Müslüm Kabadayı ile Suriye Gerçeği Üzerine Söyleşi – İbrahim Tığ

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Müslüm Kabadayı, Devrek?te, 27.Uluslararası Baston ve Kültür Festivali?ne katılmak için bulunuyor. Dolayısıyla biz kendisiyle burada bulunmuşken bir söyleşi gerçekleştirmek istedik. Kendisinin Suriye?yle ilgili yaptığı çalışmalar var. Günümüzün de çok önemli bir konusu durumunda Suriye. Bu bağlamda Devrek?e hoş geldiniz.

Müslüm Kabadayı: Hoş bulduk. Güzel inceliğiniz ve gayretiniz için teşekkür ederim.

İbrahim Tığ: Öncelikle bize kısaca özgeçmişinizden söz eder misiniz?

Müslüm Kabadayı: 1960?ta Hatay?ın Yayladağı ilçesi Kışlak köyünde doğdum. İlkokulu okuduktan sonra yoksul bir köylü çocuğu olarak ortaokul, lise, üniversite okuma olanağım yoktu. Bu yüzden parasız yatılı sınavına girdim. Düziçi İlk Öğretmen Okulu?nu kazandım. Biliyorsunuz okulumuz eskiden Adana?ya bağlıyken, şimdi Osmaniye ilçesine bağlı Haruniye beldesinde kurulu bir okul. Kökeni, eski Adana ilinde yer alan 1940?ta kurulan köy enstitüsüdür. Komşu köylüm (Hisarcık) şair-yazar Ali Yüce?nin yetiştiği okul? Biz, o köy enstitüsünün mirasını devraldık. Öğretmen Okulu döneminde kullanılan yapıda 1971-1976 arasında okudum. Gerek kütüphanesinden, gerekse sosyal tesislerinden, tarıma dayalı üretim araçlarından çokça yararlandığımız bir bakıma bütün her yeteneklerimizi, sanatsal birikimimizi buradan devralarak, daha sonra kazandığım Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi?nde 1978-1982 tarihleri arasında okudum. Buradayken (DTCF), gerek ülkemizin temel sorunlarına dair kültürel, sanatsal ve eğitimle ilgili alanlarla ilgili inceleme araştırma merakım gelişmişti. Bu çerçevede gerek arkadaşlarımızın gerekse kurumlarımızın da desteğini alarak o gün yayınlanmakta olan dergilerde yavaş yavaş kalem oynatmıştım. 1982 sonrası özellikle doğup büyüdüğüm Hatay üzerine folklorik, kültürel, sanatsal çalışmalar yapmıştım. Hatay?la ilgili yazılmış bütün makale ve kitapları, ben bibliyografya olarak hazırladım. 1999 yılında yayımlandı. Daha sonra Hatay Halk Şairleri adıyla kaleme aldığım çalışma, 2000?de gün ışığına çıktı. Bunu, Amik?ten Amanos?a Alkım başlığıyla yayınlanan kitabım izledi. Ayrıca öğretmenlik yaptığım Karadeniz Bölgesi?nde – Trabzon?da 7 yıl boyunca – oraya özgü konuşulan dillerle ilgili çalışma yapmıştım. O da 2002 yılında Gelenek Yayınları?nca yayınlandı. Doğu Karadeniz Dillerinin Karşılaştırmalı Sözlüğü başlığıyla o bölgede konuşulan Türkçe karşılığı Pontus Rumcası, Hemşince adını verdiğimiz Doğu Ermenicesi, yine aynı şekilde bugün Acara bölgesinde konuşulan Megrelce, Gürcüce, Ermenice ve Lazca sözcüklerin, karşılıklı 500 temel sözcüğün bir anlam dünyasını ortaya koymaya çalıştım. O da çok ilgi gördü. Bu konuda bilimsel çalışma yapmak için bir veri sunmuştum, çünkü ben tek tek kaynak aldığım kişileri ve onların yaşadığı köy ve kasabaları belirtmiştim orada. Bu da önemli bir çalışma olarak dil ve kültür alanımıza katkıda bulundu. Daha sonraki çalışmalarımdan biri, elinizde bulunan Suriye Günlüğü. 2002 yılında Suriye?ye gitmiştim. 2 ay Şam Üniversitesi?nde Arapça öğrenmek üzere bulundum ve o süre içerisinde Suriye?nin kültürel, tarihsel dokusunu ortaya koyan uygarlık merkezlerini gezme olanağı buldum. Halkla görüşmelerimizden, yerel kaynaklardan edindiğimiz bilgileri günü gününe not düşerek daha sonra Suriye Günlüğü başlığıyla 2007 yılında Ankara?da Alter Yayınevi?nce yayınlandı.

İbrahim Tığ: Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının bir sentezi olan Suriye?nin kültürel özellikleri nedir? Anadolu Coğrafyasıyla bir bağlantı kurulabilir mi?

