Bir Ortadoğu Güncesi 2 (Lübnan’ı Anlamak ve Kavramak Üzerine) – Erinç Büyükaşık

Şam’da geçirdiğimiz iki günün ardından yolumuz bizi Beyrut’a taşıyacak. Başka bir ülke veya kenti görmek kadar benzer yazgıları yaşayan Ortadoğu’nun Paris’ini kısa bir süre önce başgösteren çatışmalar ve İsrail saldırıları ardından görmek heyecanlandıyor beni. Nizar Kabbani’nin şiirindeki, Feyruz’un şarkılarındaki Beyrut’u düşlerken bir yandan da Lübnan İç Savaşı’nın ardından küllerinden doğan ve 2005’te Refik Harriri’nin öldürülmesiyle yeniden savaş, çatışma sancılarını yaşayan bu kenti çok kimlilik, farklılıklar ve yeniden doğuş umudu içinde anlayacağımı düşünüyorum. Şam’ı soğuk ve buruk bir havada bırakıyoruz ardımızda. Uluslar arası terminalde bekleyişimiz sırasında Ortadoğu’nun diğer Arap coğrafyalarına açılan kapısından Lübnan’a ulaşım için taksi dolmuşları kullanacak olmamız düşüncesi de Ortadoğu’da ucuz petrol ve taksilerin uluslar arası ulaşımın bir parçası olması açısından da bana oldukça ilginç gelebiliyor. Yolculuğumuz Bekaa Vadisi’nden geçerek Beyrut’a ulaşmamızla anlamını bulacak. Kar kış kıyamet içinde yolumuz sancılı geçerken bulunduğumuz taksinin zincirsiz olması nedeniyle yola bu araçla devam edemeyeceğimizi söylüyor şoför, karın yoğunlaştığı anda arkamızdan gelen Rover bir jipe atlıyoruz şoförün binbir ricası sonucu jipin şoförünü ikna etmesiyle.
Mişel Süleyman’ın resimleri bu sefer Beşir Esat’ın yerine Lübnan’da yol boyu varlığını sürdürüyor, Beyrut markaların, Avrupa tüketim kültürün ve ürünlerinin egemen olduğu açık bir pazar neredeyse.Dev ilanlarla büyük mağazaların tanıtımları arapça,ingilizce ve fransızca ifadelerle karşılığını buluyor. Geniş ormanlıkların ve ülkenin sigesi ladin ağaçlarının ardından karın yerini yağmurun ve ılık bir Akdeniz ikliminin aldığı Beyrut’a yaklaşıyoruz; deniz kokusu bizdeki bu hissi güçlendiriyor kuşkusuz.
Beyrut; deniz kokan şehir, Hıristiyan, Müslüman Arapların, Ermenilerin birlikte birarada kiliseleriyle, camileriyle ve havralarıyla beraber yaşayabildikleri şehir…İsrail’in, Filistin sorunu nedeniyle bombaladığı Feyruz’un kenti..Kente yaklaştıkça içimdeki heyecan Akdenizin yağmur kokan ılıman iklimiyle birleşiyor. 1975’te yaşanan utanç dolu çatışma kenti yaşadığı etnik barıştan mahrum bırakmış olsa da Downtown’daki Al-Amir Camii’nin St. Elie Katedrali’yle aynı görkemiyle yükselişi bu kentin dinsel barışını hiçbir zaman tümüyle yitirmeyeceğini kanıtlıyor adeta.
