Rus Biçimcileri ve Devrim – Mesut Lizor

T.Todorov

Yirminci yüzyılın başında gerek Avrupa’da gerekse Kuzey Asya ve Yakın Doğu’da önemli düşünsel ve siyasal-toplumsal olaylar olmaktadır. Kökleri İngiliz deneyciliğine dayanan pozitif bilgi kuramı Viyana’da spekülatif felsefenin o muğlak, sınır tanımaz diline bayrak açar. Hareketin en ünlü isimlerinden Wittgenstein Tractatus’u (1921) kesinlik ihtiyacının bir gereği olarak adım adım, numaralandırılmış yalın önermeler biçiminde yazar. Alman İmparatorluğu’nun iki büyük hanedanı, Hohenzellern ve Habsburg ile Yakın-Doğu’nun imparatorluk kalıntısı Osmanlı hanedanı birlikte Birinci Dünya Savaşı’nda (1914) yok olmadan önceki son savaşlarını vermektedirler. Paris sokakları anarşistlerin kurduğu barikatlarla abluka altına alınmıştır ve hep bir ağızdan ekonomik eşitlik talebi yükselmektedir.

Sanayi devriminin anavatanı İngiltere dünyanın dörtte üçünü sömürmenin getirdiği refah sayesinde nispeten istikrarlı bir konumdadır; yine de İrlandalı bir yazar Londra’da öğretmenlikten arta kalan zamanında yavaş yavaş Ulysses’i (1920) yazmaktadır. Souhampton gibi, Liverpool gibi liman şehirlerinde emtia trafiği o kadar yoğundur ki serbest meslek sahibi Leopold Bloom’un küçük işletme sahiplerinden reklâm toplamak için yaptığı bir günlük Dublin yürüyüşü Odysses’in maceralarıyla at başı gider. Ve Karl Marks çok önce Komünist Manifesto’da (1848) kışkırtıcı bir dille çağın ruhunu yakalamaya çalışıyordu: “Bütün işçiler birleşin!” George Lukacs Tarih ve Sınıf Bilinci’nde (1923) burjuva felsefesine karşı bir proleter bilgi kuramı geliştirerek sınıf çelişkilerini, aynı zamanda özel hayatın sınırları içinde sıkışıp kalmış bireyin trajedisini çözebileceğini düşünür. Gelelim Rusya’ya, orada tekniğin gücüne inanan bir grup aydın, entelektüel ve sanatçı geleneksel edebiyat dünyasının şatafatlı diline savaş açtıklarında tarih 1915’i göstermektedir ve sonra 1930 akımın kendini feshedeceği yıl olacaktır.

T.Todorov konunun profesyoneli olmayan okuyucunun genel bir fikir edinebilmesi için her biri önemli eserler vermiş olan Rus biçimcilerinden bazı yazıları Yazın Kuramı adlı eserde toplamış. Yazarın Önsöz’de belirttiği gibi Rus biçimcileri edebi metinleri analitik yöntemden yoksun, farklı disiplinlerin karmaşası içinde gelişigüzel ele alan eleştiri geleneğine ilk güçlü itirazdır. Öyle ki Batı edebiyat dünyasında gözden kaçmış ya da ele alınmaya gerek görülmemiş ‘anlatı yapılarının tipolojisi’, ‘gerekçelendirme’, ‘olağanüstü masalın yapısı’, ‘biçim bilinci’, ‘kuruluş ilkesi’ gibi teknik terimleri bilimsel yöntemin kılavuzluğunda titizlikle incelemişlerdir. Akla inançları tamdır. 1917 Devrimi’yle toplumun yeniden inşa edilmesinde sıkça kullanılan ‘yapım’ kavramı onlar için önemlidir. Metnin kuruluşunda belirleyici rol oynayan yasalar vardır ve eleştirinin görevi de bu yasaları açığa çıkarmaktır. Ama aynı zamanda yukarıda, giriş paragrafının da gösterdiği gibi mesele basit bir kalem tartışması, akademiler arası polemik yarışı değil, düpedüz toplumsal bir mücadeledir. Nitekim ilk dönem biçimci yazarların Mayakovski önderliğindeki fütüristlerle yollarının kesişmesi boşuna değildir; çünkü ortak düşmanları vardır: Simgeciler (sembolizm.)

Simgecilik dönem dönem politik eşitliğin gerilemesiyle su yüzüne çıkan otoriter yönetim biçimlerinin baskı altına aldığı bireyin gittikçe içe kapanan (sinik) ruh halinin edebiyattaki bir yansımasıdır. Toplumsal varlık olarak bireyin zihinsel yetenekleri o kadar ağır sakatlanmıştır ki somut gerçekliği açıklamak için bulabileceği en kötü biçimi bulur: Sembol. İbsen’in ‘yaban ördeği’ ya da Bilge Karasu’nun Ankara’nın en işlek bulvarlarından birinde patdanak karşımıza çıkan ‘kirpi’si aklın gerçeği kavrama yeteneksizliğinden başka bir şey değildir. Şimdi Plekhanov’a kulak verelim: “Edebiyat tarihi tikel gerçekliği aşmak için ya simgeciliğe ya da gerçekçiliğe başvurur. İlkini (yani simgeciliği) tikel gerçekliğin anlamını kavrayamadığında ya da gerçekliğin gelişiminin götürdüğü sonucu kabul edemediğinde kullanır. Zor, bazen de çözülemez sorunları çözemeyince simgelere başvurur. Hegel’in o hoş deyimiyle yaşama, geleceğin bir resmini getiren o sihirli sözcükleri dile getiremediğinde. Yani o sihirli sözcükleri dile getirmek bir güç belirtisidir, oysa bunu yapamamak zayıflık. Bir sanatçı simgeciliğe eğilim gösterdiğinde de aynı şey olur.” Simgeci düşünce gözünün önünde uzanan gerçekliğe nüfuz etmeye cesaret edemez. Jameson, Marksizm ve Biçim’de (s.283) yukarıdaki alıntıyı kendi sözleriyle şöyle tamamlar: “Okur bu pasajda simgeci tarzlara dönüşün tarihsel bir gerileme olduğunu hisseden değer yargısının Hegelci kökenini göz ucuyla” fark etmiştir.

