Bir kayıp nesne olarak Ütopya’nın adı(1) – Mesut Lizor

Ütopya_denen_arzuSuruç’ta katledilen Genç Yoldaşların anısına,

Gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü ve çapraşık. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar onu besleyen avlardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur. Bir tasarımın gücü ve doğruluğu bir alıntının başka bir alıntıyı davet etmesini sağlayıp sağlamadığıyla ölçülür. Eğer düşünce tek bir gerçeklik hücresini bile açabilmişse, öznenin dıştan müdahalesine gerek kalmadan öbür hücrelere de nüfuz etmesi beklenir. Nesnesiyle gerçekten ilişki kurabilmiş olduğunun ilk kanıtı çok geçmeden çevresinde başka nesnelerin de billurlaşmasıdır. Kendi özgül konusuna yönelttiği ışık altında başka başka konular da parıldamaya başlar.
Theodor W. Adorno

Nereden başlayacağımı bilemediğim için Zehra(2) hakkında ileride ne tür sonuçlar vereceğini tahmin dahi edemediğim kısa kesik garip notlar alıyordum. Derken uzun bir sıkıntıdan sonra geldi her şey. Acaba yazmak da büyü yapmak gibi bir şey midir? Ruh çağırır gibi sıkıntı çağırırsın. Uzayın uzak ve gizli köşelerinde birikmiş tomar tomar küresel güç, diyelim ki Geburah ve Hesed, öfke ve gelecek tanrılarını bakır, bazen de çinko oluklar üzerinden buraya taşıyabilmek için beyaz kırmızı sarı bir ışık demetini alnından aşağıya hayalden akıtarak başka bir boyuta yavaş yavaş havalanırsın, “Elveda, hayat! Elveda, dostlar!” diye içinden gümbür gümbür bir ses yükselir.

İnsanların en temel arzusu budur diye düşünüyorum: YERDEĞİŞTİRMEK! İster peşlerine takılmış isterse Köprübaşında mevzilenmiş olsunlar sevgili şoför arkadaşlarımızın şeflere aldırmaksızın, hatta onlara inat Ahmediye’nin daracık sokaklarına vites yükselterek girmelerinde şaşılacak ne var! Sahi, hafta sonları kaç aile ölüyordu? Bizi özgürlüğe kavuşturacak imkânların henüz var olmadığı zaman dilimlerinde sıkışıp kalmış insanlar gerçekten var mıydı? Erkekler karılarını bu yüzden mi bıçaklıyor? Sahi, insanoğlu ne istiyor? Sizi içeri davet etmeden önce bunları düşünüyor, önümde duran şu eser hakkında kısa kesik garip notlar alıyordum.

Romanın birinci değil de ikinci cümlesine bir bakalım: İstanbul’da haziran ve temmuz yaz aylarından sayılırken bu sene adeta mevsim-i bahar bu iki aya atlamıştır. Nabizade Nazım’ın amacı günümüz uluslararası hakemli çevre dergilerinde yayınları kabul görmüş uzman akademisyenlerin somut ölçümlere dayanarak kamuoyuna duyurmaya çalıştıkları iklim değişikliğine değinmek değil elbette, tam tersi: Tarabya ve Büyükdere’de dedeleri ahırlara dahi alınmamış muhafazakâr çevrenin kendi soyundan saydığı Osmanlı paşalarına ait yalıların arkalarından usul usul sokulan kaçak yapıların giderek göze batan artışına rağmen yolu bu taraflara düşen seyyahları hala büyülemeyi başaran Boğaz’ın asla mağlup edilemeyen güzelliğinden, keşfini küpeli III. Selim’e borçlu olduğumuz nihavent makamında şarkılar söyleyerek sandal sefası sürenlerden, en fazla sadece hasret çekenlerin olduğu mutlu mesut insan kalabalıkları ve buna benzer şeylerden söz eden, uzunluğu göz önüne alındığında minik bir bölüm mahiyeti taşıyan bir giriş ağırlık kazanmakta, ilerleyen sayfalarda karşımıza çıkacak olayların vahametini artırmak için yazar -çevre felaketiyle hiç ilgisi olmayan- bazı ön hazırlıklar yapmaktadır.

Şu gördüğünüz gökyüzüne diklemesine uzanan allı pullu yeşil tepelerin birinde Suphi ile Zehra birbirinin dizinin dibine oturmuş, kah yanak yanağa kah dudak dudağa öpüşmektedir. Anlatıcının dediğine bakılırsa toyluğu yüzünden duygularını nasıl adlandıracağını bilmeyen Suphi bize kalırsa ruhsal yapının dillere destan o muazzam karmaşasına gizli bir direniş sergileyerek kendisinde yoksunluk hissine asla geçit vermeyen gururlu bir erkek olduğundan Zehra’yı arzularken ona acıyormuş gibi yapmayı ihmal etmez. Beyoğlu’nda mağaza sahibi zengin bir tüccar olan Şevket Efendi hazır elinin altında bir çalışanı kızını sevmişken onları evlendirir. Zehra mutludur, Suphi sınıf atlamıştır.

Çocuklarımızın Bulgur’ludaki yalılarında öğleden sonraları kamelyanın altında çay içerek tatlı tatlı vakit geçirecekleri yedi buçuk aylık balayı dönemini anlatmadan önce şu son dönemde Der Spiegel’in hemen hemen hiç çağrışımı olmadığı için takip edilmesi kolay, tam da bu yüzden sinirlerimi alt üst ederek beni deliye çeviren ekonomi makalelerinde aynı şeyin dikkatimi çektiğini belirtmek isterim. Bir kriz anında başvurulmak üzere Avrupalı siyasiler şu sıralar bir alkoliğin kasa kasa bira depolaması gibi el altında bereitstellen hazırda para bulundurmak istiyorlar. Uzak ihtimalleri kapsayan, her bir öğe için ayrı bir model uygulayan ciddi köklü bütünlüklü bir değerlendirme yerine iç organları sıvı akışına bağımlı hale gelmiş toplumsal gövdeye para pompalayabilmek amacıyla bir trilyonluk düz kurtarma paketini onaylayacak kanun hükmünde kararnameler çıkarmak için çırpınıyorlar. Daha düne kadar mankenlerle grup seks yaptıkları villaların kapı aralığından objektiflere yarı çıplak poz veren vekiller şu sıralar gece yarıları pijamalarıyla yataktan apar topar kaldırılıyorlar ki bu yasalar hızlı hızlı çıksın.

Hep söylerim, insanoğlu ne zaman yolu kısaltmışsa başı hep belaya girmiştir. Bunu ilk kez bambaşka bir yerde, Cumhuriyetin birinci döneminde Müslüman milliyetçi sermayedarların bir kaçakçıya hunharca öldürttüğü Sabahattin Ali’nin anlatılarında görmüştüm. Kürk Mantolu Madonna’da beni sarsan şey sanırım mesafeydi. En yalın, en biçimsel haliyle anlatmak gerekirse Raif Efendi genç bir delikanlıyken dil öğrenmek için İstanbul’dan kalkar Almanya’ya gider. Berlin müzesini ziyareti sırasında kürk mantolu Madonna’ya hayran kalır, öyle ki resimde kendi portresi yer alan bayan ressam onu tanımak için yanına oturur, bazı sorular sorsa da bu meraklı genç resmin işaret ettiği o uzak mesafeden gözünü bir an olsun ayırmaz, bir bakıma buraya değil de Oraya bakar- İlya Repin’in Dolglar resminde olduğu gibi: sahil kenarından kapkara olmuş halatlarla bir gemiyi çeken kölelerin arasında parlak bir ışık demetiyle merkezi konumuna dikkat çekilen sarışın, uzun boylu, saçları dalgalı, zayıf bir çocuk bize nefret dolu gözlerle bakan homo de ressintmenth diyebileceğimiz hınçlı bir kişi dışında yorgunluk ve umutsuzluk yüzünden başları öne eğik grubun ortasından boynunu alabildiğince uzatarak ileriye uzağa geleceğe bakar- Tanpınar gibi geçmişi diriltmek isteyen taraftarları sayesinde zaman dışı oldukları halde gerçekmiş gibi görünen Doğu-Batı karşıtlığından medet uman ikinci sınıf bir yazar bu durumda ne yapar? Raif Efendi Alman sevgilisine kanun ve udun keman ve piyanodan felsefi-ahlaki alt yapısı yüzlerce yıl geriye uzanan daha zengin bir çalgı aleti olduğunu kanıtlamaya çalıştığı sırada içeri kızın annesi girince hemen ayağa kalkar ve gider yaşlı teyzenin elini gururla öper. Oysa Sabahattin Ali İmparatorluğun yıkıntıları arasında yaşadığı halde –belki de bu yüzden- bu tür seremonilere zerre kadar teklif vermez.

Sonra büyük bir merakla önceki iki eserini bir çırpıda okudum, fakat aynı heyecanı bir türlü bulamadım. Aradaki fark nereden kaynaklanıyordu? Sokaklarda dolaşırken, otobüsteyken, bir sevgili adayının yüzüne bakarken bir süre bu sıkıntıyı içimde taşıdım. Ta ki sanayi şehirlerinde nüfus patlaması, üretimde artış, değerler dünyasında değişim, yeni hak ve talepler, şu ya da bu nedenle dava dosyalarını ancak yıllar sonra sonuçlandırabilen yozlaşmış hukuk sisteminde personel sayısını artırarak reform yapmak isteyen çevrelere karşı eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un ona bilirkişi olarak başvuran Tercüman gazetesinde bürokratik burjuvazinin sınıfsal çıkarlarını korumak için sarf ettiği o harika cümlesini görene kadar: eğer oda sayısı artarsa Yargıtay’ın bütünlüğü bozulur.

Hiç kuşku yok ki çok zekice! Ne zamandır romanda biçimin ne olduğu hakkında aradığım en net tanımı önümde buluvermiştim. Bu kalıp cümle sayesinde kendi kendime artık şunu söyleyebiliyordum: biçim her bir içeriğin kat edilmesiyle inşa edilir; dolaysıyla içerikte artışla beraber biçimde değişiklik yapmak kaçınılmazdır; aksi halde hiçbirimiz bu dar biçime sığamayacağımız için biçim yıkılacaktır. İktidarın çıkarlarından ötürü korumak istediği eski biçim tarihsel gelişmeler karşısında kaskatı kesilir ve bu yüzden sadece dışarıda bırakılanlar değil bu biçimin özneleri de havasızlık yüzünden can çekişir. İster yüksek ister ikinci sınıf olsun edebiyatın büyük bir kısmının görmezlikten gelinemeyecek o meşhur can sıkıntısı da buradan ileri gelir. Okuyucu öfkeyle tekrar tekrar itiraz eder: ne kadar az değişiklik gelişme içerik var.

