Metis Yayıncılık
Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı – John Berger
Sema Kaygusuz: Çaresizlik diye bir şeyin olmadığını, çaresizliği bizim uydurduğumuzu, bizim birbirimize ettiklerimiz yüzünden doğan bir şey olduğunu anlıyorsun.
“…O zaman çaresizlik diye bir şeyin olmadığını, çaresizliği bizim uydurduğumuzu, bizim birbirimize ettiklerimiz yüzünden doğan bir şey olduğunu anlıyorsun.” (Sayfa 33, Barbarın Kahkahası)
Deniz kıyısında taş sektirmek gibi kimi kitaplar. Zıplaya zıplaya kaya kaya gider taş suyun üstünde. Taşı sektiren de taş da deniz de hatta suyun dibindeki yosun da bilir o taşın dipte bir yerlere çökeceğini.
Barbarın Kahkahası’nda Sema Kaygusuz kusursuz bir taş sektirici gibi. Her bir sözcüğü okuyucunun zihnine defalarca çarpıyor ve gidip kalbinin en derinlerine oturuyor.
Raskolnikov: Neden yasa koyucular kan dökünce suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum?
“Kopuş stratejisi” Fransız ceza avukatı Jacques Verges’in yargılayanların adaletini sorguladığı savunma stratejisine verdiği addı. Savunma bir başka meşruiyet adına adalet makamını suçluyor, yalnızca adalet makamını değil, onun temsil ettiği bütün bir toplumsal düzeni karşısına alıyordu. Sanığın suçunu inkar ettiği ya da bu suçu hangi olağanüstü koşullarda işlediğini öne çıkarıp mahkemeyle diyaloğa girdiği “uyum davaları”nın tersine, adalet sisteminin siyasal eleştirisine dayalı sert bir itiraz içeriyordu kopuş davaları. Verges bu stratejiyi ilk kez 1957’de, Fransız devletine karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) militanlarının davasında uygulamıştı. Davanın parçası olmayı reddediyor, yargıçlardan af beklemek ya da onlarla uzlaşmak yerine kamuoyunu harekete geçirmeye çalışıyordu.
Gıdasız demokrasi olmaz
Çocukluk yıllarımızda köy nüfusunun azalıp yerine şehir nüfusunun artması olumlu bir değişim gibi öğretilirdi. Böylece tarım yerine sanayileşme artacak, ülkenin sanayi üretimine dayalı kalkınması hızlanacaktı. Hem sosyalizm de her şeyden önce kapitalizmin yarattığı sanayileşmenin üstüne kurulmayacak mıydı. Demek ki buna zorunluyduk.
Bunun nereye kadar doğru ya da ne yanlış olduğu şu anda anlamını yitirmiş durumda. Ülke ticaretin, sıcak paranın ve inşaat sektörünün pamuk ipliğine bağladığı bir tuhaf ekonomik model içinde, yönsüz ve geleceksiz, dayanıksız bir köprüden geçiyor. Tarım da bitti bitecek.
Bir kayıp nesne olarak Ütopya’nın adı(1) – Mesut Lizor
Suruç’ta katledilen Genç Yoldaşların anısına,
Gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü ve çapraşık. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar onu besleyen avlardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur. Bir tasarımın gücü ve doğruluğu bir alıntının başka bir alıntıyı davet etmesini sağlayıp sağlamadığıyla ölçülür. Eğer düşünce tek bir gerçeklik hücresini bile açabilmişse, öznenin dıştan müdahalesine gerek kalmadan öbür hücrelere de nüfuz etmesi beklenir. Nesnesiyle gerçekten ilişki kurabilmiş olduğunun ilk kanıtı çok geçmeden çevresinde başka nesnelerin de billurlaşmasıdır. Kendi özgül konusuna yönelttiği ışık altında başka başka konular da parıldamaya başlar.
