Biz, Bu Evrenin Çocukları / Varoluşumuzun Romanı ? Hoimar von Ditfurth

Hoimar von Ditfurth, “Biz, Bu Evrenin Çocukları / Varoluşumuzun Romanı” adlı bu 3. kitabında, 20. yüzyılın sonundaki evrene ilişkin standart bilgi ve verilerle, her türlü metafizikten uzak, gene de kendi içinde bütünlüklü, kapalı, algılarımızın ve düşünme alışkanlıklarımızın sınırlarını genişleten bir yapıt oluşturuyor. İngilizceye, İspanyolcaya, İtalyancaya, İsveççeye, Polonya diline ve Felemenkçeye çevrilen metin, evrene ilişkin çok sayıda bilgiyi değerlendirerek yepyeni bir astronomi, dolayısıyla kozmos tablosu sunuyor. Ditfurth, evvelki yüzyılın ve geçen yüzyılın başlarında benimsenmiş olan bir evren tablosunun; bu sonsuz büyüklükteki evrenin milyarlarca galaksisinden birinin (Samanyolumuzun) kenarına rastlayan bir Güneş sisteminin hayata elverişli 3. sıradaki gezegeniyle birlikte, orada unutulmuş ve terk edilmiş, yapayalnız dolanıp durduğu anlayışına dayalı tablonun yanıltıcılığını gözler önüne seriyor. Bir “uzay gemisine” benzettiği Dünya’nın ve gezegenleriyle birlikte Güneş sisteminin, hayata düşman, yaşamaya izin vermeyen, soğuk ve ürpertici bir kozmosun karanlığında sahipsiz olmadığını biliyoruz artık. Bu kitap, evrende en uzak ile en yakın, en büyük ile en küçük arasında kopmaz bir ilişki ve bağ olduğunu, “dış uzayın” ve ötesinin burada hayatın var olması ve sürmesi için vazgeçilmez katkılar sunduğunu gösteren bir başyapıt.