Okült gelenekleri mutlu edecek şekilde söylemek gerekirse Sabahattin Ali kuşatıcı biçimsel başarısına ulaşmadan önce üzerimize bir kâbus gibi çöken ilk iki eserinde “ruhu daraltan damonların” esiridir henüz (die Dâmonie der Verengerung der Seele- Lukacs). Nitekim İçimizdeki Şeytan’ın başkarakteri Ekrem Boğaz üzerinden vapurla Kadıköy’den Üsküdar’a geçerken üst güvertede yıldırım hızıyla âşık olduğu bir kıza yolculuk son bulmadan nasıl yaklaşacağını kara kara düşünürken düşüne dursun kızın yanında oturan, onunla ara ara çene çalan bir kadın bir süre kendisine baktığımızda yakından baktığımızda Ekrem’in uzak bir akrabası çıkacaktır. Aynı sorun Kuyucaklı Yusuf’ta da vardır. Erkek çocuk sahibi olmak isteyen savcı Ahmet bir vukuat üzerine gittiği köyde eşkıyaların bir gece dağdan baskın yaparak öldürdüğü bir ailenin ortada kalan çocuğunu oracıkta evlat edinir –ki daha sonra Yusuf üvey babasını taklit eder gibi üvey kız kardeşi Mukadder ile evlenecektir.

Kürk Mantolu Madonna’nın aksine ya da ondan farklı olarak bu mesafe kaybı/yitimi geçenlerde bir dostumla birlikteyken onun ağzından dinlediğim bir olayda da dikkatimi çekmişti. Kendisi internetten günlük haberleri yakından takip eden birisidir. O gün Hüseyin’le Galata kulesinin dibinde kalabalığın arasında açık havada bira içmek için hemen girişte sol kolda Mevlevihane’nin bulunduğu Galip Dede caddesinden aşağı doğru inerken o söylemişti. Diyanet Başkanlığı küçük yaştaki kız çocuklarını evlat edinen erkeklerin daha sonra onlar reşit olduklarında kızlarıyla rahatça evlenebileceği fetvasını vermiş. Arnavut kaldırımında topuklu ayakkabıları yüzünden ikide bir sendeleyen kadınların, farklı uyruktan turistlerin, seyyar satıcıların ve harıl harıl çalışan esnafın arasında renkli, cıvıl cıvıl, neşeli insan seli içinde yürürken ilk başta “fetva vermenin” ne kadar gülünç olduğunu düşünmüş, sonra vurgunun başka bir yerde olduğunu anladığımda Diyanet’e bağlı camilerin birinde bir hocanın yönetmelik gereği konu hakkında halkı bilinçlendirmek için en içten duygularıyla tane tane vaaz verdiği hayali görüntüsü zihnimde hızla biçim bulmuştu. Bundan böyle sevgili mümin kardeşlerimiz kadınları ellerinin altında hazır bulacaklardır –ne mutlu onlara!

Son bir örnek daha: Zaven. Kendisi Amerikan bilardosundan satranca her türlü sporu rekabet yaratacak düzeyde ortalamanın biraz üzerinde bildiği için aranan bir partnerdir, öyle ki hayatı oyun oynayarak vakit geçiren biri gibi görünür. Hâlbuki herkes gibi çalışmak zorunda olduğu apaçıkken insanların böyle bir yanılsamaya kapılmaları ilginçtir. Çünkü gişe hâsılatı yapan piyasa filmleriyle adı herkes tarafından bilinen bir yönetmenin, medyada yüksek sanat taraftarlarıyla ağız dalaşına giren Sinan Çelik’in yanında ayak işleri yaparak, arada bir de onun filmlerinde yan rollerde oynayarak geçimini güç bela sürdüren biriydi, yanlış hatırlamıyorsam en son Papağan’da başında asker miğferi olan bir köy delisini canlandırmıştı.

Aynı zamanda kendisi ‘Ermeni soykırımıyla başlayan bir dizi katliamdan geriye kalmış çok küçük bir azınlığın bir üyesi olduğu için insanlarla yüzeysel ilişki kuruyor’ diye hakkında tahmin yürüttüğüm birisidir. Bunun doğru olup olmadığını ne kadar merak etsem de onunla açıkça konuşarak öğrenme fırsatım hiç olmadı. Orada uzaktan izlediğim bir anı parçası yaklaştığımda muhtemelen kaybolacaktı. Tıpkı Legrandin’in kolunda sosyeteden bir bayanla kilise çıkışında yakın komşuluk ilişkilerinden dolayı asla görmezlikten gelemeyeceği Marcell’le babasının yanından geçerken o müphem bakışıyla yol açtığı -‘onları gördüğü halde selam mı vermedi yoksa gerçekten görmedi mi’- ikilemini Marcell ve ailesinin bir türlü açıklığa kavuşturamaması gibi bazı yorumlar asla doğrulanamaz, aynı nedenle yanlışlanamadıkları için de aklımızdan hiç çıkmaz çıkmazlar.

Mimar Sinan’da modellik yaptığım sırada öğleden sonraları okul kantininde yıllarca hiç abartısız her gün yüzün üzerinde beş dakikalık yıldırım partiler “attığımız” halde kendisi hakkında özel bir tek şey söylediğini duymamışımdır. Genelde resim ve mimarlık bölümünden arkadaşlarla Beyoğlu’nun bir şekilde ayakta kalmayı başarmış izbe kahvelerinde ister King oynayalım isterse bir Reggy barda kadınların arzulu bakışları altında biralarımızı yudumlarken yıldırım atalım, ilişkimiz hep sabit kalırdı. Oyun anlayışı da hemen hemen böyleydi. Mihail Tal gibi macera arayan bizlerin aksine rakibin psikolojisini baskı altına alacak yaratıcı ucu açık belirsiz bileşimleri asla denemezdi. Yıldırımın ruhuna tümüyle aykırı olduğu için masadaki herkesin sinirini bozan belli bir açılış bilgisiyle destekli katı bir savunma anlayışı onu telafisi mümkün olmayan kaba hatalardan uzak tutar, korurdu. Göçebe Moğol toplulukları gibi iştahla ve çoğu zaman desteksiz saldıran bizlerin karşısında bu sayede oyun sonuna ya zaman bakımından ya da maddi olarak üstün girerdi. İşte en fazla içeriği kapsayan, kendi bağlamı dışında dahi açıklama gücü olan biçimlere özel bir ilgi duyduğumdan onunla Ağaoğlu bilardo salonunun alt katında masa tenisi oynarken ondan kulaklarımın pasını silecek nefis bir cümle duymuştum.

Zaven her zamanki gibi dengeli oyunuyla önde gidiyordu. Sonra iç ve dış vuruşlarım kendiliğinden istikrarlı bir periyoda girince hızlı bir şekilde oyunda üstünlük kurmaya başladım. Sert toplarım yüksek oranla masaya isabet ettikçe oyun tarzıma güvenim artıyor, böylece daha fazla çakıyordum. Zaven kilosuna rağmen uzanabileceği toplara uzanmıyor, raketi Pinokyo misali iplerinden çekiliyormuş gibi zoraki kaldırıyordu. Oyundan düştüğünü, koptuğunu, ona bir şeyler olduğunu anladığımda neden oynamak istemediğini sordum. Bu sırada keskin ataklarıma hala cılız karşılıklar verdiğinden sık sık arkaya kaçan toplardan bir yenisini daha duvar dibine gidip almadan önce umutsuzca ve aynı zamanda nevrotik kişiliğinin pürüzsüz bir özetini veren donuk bakışlarla masaya bakarken ne zamandır çapıcı bir ifadeye susamış hassas kulaklarımı ödüllendirmek ister gibi onbirli sistemin çok kısa olduğunu bahane etmiş olsa da kendi kendine şunu mırıldanıyordu: oynamadan kazanmak istiyorum, oynamadan kazanmak istiyorum. Ben bunu hemen kendi söz dağarcığıma ‘açılmadan oynamak istiyorum’ diye çevirmiştim. Masa tenisinde topa sert vurmak için masadan uzak oynama ilkesi aynı zamanda edebi metinler için de geçerlidir.

Gelelim Zehra’ya. Babası Şevket Bey’in yeni evli çiftin balayını geçirmesi için hazırlattığı konak öyle güzeldir ki ön cephesinde bir pencere önüne otursak da etrafı şöyle bir temaşa etsek görülecek manzara-i latifeyi seyre doymak imkânsızdır. Hiçbir yabancının içeri giremediği kapalı, sıcacık, güvenli –altı dönümlük- bağda, etrafta, konakta kitap okurlar, müzik öğretmenleri ud, kanun, fazladan piyano dersi verir, öğlen olur uyurlar uyanırlar, aynı sınıftan komşularıyla sütlü kahvelerini içer, bol bol sohbet ederler, bir heyecan basar ayaklanırlar, kadın erkek çoluk çocuk çayırlara tepelere dökülür, herkes rast geldiği yere oturuverir, ne zeminde rutubet ne de havada soğuktan eser bulunur, herkes şen herkes bahtiyar görünür.

Sonra, çok geçmeden Zehra dünyanın hayal ettiğinden daha büyük bir yer olduğunu fark eder. Suphi’nin atıyla dışarı çıktığı bir gün Zehra da dadısı Nazikter ile Çamlıca ormanlarına gezintiye çıkar. Orada, Bulgurlu’ya giden Libade yolunun kenarında bir ağaca sıkıca bağlanmış bir atın sahibinin Suphi olabileceği düşüncesi Zehra’yı ormanın içlerine doğru harekete geçirir. Dik bir yokuştan sonra bir ok gibi düzleşen, iki tarafı bodur çalılıklarla kaplı patikada biri erkek diğeri kadın bir çift gördüğünde Nabizade Nazım’ın girişten itibaren yaklaşık 25 sayfa boyunca bilerek resmettiği o mutlu tabloda ardı arkası kesilmeyecek ilk büyük kırılma yaşanır. Zehra onlara arkalarından soluk soluğa öfkeyle yaklaştığında ‘Alçaklar’ diye kulaklarının dibinde haykırmak ve aynı zamanda dimdik kaldırdığı kolu erkeğin suratına olanca gücüyle tokadı indirmek üzereyken utancından kıpkırmızı kesilir- fakat hissiyatında her ne kadar yanılmış olsa da sıtma geçiren bir hasta gibi günlerce yatakta yatalak yatar. Kıskançlığı ötekini ancak bir kriz anında hesaba katan daracık hayatının bir özeti gibidir.

Daha sonra Beyoğlu’nda bir yere taşındıklarında, Suphi işi gereği arkadaşlarıyla gece geç vakitlere kadar dışarıda kaldığında Zehra aynı duyguları, olasılıkları, tedirgin edici yüzleri yeniden ve yeniden yaşarken talihsiz bir gelişme daha olur. Ruhun zaman içinde açılan derinliklerinden habersiz olduğu kadar ilgisizliğiyle de insanı dehşete düşüren, geleneksel kültürün son temsilcilerinden eski kafada bir Osmanlı kadını olan Münire Hanım oğlu Suphi, gelini Zehra rahat etsin diye Sırrıcemal (yüzün sırrı) adında bir cariye satın alır ve onu içeri sokar. Daha o gün Zehra başına gelecekleri anlar. Anlatıcı bize Çerkez güzelin karakteri hakkında güvence verse de, kayınvalide evlatlarının işini görecek birini bulmanın huzuruyla geceleri mışıl mışıl uyusa da Zehra bir an bile ikna olmamış, aksine huzursuzluğu iki kat artmıştır.

