Bukowski ve Ağaç Dalı Kompleksi / Factotum

Bir karakter analizi:

“Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra:’Kumda yatma rahatlığı’. A-da-ko: ‘ağaç dalı kompleksi’. Şimdi kumda yattığım için Kuyara diyorum, daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı….Ya Adako? Ağaç dalındaki gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özğürlüğe susamışlıktır. Buna ben ağaç dalı kompleksi diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir, Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur.

Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o,ayrılır. Balta işlemez ona.” diyor Yusuf Atılgan Aylak Adam’ında. Bukowski’yi okumaya başlayalı beri onun bir asi dal olduğunu düşünüyorum. Balta işlemez bir insan! Toplumun bütün kurallarından bağımsız, kendi doğruları yönünde hayatını sürdüren tam bir aylak!

Cümlemin sonundaki ünlem yanıltmasın sizi. Ben aylakları çok severim. Düşünmeye ve yürümeye bol bol zamanları vardır. Şöyle bir düşünsenize kim aylak olmak istemez ki! Sabah yataktan kalktığında canın ne istiyorsa onu yapmak; bütün gün okumak ya da uyumak ya da okumak ya da yazmak,yazmak,yazmak…Üstelik Bukowski de beni aylaklığa bayağı imrendirdi. ‘’Gerçek aşk insanlar içindir.’’diyor ve devam ediyor: ‘’Daha iyi anlayabiliyorum şimdi, büyük âşıkların hepsi aylak insanlardı.’’ Hemen mantık yürütecek olursak ‘’gerçek insanların aylaklar olduğunu’’ buluruz. Zekice gizlenmiş bir düşünce. Bu düşüncenin büyüsü o kadar etkili ki aylaklık bir derece daha sevimlileşti gözümde.

Bukowski’yi anlatan bir paragrafta ‘’sevimli’’ kelimesine yer vermem, birçok kişiye anlamsız gelebilir. Hatta Bukowski okusaydı bunu, bana sunturlu bir küfür çekerdi. Çünkü onun dünyasında ve mizacında her şey çok çetin. Bir günlük dizisi olan ‘’Ekmek Arası’’ ve ‘’Factotum’’ kitaplarında Bukowski’nin; hayatına, mizacına, yaşadığı topluma ve insanlara bakış açısına tanıklık ediyoruz. 2. Dünya savaşının bütün şiddetiyle devam ettiği, buna rağmen ‘’kadınların deli gibi elbise almaya devam ettiği’’ yıllarda Bukowski tam bir bezgin, alkolik, aylak ve yazardır. Sefalet içinde yaşadığı bu yıllarda bir yandan yazmaya devam eder. Ancak, kendi sözlerinden yola çıkarak, pek de başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Zor şartlar bu ‘’balta işlemez asi dalı’’ zorlamaktadır. Parasızlık, alkol bağımlılığı, topluma ve insanlara ayak uyduramamak Bukowski’yi adeta bir uçurumun kenarında yaşamaya iter. Ve şöyle der: ‘’ Samimiyetle söylüyorum, yaşam beni dehşete düşürüyordu. Yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü. Ben de yatakta kalıp içiyordum. İçtiğin zaman dünya yine ordaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından. ‘’ Bu düşünceler silsilesinden çıkaracağımız tek sonuç yine aylaklığın müthiş aymazlığı!

İşlerin anlamsızlığı ve toplumsal bir eleştiri:

‘’Factotum’’; kahya, ayak işleri yapan kişi demek. Bukowski gazetecilik mezunu olmasına rağmen kendi mesleğini hiçbir zaman icra edemez. Girdiği bütün işlerde, kovulmak için çalışır adeta. Eline geçen az miktarda para da bazen karnını bile doyurmaz. ‘’Serseriydik, tembeldik, günlerimizin sayılı olduğunu biliyorduk. Rahattık bu yüzden, ne kadar yeteneksiz olduğumuzu anlamalarını bekliyorduk. O gün gelene kadar birkaç dürüst saat çalışıp, sistemin içinde var olmaya çalışıyor, geceleri hep beraber kafaları çekiyorduk. ‘’ Bukowski’nin bu sözleri her şeyi özetliyor aslında. Ben bu sözlerin altında önemli toplumsal eleştiriler olduğu kanısındayım. Zaten çocukluk yılları boyunca babasından- banyoda kemerle dövülmek suretiyle- sürekli şiddet görmüş, okul hayatı boyunca ‘’akran zorbalığının’’ hem mağduru olmuş hem içinde yer almış, mesleğini yapacağı kapılar hep suratına kapatılmış bir adamdan ‘’insanlardan ve toplumdan hoşlanmaması’’ dışında ne beklenebilirdi ki? Hayata adımlarını uydurmak konusunda başarısızlığı özümsemiş Bukowski, dik başlılığından asla taviz vermez. Patronlarına : ‘’ Tepedeki büyük evlerinizde iyi bir yaşamınız olsun diye verdim zamanımı.’’ diyecek kadar kudretlidir. İşten kovulmak, aç kalmak, sokakta yatmak, dışlanmak onun için hiçbir şey ifade etmez. Çünkü çalışmak başlı başına bir saçmalıktır, bir aldatmacadır onun için: ‘’ Patronlar daha fazla adam çalıştırmaktansa, birkaç kişiyi daha fazla çalıştırmayı yeğliyorlardı. Adamlara sekiz saatini veriyordun ama yetmiyordu, fazlasını istiyorlardı. Altı saat sonra eve yolladıkları görülmemiştir mesela. Düşünecek zamanın kalmamalıydı!’’ der. (Bukowski’de, bu aylaklık hastalığı olmasaydı bir de Türkiye’deki çalışma saatlerinden haberdar olsaydı ondan çok sıkı bir devrimci olurdu.)
Tüm bunlar olurken ‘’açlığın zararları’’ tek bir açıdan ilgilendirir Bukowski’yi: ‘’Açlık insanın sanatına katkıda bulunmuyordu. Zedeliyordu sadece. İnsan ruhunun kökleri midededir. Güzel bir bifteği midene indirip, viski içmişsen beş sentlik gofretle beslenen adamdan çok daha iyi yazarsın. Aç sanatçı efsanesi bir aldatmacadır. Her şeyin bir aldatmaca olduğunu idrak ettiğin an uyanıp insanları kanatmaya, mahvetmeye çalışırsın. Çaresiz kadın, erkek ve çocuklardan bir imparatorluk kurabilirdim, canlarına okurdum o zaman! Gösterirdim onlara!’’ diyerek öfkesini kusar.