Müslüm Kabadayı: Dediğiniz gibi Asur kültürünün, Süryani kültürünün merkezi olan Suriye, bu coğrafyada yaşayan eski kavimlerin hem Mezopotamya uygarlıklarının Sümer, Babil, Akad arkasından Aramiler bunların yaşadığı Süryanilerle birlikte tarihi, bilimi, kültürü taşıdıkları kütüphanelerinde özellikle daha sonra örneklerini de vereceğim Fenike uygarlığının merkezi olan Ugarit?teki en eski Fenike yazıları ya da Dünya?da ilk kez sese dayalı alfabeyle yayınlanmış metinlerle uygarlığa ışık tutan bir merkezdir Suriye? Buraya daha sonra yine Mısır?dan gelip yerleşen topluluklar vardır. Devrek?te yaptığım ?Şiir ve Ülke? başlıklı sunumda ondan söz ettim. Özellikle sizin şiirinizde geçen Adonis örneğinden de yola çıkarak açıklamaya çalıştım. Fenike uygarlığının merkezi olan Ugarit?le bundan çok daha eski arkeolojik araştırmalarda yaklaşık 70.000 yıl öncesine dayanan Carmen Dağı eteklerinde bir kent var. Bu kentte yapılan kazılarda insanlık tarihinin bugüne kadar elde ettiği bütün verilerde insanın konuşma dilini harekete geçiren dil kemiğinin (hyoid) bulunduğu tek fosil, Carmen Dağı?ndaki insan fosilidir. Bugünkü Filistin eski adıyla Yusuf u Kenan eli dediğimiz coğrafya – bugünkü İsrail, Filistin ve Lübnan coğrafyası – bu açıdan kökleri Omo Vadisi?ne dayanan yani Etiyopya?ya dayanan ilk insanın yerleşim alanından Nil Vadisi üzerinden bugünkü Ortadoğu?ya, buradan da Avrupa ve Asya?ya yayılır. Merkez bir bakıma Carmen Dağı diyebiliriz. Bu veriyi çok önemsiyorum. Çünkü, insan sonuçta kendisini en iyi dille aktarır. Hem konuşma dilinin hem de yazı dilinin gelişmesi bu coğrafyada şekilleniyor. Buradan Carmen uygarlığı ile Ugarit uygarlığı, Suriye?nin yani ön Asya?nın en eski merkezleridir. Diğer yanda, Suriye coğrafyasında çok değişik savaşlar yaşanıyor. Çünkü bu bölgeyi ele geçiren, Akdeniz?i de ele geçirdiği için işgalci uygarlıklar, ticari ve kültürel ayaklarını bu coğrafyada oluşturmuşlardır. Mısır uygarlığı, Mezopotamya uygarlığı, Anadolu uygarlığı, bildiğiniz Roma-Yunan uygarlığı hep burada açılım yapmıştır. Buradan beslenmiş ya da buradan diğer kıtalara ayak basarak kendini yayma gereği duymuştur. İlginçtir. Benim Suriye?de en çok dikkatimi çeken bir şey, bu farklı kültürlerin tarih içerisinde sentezlenmesinden oluşuyor. Özellikle belirttiğiniz gibi Mezopotamya, Mısır, Anadolu uygarlıklarının sentezlendiği Suriye?de yurtseverlik bilinci benim çok dikkatimi çekti. Hem insan beyninde oluşan yurtseverlik bilinciyle hem de bizzat yaşayarak o mekanları korumuşlar. Hem de yaşadıkları tarihle ilgili ilişkileri anlamak konusunda özellikle 1960?lı yıllardan itibaren çok yönlü bir ?vatani? kavramıyla yaşamaları, ulusal değerlerine sahip çıkma bilincini geliştirmiştir. Buradaki iki örneği aktarmak istiyorum. Birincisi tarihsel kişiliklerden biri, ben kitabımda değindim. Suriye?nin tam ortasında, çöle yakın Deyrzor?a doğru giderken Tedmur diye bir kent var. Bu Tedmur kentinde, diğer adıyla Palmira kentinde, milattan sonra 3. yüzyılda Zenobya adlı bir kraliçe ortaya çıkmış. Yerli halkı sembolize eden güzelliğiyle, görgüsü ve bilgisiyle bu bölgede bilim insanlarının, sanatçıların bir bakıma çekim merkezi yapmış kenti. Burası, Palmira adıyla anılan kent eski tapınaklarıyla, örneğin Jüpiter tapınağıyla, Venüs tapınağıyla bugün de dipdiri ayakta duruyor. Kanıtların çoğu yıkılmakla birlikte orada kurulmuş olan müzede kültürel dokuların örnekleriyle heykelleriyle, yazıtlarıyla her an karşılaşabiliyorsunuz. Bugünkü Suriye halkına ne kadar güzel bir bilinç kazandırmış; çünkü, bahsettiğim milattan sonra 3. yüzyılda Roma, bu bölgede güç oluşturan giderek bilim, sanat, edebiyat alanında çevrede örnek olan Kraliçe Zenobya?yı ortadan kaldırmış. Çünkü Roma?nın egemenliğine kafa tutan bir ülke. Aynı zamanda askeri bakımdan da güçlenen bir uygarlık yaratmış o konuda. Bunun üzerine iki kez ordusunu göndermiş, Roma kralı. İkisinde de ordusunu Kraliçe Zenobya?nın askerleri yenince üçüncüsünde bu kez ordunun başında kendisi gelmiş ve uzun bir savaştan sonra bir söylentiye göre şimdi bizim Hatay?a bağlı Reyhanlı ilçesindeki İmkale?de ele geçirildiği söyleniyor. Bir rivayete göre de yine parmağındaki yüzükte taşımış olduğu zehri içerek esir olmaktansa bu topraklarda ölürüm düşüncesiyle intihar ettiği söyleniyor. Yurtseverlik bilinci, topraklarına sahip çıkma bilinci o dönemdeki sömürgeci güç olan Roma?ya kafa tutacak kadar ve ona esir olmamak için hayatını topraklarına adayacak kadar yerleşmiş. Zenobya?dan bin yıl sonra, yani milattan sonra 13. yüzyılda bu kez Halep?ten yurtsever ve halkın eşitlik temelinde birliğini sağlayan bir başka yiğit kadın Halep?te ortaya çıkar. O dönemin bir başka sömürgeci Avrupa?nın saldırısı olan Haçlı seferlerine kafa tutan ve Önasya?daki Araplar, Kürtler, Türkler başta olmak üzere birçok halkı ortaklaştırarak zaferler kazanan Selahattin Eyyubi?nin yeğeni olan Deyfe Hatun, hem Moğol hem de Haçlı saldırılarını püskürtmüştür. Bu kültürden, bunun gibi onlarca önemli tarihsel birikimden yararlanmış bugünkü Suriye halkının, 60?lı yıllardan itibaren yavaş yavaş aşiretler, kabileler halinde yaşayan Suriye topluluğunun bir yurt bilinciyle ülke çapında ortak bir kültür yarattığını, bir ?vatani? değeri yarattığını görüyoruz.

