Brecht’i Anlamak, Walter Benjamin

Brecht’i Anlamak adlı kitabın önemi, yirminci yüzyılın en çok tartışılan sanat ve estetik kuramcılarından Benjamin ile bir tiyatro kuramcısı ve uygulamacısı olarak son derece etkili olan Brecht’i, aynı zamanda dost olmuş, tartışmış ve birbirini etkilemiş bu iki özel şahsiyeti bir araya getirmesi… Brecht’in sanatını Benjamin anlatıyor:
“Brecht için neyin belirleyici olduğunu bir çırpıda söylemek isteyen bir kişinin şu cümleyi kullanması akıllıca olacaktır: ‘Onun konusu yoksulluktur.’ Düşünürlerin, varolan pek az sayıdaki geçerli düşüncelerle; yazarların, sahip olduğumuz pek az sayıdaki sağlam formülasyonlarla; devlet adamlarınınsa insanların yetersiz enerji ve zekâlarıyla nasıl yetinmek zorunda olduklarıdır tüm çalışmalarının teması… Brecht’in yoksulluğu bir tür üniformadır ve onu bilinçli olarak giyen herkese yüksek bir rütbe verir. Kısacası, insanın makine çağındaki fizyolojik ve ekonomik yoksulluğudur. ‘Devlet zengin, insanlarsa fakir olmalıdır; devlet pek çok şey yapabilmeli ama insanlara az şey yapabilme izni vermelidir.’ Bu, Brecht tarafından formüle edildiği, verimliliğinin araştırıldığı ve çelimsiz ve dağınık görünüşüyle ortaya çıkarıldığı şekliyle, yoksulluğun genel insan hakkıdır.”
Walter Benjamin’in Brecht Üzerine Bir Radyo Konuşması, 1930, s. 7-14
Henüz hayatta olan yazarlar hakkında tarafsız, açık ve objektif olarak konuştuğunu iddia etmekte dürüstçe olmayan, aldatıcı bir şey vardır. Her ne kadar hiç kimse bu çağdaş kişiyi saran havanın kendisini, neredeyse birini bile bilinciyle kontrol edemediği bin bir biçimde etkilemesini engelleyemezse de bu, yalnızca kişisel olmaktan çok bilimsel bir aldatıcılıktır. Tabii bu, böylesi bir sunuma kendini salıvermek ve bulanık bir dizi çağrışımda, anekdotta ve analojide şansını denemek anlamına gelmez. Tam tersine, eğer edebiyat tarihi buraya uygun düşmüyorsa, uygun olan eleştiridir. Bu da kendini her türlü ucuz asaletten ne denli uzak tutar ve eserin güncel yanlarına ne denli kararlılıkla bağlı kalırsa, bir biçim olarak o denli güç kazanır. Örneğin Brecht söz konusu olduğunda, yaratıcılığının içsel tehlikelerini, politik tavır sorununu ve hatta araklayıcılığı sessizce geçiştirmek aptallık olacaktır. Bu, onun yaratıcılığına gerçek bir yaklaşımı imkânsız kılar. Dahası, bunların yanı sıra teorik düşüncelerinin, konuşma tarzının ve hatta dış görünüşünün ele alınması, eserlerinin biçim, içerik ve etkilerini sıralayıveren kronolojik bir diziden daha önemlidir. Bu yüzden, işe en son kitabını ele alarak başlamaktan vicdan azabı duymuyoruz. Bir edebiyat tarihçisi için şüphesiz hatalı sayılabilecek bu tavır, bir eleştirmen için tümüyle haklı görülebilir; çünkü (Berlin’de, Kiepenheuer yayınevi tarafından basılan) Denemeler [Versuche] adındaki bu kitap, Brecht’in en zorlu eserlerindendir ve olayın tümünü bir çırpıda, kararlı ve doğrudan kavramaya zorlar bizi.
Denemeler’in yazarından inançlarını, kahramanlarından talep ettiği gibi, kabaca itiraf etmesini istediğimizde şunları söylediğini duyabiliriz: “Yeteneğimi özgürce kullanmayı reddediyorum. Onu bir eğitimci, bir politikacı, bir örgütleyici olarak kullanıyorum ben. Edebi tavrıma yöneltilmiş hiçbir itham yoktur ki ?arakçı, kışkırtıcı veya sabotajcı? edebi olmayan, anonim, fakat planlı çalışmalarım için bir övgü olarak kabul etmeyeyim.” O halde şurası açıktır ki Brecht, bugün Almanya’da, yeteneklerini ne yönde kullanacaklarını kendilerine soran ve ancak gerekliliğine inandıkları alanda kullanan, bu şart yerine gelmediğinde ise işi bırakan az sayıdaki yazardan biridir. Denemeler, Brecht’in yeteneğini uygulama noktalarıdır. Burada yeni olan, bu noktaların tüm önemleriyle belirmeleridir. Yazar, bunların uğruna “eser”ini terk eder ve çölde petrol sondajına başlayan bir mühendis gibi, tüm etkinliğini bugünün çölündeki iyice belirlenmiş noktalara yöneltir. Burada bu noktalar tiyatro, anekdot ve radyodur ? diğerlerine daha sonra sıra gelecektir. “Denemeler’in yayınlanışı,” diyor yazar, “belli çalışmaların kişisel deneyimler olmaktan (bitmiş eser niteliğini taşımaktan) çok, belirli kurum ve kuruluşları kullanmaya (dönüştürmeye) yöneldikleri bir zamanda gerçekleşti.” Yenileştirmelerin