Büyükada hakkında yazılmış en önemli eser Türkçede.

Büyükada hakkında yazılmış en önemli eser Türkçede. Akillas Millas, Ada’nın mahallelerinde, evlerinde gezmemizi sağlıyor. Oralarda oturan insanlarla tanışıyor, manastırları dolaşıyor ve eski sandıkları açıyoruz.
Adalı Yayınları önemli bir işe imza atarak Akillas Millas’ın Büyükada-Prinkipo, Ada-i Kebir adlı kitabını yayımladı. Kitap Büyükada hakkında yazılmış en önemli eser olarak anılıyordu yıllardır. Ama Yunanca olduğundan açıp okuyamıyorduk. Büyük boy 600 sayfaya yakın bu anıtsal kitabın sadece resimlerine bakabiliyorduk ne çare ki. Artık kaliteli bir baskı ve güzel bir çeviriyle elimizde.

Önce Akillas Millas kimdir, onu görelim. Millas 1932 İstanbul doğumlu. Beyoğlu’nda büyüdü ama daha üç aylık iken annesinin kucağında Büyükada’ya geldi. O günden itibaren çocukluk ve gençlik yıllarını aralıksız Büyükada’da Yeni Yol 16 numarada geçirdi. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra çocuk cerrahisi ve ortopedi ihtisası yaptı. 1963 yılında Niki hanımla evlendi ve balaylarını Büyükada’da Splendid Oteli’nin 59 numaralı odasında geçirdiler (o günden beri Ada’da olduğu her zaman bu odada kalıyorlar).

Akillas Millas İstanbul’dan ayrılışının öyküsünü ise bir röportajda şöyle anlatmıştı: “Benim yaşadığım yıllarda İstanbul’un 1,5 milyon nüfusu vardı ve bunun 150 bini Rumdu. Şimdi neredeyse 20 milyon kişi var, ama toplamda bin 500 Rum kaldı. Gidenleri seyretmekten bıktım ve ben de 1980 sonrasında İstanbul’dan ayrıldım. Atina’ya yerleştim. Gelenleri saymak daha kolay imiş.”

Titiz bir ön çalışma
Kitap, Büyükada’yla ilgili tüm kaynakları titizlikle elden geçirerek hazırlanmış. Millas önce bugüne kadar arkeolojik araştırmaların yapılmamasından yakınıyor ve tesadüfi olarak ele geçen bazı antik kalıntılara dikkatimizi çekiyor. Hemen ardından yazılı kaynaklara göz atıyor. MÖ 2’nci yüzyıldan başlayarak yazar ve araştırmacıların eserlerinde Büyükada izlerinin peşine düşüyor. Bizans döneminde Büyükada manastırlar ve sürgünlerle anılıyor. Yüz kişilik küçük bir yerleşim var. Esas olarak (daha sonraki dönemlerde de bu özellik değişmiyor) gemici ve balıkçıların barınağı. Sık sık Latin istilasına ve yağmalamaya hedef oluyor. Korsanlar da uğramayı ihmal etmiyorlar.

İstanbul’un Osmanlılar tarafından kuşatıldığı dönemde Prens Adaları tahkimatsız ve dayanıksız olduklarından savaşmadan teslim oluyor. Büyükada biraz direniyor. Adadaki küçük güvenli bir kalede Bizans İmparatoru’nun otuz kadar askeri bulunmakta. Kaptanı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey “zorlu” bir mücadeleyle kaleyi teslim alıyor. Fatih Sultan Mehmet, Adada yaşayan sivil halkın “yurtlarında direnişe izin verdikleri için” köle olarak satılmalarını emrediyor. Boş kalan Ada’ya Karadeniz’in sahil köylerinden Rum aileler getirilerek yerleştiriliyor.

Esas olarak bir Rum adası
Büyükada Osmanlı topraklarına geçmesine geçmiştir ama, 20. yüzyılın ortalarına kadar esas olarak bir Rum adası olarak anılacaktır. Millas kitabında, eski seyahatnamelerin izini sürerek Büyükada’nın öyküsünü anlatmaya devam ediyor. Osmanlı döneminde sık sık kendini gösteren veba salgınlarında Fenerli Rumların ve İstanbul’daki bazı yabancı diplomatların Büyükada’ya sığındıklarını görüyoruz. Seyahatnamesinde Büyükada’ya da yer veren Evliya Çelebi ise 1641 yılının Ada’sını şöyle betimliyor: “Ada-i Kebir mamur bir adadır. Yirmi mil genişliktedir. İki yüz kadar Rum evi vardır. Dağları kızıl olduğundan buna ‘Kızılada’ derler. Üsküdar toprağına yakındır. Kilisesi, bağ ve bahçeleri, dört tarafında balıkçı
dalyanları vardır.”