İbrahim Tığ: Bugünkü Suriye?yi bize değerlendirebilir misiniz?

Müslüm Kabadayı: Açıkçası ben bir Türk aydını olarak ve komşu ülkenin sınırındaki bir köyden yetişip dünyanın barışçı ve ortaklaşmacı değerlerini taşıyan biri olarak, Suriye?nin neredeyse iki yıldır emperyalist müdahaleye maruz kalması ve bunun karşılığında bu Ortadoğu coğrafyasının savaş yıkımıyla karşı karşıya kalmasından büyük acı duyuyorum. Özellikle ülkemizde savaş karşıtı aydınlar başta olmak üzere savaş karşıtı milyonlarca insanın sesini yükseltmesine karşın, ne yazık ki ülkemizin topraklarının kullandığı – bir bakıma burayı üs olarak kullanma – Suriye?yi yıkmak politikası var. İşgal politikası var. Bu yüreğimizi sızlatan ve dolayısıyla bölgemizi savaş alanına, bir bakıma yaşanabilecek büyük bir yıkıma sahne olma tehlikesinin içinde bulunan bir dönemden geçiyoruz. Burada önemli bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Biz Dünya?daki tüm ülkelere ve ülkelerde yaşayan halklara şu açıdan bakmalıyız. Her ülkenin eşit ve özgür yurttaşlarının bulunması, o ülkede sömürü ve baskılara son verilmesi ilk isteğimizdir. Bu çerçevede her ülkenin uluslar arası düzlemde başka ülkelerin sömürü ve baskısına maruz kalmayacak biçimde bağımsız yaşamasıdır. Bu açıdan baktığımızda sınıfsal çelişkiler bulunmasına, eşitlik ve özgürlük konusunda sorunlar yaşanmasına karşın Suriye, bölgemizde İsrail başta olmak üzere emperyalist müdahalelere bugüne kadar kafa tutan ender ülkelerden biridir. Biliyorsunuz, Dünya?da büyük sermaye ve onların yönettiği devletler bulunuyor. Biz bunlara emperyalist devletler diyoruz. Bir tarafta Amerika?nın ve İsrail?in tutumu var. Türkiye?nin de bu durumlara alet edildiği bir süreçten geçiyoruz. Onlar büyük Dünya ekonomik krizini 2008?den beri yoğun bir şekilde yaşıyor. Bu krizlerini atlatabilmek için Ortadoğu?yu merkez seçmiş oluyorlar. Savaş tekelleri, dünya çapında büyük silah üreten savaş tekelleri, petrol tekelleri ve diğer alanlarda üretim yapan ve dünyaya pazarlayan tekeller, bu ülkelerin mevcut yapısını kendileri için yetersiz ve tehlikeli görmeye başlıyorlar. Daha önce çok rahat işbirliği yaptıkları Mısır?daki Hüsnü Mübarek, onlar için artık yeni piyasayı ekonomik koşulları karşılayacak bir yapı taşımadığı için Tunus?tan başlayarak – Cezayir?e müdahale etmek istediler, pek başarılı olamadılar – arkasından Mısır, arkasından Libya?yı çözmeye, yavaş yavaş da bizim coğrafyamıza yakın olan Suriye?ye müdahale etmeye başladılar. 2003 yılında aynı şekilde Irak?a müdahale etmişlerdi. Ne yazık ki Irak bu müdahaleye karşı koyamadı. Irak?taki müdahale, 2003 yılında Irak halkı topyekün yurtseverlik bilinciyle karşı çıkamadığı için orada yıllardır uygulanan bir tarafta Sünniler, bir tarafta Şiiler, diğer tarafta Kürtler olmak üzere Irak halkını kendi içerisinde parçalayarak, orada kimyasal silahlar ve nükleer silahlar yapılıyor iddiasıyla – bizzat kendilerinin de yalan söyledikleri daha sonra ortaya kondu – Irak?ı işgal etmişlerdi. Bu politikaya Irak halkının, söylediğim gibi ortak hareket ederek karşı koyamaması, bölgemizde diğer ülkeler için kötü bir deney oldu.

İbrahim Tığ: Suriye konusunda Türkiye?nin tavrını nasıl değerlendirebilirsiniz?

