“Bu kadar karanlık bir gökyüzü fırtınasız açılmaz”*

Dünün dünyası kitabının önsözüne başlarken, “kendimi önemli bir kişi olarak görmediğim için yaşam öykümü başkalarına anlatmak bana hiçbir zaman cazip gelmemiştir”.(Sayfa 13) Diyor Stefan Zweig. Öylesine içten, öylesine samimi, yazdığı satırları her okuyuşumda, hemen yanı başımda oturup konuşan bir ses canlanır beynimin içinde, sanki elimi uzatsam dokunabilirmişim gibi hissederim. Nitekim bin türlü gerginlik ve sürprizlerle dolu dramatik hayat hikayesini anlatırken, şahsına görev saydığı bu ödevin tek konusu kendisi değildir. Konu daha çok doğumundan itibaren tüm çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Avrupa’nın, işgal edilip yıkılmasıyla birlikte yaşanabilir olmaktan çıkmasıdır.

Avusturya’yı terk ettiği 6 Mart 1934 sabahı, onun için adeta zaman duracak ve hayatının geri kalanı için çok şeyi alıp götürecekti. Keşke böyle bitmeseydi dedirten 60 yıllık bir hayat hikayesiydi bu. Yılgınlığa kapılmaya hakkı yoktu belki, fakat o da hepimiz gibi sevinci, acısı ve korkularıyla yaşamakta olan, sevdikleri ve dostları için endişelenen bir insandı. Şüphesiz tüm insanlıkla beraber Zweig’in tanık olduğu bu dehşet dönemi bitecekti, bitmeliydi, ama nasıl? ne zaman? Nazi faşizminin iktidara gelmesinden sonra, önce İngiltere, ardından Amerika ve en son Brezilya’nın Petropolis kentine yerleşti. Savaşın ve işgalin yarattığı belirsizlik onu öyle yordu ki ve sonrası malum, 1942’de, Brezilyada karısı Lotte ile birlikte, bir şişe zehir içerek hayatına son verdi.

Sadece bir kaçış, yok oluş öyküsü değildi onunkisi, 1933’te Hitler’in propaganda bakanı Gobbels tarafından “1 numaralı istenmeyen ve sakıncalı yazarlar listesi”ne yerleştirilmesinden hemen sonra, daha çok bir “varolma savaşı” verdi. Çoğu zaman, kimliğinden ötürü, hor görülmeyi değişmez yazgısı sayıyordu. Fakat karşı çıkmayı da bir gurur konusu haline getirebilmişti. Kuşkusuz savaş çığırtkanlığının marifet sanıldığı böylesi bir dönemde barış yanlısı tutumunu hiç bozmadı. Hitler’in, evi, yurdu dahil her şeyini elinden aldığına inandığı bir döneme tanıklık ederken dahi, özgür kimliğinden ödün vermemiş, “yok olma”ya direnmiş bir yazardı o.

Ben hiçbir zaman şu sözüm ona kahramanların tarafını tutmadım. Novellalarımda hep kadere yenik düşenler cezp etmiştir beni. Biyografilerimde de başarının nesnel dünyasında değil, ahlaki anlamda haklı çıkanların yanında yer alırım.”(Sayfa 205)

Haklıydı, anlattıkları sadece onun yazgısı değil, aksine bütün bir kuşağın, tarih boyunca hiçbir kuşağın çekmediği kadar acı çeken bir kuşağın yazgısı olacaktı. Kolay değil, tanık olunan koskoca iki dünya savaşı, 1939 yılının dünyası, 1914’teki gibi o çocukça naif inançlara sahip değildi. Kuşkusuz 2.’si 1’sine göre, sadece Zweig için değil, tüm dünya halkları için çok daha yıkıcı geçecekti.

Ama her gölge, sonuçta bir ışığın çocuğudur. Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir.(Sayfa 501)

Ve Shakespeare’in dediği gibi *bu kadar karanlık bir gökyüzü fırtınasız açılmaz”dı. Keşke bu fırtınanın rüzgarı Stefan Zweig’i alıp götürmeseydi.

Canan Koçak

Kitabın Künyesi
Dünün Dünyası
Stefan Zweig
Çevirmen: Kazım Eğit , Yadigar Eğit
Yayınevi : Can Yayınları
Sayfa 387-388

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here