Burada daha sonraki olayların doğal seyri içinde söz edilmeye değer iki nokta var. Suphi geri planda kaldığı için işiyle meşgul, olgun biri gibi görünür, buna karşın Zehra kıskanç duygulara kapılmış hastalıklı biri gibidir. İkinci nokta: uzunca bir süre ortalıkta görünmeyen Suphi odasına çekinerek bir bardak su getiren cariyeye “seni seviyorum” dedikten sonra Sırrıcemal’in konumundaki çarpıcı değişikliktir. Sözü şimdi yazarın kendi cümlelerine bırakalım. Aşçı kadınla birlikte üçü masaya oturduklarında efendilerinden arta kalan yemeğe onlar el uzatmadan Sırrıcemal el uzatmakta, sahanların kaldırılıp konulmasına kumanda etmekte ve hele sofrayı kurup kaldırmak işlerine hiç el sürmemekte idi. Hatta bir gün bu sofra meselesi iki cariye arasında mücadeleyi bile davet etmişti. Yemekten en evvel Sırrıcemal kalkmış, kaşığını alıp el yıkamağa gitmiş idi. Nazikter homurdanarak aşçı Arap kadına dedi ki. Burada keselim. İktidar işi ötekine yaptırır, bu sahneden bunu anlıyoruz. “Bu sayede” kendisi sabit kalır, diye ayrıca eklemek gerekir.

Sene 2012’ye kadar üç dönem ard arda İstanbul Kitap Fuarı’nda satış elemanı olarak çalışırken benzeri olayları bizzat yaşamıştım. Tadım yirmi beş yıl gibi kısa bir süre içersinde piyasanın sayılı isimleri arasına girmeyi başarmış bir yayıneviydi. Her sene aynı yerde, 2. salonun girişinde büyük bir standımız vardı. Ortaokul ve liselere hitap eden kültür kitaplarından ben sorumluydum. İngilizlerin ironi dehası Terry Pratchett’in Küçük Özgür Adamları’yla Direniş adlı bir kara ütopya, bir de Viktoryen dönemi ahlak anlayışını fantastik bilim kurgu öğeleriyle harmanlayan resimli bir roman, Şafak Feneri revaçtaydı; sonuna kadar okuduğum kitaplar olduğu için en fazla onların tanıtımını yapıyordum.

Neyse, anlatmak istediğim bu değil. Büyük boy reklam afişlerinde satış rakamları milyonlarla ifade edilen yazarın imza için yurtdışından geldiği o gün tam bir izdiham yaşamıştık. Ziyaretçilerin ilk elden göz göze gelebileceği en işlek köşeye yığdığımız Mavi Pijamalı Zebra hızla eriyor, dolaplardan çıkardığımız yenileriyle standı sürekli beslemek gerekiyordu. Steve (Ellven?) camdan bir masanın üzerinde kitaplarını imzalarken uzaktan okuyucularına gülerek selam verse de, yanında simültane çeviri yapan yardımcısından destek alarak bir iki Türkçe espri yapsa da onunla fotoğraf çektirmek isteyen bazı okuyucuların aşırı ısrarı üzerine içeri girmelerine izin veriyorduk. Sabrı tükenmiş kaba bir müşterinin hatırlatması üzerine kasadan acilen para üstü almam gerektiği bir sırada yazarın etrafında o kadar birikme olmuş, içerisi o kadar dolmuştu ki kitabı ona kendim uzatma imkânım olmadığından İsa Bey’in damadı, aynı zamanda editörlük faaliyetlerinden sorumlu Hakan Bey’den işimin yoğunluğunu belli eden bir jest ve kısa bir açıklamayla kitabı Steven’a uzatmasını rica ettiğimde kendisi o karmaşada bir an bile tereddüt etmeksizin yerinden kıpırdamamış, beni duymazlıktan gelerek başından savmıştı. Farkına vardığımdan beri insanlarda çok sık karşılaştığım, bu yüzden ahlakın en temel sorunu olduğunu uzunca bir süre düşündüğüm, sonra –şeyler dünyasında yaprak kımıldamadığı için olsa gerek- duygusal olarak soğuduğum, bu yüzden başka türden yorumlar zihnimi daha fazla meşgul ettiği için onun (sınıfsal) kibri değil de beni başka bir şey rahatsız etmişti. Ne de olsa evde uzunca bir süre oturmaktan uyuşmuş bedenim açılıyor diye kendi kendimi muzip bir şekilde teskin etmeye razıydım, fakat patronun karısı stantlara hiç olmadığı kadar yaklaştığı bir gün yanımdan geçerken ona nezaketen selam verdiğimde beni gördüğünü belli eden bir ifadenin oluşmasına sanki “içeriden” engel olmak isteyen bir duyguyla karşılık vermiş, yüzünde en ufak bir kıpırtı olmamıştı. Bu çelişki onun neden böyle davrandığını düşünmeme neden olmuş, yanıtı ancak çok sonra, esas nedenin apaçık göründüğü bir anda bulabilmiştim.

Güçlü resim atölyelerinin az olmasından dolayı adeta pamuk ipliğiyle bağlı olduğum Renk Art’taki işimin yanı sıra ikinci bir iş olarak İstanbul’un güzel sanatlar lisesinden birinde modellik yapmaya başladığımda okulda tanıdığım Koray Hoca öğle yemeğinde kendisine yemeklerle ilgili genel geçer bir şeyler söyleyerek yaklaştığımda bana yukarıdaki örneklere benzeyen öyle bir karşılık vermişti ki bu duyguyu orada rahatça tanımlayabilmiştim: konuşmam sanki yüzlerce kilometre uzaklıktan söylenmiş gibi beni duyduğunu belli eden en ufak bir jest yüzünde görünmüyordu; çünkü Koray Hoca suratı kaskatı kesilmeden önce otorite tanınamaz şımarık burjuva çocuklarına bas bas bağırıyordu. Bizim “öfke” dediğimiz duygu dinamik görünüşüne rağmen hareketten kesilme, bir tür kasılma değil midir? Merkeze yaklaştıkça (bu durumda çevreden çekiliyoruz demektir) davranışlarımız o kadar ağırlaşır ki durma noktasına gelir. Tümüyle kendi benliğimize kapandığımız bu anda ötekine yer yoktur.

Bu ilkel duygunun izlerini Suphi’de de görmek mümkün. Evlerine bir cariye alındığında bu konu hakkında olumlu ya da olumsuz hiçbir yorumda bulunmuyor. Zehra kıskançlık nöbetleriyle bir düşünceden başka bir düşünceye savrulurken (bu yüzden bizim önümüzde küçük düşmektedir) Suphi’nin iç dünyasında en ufak bir kıpırtı olmuyor, kendi dışına asla çıkmıyor. Orada kalmakla bize ne anlatmak istiyor?

Yanıtı bulmakta zorlanıyorum, açığa çıktığında kişiyi utandıracak gizli arzular yüzünden anlamlar öyle farklı kılıklara sokuluyor ki cümleleri yeniden ve yeniden kuruyorum. Sahnelerin çapraşık bir hal alması buradan kaynaklanıyor: olumlu olana ceza verilen bir dünyada, günün en güzel yemeğini yapmak için dört dönen hizmetlilerin “soytarı”, parmağını şaklatarak yemeği önünde hazır bulan efendinin “karizmatik” sayıldığı çarpık bir dünyada yaşıyoruz. Çevre merkeze göre daha fazla kırılır, bu yüzden orada daha fazla hayat olması gerekirken tam tersi daha fazla felaket yaşanır. Kadınlı erkekli işçiler Süleymaniye Camii’ni çocuklarla kağnılarla hayvanlarla sakatlanma ve ölme pahasına yaparken, gece gündüze bağlanırken, rüzgârlar eserken, sıcak soğuk olurken padişah ve Allah, biri çok ağır diğeri hiç hareket etmeyen bu iki şahsiyet ortalıkta hiç görünmez, ne zamanki iş biter, en fazla bunların ismi duyulur. En az çabayla en fazla tatmine ulaşmak için emek ve zamanı aradan çıkartan, hiçe sayan bu asalak duygu adı gibi istek bozukluğudur- merkez budur, iktidar budur.

Bu sırada Suphi ile Sırrıcemal istasyona yakın bir yerde ev sahibinin kim olduğunu bilmediğimiz beş odalı kullanışlı bir eve taşınırlar. Odaların en büyüğü salon tarzında tertip olunmuştu. Bunun yanı sıra pencereler cicim perdelerle örtülmüş, ortaya yüksek bir porselen soba kurulmuş, duvarlara yağlı boya resimler asılmış idi. Resimde Kadri’nin bele kadar bir resmi var idi ki ressam Hakkı Bey’in fırçasından çıkmış idi. Nabizade Nazım bazı ilginç ayrıntılar sunarak resmi betimlemeye devam eder. Bu adamın siması biraz ahmak simasını andırmakta idi. Onun yanı başında ise neresi olduğu malum olmayan bir kır resmi bulunmakta idi; uzun iki sıra kavak ağaçları arasında uzayıp giden bir tozlu yolun nihayetinde birkaç evin damları koyu yeşil ağaç kümeleri içinde ancak hayal meyal görünmekte idi. Onun alt tarafında fırtınaya tutulmuş bir tekne resmi konulmuş idi. Dağlar gibi köpüklü dalgalar yelkenleri parçalanmış, ipleri kopmuş, grandi direği kırılmış ahşap tekne üzerine savlet göstermekte ve altı su üstü sis bir halde naçar kalan bu tahta parçasını hemen hemen yutup gidecekmiş gibi görünmekte idi.

Bu, Sırrıcemal’in geleceği hakkında alegorik bir yorum mu? Olabilir, bütün bu şatafatlı başlangıca rağmen Sırrıcemal başına gelecek felaketi seziyor gibidir. Suphi Zehra’ya yaptığının aynısını pekâlâ ona da yapabilirdi. Birkaç defa vehimlerini Suphi’ye de açtı. Suphi’nin sorunu ele alış tarzı her zamanki gibi yüzeyseldir. Olur mu canım ben sensiz ne yaparım hiç olur mu!

Bu noktada belirtmek gerekir ki Suphi’nin karısını geride bırakmış olması ondan boşandığı anlamına gelmiyor. Cariyenin endişesinin görünür nedeni bu. Bizi başka bir boyuta taşıyacak esas nedenler ne yazık ki onun düşünce dünyasında yer almıyor. Anlatıcının çağrışımı düşük dip dibe cümlelerle hikâyesine sıkı sıkıya bağlı kalması pek çok içeriği dışarıda bırakıyor, bu yüzden biz okuyucular metni okurken ona eklenecek yeni cümleler kurma ihtiyacı hissediyoruz: Sırrıcemal’in yalılarda kölelik yapmak dışında bir mesleği yok; önce bu, sonra: yarı geleneksel yarı kapitalist toplumlarda kadının erkeğe bağımlı olması onun tartışabileceği bir konu değil, çünkü Sırrıcemal’in ufku hapishane duvarları gibi kilometrelerce uzun ve yüksek duvarlarla örülmüş toplumun ufkuyla sınırlıdır.

