C.G. Jung’un Gözünden: En Trajik Ânıyla Yüzleşen Amerika

Eylül 1912’de, psikanalizin dev ismi Dr. Carl Gustav Jung, Fordham Üniversitesi’nin davetlisi olarak Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret etti. Amacı, insan zihninin karanlık dehlizlerini açıklayan psikanaliz teorisini Yeni Dünya’ya anlatmaktı. Ancak Jung, sadece hastaları değil, koca bir ulusu da analiz masasına yatırdı. The New York Times gazetesinde 29 Eylül 1912’de yayımlanan röportajı, Amerikan toplumunun psikolojik yapısına dair öylesine sarsıcı, öylesine provokatif tespitler içeriyordu ki, bu röportaj “En Trajik Ânıyla Yüzleşen Amerika” başlığıyla tarihe geçti.

Peki, ünlü İsviçreli psikoloğa göre Amerika’nın “en trajik ânı” neydi ve bu devasa kıtanın bilinçdışında neler gizliydi? Gelin, Jung’un kaleminden 20. yüzyılın başındaki Amerikan ruhunun derinliklerine inelim.

Zıtlıklar Ülkesi: Bağnazlığın Örttüğü Vahşet Jung’a göre Amerika bir zıtlıklar diyarıydı. Bir yanda dünyada eşi benzeri görülmemiş bir incelik, hassasiyet ve devasa bir “otokontrol” varken, diğer yanda aynı oranda bir gaddarlık ve vahşet yatıyordu. Jung, Amerika’daki yüksek otokontrolün ve “prudery”nin (bağnazlığın/aşırı ahlakçılığın) aslında içteki bu gaddarlık içgüdüsünü bastırmak için bir örtü olarak kullanıldığını öne sürer. Ancak ilkel güdülerin böylesine şiddetli bir otokontrolle bastırılmaya çalışılması, Amerika’yı adeta bir “sinir hastası (nevrasteni) diyarı” haline getirmiştir.

Fatihler ve Fethedilenler: Bastırılanın Geri Dönüşü Jung’un en çarpıcı analizlerinden biri, Amerika’nın fatihleri ile fethedilenleri arasındaki psikolojik etkileşimdir. Jung, bir ülkeye giren fatih ırkın, fethedilenin seviyesine inme tehlikesi taşıdığını belirtir. Amerika’daki beyazlar, Kızılderilileri sayıca azaltıp geri plana itmiş olsalar da, Jung’a göre asıl psikolojik etkiyi köleleştirilen “Zenci” ırkından almışlardır. Özellikle Güney’de, beyazların konuşma tarzlarından (aksanlarından) kadınların yürüyüşlerine kadar bu etkinin izleri görülebilir. Jung, Güneylilerin o meşhur “şövalyeliğinin, duygusallığının ve nezaketinin” aslında içlerindeki bu ilkel etkiye ve zalimliğe karşı psikolojik bir savunma kalkanı, bir örtü olduğunu iddia eder.

Makinelerin Efendisi mi, Yoksa Kurbanı mı? Amerikan zihni son derece mantıklıdır ve hayatın hammaddesini kullanarak devasa teşebbüsler, binalar ve sistemler kurmakta ustadır. Jung bu yeteneği, Püriten ve Huguenot ataların “Tanrı fikrini” her şeyden yüce tutup diğer her şeyi feda edebilen soyut düşünme kapasitesine bağlar. Ancak bu devasa mekanizmaları kurarken, insan doğasını ve duyguları ezmişlerdir.

İşte Jung’un bahsettiği “en trajik an” tam da buradadır: Amerika, yarattığı bu devasa makinelerin, sistemlerin ve tröstlerin efendisi mi olacaktır, yoksa onlar tarafından yutulacak mıdır?. İşin en tehlikeli yanı, Amerika’nın bu uçurumun kenarında olduğunun henüz farkında bile olmamasıdır.

Amerikan Evliliklerinin Gizli Trajedisi Jung’un Amerikan kadın ve erkek ilişkilerine dair gözlemleri oldukça cesurdur. O dönemde Amerikan evliliklerinin dünyanın en mutlu evlilikleri olduğuna inanılırken, Jung tam aksini, en trajik evlilikler olduğunu söyler.

Jung’a göre Amerikan erkeği, tüm “Libido”sunu (yaşam enerjisini) işine ve mücadeleye odaklamıştır; bu yüzden ev hayatında son derece tembel, uysal ve hiçbir sorumluluk almayan bir figüre dönüşür. Amerikan erkeği kadını sevmeyi henüz öğrenemediği için, onu bir eşten ziyade kendisine yön verecek bir “anne” figürüne dönüştürür. Sonuç olarak, Amerikan evlerini kadınlar yönetir.

Fakat bu durum kadınları mutlu etmez. Eşlerinden gerçek bir sevgi veya tutku göremeyen, bilinçdışında erkeğe boyun eğme arzusu taşıyan ancak karşılarında sadece “kibar ve yorgun” erkekler bulan kadınlar, tatminsizliklerini sosyal faaliyetlere dalarak bastırmaya çalışırlar. Jung, dünyada hiçbir ülkede kadınların, erkeklerin ilgisini çekmek için Amerikalı kadınlar kadar fazla çaba ve para harcamak zorunda kalmadığını belirtir; giyimleri ve süslenmeleri, antik çağlardaki çaresiz kadınları andırır. Hatta Amerikan kızlarının Avrupalı erkeklerle evlenme isteğinin altında yatan sebebin unvan sevdası değil, “azıcık tehlikeli adamlara duyulan aşk” ve Avrupalı erkeklerin kadınlara hükmetme biçimi olduğunu öne sürer.

Çözüm: Fanus Kırılmalı ve Yüzleşme Başlamalı Dr. Jung, tüm bu sorunlara rağmen Amerika’nın potansiyeline büyük bir inanç besler. Eğer Amerika sahip olduğu bu içsel vahşetten ve gerçeklerden korkmayı bırakır, kendi bilinçdışıyla ve trajedisiyle yüzleşme cesaretini gösterirse, muazzam bir yeniden doğuş yaşayacaktır. Jung’un sözleriyle; “Bağnazlığı ortadan kaldırın, Amerika dünyanın gördüğü en büyük ülke olabilir.”.

Jung’un 1912 yılında yaptığı bu psikanalitik toplumsal okuma, modern insanın makineleşmiş sistemler içinde kendi doğasına nasıl yabancılaştığını ve bastırılan gölgelerin sosyal hayatı nasıl şekillendirdiğini gösteren çarpıcı bir tarihsel belgedir. İnsan doğası değişmediğine göre, belki de kendi içimizdeki “makinelerle” ve “gölgelerle” yüzleşme sırası artık bize gelmiştir.