Bir Livaneli Adası – Zafer Köse

Yeryüzü cenneti bir adada, ormanlar arasındaki kırk konutta yaşayan insanların hikayesi, Son Ada’da anlatılan. Adanın asıl sahibi olan martılarla dengeli ve saygılı bir ilişki geliştirilmiştir. Onların yumurtlamak ve yaşamak için gereksinim duydukları alanlara girilmemektedir.

Adadaki insanlar arasındaki ilişkiler de bir cennet anlayışını yansıtır. Hesapsız dostluklar, tasasız günler, huzurlu hayatlar yaşanmaktadır. Değerli bir fıstık çeşidinin yetiştiği ormanlık alandaki ürünler, zaten kimsenin pek önemsemediği maddi gereksinimi fazlasıyla karşılamaktadır.

Fıstık zamanı, sabah erkenden yola çıkanlar, önlerinden geçtikleri evdeki insanlara seslenirler. Yetişebilenler kafileye katılarak çam ormanına doğru yürür. Herkesin elinde bir şeyler olur. Öğle yemeği için götürülen yiyecekler, içecekler, fıstıkların doldurulacağı çuvallar, sepetler neşeyle taşınır. Yetişemeyenler ormana daha sonra gelir.

Kimin kaç saat çalıştığının, ne kadar fıstık topladığının hesabı tutulmaz. Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapar. Çalışmaya en sık ara verenler, adanın müzisyen sakinleridir. Ormanda flüt ve gitar sesleri dolaşır.

Adada hayat, eğlenceli günlerle, hastalıklarla, ölümlerle, sevinçlerle akıp gider. Ta ki adaya “o” taşınana kadar.

Birdenbire, adaya bir düzen getirme, medeniyet yaratma uğraşı ortaya çıkar. İnsanlar arasında çıkar çatışmaları yaşanmaya başlar. Doğayla, özellikle martılarla yaşanan uyum bozulur. Elbette bu yozlaşmaya, insanın “medenileşerek” insanlıktan çıkmasına direnenler vardır.

Olayların ilerlemesiyle ele alınan konular, sadece o hayali adanın değil, dünyanın her yerindeki insanların meseleleridir aslında. Bu da romanın çok farklı biçimlerde okunabilmesi olanağını yaratıyor. Hayatın temel konularıyla, varoluş kaygılarıyla, güncel sorunlarla bağlantı kurulabiliyor. Bu özelliğiyle anlatı, kısa boyutuna rağmen, zamanı ve mekanı aşan evrensel bir hikaye haline geliyor.

Sözcük, cümle, hatta paragraf ölçeğinde bir çekicilik peşinde koşmuyor metin. Ama olayların gelişimiyle, bölümlerin oluşturduğu bütünlükle, anlattığından daha fazlasını anlatan özelliğiyle, şiirleşiyor. Hikaye, yozlaşmanın ve çürümenin alegorisine dönüşüyor.

BİR LİVANELİ YAPITI OLARAK SON ADA

Son Ada’da, odaklanılan konunun ve ana hikayenin dışındaki hiçbir şey, anlatıma karıştırılmamış. Alabildiğine yalın, dupduru bir kitap bu. Hiçbir edebiyat numarasına gerek duyulmadan yazılmış. Konserlerinde, bestesine ve dinleyicisine duyduğu güvenle, sahnede herhangi bir şirinlik yapma gereği duymayan bir müzisyenin yaklaşımıyla, hikayeye duyulan güvenle yazıldığı hissediliyor. İçinde hiçbir fazlalık bulunmaması, bu kitabın dünyada ve gelecekte yapacağı yolculuklarda, en büyük avantajı olacaktır.

Son Ada’da, konu, kahramanların önüne geçiyor. Livaneli’nin ilk romanı Engereğin Gözündeki Kamaşma’nın da konudan yola çıkılıp yazıldığı düşünülebilir. Ama Son Ada’da, bir tema işlendiği her sayfada baskın bir şekilde kendini hissettiriyor.