Marks diyordu sanırım, insan çözebileceği sorunları düşünür. Yakın bir zamanda Amerika’da uzun süredir görmezlikten gelinen ekonomik krizin emlak piyasasının çökmesiyle açığa çıkan etkileri derinleşerek Avrupa kıyılarını dalga dalga dövmeye başladığında Buckingham Sarayı’nda devletin en seçkin iktisatçılarını huzuruna çağıran Kraliçe onlara yüksek maaş karşılığında bu işle görevli oldukları halde neden krizi öngöremediklerini sitem ederek sorduğunda grubun sözcüsünün ne yanıt verdiğini internet haber kanallarından okumuştuk: “kolektif hayal gücü eksikliği.”

Burjuva bilgi anlayışına göre eğitim veren akademik kurumların saygıdeğer üyeleri Sırrıcemal gibi kendi özel alanlarına gömülerek sorun çözdükleri için bütünü görmezlikten gelirler. Çünkü bazı kavramların öyle uğursuz çağrışımları vardır ki bir kez dillendirildi mi belleğin bölümlerinde ayrı ayrı tutulan bilgilerin duvarları yıkmak için ayaklanması önlenemez. Bütünlük sayesinde kuvvetlerin seferber edilmesiyle daha önce öğrenip de unuttuğumuz fikirler, türlü türlü yorumlar ve duygular yağmur gibi yağmaya başlar. Bolluk karşısında ne yapacağımızı şaşırırız, kupkuru cümlelerin ilişkiye geçtikçe yeşerdiğini görmek, insan bu canlı karmaşa içinde kendini anayurdunda hisseder, çünkü onları yeniden düzenlemek gündelik hayatta eksikliğini çektiğimiz çalışmanın ta kendisidir, tatmin buradan gelir.

Kraliçe de yardımcılarından sanırım buna benzer kuşatıcı bir faaliyet istiyordu; ne kendisinin ne diğerlerinin deneyimlediği ne de deneyimlemek isteyecekleri bir şey, çünkü Kraliçe’nin arzusunu samimiyetle yerine getirecek olsaydılar din değiştirmek zorunda kalırlardı, ki bu durumda ne Buckingham Sarayı’na davet edilirler ne de orada kraliçe diye biri olurdu. Tarih ve Sınıf Bilinci bize egemen sınıfların kendi sınırlarının ötesini düşünmek zorunda kaldıklarında oradan itibaren nasıl karanlığa yuvarlandığını ayrıntısıyla anlatır.

Lukacs’a ait bu fikirleri görsel düzeyde en iyi Roma’nın final sahnesinde görürüz. Motosikletli kalabalık bir grup gece yarısı şehrin aydınlık sokaklarında antik dönemden kalma tarihi eserlerin bulunduğu geniş meydanları uzunca bir süre döne döne, tavaf ede ede, gürültü çıkarta çıkarta dolaşırlar. Şehrin dış sınırlarını belirleyen surların devasa kapılarından dışarı çıktığımızda, eski biçimi ardımızda bırakarak öteki tarafa geçtiğimizde etrafımızı ani bir sessizlik kaplar, motor gürültüsünün kesilmesi bir umut anı gibi görünür, oysa hareket ettiğimizi zannettiğimiz yolda bir süre daha hayalden yol alır, sonra orada tutunacak bir dal bulamayınca karanlığa gömülürüz. Bana kalırsa kent kültürünü estetsize eden Fellini’n düşündüğünün aksine biraz önce sarayların bahçelerinde gördüğümüz şu ya da bu heykel döngüsel hareketin bir yansıması, orta sınıfların iç dünyaları hakkında bir ipucudur. Onların motor sürmesi, trafik kurallarına dikkat kesilmesi, bellerinin ağrıması, dengelerini sağlamak için kuvvet sergilemesi, bir virajı dönmesi, dışarıdan ya da taşradan veya şehrin büyüsünü daha yeni tatmaya başlamış bir ergenin gözünden baktığımızda bütün bunlar iş gibi görünür; halbuki tam tersi haz üretirler, ki bu yüzden modernist yapıtlar esas hikayeyi anlatmaktan acizdir, çünkü hikayenin başladığı yer surların ötesidir.

Kendisini merkeze yerleştiren dairevi hareketi sayesinde zamanın dışına çıkarak varlığına kalıcılık bahşeden bu sapkın arzu, sonsuzluğu estetiğin ilkelerinde bulabileceğini zanneden şu budala akıl diye çeşitli şekillerde kurulabilecek cümlelerin dinle benzerliği bir kenara olası diğer anlamlarına bakmak için şimdi başka bir yere geçelim: bu satırları yazdığım Balat’ta her salı pazara gidiş gelişim sırasında benimki gibi eğri kafalı, yirmi beş yaşlarında bir genç görürüm, hep o köşede durur. Şalvarlı kadınlar (bunlardan biri onun annesi) kapı önlerinde sakız sarar. Ne zaman yanından geçsem onunla bir türlü göz göze gelemiyorum. Benim elimde pazar torbaları, kendisinden mi utanıyor? Zamanı çalınmış bir uzamda zihniyle sokakları gece gündüz arşınlamak, her defasında eli boş dönmekten içine sinen bıkkınlığı gözlerinde görüyorum. Bazen gülümsüyor, yüzünde en ufak bir gelecek endişesi yok, belli ki hayat ona tam görünüyor. Duvarlarında bayraklar asılı kahvelerle camilerin, kabul gördüğü her yerde yıkım yaratan bu ebedi uyku mekânlarının kuşatması altında nereye gidersen git hep yüzeyde kalacaksın. Bir kaçık gibi kulağına bunları fısıldamak isterdim: yar onları, seni içeri sokacak tek şey çelişkidir; bul onları, yuvada değilsin!
N’erede, günlerim kendimle konuşarak geçiyor:

Ücret sistemini kökünden kazımak gerekir, Marks. Kapitalist çalışmadan farklık olarak “çalışma” nedir? Çıktı, alışkanlığın kırılması, engel: iş budur. Benliğin paranteze alınması, alışageldiğimizin dışında bir şey yapmak engelle karşılaşmaktır. Çıktı ötekinin eline geçen şeydir. Metaların bir biçimden çıkıp başka bir biçime geçmesi, yani biçimsel değişiklik eşittir Zaman’dır. Sanat bu niteliklerin toplamı olduğu için nihai bir çözüm gibi görünür. Halbuki bir toplumun ihtiyaçları daha fazlasını içerdiğinden ideal bir toplumda herkes sanatçı olamayacağına göre sanat olsa olsa ütopik içeriğin ikame nesnesidir ya da bastırılması işlevi görür. Peki, sanatın yerine geçtiği o şey nedir?/ Çalışmanın karşıtı hazdır. Kişi iç ve dış uyaranların neden olduğu hoşnutsuzluklarla baş edemeyince sahte nesneler üretir. Orada kendi yasalarına göre gün be gün biçim bulan bu zor (çetin) belirsiz dünyanın yerine hazza uygun bir dünya geçirmek. Bunu en iyi dini ritüeller de görüyoruz. Çocukluk anılarımın geçtiği Eskişehir geliyor aklıma. Üç katlı ahşap evde dedem namaz kılıyor. İlk kez onda görmüştüm, namaz kılarken işaret (şahadet) parmağını kaldırıyordu. Bu şekilde ne yapıyor: toplumsal sorun çözüyor.

GÖRÜNÜŞ-GERÇEK
MERKEZ-ÇEVRE İÇERİK-BİÇİM VARLIK-OLUŞ OLTA-
KISA-UZUN SOMUT-SOYUT TAM-EKSİK YAVAŞ-HIZLI
YAKIN-UZAK BURASI-ORASI DOLU-BOŞLUK (İMGE-SİMGE)
(DÜZ-ÇAPRAŞIK)YALITIK-İLİŞKİSEL SABİT-HAREKETLİ KOPUK-BAĞLI

Biçim ağdır, varlık yavaştır ya da görünüştür, gerçek oluştur. Çizelgeye başka neler (bunlar birbirini dışladıkları gibi içerir de) eklenebilir: iç-dış, (bilinç-bilinçdışı), homojen-heterojen, haz-gerçeklik, problem-çözüm. Peki ya etik kategoriler: iktidarsızlık-tatmin, tembel-çalışkan (hareket etmeyen bir şey aynı zamanda tembeldir, tanrı tembeldir)/Ütopyanın sınırlarından içeri girdiğimde istediğim cümleleri hiçbir yazarda göremiyorum (Yerdeğiştirmek tanrıların en büyüğüdür)/Romanlar genelde tek üslupla yazılır/Neden ahlaki yargılar yüzeyseldir sorusuna yanıt: ahlak sonuca verilen tepkidir. Bir kadının fahişelik yapması ahlaksızlıktır. Peki, bunun nedeni nedir? Kendini ahlaklı olarak tanımlayan insanlar olguları araştırma zahmetine girmez, yanıtı kafalarının içinde bulurlar; bu yüzden bütün ahlaki yargılar keyfidir, yani baştan savmadır ve bunu hırıltılı hoyrat kaba bir jestle yapar: “ehh!” Bu tepkinin yapısal analizi bize ahlaki yargıların kısa, aynı zamanda biçimsiz olduğunu gösterir/Gelişmenin şematik sunumu: ayrıntı, ayrışma, kopuş/Üslup semptomdur/ (Ütopya) toplumun yapısal biçimini değiştirmektir, Lukacs. Ben de kendi adıma şunu eklemek isterim: Bilincin esas konusu ütopyanın çelişkilerini düşünmektir/Bir ara teknik ve çalım üzerine yaz/İstanbul’un merkezine giriş iki saat alıyor. Acaba Raskolnikof kaç kilometrelik bir alanda hareket ediyordu/Ne derseniz deyin insan başaracaktır/ Öfke cümleleri kısaltır, bu yüzden yazarken öfke yasaktır/ Sanat genelde yok sayılan Ütopya’nın-Bütün’ün varlığını bize hissettirdiğinde en olgun biçimine kavuşur ve bu onun en fazla dağıldığı ana işaret eder. O zaman bir metne gözlerimizi kısarak baktığımızda olduğu gibi tek bir adın bütün içerikler üzerinde belirleyici bir güce sahip olduğu görülür. Bu edebiyatta Üslup Değişikliği (Lizor), toplum söz konusu olduğunda Meta Mübadelesi (Rethel), ruhsal yapıdaysa Haz İlkesi’dir (Freud). Bunların kaplamı en geniş biçimleri çıkartıldığında Ütopya’nın adı bulunacaktır…

Amacım bir anlık parıltısıyla göz kamaştıran Nietzsche’çi aforizmalara benzer yeni bir cümle daha kurmak değil. Fikirler galerisinde dolaşmaktan bıktım. İnsan yaş otuzu geçince yarı ciddi yarı kalıcı bir şeyler arıyor. Niyetim kısa-uzun kavram çiftini kullanarak iki yazar arasındaki ciddiyet farkını bütünlüklü bir şekilde göstermek.

