Bir Teknik Olarak Üslup Değişikliği – Mesut Lizor

Bir Balıkla Sahtekârca İlgilenmek adlı romanın giriş bölümünde iki özgeçmiş vardır. Bunların kendi bağlamlarından kopuk bir şekilde orada yer alması havada kalmışlık hissi verir. Bunun bir hata olmadığını göstermek için Jameson’ın Tarihte Ulysses adlı makalesine başvurmak istiyorum. Ona göre Genelev bölümünün ana gövdeden (Ulysses) kopuk olması görsel açıdan şeyleşmenin bir sonucudur. Nitekim Flaubert’in eserlerinde de bir teknik olarak sanrısal uzam sıklıkla karşımıza çıkar. Ermiş Antonius’tan bir örnek. “Ve birden boş bir havanın içinde önce bir su birikintisi, sonra bir yosma, bir tapınağın köşesi, bir askerin yüzü, şaha kalkan iki beyaz atın çektiği bir araba hareket eder. Bu görüntüler ansızın sarsıntılarla abanoz üzerindeki kırmızı resimler gibi geceden koparak gelirler. Hareketleri giderek hızlanır. Baş döndürücü bir hızla birbirlerini izlerler. Başka zaman duruverir ve yavaş yavaş zayıflar, çözülüp yok olurlar; ya da uçup gidiverirler ve yerlerini hemen başka görüntüler alır.”

Jameson alıntısına şu şekilde devam eder. “Bu tür bir sanrı deneyimi, Geştalt psikolojisinin diliyle, arka plansız biçimlerin, zemin ya da bağlamından koparılmış olan ve yanal bir hareketle görüş alanından kesintili olarak geçen –sanki bir biçimde görülür dünyadaki nesnelerin berisindeymiş ve onlardan daha yakınmış gibi- biçim ya da şekillerin algılanması olarak betimlenebilir. Bu tür bir uzam ya da deneyimin istikrarsızlığı, tekil ya da ayrıksı bir imgenin herhangi bir arka plan ya da derinlik, kök salabileceği herhangi bir dünyasallık yaratamamasından kaynaklanır.
Basılı sayfadaki bu istikrarsızlık, anlatı zemininin ileriye-geriye bakan dokusunun kopmaya uğradığı anlamına gelir esasen. Dolaysıyla bu süreksiz imgeleri birbirine bağlama (ya da kopanları yeniden bağlama) görevi, teatral ve sahneyle ilgili yönergelerin tipografik ve maddi mekanizmalarına düşer. Böylece tipografi metnin içindeki olaylardan biri haline gelir. Bir başka deyişle burada tahrik ve teşvik edilen, şeyleşmiş görsel duyusu olduğu için, bu duyu şimdi boşluktaymış gibi işlev görmeye başlayacak, maddi gösterenleri, yani basılı sözcüklerin kendilerini (artık basılı sözcüklerin gösterilenlerini, temsillerini ya da anlamlarını değil) nesnesi olarak alacaktır.”

Rus biçimcilerinin gerekçelendirme/motivasyon olarak adlandırdığı, “dedektif” ya da “deli” figürü, Proust’ta sıklıkla karşılaştığımız üzere “anımsama” yetisi gibi aygıtlar farklı türden malzemeleri bir araya getirme işlevi görür. Marcel bir bahaneyle anımsayarak bulunduğu yerden bambaşka bir yere, mesela Combray’daki çocukluk anılarına geçer. Diyelim ki Wexford gibi bir karakter normalde evine gidecekken bir cinayet haberi alınca direksiyonu kırar, “Darmstadt” semtine doğru yönünü değiştirir, okuyucu da bu sayede onunla birlikte farklı sosyal katmanlarda dolaşma imkânı bulur. Kısacası bunlar bir sahneden başka bir sahneye geçmenin bahanesidirler.

“Balık”ta bu mekanizmanın nasıl işlediğine gelince: nasıl ki “deli” figürü en olmadık vizyonlara geçmenin bir şartıysa, “Balık” için de yazarın kendine koyduğu kural şudur: üslup değiştirebildiğin sürece istediğin kapıyı çalabilir, istediğin şehre gidebilirsin. Hikâyenin yüzeyinden kendini kurtaramadığı için ayak bağı olmaya başlayan şu eskimiş aygıtlardan farklı olarak (anımsa formu da bir karakter gerektirdiği için insanbiçimlidir), birbirinden kopuk olayları bağlama işlevi olarak üslup değişikliğinin içerdiği avantaj hiç kuşkusuz gayri şahsi olmasından kaynaklanıyor.