Müslüm Kabadayı: Çok açık söylemek lazım. Türkiye 1946?dan bu yana bir makas değişimine uğruyor. Bu makas değişikliğinin arkasından 1946?ya kadar ulus devlet yaratmak projesi ile eğitimde, bilimde, kültür-sanatta ciddi hamleler yapan, kamu hizmetleri yapan Türkiye, 1946?dan itibaren uluslararası sermayenin güdümüne girdi ki, Amerika bunu yaptı. 1946?da, 1970?li yıllarda okuduğum öğretmen okulunun önceli olan köy enstitüleri kapatılmakla karşılaştı, halk evleri aynı şekilde tavsiye edilmekle karşılaştı. Yani aydınlanmayı doğuran bütün kurumlara yönelik bir müdahale yapıldı. Bu müdahalenin getirmiş olduğu sonuçlar bizim 1952?de NATO?ya üye olmamızla birlikte – askeri bakımdan da Kore?ye savaş askeri gönderme, hiçbir düşman ilişkimizin olmadığı hiçbir komşuluk ilişkimizin olmadığı bir başka ülkeye asker göndererek Amerika?nın gözüne girip NATO?ya üye olmak politikası – Türkiye?yi bağımlı hale getirdi. Bu bağımlılık yıllar içerisinde o kadar arttı ki bugün, yani 2012 yılına geldiğimizde Türkiye ekonomisinin büyük bir kısmını dış borçlara aktarılan faizlerle birlikte dış borçları 500 milyar doların üzerine çıkan, torunlarımızın dahi borçlu hale getirildiği bir ekonomik çıkmaza sokulduk. Oysa yeraltı ve yerüstü kaynaklarımız, yaşadığımız coğrafyaya bağlı olmak üzere kendisini çok rahat geçindirecek ve bizim öğrencilik dönemimizde okullarda dünyada kendine yeterli tarımıyla, hayvancılığıyla yedi ülkeden biriydik. Şu anda her şeyde dışa bağımlı olan bir ülke haline geldik. Bu duruma getirilmesinin arka planında, ?Borç almaya alışık olan, emir almaya da alışık olur? sözünde ifade edildiği üzere artık tümüyle Amerika?nın ve diğer bağlı oldukları emperyalist ülkelerin güdümüne giren ülkemizi yönetenler, iki yıl öncesine kadar komşu dost diye adlandırdıkları ve son dönemlerde artık parlamento toplantılarını, bakanlar kurulu toplantılarını bile birlikte yapmaya karar verdikleri bir ülkeyi arkadan hançerleyen, arkadan vuran, komşulukla dostlukla hiç ilgisi olmayan bir strateji izlenmeye başladılar. Son iki yılda ne yazık ki adım adım bu strateji, bizim komşumuzla düşman haline gelmemize yol açtı. Ama bu halkımız arasında yok, o sevindirici. Suudi Arabistan, Katar gibi bölgedeki hiçbir ülkenin olmadığı kadar diktatörlükle yönetilen, krallıkla yönetilen, hiçbir din ve vicdan özgürlüğünün bulunmadığı her şeyin kralın emriyle yönetildiği iki ülkeden eğer demokrasi gelecekse, iddia edildiği gibi bunun için yapılıyorsa müdahaleler, ilk yapılması gereken müdahalelerin yine bu ülkelere yapılması gerekmiyor mu? Tunus?tan başlayan ?Arap Baharı? diye adlandırılan bence ?Arap Kışı? olarak karşımıza çıkan politika, esas olarak buralarda örgütlü emekçi halkların desteği ile gerçekleşmesi gereken daha ileri toplumsal devrimlerin önünü kesmek için uygulanıyor. Suudi Arabistan, Katar vd krallıkların, Batılı emperyalist ülkelerin desteğini ve parasal gücünü alarak ülkemizin topraklarını kullanıp Suriye?yi işgal etmek için yapılan her türlü ajanlık faaliyetinin yürütüldüğü, El Kaide başta olmak üzere bütün teröristlerin yuvalandığı merkezler, kamplar kurdular. Benim halkım buna tanık oluyor. Bu sürekli sınırdan geçirilen silahlarla bir buçuk yıldır Suriye?nin iç güvenliğini bozan ve orada halkı mezhep ve etnik gruplara bölerek ezmek isteyen düşmanca bir politika izleniyor. Bunun sonucu olarak da biz şu anda Suriye halkı tarafından, iki yıl önce dost ülke ve dolayısıyla başbakan başta olmak üzere yöneticilerin yere göğe sığdırılmadığı bir Türkiye olmaktan çıktık, şimdi Türkiye hükümetini kendileri için en büyük tehlike gören hale geldi Suriye halkı. Çünkü her türlü güvenliğini, yaşam alanını tehdit eden bu emperyalist politikanın, bizim topraklarımızdan gerçekleştiğine tanık oluyorlar. Bu bizim için çok utanç verici bir şey. Bu aynı zamanda Atatürk?ün ?Yurtta barış, Dünya?da barış? ilkesine aykırı ve aynı zamanda Kuva-yi Milliye ile Kurtuluş Savaşı?nı vermiş bir ülkenin insanları, halkı olarak bizi derinden yaralayan bir şey. Bir ülkenin bağımsızlığına, bir ülkenin geleceğine, kaderine, Amerika ve İsrail?in adına biz ne yazık ki burada karar veriyoruz ve müdahale ediyoruz. Çok acı bir şey.

İbrahim Tığ: Bugün Çanakkale?ye gittiğimizde şehitliklerde Karabüklü Mehmet?le Halepli Hasan, Mehmet hepsi yan yana, koyun koyuna yatmışlardır. Böyle bir durum var. Bir başka nokta da şu: ?Arap Baharı? diye bu coğrafyadaki ülkelerin de – Tunus, Cezayir, Libya, Mısır – Mustafa Kemal?in Cumhuriyetinin laiklik ilkesini örnek aldıkları dönemler de oldu. Bu ülkeler, diğer Arap ülkelerine göre farklı bir yapıdadır.