Theodor W. Adorno
Yüzünde Bir Yer – Sema Kaygusuz
“Gözüm!”
Bir keresinde babaannen böyle diyerek okşamıştı seni, halk dilinden türeyen bu epeski sevgi sözcüğüyle. Kendi görüp göremeyeceği her şeyi bir tek sen göresin diye mi üçüncü gözü kıldı seni? Kendinden verdiği bu göz, bakışın, algının, ışığın ve tanıklığın çok ötesinde gizil bir mirassa eğer, ne zaman fotoğraf makineni bir dürbün gibi ona buna doğrultup yakın-uzak ayarı yapsan, bil ki bir mil batırıp içine akıtıyorsun onu. Devraldığın gözü imha ediyorsun. Çünkü daha bakarken değiştiriyorsun şeyleri. Çerçeveye aldığın nesne her neyse, onu dünyadan koparıp kendi betimine buluyor, hayat sabitlediğin anlardan ibaretmiş gibi, evrenin zamandan münezzeh sıfatını önce insan yüzlerinde göreceğin yerde kendi yapıtında deniyorsun.
Yabancı – Richard Sennett
Richard Sennett’in düşünce hayatı insanların şehirlerde nasıl yaşadıklarını araştırmakla geçmiştir. Bu kitapta bir araya getirdiği iki denemede kendi dönemlerinde dünyanın en büyük iki şehri olan Venedik ve Paris’i ziyaret ederek sürgünlerin hem coğrafi hem de manevi mekân içindeki durumu üzerine düşünüyor. İlk bölümde Rönesans dönemi Venediki’nde devletin dayattığı yabancılık statüsünün zengin bir topluluk kimliğine tercüme edildiği Yahudi gettosunu ele alıyor. İkinci bölümde ise siyasi sürgünlerin toplandığı on dokuzuncu yüzyıl Parisi’nde yerinden olma deneyiminin şehrin kültürüne nasıl sızdığını ressam Manet ve Rus yazar Herzen’in günlük notları üzerinden anlatıyor.
Cahil Hoca (Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders) – Jacques Rancière ‘Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır’
Felsefenin elması Joseph Jacotot’nun başına düşmüştür: 1818’de sürgünde bir devrimci olan Jacotot Belçika’da Fransız edebiyatı okutmanı olarak yarı-zamanlı bir iş bulur. Tek kelime Fransızca bilmeyen Flamanlara, kendisi de tek kelime Flamanca bilmediği halde hocalık etmek zorundadır… İkidilli bir Fénelon baskısı koşar imdadına; “öğrencileri”nin kendi kendilerine Fransızca ve Telemak’ı öğrenmelerine kılavuzluk eder. İnsanın bilmediğini de öğretebileceğini gösteren bu tuhaf deneyin sezdirdiği kaçınılmaz sonucu anlamakta hiç gecikmez Jacotot: Bilen ile bilmeyenin, öğreten ile öğrenenin, kol emekçisi ile zihin emekçisinin, kısacası zekâların eşitliği.
Platonov’un izini sürdüğü o tek gerçek
Maksim Gorki’ye yazdığı bir mektupta “Bir Sovyet yazarı olabilir miyim sahiden? Yoksa nesnel olarak imkânsız mı? diye sorar Andrey Platonov…
Gorki ise 1929 yılında şöyle yazar cevap olarak: “Gücenmeyin, üzülmeyin, her şey gelip geçer ve tek bir gerçek kalır…
Ve kalan tek gerçek Platonov’un hikâyelerinde bütün çarpıcılığıyla karşımıza çıkar. Okudukça Platonov’un kurduğu kendine özgü şiirsel dilin, anlattığı gerçekçi dünyanın cazibesine kapılır ve farkına varırız ki izini sürdüğümüz o tek gerçek var oluşumuzdur, o gerçek insan oluşumuzdur. İnsanın özündeki çekirdeğin içini görebilecek kadar derin bir sezgiyle yazan Platnov’un temelde derinden kavramamızı sağladığı insanlık dramı dediğimiz şey ve onurlu bir yaşam mücadelesidir… Platonov’a göre bu dünyada insan olmak büyük bir şans ve ömür büyük bir fırsattır.