duyurusu değil, yeniliklerin tasarıları yapılmaktadır. Burada edebiyat, yazarın dünyayı değiştirme isteğinde olmayan, ılımlılıktan yana geçmiş duygularından bir şey beklemez artık. Bilir ki tek şansı, dünyayı değiştirmek denen karmaşık süreçte bir yan ürün olabilmektir; ve burada böyledir. Hem de paha biçilemez bir yan üründür. Asıl ürün ise yeni bir tavırdır. Lichtenberg(1) şöyle der: “Önemli olan, kişinin neye inandığı değil, inandığı şeyin onu ne yaptığıdır.” Brecht’in tavır dediği işte budur. Yenidir ve en yeni olan yanı da öğrenilebilirliğidir. “Bay Keuner’ in Öyküleri [Geschichten vom Herrn Keuner] adlı ikinci deneme, jestleri alıntılanabilir kılma girişimini temsil eder,” der yazar. Fakat alıntılanabilen yalnızca Bay Keuner’in tavırları değildir; alıştırmalar yoluyla, Lindberglerin Uçuşu’ndaki(2) [Flug der Lindber-ghs] öğrencilerin ve bencil Fatzer’in tavırları da alıntılanabilir. Üstelik yalnızca tavırlar değil, onlara eşlik eden sözler de. Bu sözler üzerinde de alıştırma yapılması gerekir; yani önce fark edilecek, sonra anlaşılacaktır. Önce pedagojik, ardından politik etkileri ortaya çıkar, şiirsel etkileriyse en arkadan gelir.
Şu pek az sözle, Brecht’in eserlerindeki önemli temaların hemen tümünü, biraz fazlaca sıkıştırılmış olarak da olsa, görmüş olduk. Şimdi şöyle durup bir soluklanmayı hak ettik sayılır. Duraklama burada, Brecht’in karakterler yığınına genel bir bakış atıp, içlerinden yazarın niyetini en iyi dışavuranlarını seçip almamızı sağlar. Önce, ilk kez Brecht’in son eserinde öne çıkmak cüretini gösteren şu Bay Keuner’i ele almak istiyorum. İsmin nereden geldiği üzerinde durmayacağız; Brecht’in eski çalışma arkadaşlarından Leon Feuchtwagner gibi bu ismin Yunanca xoıvós ?genel, her şeye ilişkin ve her şeye ait olan? kökünü içerdiğini kabul edebiliriz. Gerçekten de Bay Keuner her şeye ilişkin ve her şeye aittir; önderdir yani. Fakat yine de genel olarak kafada canlandırıldığı şekliyle bir önderden tümüyle farklıdır. Bir hatip, bir demagog değildir kesinlikle; hava atan, tuttuğunu koparan biri de değildir. Temel uğraşı, bugün bir önderin temel uğraşı olarak düşünülenden çok uzaktadır. Çünkü Bay Keuner bir düşünürdür. Brecht’in bir keresinde Bay Keuner’in sahnede nasıl canlandırılabileceğini tanımlayışını hatırlıyorum: Kendisi zahmet edip de gelemeyeceğinden sahneye bir sedyeyle getirilecek ve sahnedeki olayı sessizce izleyecek, belki de hiç izlemeyecekti. Günümüz koşullarının tipik bir özelliğidir, düşünen adamın bunları izleyebilme yetisinden tümüyle yoksun oluşu. Tüm davranışları, bu düşünürü katı bir stoacı(3) veya Epikürcü(4) yaşam sanatçısı türünden Yunanlı bilgeyle karıştırmamızı imkânsız kılacak şekildedir. Daha çok Paul Valéry’nin duygusal etkilenimden uzak, saf düşünce adamı Monsieur Teste’ine benzer. Her ikisinde de Çinlilere özgü özellikler vardır. Her ikisi de sonsuz derecede kurnaz, ağzı sıkı, nazik, yaşlı ve ortama uyabilen kişilerdir. Fakat Bay Keuner Fransız dostundan, bir an için bile gözden yitirmediği bir hedefi olmasıyla kesin olarak ayrılır. Bu hedef, yeni bir devlettir. Felsefi ve edebi temelleri Konfiçyüs’teki kadar derin bir devlet. Çinlilere özgü özellikleri bir yana bırakacak olursak, Bay Keuner’de Cizvitlere(5) özgü özelliklerin de bulunabileceğini söyleyebiliriz. Bu hiç de rastlantısal değildir. Brecht’in yaratmış olduğu tipleri ne kadar dikkatlice parçalarına ayırıp incelersek (ki bunu Bay Keuner’in de aralarında bulunduğu üç tanesi için yapacağız) tüm güçlerine ve canlılıklarına karşın bunların, anatomi dersinde kullanılan mankenlere benzer politik modeller, hayaletler olduklarını o kadar açık olarak görürüz. Hepsinde de ortak olan şey, insan sevgisi, yardımseverlik, idealizm, soyluluk ya da benzeri bir şey değil, yalnızca duruma göre takındıkları tavırdan kaynaklanan akılcı politik eylemlerdir. Bu tavır aslında şüphe çekici, sevimsiz ve çıkarcı olabilir; ancak bu tavrı takınan kişi kendini kandırmadığı ve gerçekliğe sıkıca tutunduğu sürece bunu düzeltecek çare kendiliğinden bulunur. Bu, kişiyi daha iyi bir insan haline getiren ahlaki bir çare değil, toplumsal bir çaredir: Davranışları onu yararlı kılar. Ya da Brecht’in başka bir yerde dediği gibi:

Tüm kusurlar bir şeylere yarar
Onları yapan adam, değil ama

Bay Keuner’in kusuru, soğuk ve namuslu akılcılığıdır. Ne işe yarar bu? Şuna: İnsanların önder, düşünür veya politikacı denen kişilere, onların kitaplarına ve nutuklarına hangi varsayımlarla bağlandıklarını kendilerinin görmelerini sağlamaya. Çünkü, amacı bu varsayımları olabildiğince sarsmaktır. Bu varsayımlar demetini bir arada tutan bağ bir kez çözülmeyegörsün, hepsi dağılıp gider. Bu bağ, biryerlerde her şeyin eksiksiz düşünüldüğüne ve bizim de buna bel bağlayabileceğimize duyulan kesin inançtır. Böyle görevleri olan ve bunun için para alan insanlar, bütün diğerleri için düşünürler ve işlerinin uzmanıdırlar; hiç durmaksızın geride kalmış kuşku ve belirsizlikleri temizlemekle meşguldürler. Biri tutup da bunu inkâr eder ve böyle olmadığını gösterebilirse, halk epey rahatsız olacak ve kendisinin de düşünmek zorunda oluşunun sıkıntısını duyacaktır. Şimdi Bay Keuner’in ilgisinin yoğunlaştığı nokta, sorunlar ve teoriler, tezler ve dünya görüşleri âleminin hayali olduğunun gösterilmesidir. Bunların karşılıklı olarak birbirlerini geçersiz kılmaları, rastlantısal veya düşüncenin kendisinden kaynaklanan bir şey değil, düşünürleri şimdiki yerlerine atamış olan kişilerin çıkarına olan bir şeydir. ?”Yani düşünce belli çıkarların işine mi yarıyor?” diye sorar insanlar. “Düşünce çıkarlardan arınmış bir şey değil mi?”? Belli bir huzursuzluk kaplayacaktır içlerini. Eğer düşünce belli çıkarların hizmetindeyse, bunun kendi çıkarları olduğunu kim garanti edebilir? İşte tam burada bağ çözülür ve varsayımlar demeti baştan başa kuşkuya dönüşecek şekilde dağılıp gider. “Düşünmeye değer mi?”, “Bir işe yarar mı?”, “Gerçekte neye yarar? Kime?” ? Kuşkusuz tam anlamıyla kaba sorulardır bunlar. Ama, der Bay Keuner, bizim bu kaba sorulardan çekinmemiz için hiçbir neden yoktur ve en ince yanıtlarımızı da onlara saklarız. Bu, bizi onlardan ayıran şeydir: Onlar ancak ince ve nazik sorular sormayı bilirler; fakat sorularının kanallarını, yalnızca küçük bir azınlık için yararlı, geri kalan herkes içinse zararlı olan süzülmemiş yanıtların çamuruyla tıkarlar. Biz ise soruları sert sorarız. Fakat yalnızca çok iyi süzülmüş yanıtları kabul ederiz; yalnızca işin içyüzünün değil, konuşmacının tavrının da görülebilir olduğu açık ve kesin yanıtları. Bay Keuner’den bu kadar.