Müslüm Kabadayı: 2002 yılında 2 ay kaldığım süreçte Şam Üniversitesi?nde Arapça eğitimi aldım. Dünya?nın birçok ülkesinden gelip herhangi bir ücret ödemeden Arapça öğrenmek isteyenlere kapılarını açan bir ülkedir Suriye. Bizim ülkemizde bakınız tıp fakülteleri Latince ya da İngilizce eğitim yapıyorlar. Arap ülkelerinin çoğunda da yine Latince ve İngilizce tıp eğitimi yapılıyor. Ama Şam Üniversitesi?nde kendi ana dilleriyle, Arapçayla tıp eğitimi yapıyorlar. Bu açıdan Arap dünyasında kendi anadiline en çok sahip çıkan ülke olarak da Suriye öne çıkıyor. Ben bizzat tanık olarak, oradaki öğrencilerden bunu görerek çok sevinmiştim; kendi anadilinde hem kültürünü, hem edebiyatını hem de bilimini yaratmış olması bakımından. Böyle bir ülkeyi hedef almalarının temel nedeni; eğer Suriye?yi çözerlerse, Suriye?yi yıkarlarsa; bütün Ortadoğu?ya hakim olacaklarını biliyorlar emperyalist güçler.

İbrahim Tığ: Çözebilirler mi sizce?

Müslüm Kabadayı: Çok yoğun dışarıdan bir saldırı, doğrudan bir savaş politikası izlenmez ise Suriye?yi şu anda bütün kargaşaya rağmen yıkmaları mümkün değil. Çünkü Suriye şu anda halk savaşı vermeye başladı. Son 1 aydır sınır bölgeleri başta olmak üzere emperyalist ülkelerin kullanmış olduğu bütün maşaları, bütün o terörist adını verdiğimiz ajan topluluklara, bizzat halk savaşıyla şu an engel olmaya çalışıyorlar. Yani ordusunun dışında artık halkı silahlanmış, dolayısıyla bu işgale karşı şu anda halkı ayaklanmış durumdadır. Benim köylülerim başta olmak üzere o bölgede ciddi bir şekilde bu yaşanan olaylar karşısında Türkiye?nin izlediği yanlış politikaya tepki duyuyorlar. Çünkü biz yan yana yaşayan iki komşu ülkeyiz. Bu dost iki ülkeyi nasıl bu hale getirirler, diye insanlarımız şaşkınlık içerisinde. Kendi başına yıkmaları çok zor. Ancak bir savaş yoluyla ki zannedersem neredeyse bir yıldır belki Arap ülkeleri sürekli Türkiye?nin müdahale etmesini istiyorlar. Amerika, ?Biz Suriye?ye müdahale etmeyiz halk bizi istemiyor.? diyor. Suriye?nin yıkılması için Türkiye?yi kullanmaya çalışıyorlar. Onun için bizim, çok ciddi bir şekilde Türkiye halkının ayağa kalkması, bu savaşa hayır demesi lazım. Bu işgale karşı çıkması lazım. Çünkü geçmişte yedi düvele karşı canını siper etmiş bir halkın torunlarıyız, bize düşen bu. Türkiye de dahil olmak üzere bu coğrafya çok farklı kültürlerin sentezlendiği bir coğrafya. Ortak özelliklerimiz var. Birbirinden farklı zenginliklerimiz de var. Ortak özelliklerimizin arka plana itildiği, farklarımızın ne yazık ki düşmanlığa dönüştürüldüğü, insanların birbirine düşürülerek bu coğrafyanın bütün yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin sömürüldüğü dönemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bugün Suriye de aynı tehlikeyle karşı karşıya. Ben ilk kültürlerin arkasından Hititlerin, hatta Hattilerin birçok özelliğinin Suriye?de bulunduğuna tanık oldum. Hemen Şam?ın kuzeyinde Cebel-i Kasiyun diye bir dağ var. Benim ilçemin Hatay?a bağlı Yayladağı ilçesinin hemen Suriye ile sınır olan noktasının şu an Türkiye ile Suriye?yi birleştiren bizim Türkçede Keldağ dediğimiz, Arapların Cebel-i Akra adını verdikleri, tarihsel olarak kökünün Cacius dağına dayandığı bir yer var. Bu dağın adının Hattilerin atası olan Kassilerle ve onların da kutsal saydığı Kassi Dağı?yla ilgili olduğunu öğrendim. Bu kültür yani Hatti-Hitit kültürünün Kuzey Suriye ile böylesine tarihsel bir iz olarak mitolojide, aynı şekilde halk hikayelerinde yaşadığına tanık oldum oradaki incelemelerim sırasında. Bu köklerle Anadolu kültürüyle ilişkili olan Suriye coğrafyasında yaşayan Sünni, Nusayri ve Hıristiyan Araplar başta olmak üzere Kürtler, yine Suriye?nin kuzeyinde yaşayan Türkmenler var. Suriye?de Halep?le Lazkiye arasındaki bölgede Türklerin yaşadıkları alanlar var. Dürziler var, İsmaili adını verdiğimiz bir topluluk var. Türkiye?de, benim ilçemde Yoncakaya (Cındarlı) köyü var, yine aynı topluluğun Türkiye?deki tek bulunduğu köy. Selami Şahin diye bir müzisyenimiz var biliyorsunuz. Bu kültürün bugün yaşayan örneklerinden biri. Benim komşu köyümde doğmuş, Yoncakaya köyünde. İsmaililerin Suriye?de yaşadıkları Selimiye diye ilçeleri var, altmış bin nüfuslu. Kendi kültürlerini her şeyiyle orada yaşatabiliyorlar. Ben ülkemizi laik bir ülke diye öğrenerek geldim ve çocuklarımıza, öğrencilerimize hep böyle anlatıldı. Ama gerçek anlamda laikliğin Suriye?de uygulandığına tanık oldum. 2 buçuk 3 milyon civarında Hıristiyan?n yaşadığı, yaklaşık on milyon civarında Sünni Arapların yoğun olduğu, Dürzilerin, İsmaililerin farklı inanç gruplarının bir arada yaşadığı bir yerde, mesela devlet dini kurumlara özel olarak bütçe ya da para ayırmıyor. Her inanç topluluğu kendi araç-gereçlerini, binalarını kendileri karşılıyor. Böylece bizdeki gibi bir dinin, bir mezhebin egemenliğinin devlet tarafından kurulduğu bir laiklik değil, halkın yaşayışı üzerine süren bir laiklik var.