Türkçe Basıma Önsöz
Kopernikus’un tespitlerinden bu yana insanlık, evrende yitip gitmiş, kendi başına, öteki uzay nesneleri ve ilişkileri ile hiçbir bağlantısı bulunmayan bir “kürenin” üzerinde, kendisinin ve güneşinin çevresinde dönmeye mahkûm bir gezegende yaşadığımız düşüncesinden ve duygusundan nasibini alıp durdu. Bu tablo soğuk, elbette karanlık, hayata kayıtsız ve “duygusuz”, her türlü varoluşu umursamaz bir evren anlayışıyla beslendi birkaç yüzyıl boyunca.
Modern bilim, evrensel ölçüleri, boyutları güvenilir sayılarla ortaya koydukça, evrendeki “yalnızlık” duygumuz da “melankolik” boyutlara ulaşıp (elbette sosyal ve ekonomik sorunların sarmalında) dünya görüşlerine, algılara, felsefe akımlarına yansıdı. Sadece geçen yüzyılın ortalarında Avrupa düşüncesine ve duygusuna hâkim olan “varoluşçuluğun” değil, “romantik algının” “nihilizmin” ve “kinik eğilimlerin” Kopernikusçu tablo ve onun gelişmiş hali ile “de” ilişkilendirilebileceğini bu metnin yazarı da her fırsatta dile getirmiş. Mitos çağı insanının, kendini bütün bir âlem ile, canlı-cansız her nesne ile tek ve bir hisseden algısı, Batı’da Platon, Aristoteles, Stoa felsefeleri üzerinden Hıristiyan düşüncesine doğru evrilmiş, modern çağın sistematik felsefelerinde “metafizikle” tamamlanmıştı. İnsanoğlu bir şekilde, sahipsiz değildi bu evrende. İster dinlerin Tanrı imgesi olsun isterse de felsefi-metafizik düşüncenin mutlak, tek, tinsel ezeli ve ebedi “kavramı” olsun, dünya ile, insan ile sonsuzluk arasındaki manevi (hatta maddesel) uzaklıkları kapama ihtiyacına da bir cevap olarak anlaşılabilirler.
Ama işte, Kopernikus bulguları, bilimsel düzlemde “kozmik hayatın sahipsizliğine” ilk reddedilmez, sistemli “kanıtları” sunmuş gibiydi. 19. yüzyıla gelindiğinde “bilimin bakışları” 6., 7. gezegen derken, Güneş sisteminin dışına, dış uzaya doğru genişlemiş, sadece Güneş’in yüzde biri kadar bir kütle bile oluşturamayan “Dünya”nın değil, bizzat Güneş sisteminin bile bu kozmosta unutulabilecek kadar minik bir “noktayı” temsil ettiği ortaya çıkmıştı. Milyarlarca galaksi, milyarlarca güneş ve ayrıca onların milyarlarca katı ürpertici bir “boşluk”. Evet, varoluşçuluğun, bu evrende öylesine ” bir kenara fırlatılmış” olduğumuz, hayatın saçma, anlamsız ve kendi kendinin nedeni olduğu duygu ve düşüncesine karşılık gelen bir boşluk.
Ne var ki tuhaf bir diyalektik işlemektedir bu alanda. Bilim (astronomi vb.) sonsuzluğun içine “sayılarla” uzandıkça, tersine, yalnızlığımızın da bir yanılgı olduğunu ele veren müthiş heyecan verici bulgular birbirini izlemektedir.
Sadece astronomi, uzay yolculuğu bilimi ve jeofizik değil, atom fiziği, biyoloji, hücreye, DNA’ya kadar uzanan araştırma kolları, “bizim yaşama alanımız” ile evrenin (uzayın) derinlikleri arasında kopmaz bağlar, çok yönlü ilişkiler bulunduğunu gösteren kanıtları bir bir ortaya koymaktadırlar. Yeryüzünde, minicik bir noktada, tıpkı bir mercek odağının kendi üzerine düşen ışıkları yoğunlaştırıp toplaması gibi, gezegenimiz, hayatın ve varoluşumuzun şartlarını oluştururken yakın ve uzak uzaydan bize kadar uzana gelen maddesel etkileri “burada” değerlendirip durmaktadır.
Bugün, artık hayata düşman, gezegenimizdeki şartlara tamamen yabancı bir uzayın, Samanyolu adını verdiğimiz bir galaksinin kenarına yakın bir yerlerinde tamamen yalıtılmış bir varoluşa mahkûm olmadığımızı biliyoruz. Bu evren bizim evrenimizdir; milyarlarca yılın ardından bu gezegende ortaya çıkışımızı hazırlamıştır ve bugün bizi hâlâ hayatta tutmaktadır. Bu demektir ki, bu uzay ve evren, bütün o kozmik nesneleriyle ve biz insanlara fiziksel “olgular” olarak yansıyan yasalarıyla, düzenlilikleriyle, bizler için hayati bir önem taşımakla kalmamakta, aynı zamanda bu yasalara, dolayısıyla bu evrene muhtaç ve bağımlı olduğumuzu da bize öğretmektedir.
Güneş sistemi ve onun içinde yer alan Dünyamız, bir “uzay gemisi” gibi, bir bakıma onu da içeren ikinci ve çok daha büyük bir uzay gemisinin, Güneş sisteminin içinde -ve onunla birlikte- bu evrende dolaşıp durmaktadır. Bugünkü bütün bilgilerimiz, Dünyamızın Güneş’in, Güneş sisteminin ise galaksinin merkezine göre belli bir konumda döndüğünü söylemektedir. Galaksi ise, merkezindeki muhtemel bir kara deliğin çekim merkezinin çevresinde aynı kaderi paylaşmaktadır. Ama işte bir bakıma, bütün bu dönmeler, şişen bir evren modelinde, tasarlanamaz bir sonsuzluğa ya da sonluluğa meçhul bir yolculuktan başka bir şey değildir.
Dizinin ilk iki kitabı [Başlangıçta Hidrojen Vardı ve Bilinç Gökten Düşmedi), dikkatini genellikle bu dünyadaki varoluşa, hayata, dolayısıyla da hücreye, onun alt birimlerine çevirmişti. Makrokozmos dediğimiz evrensel boyuta gerektiğinde değinilmiş olsa bile, evrimin izi “bu dünyada” sürülmüştü. Konrad Lorenz’in araya giren ünlü yapıtı, İşte İnsan-Saldırganlıgın Doğası Üzerine metni de, evrim tarihini davranışların gelişme ve yön değiştirme tarihi olarak okuyor, dolayısıyla bu öbeğe eklemleniyordu.
Bu Evrenin Çocukları mikrokozmos ile makrokozmosun ilişkisini belli perspektiflerden kurgulayarak, bir bakıma “düşünme yolculuğumuzu” (şimdilik) tamamlıyor.