Önce Guermantes Tarafı. Marcel hayallerini süsleyen, hep uzakta kaldığı için özel anlamlar atfettiği Guermanteslerin bir gece konuğu olur. Sarayın hizmetkârları tarafından karşılandıktan sonra bir ricası üzerine salona girmeden önce Elstir’in bazı tablolarını görmek için dükle birlikte yukarı kata çıkarlar. Uzunca bir süre resimlerle baş başa kalır. Aşağı indiğinde konuklar onu beklemektedir. M.de Guermantes Marcel’e Elstir’in resimlerini nasıl bulduğunu sormayı ihmal etmeden yemek servisini bir an önce başlatmak için onu konuklarla o kadar hızlı tanıştırır ki Marcel’in kral soyundan Parma Prensi’nin kızı yaşlı bir hanımefendiyle başlayan tanışma faslının masada yer almasıyla son bulması yaklaşık on sayfa sürer.

Buna karşın ellili yılların Amerikan polisiye romanlarından Marcel’e denk bir figür, diyelim ki Edgar Wallace’ın en meşhur karakteri Komiser Kolombo mahkeme salonuna ayak basmak üzeredir. Hava düne göre güneşlidir, sigara izmaritini umarsızca yere atar ve o an önemli bir dosyayı unuttuğunu fark eder. Biz okuyucular ‘Eyvah, iddia makamı kanıt yetersizliğinden dolayı zor durumda kalacak, katil Jack yine paçayı yırtacak’ diye endişelenirken Komiser Kolombo külüstür arabasına atladığı gibi altı blok ötedeki ofisine gider, sanığın suçüstü çekilmiş fotoğraf dosyasını çekmeceden alır ve kapılar kapanmadan geri döndüğünde yerine oturmadan önce Jack’le göz göze gelir, ‘işin bitti, evlat’. Bütün bunlar bir mucize gibi topu topu iki satırda gerçekleşir.

Aynı temanın değişik bir anlatımını Gazali’de de görüyoruz. Sözü Kimya-i Saadet’e bırakalım. İstinca ederken (avret yerlerini temizlemek) kişi büyük abdestten önce üç taş veya üç kerpiç parçası hazırlar. Kazayı hacet edince sol eliyle taşı alıp pislik bulaşmayan yere koyup çeker, sonra pislik bulunan yerde o taşı döndürür. Pisliği etrafa bulaştırmadan kaldırır. Böylece üç taşı kullanır. Taşların tek olmasına dikkat eder. Sonra sağ eliyle büyük bir taş tutar. Sol eliyle zekerini/penisini tutar ve o taşın üzerine koyup üç defa sürer. Sol elini oynatıp sağ elini oynatmayacak. Eğer bununla kanaat hâsıl olursa yetişir. Fakat en iyisi bu istincadan sonra su ile yıkamaktır. Suyu kullanmak isterse üzerin pis su sıçramasın diye o yerden kalkıp başka bir yere gitmelidir. Sağ eliyle su döküp sol eliyle yıkar. Pislik kalmadığını anlayıncaya kadar devam eder. Temizlendiğini anlayınca suyu israf edip çok dökmemeli ve su içe ulaşsın diye kendini zorlamamalı….istincayı bitirince elini duvara yahut yere sürer, sonra yıkar ki koku kalmasın.

Uygarlığın ve de kişiliğin evrimine işaret eden bu pasajları biz modern okuyucular şaşırarak okuyoruz. Bir filozof neden bu konularla ilgilenir ki sorusu bizi yanıltmasın. Tuvalet kültürünün dahi toplumsal sorun olduğu bir çağ bizden çok uzakta değil. Kız çocukları hakkında verdiği fetvayla pedafoliye/çocuk cinselliğine kapı aralayan, internet sitelerinde Suruç’taki katliamı açıkça öven çağdaş Müslümanların da tuvalet terbiyesiyle ilgili bir sorunları yok mu? Belli ki kendilerini tutamıyorlar. Twitter’da, uluorta 32 gencin öldürülmesini kar sayan İslamcıların (bu, iç dünyalarının hiçleşmiş olduğunu göstermiyor mu) sfekter kaslarını kontrol edemediği için hemen/oracıkta altına yapan bir bebekten ne farkları var! Ötekinin kişiliğini mülk edinir gibi sahiplenen (ücretli emek için de aynı şey söylenebilir) etik-siyasi alışkanlıklarımızdan bir türlü vazgeçemediğimiz için çağımız bu denli pis kokmuyor mu? O büyük gelecekten bakıldığı zaman ütopyanın sakinlerine aynı şekilde bizim de küçük görüneceğimizi ben kendi adıma daha şimdiden derinden hissediyorum.

Fasıl-1 (helâya girmenin adabı). Abdest bozmak isteyen kimse açık arazide ise insanların gözünden uzaklaşması lazımdır, mümkün ise bir duvarın arkasına geçmelidir. Oturmadan avret yerini açmamalıdır… İnsanlar toplandıkları yere abdest bozmamalıdır. Durgun suya, meyve ağacının altına ve yerde barınan haşarat deliklerinde abdest bozmamalıdır. Sert yere ve rüzgâra işememelidir, zira üstüne sıçrar.

İnsanın hayal gücü ayaklanıyor, diyelim ki şurada çöl sıcağının aniden çekildiği gecelerin birinde ateşin etrafında toplanmış bir grup var. Sohbet ediyorlar, hayat el verdiği ölçüde geleceği düşünüyor, sıcak bir şeyler içerken tütün sarıyorlar. Bu sırada biri bulunduğu yere, çemberin biraz dışına çıkarak su döküyor, tozdan katılaşmış sakalını sıvazlıyor ve sohbete geri dönüyor, sonra ıslak parmaklarını açık göğsünde gezdiriyor. Kahverengi/ela gözlerinde yarıda kalmış bir hayal ya tamamlanıyor ya tamamlanmıyor, günler böyle geçiyor.

Bu o kadar yerleşik bir durum olmalı ki Gazali muhtemelen kendisinin de tanık olduğu bu “kötü” alışkanlığı değiştirmek için koca bir eser yazıyor: buraya değil oraya, bizden uzağa, ta şuradaki ağacın arkasına giderek orada su dökün diye okuyucuya öğüt veriyor, gerekirse dini kaynaklardan alıntı yaparak onu uyarıyor. İslam belli ki o zaman bir uygarlık. Çünkü mesafenin uzaması daha fazla içeriğin harekete geçirilmesi, yani kuvvetlerin seferber edilmesi, arzunun daha fazla işlenmesi, yani dolayımlanması anlamına gelir. Şafak vakti dipdiri güçlerle hayatı yeniden biçimlendiren İslam kitapsız, anlık tatminden vazgeçemediği için bir dizi fikre uygun davranamayan kadim kültürlere bu sayede fark atıyor.

Peki ya sonra o ağacın da ötesine gidersek ne olur! Jameson’ın zaman zaman sözünü ettiği vites yükseltmekten benim anladığım budur: şeyler zaman içinde yer değiştirir, uzun kısa olur, insanlar dışarıda kalır, baskı artar ve mesafe hiç olmadığı kadar uzar, eylemlerimizin değerini ölçmek için yeni ölçüler gelir: bu diyalektik sürece kısaca Tarih diyoruz.

Aklıma Orhan Kemal geliyor. Onun hikâyeleri kıstırılmış, biçim değişikliğinden mahrum, daracık hayatlarla doludur. Çırçır fabrikasının etrafına kurulmuş işçi mahallesinde Cemile ile Aynur avluda çamaşır kazanında su ısıtırken dertleşirler. Aynur üçüncü çocuğuna hamiledir. Büyük oğlu çelik çomak oynamak için demin dışarı çıkmıştır. Annesi onun için endişelidir, doktorun dediğine göre bu defaki doğum epey riskliymiş. Kendisi erken yaşta ölecek olursa çocuklarının başına neyin geleceğini bilerek (Marks diyordu, duyular da dolaysız pratikleri içinde gerçek birer teorisyendir) komşusu Cemile’ye içi soyula soyula dert yanarken harika bir fiil kullanır: dökülüp kalacaklar. Çocukluğun sonu gelmez zaman dışı dünyasında bir mahalleden başka bir mahalleye top oynamak için can havliyle koştururken pantolonumuzun cebi delinince paçalarımızdan saçılan misketlerin her biri bir tarafta kaybolur, bazıları gözümüzün önünde demir ızgaralardan içeri, sonsuz karanlığa yuvarlanıverir. Dökülüp kalacaklar.

İşte o zaman Sırrıcemal’in endişesini daha iyi anlıyoruz. Sevgilisi eve gelmediğinde başına neyin geleceği açıktır. Salonda bir aşağı bir yukarı gezinmekte, bu felakete nasıl tahammül edeceğini düşünmekte idi. Suphi’den mahrum olduktan sonra nazarında hayatın hiçbir kadri kalmıyordu. Sırrıcemal sokağa düşme korkusunu açıkça yaşamaya başlar. İçine birden bir korku girdi. Vücudundan bir soğukluk geldi geçti. Yalnız başına korkmakta idi. Pencereden üzerine gulyabaniler hücum edecek gibiydi. Etrafı dinledi. Hiçbir tarafta çıt yok. Merdiven başından hizmetçi kadına seslendi. Fakat hiçbir cevap zuhur etmedi. Herkes kendisini bırakıp kaçmış, kendisini dağ başında koskoca bir bina içinde yapayalnız kalmış sandı. Zangır zangır titremekte idi. Yatak odasına iltica etti. Kapıyı içerden iki defa kilitleyerek kendisini karyolaya attı. Gözünden yaşlar boşandı.

Neyse ki o gece Suphi eve erken gelir. Sırrıcemal sevgilisinin kolları arasında derhal bir parça sükûnet bulur. Geceleri yalnız kalma korkusunu anlatırken boşanması için onu ikna etmeyi nihayet başarır.

Bu gelişmenin Zehra üzerinde zannedildiği kadar etkisi olmaz. Onları unutmaz da, Monte Kristo okuyarak intikam planları geliştirir. Acaba nereye taşındılar? Nazikter denen yeteneksiz bir işe yaramamaktadır. Zehra ehil birine ihtiyaç duyar. Anlatıcının elinin altında bir kenarda orada hazır bekleyen bir karakteri vardır: Habbe Molla. Kendisi tüccar olduğu için gözleri de kulakları da iyi görür iyi işitir. Sen merak etme, kızım. Tavşan olsa yuvasından çıkarırım, ayı izi şeytan tozu, cin çarpsa yer yutsa gene bulurum.