Livaneli’nin ikinci romanı Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm, peşinden yayımladığı Mutluluk ve sonrasındaki Leyla’nın Evi romanı için, kahramanlarından yola çıkılarak yazıldığı söylenebilir. Hatta bu üç romanın asıl konusu, ele aldığı karakterlerdir demek, yanlış olmasa gerek.

Böyle bakınca, Livaneli’nin ilk ve son romanlarının daha epik, diğer üç romanının ise daha lirik olduğu da ileri sürülebilir.

Anlatım biçimiyle Son Ada, sadece diğer Livaneli romanlarından değil, genel olarak Livaneli yapıtlarından ayrılıyor. Son Ada’yı yazarak, Livaneli aslında kendisini tehlikeye atıyor. Yurt içinde ve yurt dışında on binlerce okurun, önemli edebiyatçı ve eleştirmenlerin onayını almış olduğu önceki romanlarına benzer bir tarzda yazmak ve garanti bir yoldan ilerlemek yerine, yeni bir yolda yürümeyi tercih ediyor.

SIRADAKİ ADIM

Bu tercihi, onun romancılığının ötesindeki özelliklerini; genel olarak dünya görüşünü, sanat anlayışını yansıtıyor.

1978’de Nazım Türküsü albümünü yapmadan önce de, kendi kitlesini yaratmış, halkın önemli bir kesimi tarafın kabul edilmiş, o şekilde devam ederek varlığını sürdürebilecek bir ozandı. Ama hazırdan yememe özelliğinin gereği olarak göze aldığı tehlike sonunda, Anadolu müziği, Nazım Türküsü aşamasına ulaşmış oldu. Nazım’ın kendisine “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sorduğu Abidin Dino’nun, yıllar sonra coşkuyla yanıt vermesini sağlayan bir albüm oldu Nazım Türküsü: “(Mutluluğun resmini) Ben daha yapamadım Nazım, belki daha zamanı değil, ama Zülfü türküsünde mutluluğu ha yakaladı ha yakalayacak”.

1983’de çıkardığı Ada adlı albümü ise, daha önce Nazım Türküsü, Atlının Türküsü, Günlerimiz gibi çalışmaları olan bir müzisyenden beklenmeyecek türdeydi. Bunca geniş bir kitlesi varken ve kendisinden, öncekiler gibi şarkılar beklenirken, halkın karşısına oldukça farklı bir tarzla çıkarak yeniden onay istedi. 1993’teki Saat 4 Yoksun adlı albümü ve 95’deki Neylersin albümü için de benzer şeyler söylenebilir.

Müzik alanında kendini kanıtlamışken; saygınlığa ve kitleselliğe ulaşmışken diğer sanat alanlarında da çalışmalar yapması, aynı şekilde riske girmek anlamına geliyordu.

Onaylanmış tarzını tekrarlamayarak tehlikeye atılmak, Livaneli’de bir sanatsal tavır olarak ortaya çıkıyor. Bu tavrıyla Livaneli, önceki dönemde ve önceki koşullarda ortaya çıkmış da olsa, hiçbir zaman nostalji çağrışımı yapan bir sanatçıya dönüşmüyor. Bir yandan yeni ürünlerle kendini yeniden yaratma yoluna giderken, bir yandan da eski ürünlerinin capcanlı kalması mümkün oluyor.

Bu nedenle, Son Ada’yı, Livaneli’nin sadece romancılığının değil, Livaneli sanatının sıradaki adımı olarak okumak gerekiyor.

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

Mart 2009, Vatan Kitap

Yorum yapın

Daha fazla Doğa, Romanlar, Sanat, Ütopya, Yazarlarımızın son çalışmaları
Elguca ve Mzağo – Aleksandre Kazbegi

Aleksandre Kazbegi'nin Elguca adlı romanı, Türkçe'ye "Elguca ve Mzağo" adıyla çevrilmiştir. Roman, Gürcü genci Elguca'nın bir Çerkes olan Mzağo'ya tutkulu...

Kapat