Ülkedeki yasalar zorunlu bir etnik, dinsel barışın da imarına yol açıyor sonuçta. Nüfusunun %68’inin Müslüman, %8’inin Dürzi, %20’si Marunilerden oluşuyor. Meclisteki temsil oranı bile ülkenin bu etnik ve dinsel dağılımını göz önüne alarak şekillenmiş. 1977 yılında Falanjistlerin Şatilla ve Tel-Zataat kampında binlerce Filistinliyi öldürmesinden bu yana bu etnik kıyımın yeniden gündeme gelmemesi için adeta bu temsil sistemi üzerine tüm Lübnan’ın hassasiyetini düşünüyorum o an. Yolculuğumuz sırasında bizimle İngilizce konuşabilen tek kişi olan İlaç Mümessili orta yaşlı adamla Lübnan’ın bugününü konuşmak istediğimde Lübnan’ın özellikle Doğu Beyrut’taki Sünnilerin ve Hıristiyanların Filistin’deki savaşa göz yumduğunu ve Avrupa’yla uzlaşmasının ihanet olduğunu söylüyor . Avrupa sermayesine ve Harriri gibi işadamlarının ticaret ve hırsına bağlı olarak Avrupa’yla göbek bağı içinde olduğunu söylüyor bir yandan da, Hizbullah’ın varlığına şükrederek, İsrail’e lanet okuyor yanımda.
Otelimizin elimdeki gezi kitabına bakınca Charles Helou Meydanı’na yakın olduğunu farkedince Beyrut’a girdiğimiz caddenin biraz ilerisinde inmemiz gerektiğini öğreniyorum.Yağmur kesilmiş, deniz kokusu tüm huzur vericiliyle kuşatıyor bizi, gelişmiş büyük bir kentin limanına yakın bir oteli kalacağımız otel. Aslında pansiyon demek daha doğru olacak. Fransız apartmanları arasında sıkışmış iki katlı eski bir yapı bu pansiyon. Sahibi Hıristiyan bir kadın. Ortak tuvalet ve banyonun bulunduğu sevimli ve mütevazi bir mekan. Eşyalarımızı bırakıp kenti dolaşmaya çıkmak için can atıyoruz adeta. Yorgunluğumuzu umursamadan ve açlığımızı biraz da dizginleyerek sırt çantalarımızı boşaltıp Downtown boyunca yürüyeceğiz. Rotamız boyunca Place de Etoil (parlemento binası), Downtown ve şatafatlı yapılar etrafında sıralanan mağazalar yer alıyor. Şık genç kızlar, lüks jipler ve belki de Arap burjuvazisinin gösterişini somutlayabildiği kafeler arasında yürümeye başlıyoruz. Beyrut’a çok da yüreğimin ısındığı söylenemez bu yapay gösterişin ortasında, üstelik daha birkaç önce bombalanan Batı Beyrut’a inat Filistin gerçeğinden uzakta yaşayan Doğu Beyrut insana pek de mutluluk veriyor sayılamaz. Yol boyu yemek yiyeceğimiz bir mekan ararken, Starbuck’s, Paul gibi kafeler haricinde yöresel lezzetlere ulaşmak da mümkün görünmüyor yürüyüş rotamızda. Bu durumun da en azından Doğu Beyrut’a karşı önyargılar üretmemize yol açtığı söylenebilir. Neyse ki otel sahibesinin önerdiği ve yöresel Akdeniz mutfağına ulaşabileceğimiz mütevazi bir lokanta bulabiliyoruz Barlar Caddesi üzerinde. Akşam saati humus, lavaş ekmek, zeytin ve kebaptan oluşan ziyafetimizin Suriye’den daha pahalıya mal olacağına bile bile yemeğimizi burada yeme kararı alıyoruz.
Yemekten sonra yağmura inat ışıklar altında daha sakin, uysal ve dingin bulduğum kenti dolaşmaya karar veriyoruz yol arkadaşımla. Kenti dolaşırken Beyrut’un Ermeni mahallesi olan Burj Hamoud’u dolaşma fikri uyanıyor bir iki gün sonra ikimizde de. Sonuçta Türkiye’de soykırım olarak kabul edilmeyen 1915 tehcirinin yarattığı psikoloji buradaki 120 bin aileyi etkiliyor. Üstelik Türkiye’ye karşı yaşadıkları öfke geçmişin acılarıyla inşa ediliyor.Burada oturan Ermenilerin hepsi Türkiye’den göç etmek zorunda kalanların çocukları, torunları yani diaspora olmanın sendromunu yaşayan 120 bin kişi her biri. Biraz çekince duysak da bir şekilde bu mahalleyi veya bölgeyi görmemizin elzem olduğunu düşünüyoruz. Kenti tanımak farklı suretleriyle ve farklılıkları kavramaktan geçiyor kuşkusuz. Zihnimizde ayrıca Notre Dame de Lebanon adı verilen Meryem Ana heykelinde şehre tepeden bakmak, Bibylos, Trablus, Sur ve Saida’yı da görmek, Akdeniz’e ses veren Lübnan’ı yağmura karşın tüm Akdenizliliğiyle keşfetmek istiyoruz.