Demin de söylediğimiz gibi, Bay Keuner, Brecht’in tipleri arasında en yeni olanıdır. Şimdi temkinli bir şekilde en eskilerinden birine geçebiliriz. Brecht’in yaratıcılığında varolan tehlikelerden bahsetmiş olduğumu hatırlayacaksınız. Bu tehlikeler Bay Keuner’den gelir. Eğer şimdiden yazarın her günkü misafiri olduysa, kendisine hiç benzemeyen ve onun yazar için taşıdığı tehlikeleri kapı dışarı eden diğer ziyaretçilerle karşılaşmak zorunda olduğunu umabiliriz. Gerçekten de Baal ile, Ustura Mac ile, Fatzer ile; Brecht’in oyunlarını dolduran ve şu şaşırtıcı Ev Vaazları’ nda(6) [Hauspostille] (Propylaeen-Verlag, Berlin) toplanmış bulunan şarkıların gerçek şarkıcıları olan bir alay serseri ve caniyle karşılaşır. Bu şarkılı türkülü külhanbeylik, Brecht’in, dostu ve çalışma arkadaşı Caspar Neher(7) ve diğerleriyle birlikte garip melodiler ve kaba, yürek parçalayıcı nakaratlarda sonraki oyunların motiflerini ortaya koyduğu eski Augsburg dönemine uzanır. Ayyaş bir şair-katil olan Baal ve nihayet bencil Fatzer de bu dünyanın insanlarıdırlar. Fakat bu tiplerin, yazarı yalnızca korkutucu örnekler olmaları sıfatıyla ilgilendirdiklerini sanmak hiç doğru olmaz. Brecht’in Baal ve Fatzer’e olan ilgisi daha derinlere gider. Bu tipleri gerçekten bencil ve toplumdışı olarak görür. Ama bitmek bilmeyen çabası, bu toplumdışı öğeleri, serserileri, gizli devrimciler olarak göstermektir. Burada söz konusu olan, bu tiplere duyduğu kişisel bir yakınlığın yanı sıra, teorik bir noktadır. Nasıl ki Marx, tabiri caizse, sorun olarak devrimin kendisine yabancı bir şeyden, kapitalizmden, hiçbir ahlaki boyuta gereksinme duymaksızın ortaya çıkışını ele almışsa, Brecht de bu sorunu insani alana aktarmıştır: Devrimciyi, kötü ve bencil bir tipten, hiçbir ahlaki dönüşüm olmaksızın, kendiliğinden ortaya çıkarmak ister. Wagner’in test tüpü içerisinde, sihirli bir karışımdan bir homunkulus(8) yaratmak istemesi gibi, Brecht de test tüpü içerisinde, adilik ve bayağılıktan bir devrimci yaratmak istemektedir.

Üçüncü olarak Adam Adamdır(9) [Mann ist Mann] adlı komedinin kahramanı Galy Gay’i ele alacağım. Karısına balık almak için evinden çıkmıştır, fakat kapısının önünde İngiliz sömürge ordusundan üç askerle karşılaşır. Bunlar bir mabedi yağmalarken dördüncü arkadaşlarını yitirmişlerdir ve tüm dertleri onun yerine en kısa zamanda yeni bir adam bulabilmektir. Galy Gay “hayır” diyemeyen bir adamdır. Kendisi hakkında neler tasarladıklarını bilmeksizin bu üç askerin peşine takılır. Savaştaki bir askerde bulunması gereken eylemleri, fikirleri, tavırları ve alışkanlıkları tek tek benimser ve tümüyle yeniden inşa edildiğinde, izini bulmayı becermiş olan karısını artık tanımaz. Sonunda korku saçan bir savaşçı ve Sir El Dchowr kalesinin fatihi olur. İşin aslını şu sözlerden çıkarabilirsiniz:

Bay Brecht der ki: Adam adamdır,
Sıradan bir laf bu aslında
Ama o bunu kanıtlar da:
Ne isterseniz yapabilirsiniz bir adama
Bir araba gibi bu gece monte edilecek burada
Ve göreceksiniz, sonunda hiçbir şey kaybetmeyecek.