Sevgili annemiz Platonov – Ahmet Büke
Platonov, insan ruhunu son zarına kadar soymayı ve en derinine bakmayı başarıyor. Belki de dünyadaki -doğal olarak yazıdaki- en zor yöntemle bunu başarıyor: Sadelik!
Son sözü baştan söylemeli: Dünyayı bize getirenler var. Kendi tarifleriyle, bir binayı son tuğlasına kadar yıkıp yeniden kuruyorlar. Her dilin neredeyse sonsuz bir evren olduğunu düşünürsek, onlar müthiş bir paralel kozmik yolu önce tek başlarına geçiyorlar, ardından bize el veriyorlar… İyi çevirmenlerin emeği ölçülmez herhalde. Annemin dediği gibi, onların ekmeğini kıyıp yiyemezsin! Platonov’u bize yeniden armağan eden -belki de gerçekten ilk kez soframıza getiren- Günay Çetao Kızılırmak da işte onlardan birisi.
Erik Orsenna’dan “Kâğıt Yolunda” – Metin Celâl
Erik Orsenna ?Kâğıt Yolunda?da kâğıdın 2200 yıllık tarihinin peşine düşüyor. Gerçek bir gezgin olarak nerede kâğıt varsa, nerede kâğıt üretiliyorsa oraya gidiyor, bizzat gözlemlerini yazıya döküyor.
Kâğıt Yolunda
Erik Orsenna bir küreselleşme iktisatçısı, yazdığı kitap da küreselleşme olgusunu dünya çapında üretilen ve dağıtılan tek bir ürünün (kâğıdın) oluşturduğu ağlar üzerinden aydınlatmak amacında. Ama
Reddediyorum – Per Petterson
Metis Edebiyat?ta At Çalmaya Gidiyoruz ve Lanet Olsun Zaman Nehrine adlı iki romanına yer verilen Norveçli yazar Per Petterson?dan insanlık durumu üzerine, dostluk, şiddet ve yıkım üzerine, hayatın yakıcı sorunları üzerine büyülü sadelikle yazılmış harika bir roman…
Çocukluk arkadaşı olan Tommy ve Jim, 35 yıl sonra tesadüfen karşılaşırlar. Birbirlerini son gördüklerinde Tommy’nin annesi onları terk etmiş, baba dayağından kurtulmak isteyen Tommy ailenin tamamen dağılmasına yol açmıştır.
Bil bakalım, ben kimim? Oylum Yılmaz
Farkındaysanız son zamanlarda muhalif söylem içinde bize adeta hediye edilmiş gibi duran bir kavram var: Queer. Toplumsal cinsiyet ve kimlik politikalarının hem tam ortasında duran hem de ikisinin birden dışına çıkmayı öneren bu kavram, yine bilindiği üzere ne olduğuyla değil, neye, nelere karşı olduğuyla ilgili olarak kendini ortaya koymakta. Kavram, cinse dair herhangi bir kimliğin ?doğal? olmadığını ve tüm kimliklerin kendiliğinden iktidar ilişkilerine bağımlı olduğunu
Sinema Savaşları (Bush-Cheney Döneminde Hollywood Sineması ve Siyaset) – Douglas Kellner
Sinema Savaşları, filmlerin eleştirel yorumlarının günümüz kültür ve toplumunu anlamamıza yardımcı olabileceğini ve böylece siyaset ve devlet, şirketler ve ekonomi, ekonomik kriz ve çevre krizi, terör, savaş ve militarizm ile demokrasiye yönelik tehditler hakkındaki önemli tartışmalara katkıda bulunabileceğini göstermeye çalışıyor. Tarihten ve sosyal teoriden yararlanarak 2000-2008 arasında çekilmiş onlarca Hollywood filmini analiz ediyor, bu yolla dönemin tarihsel eğilimleri, çatışmaları, imkânları, krizleri ve kaygılarına ışık tutuyor. Filmleri belli bir bağlama oturtarak okumak, onları toplumsal-tarihsel bir ortama yerleştirmeyi ve