Bir soru, bir cevap:

Uçlarda yaşayan, alkol ve seks bağımlısı, umursamaz ve küfürbaz bir yazarı okuyucu neden sever? Elbette, birçok konuda ona hak verdiği için. Anlayabilmek çabasının bütün okurlara- bir enjektörle- somut olarak- aşılanmasını ne kadar çok isterdim! Yazarın anlattıklarından yola çıkarak, onun dünyasını anlayabilmek, bazen renkli bazen fulü dünyaların kapısından bakmak… Oturduğumuz yerden başka başka insanlar tanımak…Bir okur daha ne ister ki! Ben Bukowski’yi bu düşünceyle okudum. Zaman zaman beni rahatsız eden söylemleri olmuyor değil. Ama onun hareketlerinde bilgeliğin yanında çoğu zaman bir şapşallık ve eziklik de hâkim. Bu da Bukowski’yi gözümde çok samimi kılıyor.

Bukowski’nin kadınları ve dil sorunsalı:

Hayatlarına giren kadınlar Bukowski’ de derin izler bırakmaz. Çoğu zaman bir nesne gözüyle bakar onlara. İhtiyacı olan şeyler için kullanır kadınları: kalacak yer ve ısınma ihtiyacı gibi. Kadınlarla yaşadığı anları anlatırken de üslubu pornografiye kaçar. Zaten eserlerde Bukowski’nin umursamaz mizacının diline yansıdığını görürüz. Konuşur gibi yazar. ( Bu üslubun günlük türünün bir özelliği olduğunu göz ardı etmememiz gerekir.) Kısa ve net cümleler, dünyaya sinkaf çekmeler alır başını gider. Bu üslup olaylara ve durumlara verdiği önemin bir ölçütüdür. Konu, mekan ve kişiler hızla değişir, kitap hiç bitmeyecek bir yerde sona erer. Çerez yer gibi okuyabilirsiniz. Ama dikkatli olun! Bukowski’nin bilgeliği satır aralarında gizli!
Bütün yaşamı boyunca yazmak eylemini tutunacak bir dal olarak gören bu ‘’tutunamayan adam’’, kendisinin en büyük düşmanı ve dostudur. ‘’ Yalnızlıkla beslenen biriydim, yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. Yalnız kalamadığım her gün, gücümden bir şey alıp götürür. Bununla övünmüyorum; ama önemliydi benim için. Odanın karanlığı güneşti benim için.’’der. Bu da onun ‘’ insanlardan hoşlanmayışının’’ en büyük kanıtıdır.

Sonuç:

Aslında ben boşa konuştum , sizde boşa okudunuz bu satırları. Bukowski kendi hayatını- ve birçoğumuzun hayatını- bir paragrafla özetlemiş: ‘’Oturup birbirimize baktık ve birbirimize bakmadık. Çiklet çiğnedik, kahve içtik, helaya gittik, işedik, uyuduk. Sert banklara oturduk ve içmek istemediğimiz sigaralar içtik. Birbirimize baktığımızda gördüklerimiz hoşumuza gitmiyordu. Tezgâhlarda, vitrinlerde sergilenen eşyalara baktık: cips paketleri, dergiler, kuruyemiş, liste başı kitaplar, çiklet, okaliptüs, oyuncak düdükler.’’

Bir rüya, bir öneri:

Bütün hayatı boyunca sağlıksız beslenmiş, alkol ve sigara bağımlısı, öfkesine çoğu zaman yenilen bu ‘’asi dal’’ nasıl olmuş da yetmiş beş yaşına kadar yaşamış? Bu aralar bunu düşünüyordum. Bukowski bir gün rüyama girdi ve bana şöyle dedi: ‘’Dinleniyorum. Tembelliğim hırsımı zedeliyor.’’ Ve aylaklığın bilgesi uzun yaşamın sırrını verir: Hırstan uzak durun, uzun yaşayın! Aman diyim!

Emel Karayol

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Dostoyevski Aramızda Olsaydı! – Dağhan Dönmez

Evet, on dokuzuncu yüzyıl insanının her şeyden önce karaktersiz olması gerekir, böyle olmak zorundadır. Karakterli olan insan ise herşeyden önce...

Kapat