Çimendifer istasyonunun yakınında bir yerde pembe boyalı bir evde kaldıklarını öğrenmenin hikâye açısından bir önemi yoktur, çünkü Zehra’nın Suphi’yi tuzağa düşürmek için görevlendirdiği Maraki genç bir kadınla birlikte mağazaya gider. Tahmin edeceğimiz üzere Suphi gözlerini Ürani’den, etine dolgun şu dilberden ayıramaz. Olaylar şaşırtıcı derede hızlı gelişir, birkaç güne kalmaz Suphi Beyoğlu’nda Derviş Sokağı’nda 16 numaralı hanenin kapısını çalar. Karşısında açık saçık giyinmiş bir kadın bulur. İçeri geçerler. Ürani mükemmel bir işret/içki takımı hazırlamış idi. Ortaya getirdi. Suphi’yi soydu, temiz bir entari giydirdi. Sonra yanına oturdu, tatlı tatlı sohbete başladılar.

Ertesi gün gece geç bir vakitte bir telgraf gelir. Sırrıcemal başta iyimserliğini korur, sevgilisinin yoğun işleri nedeniyle dışarıda kaldığını düşünür, oysa ilişkileri bundan böyle bıçak gibi kesilmiştir. Bir tek Muhsin, mağazanın bir çalışanı arada bir harçlık getirir. Kısa bir süre içersinde o da ortadan kaybolur. Sırrıcemal eve hapsolur, parasızlık yüzünden aşçı kadına yol verir, düşünmez olur, pencerenin kenarından dışarı sabit gözlerle bakar, kamburu çıkar, duymaz olur, saçları dökülür, hissiyatını/duygularını yitirir, kısacası duyuları ücret sisteminin baskısı altında ezilir. Gazetelerin birinde bir haber okuruz: Makriköy’ünde istasyon civarında bir hanede Sırrıcemal Hanım namında birinin kendisini hanenin sarnıcına atarak intihar etmiş olduğu işitilmiştir.

Suphi kolunda Ürani, yoluna devam eder. Bu sırada Zehra intikam arzusunu adım adım gerçekleştirmeye başlar, Suphi’nin yokluğundan istifade ederek mağazanın idaresini ele geçiren Muhsin’le evlenir, Muhsin müstakbel karısının babasından miras kalan parasıyla Suphi’ye ait hisseleri satın alır. Suphi ne ayaklarının yerden kesildiğinin farkındadır ne de onların evlenmesine en ufak bir öfke duyar, payına düşen yüklü para Ürani’yi ona bağladığı sürece hiçbir şey onun umurunda değildir.

Mutluluklarını tazelemek, daha ferah yerlerde yaşamak için çılgınlar gibi bir semtten başka bir semtte yer değiştirirler. Suphi para kaynağının sonsuz olmadığını derinden hissettiği ilk ekonomik sarsıntıda geçmişini hatırlayarak duygularıyla ilk defa samimi olarak bağ kurar: annesini merak eder, bir zamanlar kaldığı mahallede konu komşudan annesinin geçim sıkıntısına daha fazla dayanamadığını, mekânsızların bimekan arasına karıştığını öğrenir.

En son Büyükdere’yi de geride bırakarak Beyoğlu’nda yıllık kirasını peşin ödedikleri lüks bir daireye taşınırlar. Suphi çok geçmeden Ürani’nin yanında bir sığıntı gibi yaşamak zorunda kalınca kendini kapı önünde bulur. Sırrıcemal’in ölümünden sonraki hikâyenin genel görünür kısa özeti bu, yoruma gelince:

Ürani’yle beraber yaşadığı sırada Suphi’nin davranışlarındaki değişiklik/kırılma onun görmek istemediği geçmişini bilen biz okuyucular için dikkat çekicidir. Suphi sevgilisinin sosyal ilişkilere sırtını dönmesini, adeta kaskatı kesilerek kendisini tümüyle ona adamasını ister. Bir akrabası “sayesinde” heyecandan içi titreyerek girip çıktığı fuhuşhaneleri genç kızlığından beri tanıyan Ürani bu isteği bir türlü yerine getir(e)mez (yeri gelmişken Ermeni asıllı olduğu belirtilen Ürani –ilk kez Maraki’yle birlikte onu mağazada gördüğümüzde konuşmalarından Türkçenin onların anadili olmadığı anlaşılıyordu- kısa sürede fahişelikten zevk dahi almayı öğrenmiştir. Yazarın bir Ermeni söz konusu olduğunda kalemini “cömertçe” kullanması, yazarın apaçık olgular öne sürmesine rağmen neyse ki bizim kavramlar sayesinde hiç kimsenin yaşamak istemeyeceğinden emin olduğumuz bir hayatı Ürani’ye reva görmesi, Türk-İslam kültürünün Müslüman olmayan topluluklar hakkındaki bitmek tükenmek bilmeyen önyargısı aradan yüz küsur yıl geçmesine rağmen kendi deneyimlerimizden de bildiğimiz gerçeklerdir; öyle ki Suphi bir türlü yüz yüze görüşemediği “eski” sevgilisinde merhamet uyandıracak bir planı uygulamaya dahi koyamaz, çünkü yaşadığı sıkıntıyı bir yabancıya açmak istemediğinden Osmanlıca yazdığı mektubu bir Rum’a çevirtemediği için Ürani’ye gönderemez. En zor anında bu şekilde düşünerek bir çözüm olasılığından kendini alıkoyması dönemin okuyucusuna anlaşılır göründüğüne göre iki kültür arasındaki uçurum derin olmalıdır.)

Suphi, diyordum, bir akşam Tepebaşı Tiyatrosu’na bir temsil izlemeye gittiklerinde Ürani adı Mesut olduğunu varsaydığımız bir delikanlıyla fazla samimi olunca çileden çıkar. Hâlbuki histerik kişiliği daha önce Zehra canlandırıyor, kendisi merkezde yer alıyordu. İki kavram, cinsiyet (kadınların uğruna mücadele ettikleri erkek) ve iktidar (mağaza sahibi sermayedar) Suphi’nin konumu hakkında yeterli bir açıklama sağlarken bu aşamada yeni bir soyutlama gerekli görünüyor:
DENGE-DENGESİZLİK
(içerden dışarıya) ÇİFT-TEK (iç: nicelikte artış
YETER-FAZLA doyma noktası, taşma: dış)
KAPALI-AÇIK

Yukarıdaki tabloyu birebir mekanik bir şekilde ifade etmek gerekirse: dışarıda kalan, eritilemeyen fazla olarak Sırrıcemal/Mesut kapalı dünyalarında yeterli bir hayat süren çiftin dengesini bozan üçüncü kişidir. Senaryo yazım tekniklerinde, şimdi içlerinde en iyi hatırladığım Story’de nedeni belirtilmeksizin açık bir dille ifade edildiği gibi karakterin düşünce dünyasında en az üç kırılma gerçekleşmelidir, çünkü “yazmak” dengesizlik üretmektir. Basit bir şekilde, Suphi eğer dengede kalsaydı alışkanlıklarının dışına kendi isteğiyle de çıkmak istemeyeceğinden toplumsal gerçekliğin diğer cephelerini görme imkânımız olmazdı. Hatırlayın, Nabizade Nazım onlarca sayfa bizi mutluluğa doyurduktan sonra artık yazacak bir şeyi kalmayınca ya kötü bir tekrara düşecek ya da taşacaktı. Çamlıca ormanlarındayken Zehra’nın kişiliğinde tanık olduğumuz ilk ayrışma, keskin bir kopuşa neden olan ilk öfke nöbeti hikâyenin gidişatındaki ilk kırılmaydı- ‘ayrıntılandırmak konudan kopmayı gerektirir’ ya da ‘bir konuyu geliştirmek için ayrıntılandırmak, bunun için de konudan kopmak gerekir’ diye iki farklı şekilde kurabileceğim bu tanım aynı zamanda ayrışma/fark öğelerinin işin içine girmesi anlamına gelir. İçerikte doyma noktasına ulaştığımızda diyalektik tersine bir dönüşle önümüzde doldurulmayı bekleyen bomboş sayfalar açılır, “yazmak” nedir ki bir yerden başka bir yere geçerek her bir içeriğe tek tek temas etmekten başka! O halde hayatın bir yansıması olarak “yazı” konudan sapmak amacı taşıdığına göre bundan sonra zihnimizi meşgul etmemesi için Dengesizlik’i de geride bırakacak, bizi düşüncenin en üst basamağına çıkartacak yeni bir soyutlamaya daha ihtiyacımız var.

Varlık
Canlı
İnsan
Sokrates

Yukarıda yer alan, Aristoteles’ten beri bildiğimiz tablodan net bir şekilde insan aklının aşağıdan yukarıya/ içeriden dışarıya kaplamı en geniş kavrama “doğal” bir yönelişi olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Klasik felsefenin terminolojisini günümüz diline çevirecek olursak kaplama pekâlâ biçim adını verebiliriz, çünkü her ikisi de kendisinden önceki içeriklere ortak olandır, başka bir deyişle onların paydasıdır. Bu idealist tablonun diyalektik yorumu aşağıdadır.

Yerdeğiştirmek
Sapma (dengesizlik)
Kırılma
Hareket

Bunu ilk kez Kelimeler ve Gölgeler’i sabaha doğru yazdığımda fark etmiştim. O gün içim içime sığmıyordu, düşüncelerimi açık havada bol bol gözden geçirebilmek için ta Çapa’dan Elmadağ’ına yürüyerek Murat’ın evine gitmiştim. Çok sonra Balat’ta kapı komşusu olduğumuz halde bir dönem Hermes yayınevindeyken tanıştığı çevrelerin vasıtasıyla Kadiri tarikatının bir üyesi olduğundan beri (kendini Sufi olarak tanımlamadan önce bir astroloji kursuna gidiyor, Aleister Crowley, Dion Fortune gibi kendi alanında otorite kabul edilen majisyenlerin kitaplarını çeviriyordu) üniversite okurken birlikte kaldığımız evden Karşıyaka’nın merkezine gece yürüyüşleri yaptığımız sırada daha çok Nietzsche’nin kavramları etrafında dönen o canlı felsefi tartışmalar artık ona anlamsız göründüğünden, arada bir masa tenisi ve esrar eşliğinde satranç oynamak dışında bizi bir araya getirecek ortak bir noktamız kalmadığından nadiren görüştüğüm bu yakın dostum o sabah uykusundan yeni uyanmış, hamarat parmaklarıyla sucuklu yumurta yaparken ben mutfak kapısının eşiğinde durmuş, “kap” benzetmesini kullanarak kurgusu güçlü sahnelerin ne anlama geldiğini anlatıyordum.