İlk adım olarak akşam saati bir şantiyeyi andıran şehrin sokaklarında tüm ıssızlığı içinde dolaşıyoruz, ?Bu şehirde polis yok? diyor yol arkadaşım, ?Askerler de mülk sahiplerinin bekçiliğini yapıyor sanki.? Sonradan öğrendiğim kadarıyla Harriri ailesi ve parlementerlerin lojmanlarının çevresinde , Downtown’da nöbet tutan askerler dışında şehir ve Lübnan adeta kendi kaderine terkedilmişliğiyle yaşamaya çalışıyor. Yolumuzun diğer gün Tripoli (Trablus)’e varacağı düşüncesiyle otelimize dönüyoruz bu yağmurlu ve yürüyüşlü rotanın ardından.
Charles Helou’dan kalkan Tripoli otobüsüyle iki saatlik bir yolculuğa başlıyoruz diğer gün. Bibylos’un ardından kıyı boyunca trafikten uzak, rahat bir yolculuk yaşıyoruz. Gözüm yol boyu uzanan kiliselerde, özellikle Ermeni bölgesini ardımızda bıraktığımızı ardarda sıralanan Ermeni kiliselerinden anlayabiliyorum. Mişel Süleyman’ın, Saad Harriri’nin posterlerinin asılı olduğu ve Sünni-Şii çatışmalarının eksik olmadığı Müslüman kenti Tripoli Memlük yapıları, çarşısı, kervansarayları, yağmuru ve kalesiyle merhaba diyor bize.Tell Meydanı’ndan itibaren Beyrut’un gösterişinin yerini bir karmaşanın, İslam kimliğinin ve elbette yoksulluğun aldığı bu şehirde yapılar bile yıkıntıları andırıyor gözümüzde. Özellikle kaleden uzanan şehir Akdeniz boyunca uzanan bir Mersin, İskenderun sıcaklığı kadar göçzede bir Diyarbakır varoşlarını da sunuyor gözlerimizin önüne.Bu şehirde Ömer El Mıurtasi Camii’ni, dar sokakları görmek, yöresel yemekleriyle meşhur bir lokantaya uğramak ve belki bir iki anısal eşya almak şart oldu diyoruz.
Tripoli’den dönüşte teleferikle Our Lady of Lebenon heykeline çıkma düşüncesi bu rotanın en keyifli yanlarından olmalı kuşkusuz. Tripoli’nin kalabalığından uzaklaşıp otobüsle Harissa’ya yol alıyoruz. Lady of Lebenon’a teleferikle çıkamayacağımızı öğreniyoruz yolculuk sırasında otobüsteki diğer yolcudan. Teleferik kış nedeniyle haftada iki-üç gün çalışıyormuş ve biz de çalışmadığı gün varıyoruz Harissa’ya. Şanssızlığımıza kızmak bir yana, ücrette anlaştığımız bir taksiciyle Harrissa’ya çıkmayı yeğliyoruz bu sefer. Çat pat bir iki sözcükle meramını anlatabiliyor bu yaşlı taksici bize. Hıristiyan olduğunu ve Meryem Ana heykeline verdiği önemi bir iki sözcükle de olsa anlatmaya çalışıyor bize. Okuduğum notlar bana bu dev heykelin Vatikan tarafından yaptırıldığını ve kenti tepeden gören ve kentin simgesi haline gelen özel bir yeri olduğunu söylüyor. Gerçekten de görkemli bir yapıyla karşılaşıyoruz Harissa’ya ulaştığımızda, heykelin döner merdivenlerle tepesine çıktığımda kendimi Galata Kulesi’nden İstanbul’a bakar gibi şaşkınlık içinde buluyorum. Beyrut’un bu derece görkemli ve büyük olduğunu ancak bu derece yukardan bakınca anlayabiliyor insan. Meryem Ana’ya dua eden Hıristiyan Arapların arasından geçerek iniyoruz aşağı bu sefer, yaşlı taksicinin akşamım karanlığı bastırmadan bizi aşağı indirmek istediğini farkediyorum, anlaştığımız paradan pek de memnun bir hali yoktu yol boyunca zaten.