İbrahim Tığ: Sayın Müslüm Kabadayı, Türk edebiyatı ile Suriye edebiyatı arasında bir bağ kurulabilir mi? Bu bağ nasıl kurulabilir? Eğer bu bağ kurulursa, bölge barışına bu bağın iki ülke edebiyatının katkıları neler olabilir?

Müslüm Kabadayı: Özellikle 10 yıldır Arap edebiyatıyla Türk edebiyatına ilgi ve yakınlık başladı. Bunun çok yaygınlaştığını da söyleyemeyiz. Daha çok edebiyat dünyasında, şair-yazarlar arasında başlayan bu yakınlığı, 2003 yılından itibaren Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği ile Arap Yazarlar Birliği ortak yürütmeye başladılar. Benim yaşadığım coğrafyada – Hatay, Adana, Mersin coğrafyasında – aşağı yukarı yedinci yıldır Arap ülkeleriyle Türk edebiyatını buluşturan festivaller düzenleniyor. Nisan-mayıs aylarında yapılan bu festivaller, onun dışındaki kentlerde zaman zaman Arap şair- yazarların geldiği bizim şair ve yazarlarımızın da Suriye, Ürdün, Lübnan başta olmak üzere Arap ülkelerine gittiği festivaller düzenleniyor. Bu açıdan son dönemde ilişkilerimiz giderek gelişti, bu sevindirici. Ama halk bazında baktığınızda sınır bölgesine yakın yaşayan topluluklar dışında Türkiye Arap Edebiyatını bilmiyor, Araplar da Türk Edebiyatını çok bilmiyorlar. Suriye?de devletin her türlü imkanlarını karşıladığı, kitaplarını halka ücretsiz dağıttığı Türk edebiyatından birkaç yazarın eserinin çevrildiğini gördüm. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü başta olmak üzere bu yazarlarımız daha çok tanınıyor. Bunların dışında Türk edebiyatından çok fazla ismin orada bilinmediğini gördüm. Türkiye?de akademik çalışma yapanların dışında bir de ders kitaplarında anlatılan Arap Edebiyatından özellikle bizim ?yedi askı?diye bildiğimiz Kâbe?deki duvarlara asılan şiirlerinden bildiğimiz Ümrül-kays gibi birkaç şair dışında Türk edebiyatında da ya da Türk halkı tarafından da Arap Edebiyatının bilinmediğine tanıklık ettim. Oysa, iki edebiyatın dil bakımından birbirini beslediğini görüyoruz. Bu konuda çokça örnekler var. Divan edebiyatımızın birçok türü Arap edebiyatından geçmiş durumda. Mesnevi kültürü başta olmak üzere, Fars edebiyatından gazelin görülmesi gibi? Bu ortak Ortadoğu edebiyatı diyebileceğimiz edebiyatın ayaklarının bence çok iyi sacayağına dönüşmesi ve bunun üstünde bu ortak kültürün şiirde, öyküde, romanda, tiyatroda halka inecek kadar yaygınlaşması gerekiyor. Son dönemde bunun için çok ciddi, çok güzel adımlar atıldı. Bizim edebiyatımızda Yaşar Kemal örneğini herkes ders kitaplarından başta olmak üzere bilir. Çok önemli eserleri vardır. Bizim edebiyatımızın en önemli ustalarından Yaşar Kemal?in bir benzeri Arap edebiyatında Abdurrahman Munif?tir. Türk diline sadece iki eseri çevrili, ilkini çok sevdiğim Semih Özal adlı bir arkadaşım çevirmişti Arapçadan. Biz onu Yeni Hayat yayınlarından Türk Edebiyatına kazandırdık. İlk olarak ?İhtiyara Suikast? başlığıyla değerlendirildi. 1950 başlarında İran?da Dr. Muhammed Musaddık adlı ünlü bir yurtsever çıkıyor ve bu ülkesinin, Amerika ve İngiltere tarafından sömürülmesine karşı olarak petrolleri millileştiriyor. Kamulaştırıyor. O dönemin CİA başta olmak üzere merkez ülkelerin ajanları bir araya gelerek bu adamın iktidarını yıkmak için ciddi ajanlık faaliyetleri sürdürüyor. Bu ajanlık faaliyetleriyle de bölgedeki diğer ülkeler Suudi Arabistan, Katar gibi krallıkla yönetilen ülkelerin toprakları kullanılarak yapılıyor ve Musaddık ne yazık ki iki yıl sonra iktidardan uzaklaştırılıyor. Tekrar İngiltere ve Amerika buradaki petrolleri denetim altına alıyor. Bugün Ortadoğu?da yaşanan savaşın arkasında enerji yataklarına el koyma ve bunları uzun süreli elde tutma stratejisi var. ?İhtiyara Suikast?ta Amerika ve İngiltere?nin bu ajanlık faaliyetlerine direnen yurtsever aydınları ve yurtsever halkı görüyoruz. Bu açıdan Abdurrahman Münif?in bu eseri çok önemli bence. Biz bunu önce Türkçeye kazandırdık. Arkasından beş ciltten oluşan tuz şehirleri anlamına gelen Medinil-mılh adlı bir eseri var Abdurrahman Münif?in. Ne yazık ki Türkçeye çevrilemedi hâlâ. Çünkü Arap edebiyatının tüm lehçelerini, ağız özelliklerini taşıyacak kadar zengin bir eser. Bu eserin de Türkçeye çevrilmesi, bence Arap coğrafyasının hem tarihsel hem kültürel hem de doğal özelliklerini Türkiye?nin halkımızın öğrenmesini sağlar. Bu açıdan çok önemli bir roman Arap dünyasında. Mısır edebiyatından Necip Mahfuz?un eserleri çevrildi Türkçeye roman olarak. Bu çevrilmedi, bence ilk önce bunun da üzerinde durmak lazım. Yine sizin bir şiirinize konu ettiğiniz, Suriye?de yetişmiş önemli bir şair var: Adonis. Gerçek adıyla Ahmet Said. Suriye?nin Fransa?da bir bakıma kültür elçiliğini yapmış olan bu aydın da tarihsel olarak Fenike kültüründen kaynaklanan bu takma adı, ?Adonis?i Dünya edebiyatına kazandırmış olan bir şair olarak karşımıza çıkıyor. Sizin şiirinizi, ona seslendiği için okumak istiyorum.