Diren Direniş – Metis Ajanda 2014 – Hazırlayan : Müge Gürsoy Sökmen
Metis’in geleneksel yeni yıl ajandası çıktı. Bu yılın konusu “Diren Direniş” şöyle gerekçelendiriliyor: Bu kadar öfkelenen bir tek biz miyiz, bu isyan yalnızca bizde mi diye söylendiğimiz bir anda geldi Gezi Direnişi. Kimimiz için “bitti artık, bu son derken” gelen bir aşktı, kimimiz için nihayet sesini duyurabilmiş olmak, ya da sesini katmak isteyeceği sesler bulmak… Ajanda konumuzun Gezi olmasına karar verdiğimizde henüz birkaç günlüktü direniş; nereye gideceği, kimleri kapsayacağı meçhuldü; ama bildiğimiz bir şey vardı: Gazlanmış, tozlanmış, horlanmış ama eğlenmiş, öğrenmiş, bilenmiştik.
Direniş ve Umut / Reha İsvan – Zeynep Oral
12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’yi dev bir cezaevine dönüştürmüş, işkence ve baskı hüküm sürerken adil yargı hakkı dahil bütün haklar ortadan kaldırılmıştı. Reha İsvan bu dönemde açılan ve tiyatrocuları, ressamları, gazetecileri, bilim insanlarını hakim karşısına çıkaran Barış Derneği davasının tek kadın sanığıydı. 1982-86 tarihleri arasında aralıklarla 38 ay boyunca tutuklu kaldığı Metris Askeri Cezaevi’nde ileri yaşına rağmen dimdik duruşuyla direnişin ve umudun simgesi oldu. Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşinin ürünü olan bu kitap, yalnızca Reha İsvan’ın değil,
Militarizm düzenli biçimde sulanan bir bitki – İpek İzci
Radikal yazarı Pınar Öğünç yeni kitabı Asker Doğmayanlar?da 14 vicdani retçinin öyküsünü aktarıyor. Öğünç: ?Militarizm Türkiye?de de düzenli biçimde sulanan bir bitki. Vicdani retçiler o suyun kaynağını sorguluyor.?
Önce isimlerini tek tek sayalım: Tayfun Gönül, Vedat Zencir, Yuri, Mehmet Tarhan, İnci Ağlagül, Halil Savda, Ferda Ülker, Enver Aydemir, İnan Mayıs Aru, İnan Süver, Muhammed Serdar Delice, İlyada Erkuş, Hayri Kamalak, Kemal Acar ve Merve Arkun. Bu 14 isim, neden vicdani retçi olduklarını; ret sokağına nasıl girdikleri üzerinden anlatırken; konunun kıyıda köşede kalmış noktalarını da paylaşıyor, ?Asker Doğmayanlar?da?
Politik Tiyatro – Erwin Piscator
Erwin Piscator’un kitabı, politik tiyatro tarihinde 20. yüzyıla damgasını vuran iki büyük yönetmenden birisidir (diğeri Bertolt Brecht’tir). Piscator’un kendi hayatını, tiyatrodaki gelişimini, sergilediği oyunlarla politik tiyatronun temellerini ortaya koyuşunu ve Almanya’nın çalkantılı siyasal tarihi içinde, faşizme karşı mücadeleyle birlikte hangi engellerle karşılaşıp, onları nasıl aşmaya çalıştığını gösterir. Bu bakımdan “Politik Tiyatro”, tiyatro literatürünün büyük klasikleri arasında yerini almıştır.