Harissa’dan Beyrut’a dönüşümüz yine eski model bir otobüsle olacak . Ancak şaşırtıcı olanı varış yerimizin biraz da bizi çekincede bırakan Gauroud Caddesi yani Ermeni mahallesi olması kuşkusuz. Cebimizdeki Türk Lirasını Lübnan Lirasına çevirirken Ermeni dövizcinin ?Paranız değişmiş? demesinden öte, girdiğimiz markette çalışan Arap tezgahtarın ?Hoşgeldiniz, ama bu mahallede Türk olduğunuzu söylemeyin.Burası Ermeni bölgesi? diyerek uyarması tedirgin edici geliyor ikimize. Sonuçta zaten halklar arasındaki düşmanlığın iki halkın iradesiyle giderilmesi gerektiğini, iki halkın da tarihe karşı sevapları ve günahlarıyla özeleştiri yapması gerektiğini düşünüyoruz. Yıllarca bu topraklarda ayrımcılığa uğramış bir halkın bize de aynı ayrımcılıkla bakması yine de anlaşılır gelemiyor bir türlü.
Bu düşüncelerle cadde boyunca otele doğru uzun bir yolu yürümeye başlıyoruz. Yol boyunca dükkanlarda Arapça tabelaların Ermenice karşılıklarıyla beraber yer alması bu kentin kültürleri gettolara böldüğü düşüncesini zihnime yerleştiriyor. Caddede yer alan ?1 Dollar? adlı çin ürünleri satan dükkan bende bir milyoncuları çağrıştırıyor, yol boyu ilerlerken açlığımızı bu sefer bölgeye özgü bir dükkan olan pastırmacıdan aldığımız ekmek arası pastırmayla gideriyoruz. Otele varışımız kırk dakikalık bir yürüyüş mesafesinin ardından gerçekleşiyor. Bir sonraki rotanın Saida ve Sur olması ve bölgenin Şii Müslümanların ve Hizbullah’ın güçlü olduğu savaş mağduru nüfusun ağırlıklı yaşadığı yer olması daha fazla bir gün sonraki yolculuğu önemsememize yol açıyor. ?Bugün yatacağımız yeri bu yorgunluk ardından bir hayli seveceğimiz kesin? diyor yol arkadaşım.
Saida’ya gitmemiz için şehrin 7-8 km uzağındaki Cola garajına varıyoruz. Eski otobüslerden biriyle önce Saida’ya ulaşmayı düşünüyoruz. Yolumuz tahminen 2 saat sürüyor. Yağmur yeniden başlıyor sabah, Akdeniz boyunca uzanan yol boyunca deniz kokusu ve yağmur kokusu beraber ciğerlerimizi dolduruyor. ?Karşı kıyı Türkiye? diyorum içimden.