Burada sözü edilen söküp takma, Brecht tarafından edebi bir biçim olarak ortaya atılmıştır zaten. Yazı onun için eser değil, bir aygıt, bir alettir. Ve değerini belirleyen şey de sökme, dönüştürme ve değiştirme yeteneğidir. Büyük dini [kanonisch] edebiyatı ve özellikle de Çin edebiyatını okuması ona, yazılı bir metinden talep edilebilecek en üst düzeydeki şeyin, aktarılabilirlik olduğunu göstermiştir. Bu da burada, nüktecilerin nefeslerini kesen bir arakçılık teorisinin temellendirilmiş olduğunu ima eder.

Brecht için neyin belirleyici olduğunu bir çırpıda söylemek isteyen bir kişinin şu cümleyi kullanması akıllıca olacaktır: “Onun konusu yoksulluktur.” Düşünürlerin, varolan pek az sayıdaki geçerli düşünceyle; yazarların, sahip olduğumuz pek az sayıdaki sağlam formülasyonla; devlet adamlarınınsa insanların yetersiz enerji ve zekâlarıyla nasıl yetinmek zorunda olduklarıdır tüm çalışmalarının teması. Lindberghler aygıtları için: “Yaptıkları şeyler bize yetmelidir,” derler. Kıt gerçekliğin burnunun dibine sokulmak ? parola budur. Bay Keuner yoksulluğun, yoksulu gerçekliğe herhangi bir zenginin hiçbir zaman yaklaşamayacağı kadar yaklaştıran bir hile olduğuna inanır. Bu, ne Maeterlinckvari,(10) ne de Rilke’nin “yoksulluk, içten gelen büyük bir parıltıdır” derken kastettiği gibi Fransiskenvari(11) bir yoksulluk mistiğidir. Brecht’in yoksulluğu bir tür üniformadır ve onu bilinçli olarak giyen herkese yüksek bir rütbe verir. Kısacası, insanın makine çağındaki fizyolojik ve ekonomik yoksulluğudur. “Devlet zengin, insanlarsa fakir olmalıdır; devletin çok şey yapma görevi, insanların az şey yapma hakkı olmalıdır.” Bu, Brecht tarafından formüle edildiği, verimliliğinin araştırıldığı ve çelimsiz ve dağınık görünüşüyle ortaya çıkarıldığı şekliyle, yoksulluğun genel insan hakkıdır.
Sözlerimizi bir sonuca bağlamayıp burada kesiyoruz. Bu incelemeyi, bayanlar baylar, iyi bir kitabevinin yardımıyla, sizler de sürdürebilir, hatta daha esaslısını bu yardım olmaksızın yapabilirsiniz.

Notlar

(1) Lichtenberg, Georg Christoph (1742-1799): Alman sanat yazarı. Göttingen Üniversitesi’nde fizik profesörlüğü yapmıştır. Zamanında moda olan duygusallığa karşı çıkmıştır.

(2) Brecht’in 1929’da yazdığı, aynı yıl sergilenen didaktik oyun. Daha sonra bu oyuna Okyanusun Üzerinde Uçuş adını vermiştir.

(3) Stoacılık: Antikçağ Yunan Felsefesi’nin kamutanrıcı ve maddeci doğa öğretisi. Kıbrıslı Zenon (M.Ö. 336-264) tarafından kurulmuştur. En büyük ilkesi doğaya göre davranmaktır. Bilgenin kendi kendine yeterli olduğunu savunmuştur.

(4) Epikürcülük: Epiküros’un (M.Ö. 341-270) acıların yokluğuna dayanan bir haz anlayışını temel alan, doğa konusunda maddeci ve rastlantıyı kabul eden felsefesi. Boş inançlardan ve usa aykırı alışkanlıktan kurtulmuş bilgeyi üstün görür.

(5) Cizvitler: 1534’te kurulan Hıristiyan tarikatı. Yoksulluk, bekâret ve itaat vaadlerinde bulunurlar. Sıkı bir hiyerarşi ve kesin itaat vardır.

(6) Özgün adı Bertolt Brechts Hauspostille, 1927. Brecht’in ilk şiir kitabı.