Bu durum ne tuhaftır ki “Balık” için bir meziyet değil de bir kusur olarak görülüyor; çünkü klasik aygıtlar romanın dikiş yerlerini gizlerken, üslup değişikliği açığa çıkarmaktadır. Bu da romana kabul edilmesi güç, ürkütücü bir çehre kazandırıyor. Bunun bir hata mı olduğu, yoksa estetiğe, aynı zamanda tarihsel gerçekliğe uygun mu olduğu eserin anlaşılmasında yaşanan en temel sorundur. Bu yüzden söz konusu ihtilafı çözmek için yeniden kanona başvurmak zorundayım. Yakın bir zamanda yayınlanan Siyasal Bilinçdışı adlı eserin yazarı, Propp’u metnin biçimsel analizinde içeriksel olanı tam olarak ayrıştıramamakla eleştirir. Propp’un işlevleri yerine “dengesizlik”, “ihlal edilen sözleşme” ve “ayrışma” kategorilerini (Balık’ın başından itibaren bunların bir uygulaması olduğunu hatırlatmak isterim) daha açıklayıcı bulur. Jameson, Levi-Strauss’un konusuna yöntemsel uzaklıkta durma başarısını ele aldığı anlatıların tarihsel köklerinde aramak gerektiğini belirttikten sonra cümlesine şu şekilde devam eder. “Bunlar açıkça bireyselcilik-öncesi anlatılardır; psikolojik öznenin henüz oluşmadığı ve bu nedenle ‘karakter’ gibi sonraki özne kategorilerinin konuyla ilgili olmadığı bir toplumsal dünyadan çıkıp gelişmektedirler. Dolaysıyla içlerindeki insani karakterlerin durmaksızın hayvanlara ya da nesnelere dönüştürüldükleri ve tekrar geri döndükleri; şu ya da bu kahramanla ‘özdeşleşme’ ya da ‘empati’ şöyle dursun anlatının ‘bakış açısı’ gibi bir şeyin bile oluşmadığı; hatta her bir hikaye anlatıcısının ya da ‘göndericinin’ (alıcının) çelişki olmaksızın kavramlaştırılamadığı bu anlatı dizgelerinin şaşırtıcı akışkanlığı bundandır.”

Bu noktada şunu açıkça belirtebilirim sanırım. “Balık”ta performansı yüksek sahnelerin ard arda gelebilmesinin nedeni tam da bu yüzdendir. İlk alıntıdaki “tipografi” kelimesini çıkartıp cümlede küçük bir değişiklik yaparak paragrafı kapatacak olursam; üslup değişikliği (böylece) romanın esas karakteri haline gelir.

Ve diğer mesele; yazarın yakın çevresinden oluşan küçük bir grup “Balık”ın başkarakteri Muan’ı beğendi ama onun olmadığı yerleri de gereksiz buldu. Bir bakıma kendisine eşlik edecek bir karakter olmayınca motivasyonu düştü, okumaları bulanıklaştı ve “orada” bir şey olmadığı sonucuna vardı. Bu durumda aklıma Godard’ın şu son filmi Sosyalizm geliyor. Bir tatil gemisinde bir tek “tanıdık yüz”ün yer almadığı yolcu kitlesi bir limandan başka bir limana geçerken sınırlarını kavrayamadığımız o uçsuz bucaksız okyanusta adeta kaybolmuştur. Kameranın görüntüler üzerinden amaçsızca akıp gidişi genel ruh halini gayet iyi yansıtmaktadır. Şimdi Jameson’dan bir alıntı daha yaparak yorumu resmileştirelim. “Yalın bir dille söylersek bu bedel radikal kişisizleş(tir)medir; bir başka deyişle Joyce’un, Flaubert’in yazarı metinden çıkarma programını tamamlamasıdır –bu program, okuru aradan çıkaran, en nihayetinde hem yazarın hem okurun o birleştirici ve düzenleyici serabını ya da serap etkisini de (‘karakter’i, hatta ‘bakış açısı’nı) aradan çıkaran bir programdır. Bu tür özü itibariyle idealist kategoriler eskiden yapıtın birliğini ya da sürecin birliğini desteklemeye devam ediyorlardı. Artık geriye çekildiklerine göre geriye yalnızca maddi bir birlik biçimi kalmıştır, yani basılı kitabın kendisi ve onun yukarıda sözü edilen çapraz göndermeleri içeren ciltli bir sayfalar bütünü olarak maddi birliği…”

Hiç kuşkusuz bir yapıt metalaşmayı kaydederken ona karşı direnç de sergilemelidir, çünkü bir yazarın işi, zaman içinde hantallaşmış biçimleri yıkarak mevcut bütün içeriklere ulaşmak ve böylece “heterojen bütünselliği” (Lukacs) inşa etmek olmalıdır. Bu yüzden yazarla birlikte şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: bize ne Muan’dan!

Mesut LİZOR

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Zazalar – Haydar Karataş

Bu Zazalık meselesi aslında epeyce karışık ve de bulaşanın başını yakan bir şeydir. Onun için işin o tarafına girmek istemem....

Kapat