Tuz, deniz, Akdeniz…Saida taş yapılar ve Akdeniz İslam kültürünün birleştiği şehir. Saida’ya varışımızla yolun bizi deniz ve tuz kokusunun eşliğinde denize ve kuşkusuz deniz kalesine ulaştıracağını umuyorum. Umudum boşa çıkmıyor doğrusu.Yağmur hızlanmış olsa da rahatsız edici soğuk olmayan bu ılıman iklimde ıslanmak da keyifli olabiliyormuş. Dar sakaklar ve tipik bir Arap çarşısından geçerek ve kuşkusuz arada dinlenmek amacıyla oturduğumuz pastanede yediğimiz ekmek arası künefenin keyfini yabana atmadan önce Bab as Saray Camii’nin önünden geçip Hizbullah posterleri kuşanmış Şii mahallesinden abbaralara ulaşıyorum.Yolumuz ?Yabancılar Hanı? adı verilen iki katlı hana ulaşıyor. Hanın giriş katından top oynayan çocuklarla selamlaşalım derken İngilizcesi oldukça iyi sayılabilecek beş altı yaşlarındaki ufaklıkla okulu hakkında sohbete dalıyoruz. Biraz ilerde annesinin baharat, zeytinyağı, gülsuyu ve lezzetli reçeller sattığını hatta annesinin yaptığı reçellere bayılacağımızı söylüyor. Başı örtülü ve güleç yüzlü kadının yanına ulaştığımızda yarı Fransızca yarı İngilizce ifadelerle bize yanıt vermeye çalışıyor bu kadın, reçellerin tadına bakmayı unutmadan bir kavanoz gül reçelini satın alıp sırt çantama yerleştiriyorum. Bu handan çıkıp Filistin ve Hizbullah bayraklarıyla donanmış abbaralardan ilerleyerek Haçlılar tarafından bir ada üzerinde yapılıp sonradan karaya bağlanmış olan deniz kalesine varıyoruz. Denizle kalenin iç içe olduğu bu eşsiz mekandan Saida’ya ve Akdeniz uçsuz uzanışına bakmak ayrı bir haz veriyor bana. Yolumuzun bu sefer bir süre önce İsrail bombardımanları altında kalann Sur’a ulaşacağı düşüncesiyle bu kaledeki vaktimizi sınırlı tutup meydandaki otobüslerin yanına ulaşıyoruz.
Sur’un ve Saida’nın Birleşmiş Milletler askerleri tarafından sürekli kontrol altında tutulduğunu farkediyoruz bu rotamız boyunca. Bombardımanlar sonucu kullanılamaz hale gelmiş otobanın yerine otobüs köy yolunu andıran dar sahil yolunu kullanıyor. Sahilden gidiyor olmamızın benim keyfimi yok ettiğini söyleyemem açıkçası. Bombardıman sonrası kentin ve kentteki yaşamın ahvalini görme isteğimi bu dar yol ve yer yer tıkan trafik pek de engelleyemiyor. Birleşmiş Milletler askerlerinin ve Lübnan askerlerinin rutin kontrolleri dışında sorunsuz bir şekilde Sur’a ulaşıyoruz. Bu şehir de diğer Lübnan şehirleri gibi deniz kokuyor. Çarşıdan yola çıkarak şehrin simgesi deniz fenerine ulaştığımızda uçsuz sahil göz alabildiğince uzanıyor, kendimizi denizin ve dalgaların sesine bırakıp sessiz ve ıssız sahil şeridinde bir banka yerleşiyoruz. Bir yanımızda şehrin içinde yer alan antik kent kalıntıları, diğer yanımızda ele ele yürüyen sevgililer ve dalgalar arasında bu derece dingin bir atmosfere kendimi bırakmış olmamızın keyfi unutulmaz geliyor.
Bombardıman sonrası hızlı bir restorasyon süreci yaşamış olan şehrin yine de saldırılardan aldığı yaralar belli oluyor yıkıntı halindeki kimi apartmanları gördüğümüzde. Şehrin Hizbullah yanlısı tavrı duvarlarda ve kentin genel görünümünde varlığını hissettiren posterler, afişler ve yazılamalarla varlığını hissettiriyor ikimize de. Filistin’i savunmak ve İsrail karşıtı olmak Hizbullah yanlısı olmakla eşdeğer görülüyor bu şehirde.
