Bazı Gençlik Anıları : Carl Gustav Jung’un Gençliğine Dair
Şu Alafranga Zihin Doktorlarının Delikanlılık Halleri: “Fıçı” Jung Efendi’nin Gençlik Sırları!
Bugün sizinle o meşhur “analitik psikoloji” denizlerinin kaptanı, rüya hafiyesi İsviçreli doktor Carl Gustav Jung’un çocukluk ve gençlik yıllarına doğru bir seyahate çıkacağız. Hem de en yakın çocukluk arkadaşı Albert Oeri’nin dilinden, elli yıl sonra kaleme aldığı o dürüst “Bazı Gençlik Anıları” isimli hatırattan! İnsan sanıyor ki bu koca profesörler doğuştan ağırbaşlı, doğuştan hikmet sahibi. Aman efendim, okudukça göreceksiniz ki, şu yaldızlı Avrupa’nın ilim adamlarının da gençliğinde ne fırıldaklar, ne delilikler varmış; insanın aklı havsala almıyor!
Başlayalım en başından! Albert Oeri, Jung’u ilk gördüğünde ikisi de daha pek küçükmüş. Oeri’nin ailesi, Jung’un rahip olan babasını ziyarete gitmiş. Bizim Oeri, kalabalık ve gürültülü bir çocuk odasından geldiği için hemen kaynaşmak, oynamak istemiş. Peki küçük Carl ne yapmış dersiniz? Odanın ortasına oturup küçük bir yuvarlamaca oyunuyla tek başına meşgul olmuş, misafirin yüzüne bile bakmamış! Oeri o günleri anarken, “Muhtemelen daha önce böyle asosyal bir canavarla karşılaşmadığımdan bu görüşmeyi hiç unutmadım” diyerek iğneyi batırıveriyor.
Gelgelelim bu “asosyal” çocuk büyüdükçe içinden tam bir muzip, hatta biraz da zalim bir şakacı çıkmış! Bir gün mahalle çocuğuna benzemeyen, biraz hanım evladı bir kuzenini bahçedeki bir banka oturtmuş. Çocuk oturur oturmaz da bizim Carl, ömrü boyunca unutmayacağı o vahşi Kızılderili kahkahalarından birini patlatıvermiş! Neden mi gülüyor ilahi çocuk? Çünkü az önce o bankta sarhoşun teki oturuyormuş ve Carl, o kibar kuzeninin üstüne başlarına buram buram schnapps (içki) kokusu sinecek diye zevkten dört köşe oluyormuş! Sadece bu kadar mı? Bir keresinde de iki öğrenciyi bahçede resmen düelloya tutuşturmuş, çocuklardan biri yaralanınca okul müdürüne kadar iş gitmiş. Ah efendim ah, içindeki o bitmek bilmez “insanları birbirine düşürüp seyretme” arzusu ta o zamandan belliymiş!
Peki bu dünyayı titreten zekânın okul notları nasıldı dersiniz? Heyhat! Açıkça söylemek gerekirse matematikte çok zorlanıyormuş! Eğer o devirde bütün derslerden geçme zorunluluğu katı bir şekilde uygulansaydı, Jung lise diplomasını rüyasında görürdü. Meğer bu matematik körlüğü aileden, ta dededen miras kalmış; büyükbabası bir keresinde günlüğüne, matematikle en ufak bir bağlantısı olan bir şey duyduğunda zihninin karardığını, bu aptallıkları yüzünden çocuklarını asla suçlamadığını yazmış.
Hazır laf dedelerden açılmışken, Jung’un soy ağacına da bir göz atalım. Ana baba tarafı cidden evlere şenlik! Anne tarafından büyükbabası Samuel Preiswerk, Basel kilisesinin idarecisiymiş ama adamcağız ölülerle, hayaletlerle konuşan bir vizyonermiş! Koca din adamı, boş odalarda ruhlarla sohbet edermiş. Baba tarafından dedesi Carl Gustav ise zamanında Berlin’de demagojik zulüm dalgasına kapılıp hapislerde yatmış, sonra da Basel’de tıp profesörü olup çıkmış. Yani efendim, delilik ve dâhilik bu ailenin kanına ezelden karışmış!
Gelelim delikanlılık yıllarına, üniversite çağına! Carl, Basel’deki Zofingia isimli öğrenci kulübünün en neşeli, en gürültücü üyelerinden biriymiş. Hatta arkadaşları ona “Fıçı” (Barrel) lakabını takmışlar! Bizim Fıçı, salonlarda terden sırılsıklam olana kadar bir kadınla dans etmeyi “tamamen anlamsız” bulurmuş. Fakat bir gün hiç ders almadığı halde gayet iyi dans ettiğini keşfedip, Fransız İsviçre’sinden genç bir hanıma ümitsizce âşık oluvermiş! Gözü dönen âşık, cebinde sadece yirmi sentle kuyumcuya gidip iki nişan yüzüğü istemiş. Dükkân sahibi yüzüklerin fiyatını söyleyip manisine engel olmaya çalışınca da, adama küfredip dükkânı terk etmiş ve yıllarca nişanlanmadan kalmış! Şimdiki gençler gibi cebinde metelik yokken sevdalığa kalkışmanın sonu işte böyle hüsrandır ey okur!
Kulüp toplantılarında ise bizim Fıçı, okültizme, ruh çağırma seanslarına, doğaüstü olaylara kafayı fena takmış. Arkadaşlarını odasına toplar, onlara saatlerce ruhlardan, öte âlemden bahsedermiş. Odasında onunla otururken sevgili küçük porsuk köpeği de söylenen her sözü anlıyormuş gibi ciddiyetle bakar, evde okült güçler aktif olduğunda da yürek parçalayıcı bir sesle ağlamaya başlarmış! Gece geç saatte meyhaneden çıkıp eve dönerken de karanlık orman yollarında arkadaşlarının yüreğini ağzına getirir, “Doktor Götz burada öldürülmüştü” diye hayalet hikâyeleri anlatır, sonra da korunmaları için cebindeki o ne zaman patlayacağı belli olmayan belalı tabancasını arkadaşlarına tutuştururmuş! İnsanın tüyleri diken diken oluyor!
Velhasıl kelam, üniversite bitip de Jung psikiyatriyi seçip meşhur Burghölzli Akıl Hastanesi’ne asistan olunca, bir gün dostu Oeri onu ziyarete gitmiş. Koğuşlarda gezerken yatan öfkeli bir hasta aniden doğrulup Oeri’nin arkasından ona yumruk atmaya çalışmış! Bizim Oeri korkudan neye uğradığını şaşırırken, saygıdeğer doktorumuz Jung arkadaşının bu haline acıyacağına, tıpkı çocukluğundaki o Kızılderili kahkahalarından birini atarak katıla katıla gülmüş!
Görüyorsunuz ya kıymetli dostum, bilinçdışının derinliklerine inip insan ruhunun haritasını çıkaran bu adamın kendi gençliği de tıpkı incelediği o karanlık sular gibi tuhaf, dizginsiz ve bir o kadar da fırtınalıymış. Dehâ ile delilik arasındaki o ince çizgide dans eden “Fıçı” Jung, o yaldızlı unvanlarının arkasında meğer böyle bir tatlı kaçıkmış! Haftaya başka bir alafranga sırda görüşmek üzere, kalın sağlıcakla!