link: http://www.atayurtgazetesi.com/component/content/article/3-koee-yazlar/2667-muesluem-kabadayyla-soeylei.html

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
30. İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı Ferit Edgü… Söyleşiyi yapan: Aslı Tohumcu

30. İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı Ferit Edgü... Edgü: 'Bir yazarın dili, yapıtları okuna okuna öğrenilir. Ben hiçbir zaman büyük...

Kapat