Beyrut’a dönüşümüzle birlikte Lübnan yolculuğunun son ayrıntıları içinde yer alan Rwawsheh Kayalıkları ve Al Hamra’yı da görmek için Cola garajından yürüyerek Sal Hamra’ya ulaşıyoruz. Yağmur kesilmiş çoktan. Dingin, ılık bir kış havasında pek de kimsenin olmadığı sahil şeridi boyunca Beyrut’u zihnimizde bir kompozisyon içine yerleştirme düşüncesi olmazsa olmaz geliyor yol arkadaşımla benim için. Bir gün sonra Halep’e geçecek olmamızdan dolayı Lübnan’ın ve Beyrut’un tadını bu akşam çıkarmak gerek sanıyorum. Akşam saati Al Hamra’dan başlayan yürüyüşümüz otelimizde sona eriyor, iyi bir dinlenmeye gereksinimim olduğunu farkediyorum. Bir gün sonra Suriye’ye geçeceğiz Charles Helou garajından bineceğimiz otobüsle ve yorgun, bitkin bir yolculuğun çok da akılcı olmadığı kesin.
Charles Helou’ya sabah otelden eşyalarımızı toplar toplamaz yürüme mesafesiyle on dakika içinde ulaşıyoruz. Halep otobüsüne bilet aldığımızda, 302 mercedeslerden biriyle bu mevsimde yolculuk yapmanın pek de bize haz vermediğini söylemek mümkün. Üstelik Lazkiye üzerinden dar, tek şeritli ve patikalardan oluşan zahmetli bir yolu bu derece eski taşıtlarla gitme düşüncesi keyfimi iyiden iyiye kaçırıyor. Otobüste Beyrut’a çalışmak için gelmiş Irak’lı Kürt göçmenlerden dışında sadece ikimiz gerçek anlamda turist sayılırız. Diğer yolcuların hepsi Halep’e geçici işçilik için gidiyorlar, yolculardan güleç yüzlü ve sevecen olanı bizim İstanbul’dan geldiğimizi duyunca yanımıza yaklaşıyor. Ailesinin bir bölümü Şırnak’taymış, İstanbul’u çok küçükken İstanbul’da çalışan amca oğlu sayesinde görmüş. Savaş sonrasında da Irak’ta güvenlik kalmayınca ailesi Suriye, Lübnan arası mekik dokur olmuşlar geçici bir iş bulma umuduyla. Adının Welat olduğunu yolculuk sırasında öğrendiğimiz bu adam yanındaki yedi yaşındaki kardeşiyle Halep’e amcalarının yanına gidiyorlarmış. Orada hamallık, inşaatçılık ne bulurlarsa yapmayı umuyorlar. Suriye askerlerinin onları sınır kapısında çantalarını ve eşyalarını didik dik ararken aşağılarcasına aradıklarını görünce içten içe kızıyorum.Sınır kapısında bizim pasaportumuzu gördükleri an çantalarımızı aramayan Suriye askerlerinin Kürt göçmenlerine bu ikinci sınıf insan muamelesini akıl almaz buluyorum bir hayli. Pasaport işlemlerimizi hızlıca hallettikten sonra otobüsümüz yola devam ediyor.
Bir iki saatlik yolculuk bizi nihayet Halep’e bırakıyor. Halep bu yolculuğun son noktası aynı zamanda. Bir gün sonra Antakya üzerinden dönüşümüz gerçekleşecek. Halep’i gündüz gözüyle görmek, çarşıda alışveriş yapmak, Helep Kalesi’ni , taş yapılarıyla Unesco’nun koruma altındaki şehirler arasında saydığı bu şehrin mimari dokusunu gözlerimizle kavramak istiyoruz. Kuşkusuz akşam saatinde mırra içip yemeğimizi yiyeceğimiz bir lokanta bulmak da bu son rotanın en keyifli noktalarından olacak.