Ditfurth’un sayısız dile çevrilen bu “evren romanı”, sayıların bizi fırlattığı boşluğun aldatıcı olduğunu gösterip bir tür teselli veriyor bize: Biz diyor, bu evrenin çocuklarıyız, onun evlatlarıyız. Kuşkusuz koskoca evrenin amacı bizim gezegenimizde, bu 1 bolü milyarlar çarpı milyarlar ihtimaline, burada bir hayatın oluşturulmasına indirgenemez. Ama işte gene de bütün bu uzay, bir şekilde bu gezegendeki hayatın oluşmasında -“çorbada tuzu” olmanın da ötesinde- katılımlar gerçekleştirmiştir ve bu hayatın hâlâ sürebilmesi de bu katılımların eseridir.
Dizinin bu kitabı, ötekilere göre bambaşka bir yönden önemli bir sorunla karşı karşıya gibi görünüyordu. İlk kez 1997’de bir çevirisinden çok bir tür “derlemesini” Dinozorların Sessiz Gecesi (5-6) kitaplarında sunduğumuz Bu Evrenin Çocukları, 1993 basımından çevrildi. Yazar 1989’da hayata gözlerini yumdu. Metnin yazarın sağlığındaki son Almanca baskısı 1982 tarihine rastlıyor. Özellikle son 10-15 yılda gravitasyon mercekleri, atmosfer dışı görüntüleme teknolojilerinin devreye girmesiyle, en başta da bilgisayar katkısının muazzam düzlemlere tırmanmasıyla, uzayın içinden eskisine göre çok daha tam bilgi, görüntü ve veri toplanabiliyor. Galaksilerin, yıldızların birkaç milyon ışık yılı öteden kütleleri, kimyasal, fiziksel özellikleri belirlenebiliyor; yörüngeleri, hareket biçimleri, hızları tespit ediliyor; sayısal ifadeler kıyısından köşesinden düzeltiliyor; bu durumda okur, verilerin ve sayısal ifadelerin nereye kadar “nihai” olabilecekleri sorusunu haklı olarak sorabilir.
Ne var ki, Ditfurth metinlerine artık alışmış olan, daha doğrusu bu metinler üzerinde gerektiğince dikkatli ve eleştirel biçimde durabilmiş okur şunu kavramıştır: Bu metinler biyolojik ve kozmik evrimin temel ilke ve yasalarını bir yandan türetip bir yandan da işleten, açıklamaların temeline koyan metinler. Bulgular, veriler, özellikle biyolojik ve kozmik evrimin gereği, ideal tip olmaktan uzak, boşluklu karakterleriyle, bu metinleri, “şu bulgu güvenilir bu güvenilmez” gibi, bu kitapların amacı olmayan bir tartışma alanına çekmeye elbette fırsat vermiyor. Evrim karşıtlarının tam da bu noktada beliren en büyük zaafları, zaten ellerine geçirdiklerini sandıkları, bütün ilişkilerden yalıtılıp kullanılan bir “parçaya” sözde tezlerini dayandırma çaresizlikleridir. Günün birinde big-bang’in 13,7 değil de, 16 milyar yıllık geçmişi olduğunu ortaya koyacak yolundaki tezler olsa olsa, bu tarihe bağlı ilişkileri de kaydırmamıza yol açabilir, o kadar. Nasıl ki bugün hayatın kökeninin uzayda aranabileceği tezleri, hayatın oluşum sorusunu sadece uzaya yaymanın ötesinde bir adım sayılmıyorsa, Ay’ın Dünya’dan büyük bir çarpışma sonucu kopmuş olması tezi, Ay-Dünya ilişkisini konuşmamızı engellemiyorsa, nasıl ki neanderthal ile homo sapiens arasında tespit edilecek ara basamaklar, biyolojik evrimin, insanın türeyim tarihine zaten sevindirici bir katkı olmasını sağlayacaksa, kozmik nesnelere ilişkin her yeni ayrıntı da, tezleri yasalaştırarak ve teoriyi sağlamlaştırarak, benzer işlevler görecektir.
Bilim tarihi, zaten verilerin, maddi bulguların değil, varsayımların, teorilerin, hipotezlerin, ispatların tarihidir. Ve bu tarih belki de doğrulananın birkaç katı doğrulanamayan ve bilimin çöp sepetini boylayan tezlerle, hipotezlerle ve teorilerle doludur. Başka deyişle “yanılgıların” da tarihidir bu tarih.
Biz gene de bu kitaptaki her veriyi, en son veri tabanıyla elimizden geldiğince karşılaştırdık. Sonuçta, virgül sonrası birkaç basamak düzelttik durduk; Dünya’nın kütlesinin sentezindeki oranları yeniden elden geçirdik; Venüs’ün kraterlerine ilişkin en son bilgileri taradık. Ve gördük ki, yazar, bırakalım tespitlerini, tahminlerinde bile inanılmaz bir dikkatle bilimsel ahlakını korumuş: Şuralarda muhtemel bir krater olmalı, ama henüz bulunamadı dediği çukur, metnin 1993 baskısından 13 yıl sonra tam tahmin edilen yerde Antarktika altında bulunmuş!
Gene de, çalışkan bir okur, bu metinde tezlere, kavrayışlara temel oluşturduğu ölçüde yer alan bütün bilgileri, verileri, imkânları ölçüsünde internetten ve öteki yayınlardan genişletebilir: Üç kitap boyunca sürekli hatırlatıyoruz: Yazar bize bilimsel bilgi verme gibi bir dert taşımıyor. Ayrıntıyı en aza indirgeyerek, verilerin tabanında, ilke, yasa ve kural sunup duruyor. Bu da bu üç kitabı, benzerlerinden temelde farklı kılan en olumlu yanlardan biri. Bu nedenle, “bilime dıştan bakma” becerisinden söz ettik öteki önsözlerimizde de.
Ben bu özelliğe bu son kitapla birlikte bir tespitimi daha ekleyeceğim: Bu metinler birer “bilim-edebiyatı” bence. Evet, edebiyat metinleri bunlar. Bilimin en derin konularını hayatımızla ilintileyebilen, merakı patlama noktasına taşıyan, gerilimi bir okuma hazzına dönüştüren, ama asıl, yüzlerce romanın üstesinden ancak gelebileceği ölçüde bize “felsefe” yaptıran metinler. Yazarın sıkça başvurduğu, “bizi gözlemleyen varsayımsal bir kozmik ziyaretçinin gözünden ve bilinç düzeyinden” kurgulanmış yabancılaştırma efektleri bir yana, elverişli bulduğu bir ilişkiyi, sıradan bir “vakayı”, fantastik yolculuklara çıkartarak oluşturduğu (bence) şaşırtıcı öyküler, bu her üç metni de doğruca “bilim-edebiyatı” kapsamına almaya yetiyor. Yazarın, “yazmayı bir türlü beceremediği” itirafı da bu yabancılaştırma efektine bir katkı olsa gerektir.
Veysel Atayman
Ekim, 2008