Mehteran bölüğü Aya Nikola’da
Akillas Millas eski seyahatnameleri elden geçirirken, ilginç detayları da aktarmayı ihmal etmiyor. Baron Th. Renoüard de Bussierre 1827-28 yıllarında yaptığı Anadolu gezisinde Büyükada’ya geliyor, eşeklere binip Ada’da geziyorlar ve doğal olarak Aya Nikola Manastırı’na da uğruyorlar. Şöyle yazıyor: “Tepenin doğu yamacında inşa edilmiş bu manastırı orada barınan keşişler terketmiş, halen Osmanlı ordusunda müzik eğitimi gören askerlerin kışlası olarak kullanılmakta. Bir beste çaldıkları anda orada bulundum. (…) On beş yirmi kadar çatlak klarinet, bir o kadar flüt ve obua, hepsi kendi havalarında çalıyorlardı. Tambur ve davullardan çıkan gürültü bir yıldırımın gürültüsünü bile batırabilirdi.” Obua olduğuna gore Mehteran bölüğü değil, ama davullar da var… Ne tür bir müzik topluluğu olduğunu geçtim, Aya Nikola’da ne arıyor acaba bunlar?

19. yüzyılın sonuna doğru Ada’nın nüfusu iyice artar. İlk buharlı geminin 1847 yılında sefere konulmasıyla birlikte Büyükada’ya gidip gelmek iyice kolaylaşmıştır. Bir Yunanlı yazar şöyle yazmakta: “Prinkipo ve Halki’yi her ırktan, soydan, dinden ve dilden binlerce insan istila etmiştir. Bugün şehirli, buharla hareket eden paletler üzerinde adalara ulaşırken, büyük şehirde geride bıraktığı aynı kalabalığa, aynı gürültüye, aynı hayat tarzına rastlamaktadır. Aradaki fark daha büyük masraflara katlanması ve daha lüks bir hayata kavuşmasıdır.” Bu varolan durumun kötümser yorumu. Ama İstanbullu bir Levanten gazeteci ise aynı dönemin Büyükada’sını şöyle tasvir ediyor: “Köyün yerli kadınlarıyla, Konstantinapolis’ten bu yerlere yazlığa gelen diğer kadınlar, özellikle bayram günlerinde Macar’da |bugünkü İskele civarı] toplanırlar. Giydikleri tuvaletler en büyük Avrupa şehirlerinde giyilen tuvaletlerle yarışabilecek kadar şahanedir. (…) Herkesin yüzünde mutluluk ve sevinç parlamaktadır. Bu neşe dolu sahillerde hiçbir etiket olmadığı gibi yoksulluk izine de rastlanmaz.”

Yine 1850’li yılların başında Büyükada’da ilk otel açılır. Sahil deniz üstüne uzanan gazinolarla dolmuştur. Bunların hepsinde “Uludağ’dan getirttikleri karla imal edilen dondurma servisi” de yapılmaktadır. Büyükada’ya gösterilen bu rağbet yapılaşmayı da hızla arttırır. Bugün Nizam olarak adlandırdığımız bölge yavaş yavaş yapılarla dolar. Evler yazlık olarak iki, üç ay süreyle kiralanmaya başlanır. Önce yörede “nişanlanma” adı verilen kapora yatırılır, sonra sözleşme yapılır ve evin asıl sahibi evinin tek bir odasına veya bodrumuna, çoğu kez de bağlarına çekilir; evi yazlıkçılara terk eder.

Eşekçilerin itibarı yüksek
Tarih içinde Büyükada yolculuğuna devam ettiğimizde, 1867 yılında Sultan’dan gerekli izin alınarak ilk taş iskele ve yanındaki küçük liman yaptırıldığını görürüz. Artık yolcular sandalcıların eziyetine maruz kalmadan gemiden rahatça karaya çıkabilmektedirler. Vapurla gelenleri meydanda (bugün olduğu gibi faytonlar değil) eşekler beklemektedir. Akillas Millas, Adalılar açısından eşekçilerin balıkçı ve sandalcı esnafı ve bahçıvanlarla birlikte, Ada’nın en kalabalık ve itibarlı esnafı olarak kabul edildiğini söyler: “Çünkü onlara göre eşekler Ada’nın en önemli ve en rahat nakil aracı olmaktan başka, yazlığa gelenlerin ve yerlilerin en önemli bir eğlence kaynağıydı. Dahası Maden’deki Maniatis’in ve Nizam’daki Kurkura’nın kuyularından çıkan iyi sular ve ocaklardan çıkan taşlar da bu hayvanlarla taşınırdı.”