Elbette biçimciler aynı nedenlerle simgecilere yüklenmiyorlardı. Üzerinde durdukları asıl nokta, metinleri estetiğin ‘Güzel nedir?’ sorusunun etrafında şekillenmiş o yüce yorum denemelerinden kurtarmaktı. Faust’un edebi değerinin haşmetli bir dağın bizde uyandırdığı yücelik duygusuyla ilişkilendirilmesi fütüristler için olduğu kadar biçimciler için de bir tür çarpıtmaydı. Eyhenbaum’un kendi sözleriyle söyleyecek olursak “Simgecilikle çatışmaya girmemizin nedeni yazınbilimi onların elinden almak, yazını estetik ve felsefi spekülasyonlardan kurtararak olguların bilimsel incelenmeleri yoluna yöneltmekti. Aynı zamanda klasik eleştirinin öteki uca savrularak bireysel dehanın kapalı anlatım tarzlarına kapı açan o kendine özgü, karmaşık ve de gizemli psikolojisini kendine referans alması itiraz edilen başka bir noktaydı. “Amacımız simgecilerin kuramsal öznel estetik ilkelerine karşı olgular önünde bilimsel ve nesnel bir tutumun benimsenmesi gerektiğini ileri sürmekti.”

Yine de program ilk dönemlerinde istenilen yetkinliğe ulaşamayacaktır. Çünkü yüzyıl başında geleneklerin hallaç pamuğu gibi atılması, toplumların sınıflı yapısının su yüzüne çıkıp keskinleşmesi ve benzeri pek çok görüngü, biçimcilerin metni bilimin konusu haline getirmek için yalıtarak incelemek istemelerine engel çıkarmıştır ve bu da ne ironiktir ki onlara dikkat çekici bir canlılık kazandırmıştır. Etnolog Veselovski’nin “Yeni biçim yeni bir içeriği dile getirmek için ortaya çıkar” önermesi, doğruluğu her türlü kuşkunun üzerinde yer alan bu önerme bakın Şklovski tarafından üyesi olduğu grubun içgüdülerine uygun olarak nasıl eleştirilir. Tam aksine “yeni biçim estetik özelliğini yitirmiş eski biçimin yerine geçmek için ortaya çıkar.” Şklovski’nin kelime oyunu yaptığı çok açık. Aynı Şklovski adı konmamış devrimci kimliğiyle edebiyatta kendini tekrar eden bir yapı, bir gelenek varsa, bunun da ancak çatışma, var olan bütünün yıkılması olduğunu söylerken de metnin gerçekliğe temas ettiği o gerilimli sınır çizgisinde duruyordur. “Yazınsal evrim” dedikleri, metinler arası ilişkinin tarihini anlatan pasajlar pekâlâ işçi sınıfının gayri meşru varlığının dolaylı bir yolla tanınması olarak da okunabilir. “Her yazın döneminin bir değil ama birçok yazınsal okulu vardır. Bu okullar yazın içinde aynı anda var olurlar ve aralarından biri öne çıkar, kuralları belirlenip kabul edilir. Ötekilerse gizlice varlıklarını sürdürürler.” Şklovski düpedüz siyaset felsefesinin kavramlarıyla konuşuyor artık. Ve sonra “yazınsal evrim kavramı içindeki anlaşmazlıkların, dönem dönem yaşanan devrimlerin ortaya çıkmasıyla karmaşıklaşır ve o eski sakin gelişme anlamını yitirir.”

Son olarak şunu belirtmek isterim ki gündelik dilin standart kalıplarıyla algılanan nesneler zaman içinde canlılıklarını yitirerek otomatikleşir. İşte bu noktada sanatın görevi kabuklaşmış algımızı kırmak, böylece baskı altında tutulan ruhsal ve zihinsel enerjilerimizin serbest kalmasını sağlamaktır. Şklovski’nin sözünü ettiği biçim bilinci sürekli tekrardan dolayı eskimiş biçimi yıkarak okuyucunun algısını sarsmayı amaçlar. Bu bizde bir yenilik duygusu uyandırır, gövdenin yeniden dirilişiyle ölü toprağı üzerimizden atılır. “Sanatın tekniği nesneleri yabancılaştırarak farklı şekilde algılama tekniğidir ve aynı zamanda biçimi anlaşılmaz kılma, algılamanın güçlüğünü ve süresini artırmaktır. Sanatta algılama edimi kendi başına bir amaçtır ve uzatılması,” kendine uzun uzadıya baktırması gerekir. Demek ki biçimci sanat (pekâlâ gerçekçi de denebilir) sanayi toplumlarında her şeyin yolunda olduğu izlenimi veren çağdaş sanatın kullanılıp atılmak için tasarlanmış (hazır) plastik içeriğine karşı bir direnç sergilemek zorundadır, çünkü meta olmak istemiyordur.

mesutlizor@hotmail.com

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Zihnin sınırlarını yıkmak

Kapitalizm, küreselleşmenin de etkisiyle yer yurt ayırt etmeksizin var olan değerleri, düşünceyi, gelenekleri, doğayı yakıp yıkarak ilerlemeye devam ediyor. En...

Kapat