? Ey Adonis
Götür beni özgürlüğün kanattığı yere
Sıradan bir şeymiş gibi
Ölümler yaşanıyor
Kurutulmamış bataklıkta
Ve o kıyıda.?

Neredeyse bugünkü Suriye?nin içine düşürüldüğü bu politikayı, bu alçak uygulamaları o günden sezerek şiire esinlemişsiniz ve bu güzel şaire bir gönderme yapmışsınız. Başlangıçta söylemiştim, gerçek adı Ahmet Said olan Adonis, aslında Ortadoğu coğrafyasının en eski kültürlerinden biri olan Fenike mitolojisinde gençlik tanrısı anlamına gelen Adonis?ten almış adını. Bu ülkelerin, Ortadoğu?daki bütün ülkelerin ve bütün halkların sürekli genç kalması için ölümlere ve savaşlara hayır demek lazım. Bataklığa dönüştürülmemesi lazım bu güzel ülkelerin. Türkiye?miz başta olmak üzere. O açıdan çok anlamlı buldum şiirinizi. Kutluyorum sizi.

İbrahim Tığ: Bölge topraklarında Arap kültürüyle yetişmiş, Suriye edebiyatının önemli isimlerinden Süleyman İsa hakkında birkaç şey söyleyebilir misiniz?

Müslüm Kabadayı: Şahsen tanıma olanağı bulduğum Süleyman İsa, şu an 90 yaşlarında. Ve benim yaşadığım coğrafyada çocukluğu geçmiş. Samandağ?a bağlı şu anda Aknehir adını verdiğimiz Nahırlı köyünde doğmuş. İlkokulu ve ortaokulu okuduktan sonra liseyi okumak üzere Halep?e gitmiş. 1920?li 1930?lu yıllarda bizim coğrafyamız Fransız işgaline uğramıştı. O zaman da o bölgede yaşayan biz Türkler başta olmak üzere Arap yurtseverleriyle birlikte Kürtler, Fransız işgaline karşı ortak bir mücadele yürütmüştük. Süleyman İsa da bunu temsil eden isimlerden biri. Daha sonra kendisi üniversiteyi okumak üzere Şam?a geçiyor ve Fransız işgaline karşı oluşturulan yurtsever cephenin önderlerinden birisi oluyor. Yine hemşehrisi Zeki Arsuzi ile birlikte Hıristiyan kökenli olan Lübnanlı Mişel Eflak ve Suriye?nin diğer aydınlarıyla birlikte, yurtseverlik bilincini Arap topluluğuna yaymak ve işgale karşı mücadele eden isimlerden biri oluyor. Bu açıdan çok önemli. Onun şiirleri Türkçeye kazandırılmaya başlandı; önemli öykü ve romanları var Türkçeye kazandırılması gereken. Pedagojik açısından çok önemli çocuklara yönelik kitapları var. Umarım bizim çevirmenlerimiz, bizim topraklarımızda yetişmiş ve şu anda Suriye?de yaşamakta olan Süleyman İsa?nın eserlerini Türkçeye kazandırırlar. Bizim eserlerimizin Arapçaya çevrilmesini önemsediğimiz gibi.

İbrahim Tığ: Bu edebiyatın bölge barışına ne gibi katkıları olur?

Müslüm Kabadayı: Gerçek anlamda insanlar arasındaki ilişkinin, dostluğun, dayanışmanın en güzel alanı sanattır. Sanatla bağlantılı edebiyat, yani şiir başta olmak üzere öyküler, romanlar diğer türler bu insanlık ilişkilerimizin dostluk ve barış dimağımızın geliştiği, yerleştiği bu türlerin daha çok yaygınlaşması ve halklar arasında kök salarak düşmanlıklara, savaşlara karşı bir cephe oluşturması bakımından edebiyatın önemi var. Bugün Nazım Hikmet?in Kuva-yi Milliye?sini okuduğumuzda Şeyh Bedrettin Destanı?nı okuduğumuzda bu bilinci nasıl alıyorsak, aynı şekilde Arap Edebiyatında örneklerini verdiğim şairlerin kitaplarını okuduğumuzda da aynı bilinci alıyoruz. Topraklarına sahip çıkma, o kültürü yaşatma ve o kültürler arasındaki ilişkiyi geleceğe taşıma gayesi. Ülkemizle Arap ülkeleri arasında gelişen edebiyat buluşmalarının daha da yaygınlaştırılması eser çevirilerinin daha da çoğalması, böylece halkımız arasında kökleşen edebiyatla sentezlenen dostluk ve kardeşlik duygusunun kalıcı hale getirilmesi gerekiyor. Bu açıdan iyi bir zemin oluşturduğumuzu görüyorum.