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından sonra özel atlı araba ve faytonların sayısı artınca, eşekçiler büyük tepki gösterdi. Faytonları tahrip bile ettiler. Ama zamanın akışı faytonculara yaradı ve 20. yüzyılda Büyükada’nın yegâne nakil vasıtaları oldular. (Yine de 1960’lara kadar Büyükada’nın yüzlerce eşekten oluşan ve özellikle Aya Nikola yokuşunda kullanılan eşekleri vardı.)

Akillas Millas’ın kitabını bu yazıda bütünüyle özetlemeye imkân yok. 1897 depreminin etkilerinin Büyükada’yı nasıl sarstığını, ardından sayfiyecilerin burayı hızla terk ettiklerine değinip geçelim. Neyse ki 1900 başında Prinkipo Yat Klübü Ada’ya yeniden itibarını kazandırmış. Millas, 1908’den sonra ise Büyükada Rumlarının gereksiz bir hevesle İstanbul’un Yunanistan’la birleşmesini beklediklerini yazar. Ardından İstanbul’un işgal yıllarında Büyükada Yunan donanmasının eğlence yeri haline getirilir. Bu tavır İstanbul’un kurtuluşundan sonra Büyükadalıları zor durumda bırakacak, birçok Adalı Yunanistan’a göçmek zorunda kalacaktır.

Akillas Millas kitabı sadece bu kronolojik tarihle yetinmiyor. Sokak sokak Ada’nın mahallelerinde, evlerinde gezmemizi sağlıyor. Oralarda oturan insanlarla tanışıyoruz. Ardından dini yapıları ve özellikle manastırları dolaşıyoruz. Eski sandıkları açıyor ve 19. yüzyılın sonundan kalma “Büyükada İhtiyar Meclisi” raporlarını elden geçiriyoruz. Daha ne isteriz… Aslında her köy, mahalle, kasaba ve şehir bir Akillas Millas’a muhtaç. Büyükada kitabı bu eksikliği daha çok hissettiriyor bize…

Dünyanın en iyi kürekçileriyle dört saatte Ada’ya…
Büyükada 18. yüzyıldan itibaren İstanbul’da yaşayan yabancıları ağırlamaya başlamış. Burada sayfiye evlerini ilk olarak Fransızlar yaptırmışlar. Ama Ada’ya gelip gitmek o dönemde
hiç de kolay değil. “Pazar kayığı” adı verilen çok büyük, on-oniki kürekli kayıklarla yapılan bu yolculuklar düzenli olarak Tophane’den yapılıyor. Erkekler baş tarafta, kadınlar arkada olmak üzere yere serilen kilimler üzerinde altmış kadar yolcu taşınabiliyor. Çoğu tanığın ifadesine göre, “Dünyanın en iyi kürekçileri”, kayığı dört saatte Büyükada’ya ulaştırıyor.

Büyükada’nın İstanbul’un ilk sayfiye yeri olarak öne çıkmasından sonra nüfus bin 200 kişiyi buluyor. 19. yüzyıl başına ait yazılı kaynaklar, Ada nüfusunun esas olarak geçimini balıkçılıkla kazandığını ama sebze tarımı, bahçıvanlık ve bağcılığın da yapıldığını belirtiyor. Bir İngiliz seyyahın 1827 yılında tuttuğu notlara göre, “Son zamanlarda tarımda en fazla geliri üzümden temin etmektedirler. Tepelerin yamaçlarına ekilen bağlar çok verimlidir. Üretilen şarap halkın ve Lonca’daki meyhanelerin ihtiyacından başka, Konstantiniye’nin ihtiyacını da kısmen karşılamaktadır.”

GÖKHAN AKÇURA
24.10.2014 http://kitap.radikal.com.tr/

BÜYÜKADA,
Prinkipo Ada-i Kebir,
Akillas Milas,
Adalı Yayınları,
2014, 608 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Tarih
Umberto Eco’dan insanoğlunun en önemli çağı – Çetin San

"Ortaçağ" üzerine "Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar" isimli kitap yazan Umberto Eco, bu ikinci ciltte, çağın gündelik yaşamından müziğine, teknik gelişmelerinden Haçlı...

Kapat