İÇİNDEKİLER

* Türkçe Basıma Önsöz
* Olayın Geçtiği Yer
* İnsanın Kendini Anlamasına Giden Yol ve Doğabilimi
* Uzay Yolculuğu ve Evrensel Oranlar
* Uzay Gemisi Olarak Dünya
* Dünya Uzaydan Yalıtılmış Bir Ada Değil
* Bir Yıldızın Portresi
* Güneş Rüzgârı
* Görünmeyen Fanus
* Güneş Rüzgârına Karşı Koruyucu Bir Kafes
* Bir Gezegen Saydamlaştırılıyor
* Dünya Zamanı Şaşıyor
* Ani Kozmik Değişmeler
* Ay’ın Frenleme Etkisi
* Biyolojik Saat
* Güneş Sisteminin Yeni Tablosu
* Geçmişe Yolculuk
* Manyetik Şemsiyede Felaket
* Evrimin Motoru
* Dinozorlar Zamanı
* Tam İsabet Kozmik Bombardıman
* Uzaydaki “Madde Takası”
* Bizi Oluşturan Madde
* Evrenin Çocukları
* Sonsöz Yerine

Kitabın Künyesi
Biz, Bu Evrenin Çocukları / Varoluşumuzun Romanı
Hoimar von Ditfurth
Cumhuriyet Kitapları
Baskı Tarihi: Kasım 2008
520 sayfa

Biz, Bu Evrenin Çocukları / Varoluşumuzun Romanı ? Hoimar von Ditfurth” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Daha fazla Bilim
50 Soruda Büyük Patlama Kuramı – Metin Hotinli

Prof. Dr. Metin Hotinli, evrenin nasıl oluştuğunu ve geleceğini açıklayan büyük patlama kuramını, dinamik ve evrim halinde bir evren gerçeğine...

Kapat