Karakterin hikâyesi diğerlerinden o kadar farklıydı ki ana metinden kopuk, başka bir metne ait bir sahne yazdığım duygusuna kapıldım. Genelde romanlar tek üslupla yazıldığı için ya ironik ya da dramatik bir tona sahiptir, bir kez bir güzergâha girdiler mi makas değiştirdikleri pek görülmez. Dile yabancılaşmış adamın kitap okurken kelimelerle gölgeleri birbirine karıştıran bulanık zihni ve bunun işaret ettiği trajik iç dünya başat alaycı tavırla taban tabana zıttı; yapıt tabiri caizse devrilmişti, fakat onu çıkartıp atmaya gönlüm razı olmuyordu, beni duygusal olarak yoksullaştıran her şeyden nefret eden kişiliğimin bir bakıma kaçınılmaz olarak karşıma çıkarttığı bu estetik sorunu aşmak, gerekirse biçim kurgusunu alt üst edecek yenilikler yapmakta ısrar ediyordum. Yeniden dengeyi sağlamak için belli aralıklarla bir ritim tutturmak (ben buna “serpiştirmek” diyorum), metne farklı türden bir malzeme girdiğinde onun bir leke gibi görünmemesi için tekrarını bulmak, ona bir ad ve biçim kazandıracak yapıyı inşa etmek gerekiyordu. Çevresi sınırlı bedenin hazla örülmüş keyfi sahte züppe yorumlarından sıyrılabilmek için nesnel koşulların bir kez daha yerinden edilmesi (bilinç kendi başına nedir ki), hayatı alaya almak ve en ince eleştirileri yapmakla toplumsal görevi yerine getirdiğini zanneden orta sınıf alışkanlıklarımın tümden yıkılması (lisedeyken ona buna laf sokan muzip kişiliğimden ötürü Şakir beni çok sever, teneffüslerde yanımdan hiç ayrılmazdı), tozun toprağın içinde asgari ücretle bekçilik yapmak ve orada metnin dramatik çizgisini güçlendirecek “şantiye üslubu”nu bulmak, bütün bunlar uzun ve sıkıntılı bir süreçti, bu yüzden Murat’ın evindeyken asla üstesinden gelemeyeceğim bu zor soruna göz ucuyla korka korka bakıyor, ona başka bir konudan bahsediyordum: Bir kap düşün, avucumdaki bilyeleri kabın içine fırlatıyorum, bilyeler kap sayesinde dağılıp kaybolmuyor, işte kurgu da bu işlevi görür, başka bir deyişle biçim kapsadığı içeriklerin var olma koşuludur.

Gevezeler’i yazarken de bu konuyla ilgili fikirler geliştirmemi sağlayacak bazı özel deneyimler yaşamıştım. Ostirik bir Laz fıkrası anlattıktan sonra onu geveze olarak betimleyen ikinci cümlede durmuş, kendime şunu sormuştum: onun geveze/alkolik olduğunu nereden biliyorsun? Cümlede zorunlu olanı bulmak bizi okurdan ayıran sınır çizgisidir, o zaman Ostirik’in geveze olduğunu kasıtlı olarak uzun uzadıya anlatacak, ‘bir karakterin bir niteliğinden söz etmenin gevezelik olduğunu’ gösterecektim.

Siyah kuşak gevezelerden dinleyicisinin baş ağrısını gidermek için yanında aspirin bulunduran Anglo-Sakson gevezelere kadar uzayıp giden içerikler bir fikre göre kurulmuş olacak, bu sayede bir biçim kazanacaktı. Belleğin sonsuz olanakları içinde ne için ve nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz başıboş, herkesin keyfine göre yağmaladığı dağınık fikirler belirleyici bir tek fikrin talimatı üzerine bir araya gelerek vuku bulacaktı, Plotinus’un (M.S. 205–270) südur öğretisinde şeylerin kendisine hiçbir yüklemin yüklenemeyeceği Bir’den sudur etmesi/taşması gibi.

Bana kalırsa ütopyanın somut olaylarını hayal edemememizin nedeni tam da bu yüzden biçimini bulamadığımız içindir, şimdi bir tanım daha vermek istiyorum: biçim en sık tekrar eden içeriktir ve “somut” olarak görünmez, öyle ki sahne boyunca tüketilemeyen tek içeriktir, çünkü dışarıdadır, çünkü gizlidir, bu sayede bütün içerikleri belirler. Zaman ve mekânın dışında yer alan tanrı ve para gibi kurgu da sahne ve bilincin dışındadır, çünkü dokunulmazdır, çünkü kurucu öğedir, hem her yerdedir hem hiçbir yerdedir, varlığı tekrara bağlıdır/tekrar ederek var olur, sonra görünmez olur.

Propp masalın yapısal özelliği olarak ‘Baba Yaga..’yı önümüze koyduğunda, bunun neden biçim adını aldığını anlamak ilk bakışta imkansızdır- çünkü anlamıyordum, bu yüzden öfkeyle dolaştığım sokaklarda, belki bir iki martı şimdi Fener tarafından uçarak geliyordur diye mırıldandığım dizelerden medet umarak nihai bir tanım aradığım günlerden birinde bir gece Wallerstein’ı, onun nasıl biri olduğunu ve bir cümlesini düşünüyordum. “Dinsel sistemler cinselliği kontrol eder.”

İki yıl İslam felsefesi okuduğum halde, üstelik Nietzsche sayesinde dinlerin bedeni nasıl baskı altına aldığını gayet iyi bilmeme rağmen bu cümlenin beni neden bu kadar büyülediğini orada Meşhur Balat İşkembecisi’nin karşısındaki tekel bayiden dönerken, Haliç tarafında halı sahada top oynayan çocukların sesleri peşim sıra gelirken, tek tük siluetlerin yanımdan geçtiği Sobacılar Çarşısında yürürken bulmuştum.

Wallerstein bütün dinleri incelerken tarih boyunca en sık tekrar eden/en baskın, başat içeriği dikkate alarak yazıyordu. Dünyevileşmenin en önemli araçlarından modern devletlerin çökmeye başlamasıyla bizlerin de dâhil olacağı kaosta cemaatlerle kadın hareketlerinin karşı karşıya geleceği öngörüsünü bu önermeye dayandırıyordu: dinler hangi kılığa girerse girsin, ne kadar değişirse değişsin ‘hep bu naneyi yer.’ Bu yüzden yakın bir zamanda liberaller iktidardaki İslamcı partiden demokrasi dilenirken epey gülünç görünüyordu, göz göre göre aldatılmak istiyor gibiydiler, en güçlü alışkanlıkların sonradan edinilmiş zayıf alışkanlıkları (burada Proust’u hatırlamamak mümkün mü) fazla bir zaman geçmeden silip süpüreceği çok açıktı. Wallerstein kapitalizmi malların stoku, dağıtımı ve tüketimi olarak tanımlayan (Felemenk atalarından tutun İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’sına gidin davranış aynı davranıştır), beş yüz yıllık karmaşa içinde nasıl hareket edeceğimizi, öncelikle neye odaklanacağımızı gösteren bir modeli önümüze koyarken bu biçimsel dil bize ‘Şimdi bak, içerikler arasında şimdi dolaş’ demek istiyordur.

Hiç aklımda yokken Propp’la ilgili sorunum da kendiliğinden çözülmüş oluyordu. Bu bir kenara, “Tepegöz sultanın kızını kaçırır” ile “Büyükanne hastalanır” arasında bir bağ/ilişki kurabilmek ancak her iki önermenin biçimi çıkartıldığında mümkündür (onun çatısı altında yer alan diğer yorumların bir önemi yoktur, klasiklerin haklı olarak ifade ettiği gibi felsefe özün bilgisidir; evet, biçim/özdür) diye düşünebiliyor, birincisinde bir dengesizliğin diğerinde bir eksikliğin meydana geldiğini rahatça görebiliyordum. İki yakayı bir araya getiren biçim/köprü sayesinde şunu söyleyebilir hale geliriz: bütün hikâyeler eksikle yarayla çelişkiyle başlar. Lukacs, roman karakterleri arayışçılardır, der; insan kendini eksik hissetmiyorsa arayış başlar mı, arzu doğar mı, hayat biçim alır mı, gerçek bilinebilir mi? Anne kucağından ayrılmak istemeyen sapkınların, sonra tuzu kuru burjuvaların, hatta maçoların, zaman bilincinden yoksun dindarlarla putperest milliyetçilerin, bilhassa merkez kapitalist ülkelerin sosyalistlerinin ve sanatın değişmez kurallarında ısrar eden eleştirmenlerin, fanatik futbol taraftarlarının, kısaca biz modern dünyanın haz düşkünü sakinlerinin neden biçimin bilgisini yok saydıklarını da anlıyordum; onu bulmak fikirler arasında kural tanımaz çapraz ilişkiler kurmak, uzunca bir süre “Bu, o değil!” diye ısrar etmek, sana içerde tatmin vaadinde bulunan her kapıyı tek tek kapamak, aşırı özgüven aşırı şüphe arasında gerilmiş bir gövdeyi sırtlanmak, hareketin her aşamasında kırılmak, sapmak ve yer değiştirmeyi gerektirir. Ve bir şey daha: biçim tamamlandığında terk edilmelidir, aksi takdirde tekrar bu defa onun ölümü olmaya başlar, namaz kılmak gibi o bizim için yaşayan içerik olmaktan çıkar, nedeni gayet basit, her defasında aynı nesneleri algılayan duyular körelir, beden ölür.

Bunu söyledikten sonra tablonun esas cümlesini artık kurabilirim. Varlığın/Hayatın adı temel ilkesi özü Yerdeğiştirmektir! O her şeyin ölçüsüdür, tekrar ediyorum: her biçim kendisinden önceki içeriklerin dış sınırı, dolaysıyla ölçüsü olduğuna göre en üst biçim var olan her şeyin ölçüsü demektir, (ki) bu bakımdan içeriği yoktur, “salt biçimsel çevirme hareketi”dir, bilinçdışıdır, asla ele geçirilemez, onun dışı yoktur, üstelik grubun bütünlüğünü sağlarken sonsuz sayıda değer üretir.

Sırrıcemal’in “bir dengesizlik sonucu” kuyuda can verdiğini hatırlayacak olursak şimdi değinmemiz gereken bir problem daha var. Neden ütopik içerik olumsuz sonuç veriyor, neden arzu ettiğimiz dünya ortaya çıkmıyor?

Ütopyanın adı bu saf haliyle statik, hareket içermesine rağmen hareketsizdir. Bu yüzden dünyayı ne ise o olarak temsil etmekten öteye gidemiyor (hafta sonu pikniğe giden aileler de yer değiştirir). Bu sorunun nedeni bir isim ve bir edattan oluşan, iki önemli ekin henüz eksik olmasıdır. Dilde kendi başına bir anlamı olmayan Edat’ın (“göre”, Yunancası “kata”dır)(3) Ütopya’nın kapılarını açmakta ne denli rol oynadığını ikinci bölümde ayrıntılı bir şekilde anlatacağım.

Sırrıcemal’in trajedisiyle ilgili olarak kısaca şunları söylemekle yetineceğim. 2006 yılında yayın dünyamıza giren Resul’u uygun bir başlangıç olarak seçebiliriz. Romanla aynı taşıyan başkarakterimiz tenine yapışan soğuk, gözüne batan görüntüler, kulağını sağır eden gürültü canını o kadar acıtır ki evinden çıkamaz. Uyaranların kesintisiz saldırısı yüzünden geri adım atmak zorunda kalır, içe kapanır, benliğin sınırlarına çekildikçe büzülür ve orada havasızlıktan boğulacak gibi olur. Resul’un hikâyesi ne içeri ne de dışarı yerleşebilen, ikisi arasında umutsuzca mekik dokuyan bedenin hikâyesidir. Buna göre bedeni belirleyen iki büyük güç vardır ve bu iktidarın iki farklı biçimi olarak haz ilkesi ve meta mübadelesi, başka bir deyişle sabit kalma isteği ve metalaşmadır.