İbrahim Tığ: 27. Uluslararası Devrek Baston ve Kültür Festivali?nin konuğu oldunuz. Buradaki izlenimleriniz nelerdir?

Müslüm Kabadayı: Öncelikle sizin adınıza, buraya bizi davet eden Recep Adıgüzel arkadaşımız başta olmak üzere bizimle ilgilenen bütün Devrekli dostlarımıza çok teşekkür ediyorum. Edebiyatımızın çok genç yaşta yitirdiği güçlü şairlerinden Rüştü Onur?un kentinde bulunmaktan onur duyuyorum. Devrek?ten yetişmiş ressam Orhan Kurmalı?nın, ?balık hafızalı insan? tiplemelerini, ülkemizin geleceği açısından ciddi bir tehlikeye de işaret edecek biçimde betimlediği sergisinden dolayı kutlamak gerek. Bu etkinlikler çerçevesinde şair-yazar arkadaşlarımız Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğu, Alaattin Kara, Mithat Yaban, Fahri Bozbaş ve soyadını hatırlayamadığım Safranbolulu şair Döndü Hanım?la birlikte güzel anlar yaşadığımız için mutluluk duyduğumuzu belirtmeliyim. Bizi, bir akşam Devrek?e yamaçtan bakan ve doğal sebzelerin yetiştiği bahçesinde ağırlayan, emekli öğretmen Zeki Salmanoğlu ve eşine de teşekkür ediyorum.
Şu ana kadar katıldığım birçok yerdeki kültür-sanat etkinliklerindeki faaliyetlerde, yerel yöneticilerin – özellikle kaymakam, vali, belediye başkanı gibi kişilerin – doğrudan sanatsal faaliyetlere katılarak orada şiirlerini, öykülerini, oyunlarını sergileyen halkla buluşturan sanatçılarla, kitaplarını imzalayan insanlarla pek yakından ilgilendiklerine tanık olmamıştım. İlk kez burada Sayın Kaymakamımız ve Belediye Başkanımızın, bizim hem imza günümüze hem de şiir ve ülke söyleşimize o sıcağa karşın katılarak bizi onurlandırmaları çok hoşuma gitti. Onlara buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Buranın nabzını elinde tutan gazeteniz başta olmak üzere yerel basının ilgisi çok iyiydi. Hem televizyonlar, radyolar hem de gazeteler olarak böyle duyarlılık gösteren bütün dostlarımıza teşekkür ediyorum.
Yüz yirmi beş yıllık bir ilçe ve arkasından 1892?den beri belediye olduğu söylenen Devrek?in, eskiden Hamidiye ismiyle bilinen böyle bir kentin, tarihi dokusunu yansıtan binalarla karşılaşmadık. Kitabınızın kapağında gördüğüm ahşap evler ne yazık ki yok. Oysa bu ahşap evler, belki 50-60 yıl öncesinde burada vardı ve buranın en önemli sembollerinden biriydi. Safranbolu evlerini andıracak kadar tarihi ve kültürel dokusunu yansıtıyor, yaşamını yansıtıyor. Bu evler niye korunmamış, niye betona boğulmuş Devrek, biz buna üzüldük açıkçası. Hangi esnafa sorsak burada gezilecek tarihi bir mekan var mı diye, bize hep işte akşam altıdan sonra dere boyunca gezeceğiniz çok güzel yerler var dediler ama böyle bir kültürel ve tarihi mekanı gösteremediler. Bu açıdan da üzüldüğümüzü belirtelim. Devrek halkının tarihi dokusuna da sahip çıkmasını özellikle istiyoruz.

İbrahim Tığ: Biz de çok teşekkür ediyoruz, umarım bu dileğiniz yerine gelir.

Müslüm Kabadayı: Etkinlikler sırasında eşimin, sevgili Sevda Kabadayı?nın tanık olduğu bir gerçek var onu aktarmak istiyorum. Mürüvvet Hanım, biz baston çarşısını gezdiğimizde çok yakından ilgilendi. İlk kez, daha önce gittiğimiz yerlerde görmediğimiz ?Mürüvvet Usta? başlığının bir tabelada yer aldığını gördük Devrek Bastoncular Çarşısı?nda. Bu açıdan Devrek halkının, kadın-erkek eşitliğine ve yaşam tarzına çok yatkın olduğunu gördük. Böyle bir kasabada, küçük ilçede barınabilmiş olması, bir kadının böylesine kendisini kabul ettirebilmiş olması, Devrek halkı adına onur verici bir durum. Bunun da altını çizmiş olalım.

İbrahim Tığ: Çok teşekkür ediyoruz, sağ olun.

Müslüm Kabadayı: Ben teşekkür ederim, yakın ilginiz ve böyle bir fırsatı verdiğiniz için.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
“Bu güzel ve ağır yükle kalbim ışıdı, korktu, mahcup oldu?”Şükrü Erbaş’la Söyleşi – Çağlar Mirik

?Bu kalabalıkta bu tenhalık- Sevgilim, bütün sözlerimi Mazlumların rüyasından seçtim ben. Budur, düşünmeden bildiğim Budur, ayaklarına serdiğim has bahçe?? ?İlk...

Kapat