(7) Neher, Casper (1897-1962): Alman sahne düzenleyicisi. Münih Sanat Akademisi’nde öğrenim görüp 1932’de Berlin’de çalışmaya başlamıştır. Epik tiyatro kurallarına bağlanan hem akılcı hem de izlenimci bir sanat anlayışı vardır. Berliner Ensemble’de Brecht ile birlikte çalışmış ve Bay Puntilla ve Uşağı Matti, Cesaret Ana ve Çocukları, Sezuan’ın İyi İnsanı gibi oyunların sahne düzenlemelerini yapmıştır.

(8) Homunkulus: Simyacıların yaratmaya çalıştığı küçük boy insan. (Goethe, Faust’un kimyasal işlemlerle yarattığı küçük adama bu ismi vermiştir.)

(9) Brecht’in o sıralarda dünyada yaratılmaya çalışılan “yeni insan tipi”ni açıklamak için 1924-26’da yazdığı ve komedi olarak nitelediği Mann ist Mann, yine aynı yıl Landestheater, Darmstadt’ta sahnelendi.

(10) Maeterlinck, Maurice (1862-1949): Fransızca yazan Belçikalı yazar. Şiir, oyun ve denemeler yazmış, 1911 Nobel Ödülü’nü almıştır. Denemeleri doğa ve insanoğlunun bilinmeyen yanları üzerinde durur. İnsan mutluluğunun kaynaklarını bilgide arar. Metne dön
(11) Assisi’li Francesco (1182-1226) tarafından kurulmuş olan ve arılık, maddiyattan uzaklaşma, barış ilkelerini temel alan Hıristiyan tarikatı.

Ceylan Koryürek, ?Benjamin ve çocuk?, Cumhuriyet Kitap, 6 Eylül 2001
Walter Benjamin baskı ve sömürüye karşı ezilenlerin sözcüsü, burjuvaziye karşı, Marx’a yakın, Nazi baskısından Paris’te yaşar. İktidara muhalif yazılar yazar, 26 Eylül 1940’da İspanya sınırında Gestapo’ya yakalanmamak için intihar eder.
Yaşamı boyunca sınıf mücadelesi içinde tarihle ilgilenir; ayrıntılara sızmış sosyalist düşünceyle yazar. “Ne var ki, geçmişe doğru bu sıçrayıp, kuralları hâkim sınıfın koyduğu bir arenada gerçekleşir. Aynı hamle, tarihin geniş ufkunda diyalektik bir nitelik kazanır. İşte Marx devriminden bunu anlıyordu” der.
Walter Benjamin şair arkadaşı Heine’nin intiharından, yitişten hemen sonra belki de yaşamı yumuşatmak için Hölderlin’in iki şiiri üzerine bir makale yazar. Hölderlin platonik ve imkânsız bir aşkın pençesinde, doğayla bütünleşerek coşku fışkıran eserler yazmıştır. Çok çabuk sevinen ve kırılan bir ruh belki de aşk onu böylesine çocuklaştırmıştı. Walter Benjamin’in keskin gözleri Hölderlin’deki çocuğu görmüştü.
Neden pedagojiyle ilgilenmişti? Geçmişe çevrilen bir bakışı belki de yaşamı boyunca çocuk gözlerindeki ışığı, yüreğe işleyen saf duyguyu aramıştı. Walter Benjamin Çocuklar, Gençlik ve Eğitim Üzerine adlı kitabında yazdığı makalelerde çocukların ilklerini incelemiş, deneyimle harmanlanmış ilginç bir kitap.