Sabahın ilk ışıklarıyla Halep’teyiz. Otobüs garajında çevremizi kuşatan taksi şoförleriyle ücrette anlaşamayınca taksicilerin kızgınlıkla yönlendirmesi sonucu karşı caddede bekleyen belediye otobüse biniyoruz.Otobüs şoförüne Bab-el Faraj’da ineceğimizi söyleyince İngilizce ?yes? diyerek bizi onaylıyor.Elimizde rehberden şehir haritasını incelemeye başlıyoruz otobüse yerleşince.Gideceğimiz otel Bab -el Faraj civarında olmalı. Meraklı küçük bir çocuk ilgiyle bizi izledikten sonra otobüsten inmemizle birlikte bizi otele kadar götürmek istiyor. Yer yer kuşkucu bakışlarla bu istediğini onaylamış olsak da peşinden yürümeye başlıyoruz. Bizi meydana yakın bir yere, otellerin bulunduğu güzergaha bırakıyor, ona para vermek isteyen arkadaşımın istediğini geri çevirerek uzaklaşıyor yanımızdan. Sırt çantalarımızla otele doğru yol alırken kuşkuculuğumuza ve güvensizliğimize kızarak her şehri İstanbul sanmak hatamızdan ders çıkarmaya çalışıyoruz.
Otele varır varmaz eşyalarımızı bırakıp gezginliğin olmazsa olmazı yayan şehir gezisine çıkıyoruz. Önce çarşı gezintisi, Emevi Camii’ne gidiş ardından kaleye çıkış ve şehre tepeden bakıp gözlerimizi sarı, taş yapılar arasında dinlendirmemizin ardından akşamın ilerleyen saatlerinde yöresel tatlarla Adana kebabın beraber satıldığı şehrin bilinen lokantaların birinde yarı Türkçe yarı İngilizce bizimle sohbete dalan garsonlarla hem sohbetin hem de mırranın keyfine varıyoruz. Gündüz yapılan alışveriş pazarlıkları, çarşıdaki ?One Minute ? yansımalarıyla yapılan indirimli satışlar, esnafın İstanbul güzellemelerini memnuniyetle karşılamamız ardından lezzetli bir akşam yemeği şehrin zihnimizdeki resmini aydınlık renklerle şekillendiriyor. Arap toplumunu az gelişmişlik, yoksulluk ve geri kalmışlık değerlendirmeleri ötesinde algılayamayan batıcı bakışa inat sıcak, Akdenizli ve bir o kadar bizden olan Lübnan, Suriye insanını kavramanın kendimizi de kavramak olduğunu anlıyorum.Ortak tarihsel yazgıların ortak yaşamlar, gelenekler ve değer yargıları ürettiği düşünülürse Ortadoğu insanını Türkiye halklarından ayrı bir geçmiş ve gelecek içinde anlamanın mümkün olmadığı ortaya çıkıyor. Daha geleneksel bir yaşamın egemen olduğu, kadınların örtünme geleneklerinin özellikle Sünni nüfus içinde en sert kurallarla şekillendiği Halep’te bile hayat değişime açık bir biçimde.

Yıllar boyunca sömürgeciliğin altında ezilen Arap toplumunun kendini var etme ve geliştirme mücadelesinde Suriye ve Lübnan hiç de bizden farklı rotalar izlemiyor gördüğümüz kadarıyla. Avrupa’nın çizdiği Oryantalist Ortadoğu algısının yerini bizim kendi gözlerimizle anladığımız ve kendi değer ölçütlerimizle belirlediğimiz bir anlama yolculuğuna ihtiyacımız var bu kesin; en azından bu gezinin bana bıraktığı temel değer yargısı bu.

Yazan: Erinç Büyükaşık

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Öz ve Biçim – Nejdet Evren

A. Bitmeyen Sorular Öz, genel olarak bir cismi/olguyu/nesneyi kendisi yapandır; biçim ise, sınırları belirlenmiş olmadır. Gerçekte öz ve biçim nedir?...

Kapat