İkincisi için Marksist literatürde, özellikle Kapital’de yeteri kanıt var. Bir dürtü olarak sonsuz sermaye birikimi toplumsal faydayı gözetmeksizin sırf sömürebilmek için sonsuz sayıda kullanım değeri üretir. Gözümüze batan bunlardır. Resul gerçeklik ilkesinin çelişkinin çalışılması buyruğuna(4) uyup dünyayı karşılamaya gittiğinde suratına meta(l) parçaları çarpar, geri çekilir ve orada iktidarın kurumlar inşa ederek önlem almak yerine bizzat kendi eliyle ürettiği hazzın ağlarına takılıp ölür. Onu içerden kemirecek olan da budur. Dış uyaranların sayısını en aza indirgeyip iç dünyada en az uyaranla ilkel bir bütünlüğün içinde yaşamaya boyun eğmek. Bu kapalı yapıda insan ezan ve namaz ritüellerinde olduğu gibi aynı şeyleri sonsuza dek tekrar eder ve orada çürüyüp gider.

Üretimin sonucunda oluşan toplamın nasıl paylaşılacağıyla ilgili kavga tarihin baş konusudur. İktidar hareket serbestliğine ulaşmak için durmaksızın eşitsizliği/bölünmeyi artırır, çünkü temel motivasyonu fazlaya el koymaktır, topluma kendi kontrolü altında biçim vermenin yegâne yolu budur. Almancada işin zor yanı/püf noktası anlamına gelen bir deyim vardır, köpeğin gömülü olduğu yer, insanlığın birikimi oradadır, varoluşumuza dair samimi arayışlarımız eninde sonunda bizi iktidarla karşı karşıya getirir.

Akademinin gözümüzün içine baka baka ‘boş toprakları kazıması’ bana hep itici gelmiştir. Basit bir felsefe bilgisi: hakikat fazlaya verdiğimiz addır, ondan eşit bir şekilde pay almasına izin verilmeyen kitleler de köpük kemirir, gözlerden uzak, hesaba katılmayan artıklar olarak her biri kendi köşesinde düpedüz kemik kemirerek vakit geçirir, ancak histerik çığlıklar atarak aramıza katıldıklarında varlıklarından haberdar oluruz; hazza gelince, diğerinden daha az dikkate alınır, fakat diğeri kadar soyuttur, üstelik daha tehlikelidir, çünkü sınıf tanımaz, dindar/yoksul kişilik tipinden tutun da yüksek sosyetenin alımlı bayanlarından akademinin en seçkin üyelerine, yakın çevremizden bize kadar uzanan uzun kolları vardır. Sırrıcemal çelişkinin içselleştirilmesinin reddi olan bu haz bariyerlerine takılır. Başka bir dille söylemek gerekirse yüz binlerce tonluk bir jöle kütlesine hapsolmuştur, ne kadar kulaç atsa da bu dev tabakanın içinde kalır.

Kanıt değeri taşıyan bu uzun dolayımdan sonra Zehra’nın neden benim için bu kadar önemli olduğunu artık açıklayabilirim. Karşı komşum, eski dostum Murat’ın kitaplığından çıkarmak istediği için bana hediye ettiği Zehra’yı yorgun bir günümde sıkılarak okumaya başladığımda beni bekleyen o büyük sürprizden elbette habersizdim. Benim roman anlayışımın çok gerisinde, basit denebilecek bir biçime tahammül etmemin nedeni bizimkinden çok farlı tarihsel bir döneme ait olmasıydı. Aynı zamanda Jameson’ın “hiçbir edebi eserin arzumuza tam uygun düşmeyeceği” (“Ulysses’in de okunamayacak kadar sıkıcı bölümleri vardır”) uyarısını dikkate alacak kadar olgunlaştığım için sıkıcılığı metnin başarısızlığı olarak görmüyordum. Onu kendime ilginç hale getirmek için kimi çatlak ve boşluklarından küçük küçük paylar dahi çıkartabiliyor, benim asla akıl edemeyeceğim, kâh sempatik kâh ilginç olay sahneleri bulabiliyordum.

Romandaki taşınma sahneleri bir mühür gibi somut olarak görünür, net sınırları olan, kendine özgü, tarihsel-kültürel bir olaydı. Bazı hastalıkların birkaç yıl geçmeden gövdem üzerimde belirtilerini yaşamaya başladığım rutubetli evimden taşınmak isteyip de bir türlü taşınamayan biri olarak metnin yüzeyindeki bu fazlalığın benim için çarpıcı bir etkisi oldu. “Libade civarında mini mini bir köşk tutulmuş ve aile halkı oraya nakledilmişti.” Bir mesajın etkili olabilmesi için belli sayıda tekrar içermesi gerekir. 37. ve 38. sayfalarda ailenin iki kez daha taşındığını görürüz. “Beş altı gün sonra soğuklar gereği gibi ilerlemekle cümleten kalkıldı, İstanbul’da Cağaloğlu civarında güzel bir haneye nakledildiler.”

Bir teknik olarak üslup değişikliği(5) ile meta mübadelesi(6) arasındaki ortak noktanın, yani biçimin Yerdeğiştirmek olduğunu bilinç düzeyinde kavramama rağmen ondan tam emin olamıyordum, çünkü gövdem bu coşkuya tam katılmıyordu. Metinde bol bol bulabileceğimiz taşınma sahnelerinden birinde, 57. sayfada taşınmayla ilgili bir cümle daha gördüğümde “Ne güzel!” dedim kendi kendime. “Kışları sıcak oluyor diye Üsküdar’a, yazları serin oluyor diye Tarabya’ya geçebiliyorsun!” Osmanlıcası “nakl-i mekân” olan bu fiil bir mekândan başka bir mekâna yer değiştirmeyi açıkça gösteriyordu.

Son darbe Zehra’dan geldi. İşte o an edebiyattan (Proust Odett’in düğmelerinden Combray’a geçerken ne yapıyordu ki) sinemadan (Guguk Kuşu’nda bir odaya sıkıştırılmış terapilere gönülsüz katılan ağır nevrotik hastaların bir gün akıl hastanesinden kaçıp bir balıkçı teknesinde yaşadıkları canlanmanın, üzerlerinden hayat fışkırmasının nedeni bu değil miydi) birbirini peşi sıra çağıran sayısız örnek zihnime hücum etti, gövdemin bir ateş halesiyle sarıldığını hissettim. Yıllardır aradığım kayıp nesneyi sonunda bulmuştum. Arzumun nihai nesnesi genelde zannedildiğinin aksine kendi üzerine kapanmak yerine bende yeni arzular uyandırıyor ve böylece nihai olanın arayışında karşımıza çıkabilecek en tehlikeli virajı başarıyla dönüyordum.

Adorno felsefenin mutlak/durağan bütünlük iddiasına karşı deneme türünü savunurken Ütopya’nın nefis bir tanımını verir. Denemenin yapmak istediği geçicideki ebediyi bulup çıkarmak değil, geçiciyi ebedi kılmaktır. Daha yolun başındayken karşıma bir cin çıksaydı ve bana en değerli olanın en geçici olduğunu söyleseydi ne yapardım acaba! Yerdeğiştirmek değerli olması bakımından en kalıcı, aynı zamanda en geçici olandır- Görünüşlerin ardındaki “sır” budur.

Notlar
(1) Bu yazı/sahne Satır Aralarında Üslup/Gelecek Araştırmaları adlı romanımdan alınmıştır.

(2) Nabizade Nazım, Zehra, Çeviriyazı Ethem Çoşkun, Yay. Haz. Zuhal Kargı Ölmez, Ayraç Yay, Ankara-2000.

(3) Bana bu zorlu süreçte hep “sihir”li kavramları fısıldayan, zaman zaman kafa karışıklığı yüzünden bir sapkının hayalleriyle iç içe yürüttüğüm arayışlarımı gereksiz yere güçleştiren sahte/ölü kavramlardan oluşan moloz yığınını temizleyerek önümü her defasında açan Fredric Jameson’ın, bu birinci sınıf siyasal dehanın yeni bir kitabı yayınlandığında (2015) aynı hat üzerinde olduğumuzu, benim felsefi statüsünden habersiz içgüdüsel olarak sorduğum basit sorularla (yer değiştirmek nasıl yapılır, bir duvar ustası duvarı nasıl yapar) Salt Biçim’in yanına bir Edat, dolayısıyla bir İsim daha eklemeyi akıl etmenin teorik olarak doğrulandığını görmek özgüvenimi artırdı. Ütopya Taslaklarının üçüncü cildi, Satır Aralarında Üslup/Gelecek Araştırmaları adlı yarım kalmış romanımda (2012) yazın – bana bolca düşünme vakti sunan Balat’taki izbe evimde çıplak vücuduma konan kanatlı karınları ezmeden parmak ucuyla alıp atarken- yazdığım bu uzun sahnenin son sayfalarını bitirmem (yine kanatlı karıncalar var), şu uzun sürmüş ağır depresyonumdan çıkmam için beni teşvik eden/canladıran yine Jameson oldu. Bkz, Diyakletiğin Birleştirici Güçleri, sf 523-524. Bu olağan üstü/paha biçilmez yorumun son cümleleri şu şekilde bitiyor. “Bu yüzden ‘önce ve sonraya göre’, mutlaka cümlenin diğer kısımlarıyla birlikte öncelik ve sonralığı da düşünmemizi istemektedir; bu parçayı öbür parçalara (devinim ve sayı) eklememizi talep eder. Aristoteles’in cümlesi düşüncenin kendisinin ifadesini değil imkânsız bir düşünceyi düşünme buyruğudur.”

(4) Suphi’nin taşınma sahneleri kendiliğinden olup bitiyor gibi görünür, çünkü hamallardan hiç söz edilmez.

(5) Bkz, Bir Teknik Olarak Üslup Değişikliği, www.insanokur.org.

(6) Alfred Sohn-Rethel’in meta mübadelesine ilişkin biçimsel/soyut yorumları benim Bir Balıkla Sahtekârca İlgilenmek adlı romanımda keşfettiğim “üslup değişikliği”ni edebiyatın dışına taşırmış, ona adeta can vermiştir. Bkz. Zihin Emeği Kol Emeği, çev: Ayşe Deniz Temiz, Metis Yay, İstanbul-2011.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Zararlı Kitaplar – Zafer Köse

ÖRNEĞİN, BİR ÖNGÖRÜ Temmuz 2015’in bu son günlerinde birçok kişinin “olamaz” diyeceği bazı gelişmeler, kısa süre sonra çoğu kişinin tahmini...

Kapat