Paylaşmanın ilk tohumları

Walter Benjamin için, 18. yüzyıl çocuk kitapları çekiciliğini korur, taş baskılardaki el işçiliği, ilkel oluşlarındaki güzellik, ince işlenmiş bakıra oyulmuş metinler, ipleri çekilince değişik görüntü verenlerle, ışıkla oynaşan saydam renkli kitaplar. Henüz filizlenmeye başlamış ruh, saf bir yürek neler düşler kitaplara bakarken, neler algılar? “Bir anda sözcükler kostümlere bürünürler ve bir el işaretiyle, savaşlara, aşk sahnelerine ya da dalaşmalara dönüşürler” (s. 51). Çocuk kitaplarla arayışın kapısını açınca kapılar, yaşamdan süzülen renkler, cılız bir umuda sevinçli gülümsemelerdir. Geçmiş ve gelecek yoktur anı yaşar, çocuk uykudaki tatlı rüyalar gibi masalların içine düşer, o masallar gelecekte hiç unutulmaz, yaşamayı umut eder.
Walter Benjamin, çocuk kitaplığı kuran Hobrecker için “?çocuk kitapları? keşfetmeyi, ancak çocukların bu sevincine sadık kalmış olan biri başarabilir” der (s. 43). İnsana değişik yaşantı zenginliğini kitaplar verir, sığınış mutlandırıcı bir sürgündür.
Oyuncaklar, düşlere kan veren yaşama dair ilk adımlar, paylaşmanın ilk tohumlarıdır “Alışılmadık oyunla girer yaşama” (s. 74). Çocuk ruhu balta girmemiş orman, öğrenmeye açlık duyarlılık içindedir. Yanıtını bekler soruların.
Bir oyuncak sergisinde neler bulunur? Eskiye karnaval geçidi. “Şekerden yapılmış” (s. 59) yiten bir bebekten küçük bir pusula.
“Tüm haftalığını seninle
harcadım dans ede ede”
18. ve 19. yüzyıl oyuncak dolabından görüntüler, tavan arasındaki geçmişin üzerine sindiği oyuncaklar, kurşun askerler “ev işletmeleri”nden kuklalar, tahta ve dökme bebekler.
Walter Benjamin’in gözlediği, yetişkinlerin de bu sergiye çok fazla ilgi göstermesiydi. “Elbette oynamak her zaman özgürleşmek olarak kalır” (s. 62) oyunlarda serüven yaşar, yinelemek mutluluk verir.
Çocuk bağlı bulunduğu sınıfın etkisi ile yetişir, ortak paylaşımda her zaman rol oynar “Çocuk kolektifine gözünü dört açarak bakmak, işçi sınıfının ayrıcalığıdır. Bu kolektiften yayılan enerjiler sadece şiddetli olanlar değil, aynı zamanda güncel olanlardır” (s. 85). Walter Benjamin insanlar arasındaki sınıf farklarının çocuklar üzerindeki etkisini inceler. Okul çağlarından üniversite yıllarına dek özgür düşüncenin olmadığı bir eğitim ortamında eğitici ve çocuk, kısır döngü içinde boyunduruk altındadır. “Komünist inanca göre eğitim, mevcut çevrenin devrimci hedeflerin hizmetinde sonuna dek değerlendirilmesidir” (s. 91). Yarın enerjisini devrimci düşünceyle alır, ilerlemenin kaynağıdır.
An bir salıncak, geçmiş şimdi ve gelecek. Şimdi yaşanıyorsa eğer bir an sonrası anı. Kaçışsız sığınış bellekte çakan şimşekler, geçmişin dokunulmazlığı, kışkırtan yitiş. Gençlikteki yaşamın cömertliği, seçenekleri sunuşu, örseleniş, hakedişler karşısındaki cimrilik, kümelenmiş kalabalıklardaki ruha yapışan sürgün duygusu. “Yetişkin çoktan her şeyi yaşamıştır; gençliği idealleri, umutları, kadını. Hepsi birer yanılsama çıkmıştır” (s. 17).
“Yaşam öğretir.” ilişkilerdeki yankılanan kimsesizlik, masal bitmiş geçmişle şimdinin arasındaki uçurum, tüm görkemiyle ayaklar altındadır. Soluğu kesilen yaşayan anımsamalar, yolu gösteren orta yaşa eşlik eden deneyimdir. Deneyim “dar görüşlünün incili” (s. 18) yaşam “umarsız ve anlamsız” (s. 18). Ateşi yanan arzudur, buz gibi bir maskeye saklar kendini, bilir ki aynasında acı vardır. Vazgeçilen görmezden gelinen kendini kefenlemiş bir yaşam. Walter Benjamin için deneyim, cesaret ve düşünceyle harmanlanınca çabaya ve ümide dönüşür, ileriye doğru yürür. Hiçbir zaman düşüncesi başıboş değildir; yaşam sürekli çabadır.
“Max von Boeh’in Kuklalar ve Kukla Oyunları adlı eseri üzerine eleştirisel yorumlar”ında (s. 97) Walter Benjamin gerçeğin gözüyle oyunun yaşama uyarlanış biçimini anlatır. İlklerin yaşandığı çocukluk yılları, “aşk ve oyun” (s. 98) döngüsü yetişkinde de devam eder. Etrafındaki dünya, yanılsamalar, çelişkili yüzler, ipleri geren coşkuyla fışkıran düşünceler, ok yaydan fırlamış oyun başlamıştır.
Kuklacı “Onu eline alır almaz ondan esinlenmiş görünür, onunla uzaklara bakan bir büyücüye benzer” (s. 102). Görüntüler masala uyar, ölçüsü olmayan gerçek sevgi, yanılsama boşuna sevinçtir. “Azmış kudurmuş arzunun ta kendisi ve arzunun nesnesi de kukladır. Ya da, ceset mi demeli?” (s. 98). Yalnız bir dans arzunun iç çekişleri, saplantısı ümidi yaratır, yavaş yavaş zehirleyen ölüm, kukla ışığı sönmüş bir yıldızdır. Tutkudur Eros’un yönü, kuklacının kibiri gözalıcı, oysa onu kuklacı yapan kukladır.
Walter Benjamin “Tek yön” (s. 75) adı altındaki anlatılarında “Şans tekerleğini” (s. 75) döndüren çocuğun değişik hallerini farklı dünyalara filiz veren imgelere dayanarak, tadına doyum olmaz çekicilikte anlatıyor.
Okul çağına gilen “Kıskançlıkla özlenen” (s. 76) okul kitaplığından “Sonunda kendisine düşen” (s. 76) bir kitapla nasıl ilişki kurar çocuk? Henüz masaya zor uzanan elleriyle sayfaları karıştırır, kitapla beraber yaşamaya da başlar. Kendinden hikâyeleri de katar okuduklarına, harfler şekillere soluklara dönüşür. Bambaşka zengin bir yaşamla, kitapla soluklanır, her şey ellerinin altında ruhunda yaşanacak ne çok macera vardır Walter Benjamin bu yüzden “Çocuk yetişkinden daha iç içe, kitabın kişileriyle” (s. 77) düşüncesini taşıyordu.
Okul yolunda ilk “Geç kaldın”lar (s. 77) ömür boyunca yaşanan bir duygu, bekleyiş ve geç kalış yaşamın çelişen yüzü, tik taklar ayak sesleri ve zamana karşı duyulan sorumluluk.
***

Koleksiyon sonrasızlığa somut kanıtlar, üzerine sinen soluklar, teni artık kuşatmayan bir giysi, yaşamayan anımsamalar, kara kutular, bir kıyımdan arka kalanlardan; eski bir iz.
“Kibir, yalnızlık, yaşama küskünlük-kültürlü ve mutlandırıcı koleksiyoncu doğasının karanlık yüzü budur” (s. 42). Sis perdesi içinde koleksiyoncu bir başka zamana düşer ötelere gider, başkalarından sinmiş soluklar, yansımalardır onu yaşatan, tende kucaklaşmanın kargaşasını yaşamaz. “Koparılmış her çiçek ve yakalanmış her kelebek kendisi için bir koleksiyonun başlangıcı olmuş” (s. 78) çiçek toplayan çocuk yakalanmış kelebek ölüme tanıklıktır.

***

“Erzak dolabının kapısı daha aralanırken uzanıyor eli” (s. 78). Başlangıç ilkler, dokunuş, tat alma, tutkuyla suç ortaklığı, aşkın pençesindeki uysallık. “Her şeyin ebedi tekrar”ına (s. 78) inanan yazar için süzgeçten geçenler ilk kez gibi tutkuyla yaşanabilirdi. Yaşam panayırında binişler, inişler, kavuşmalar “Atlı Karıncaya Binen Çocuk” (s. 78) kesin bir göz insanın bütün hallerini görebilirdin.

Walter Benjamin
Brecht’i Anlamak
Çeviri: Güven Işısağ, Haluk Barışcan
Yayınevi: Metis Yayınları
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Nisan 1984
3. Basım: Eylül 2007

İçindekiler
Brecht Üzerine Bir Radyo Konuşması
Epik Tiyatro Nedir? (I)
Epik Tiyatro Nedir? (II)
Epik Tiyatro Teorisi Üzerine Çalışmalar
Epik Tiyatroda Bir Aile Oyunu
Proletaryadan Bahsetmenin Yasak Olduğu Ülke
Brecht’in “Beş Paralık Roman”ı
Brecht Üzerine
Brecht’in Şiirleri Üzerine Yorumlar
Üretici Olarak Yazar
Brecht ile Konuşmalar
Notlar

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları
Abidin Dino Hayat ve Sanat, M. Şehmus Güzel

Türkiye'de ressam denince ilk akla gelenlerden biridir Abidin Dino. Dünya çapında da bilinen isimlerimiz arasında yer alır. Nazım Hikmet?in, o...

Kapat