Kategori: Sinema

Puanların Zinciri: Özgürlüğün Ölümü mü, Kaderin Kutsanması mı?

Sosyal Puanlama: Kötülüğün Sıradanlaştırılmış Maskesi Nosedive’da, her bakış, her yorum bir puanla damgalanır; Arendt’in kötülüğün sıradanlığı, burada bireyin düşüncesiz itaatinde somutlaşır. İnsanlar, sosyal kabul için yalan söyler, sahte gülücükler takınır ve ötekini yok sayar. Bu, Eichmann’ın bürokratik suçlarının dijital bir aynasıdır: Kötülük, artık şeytani bir niyetle değil, bir “beğeni” uğruna düşüncesizce işlenir. Puanlar yükselirken, ahlaki

okumak için tıklayınız

Yüzeysiz Canavar: Patrick Bateman ve Post-Modern Kimliğin Tüketim Çıkmazı

Post-Modern Kimlik: Tüketimin Yüzeysel Aynası Post-modern toplum, bireyin kimliğini sabit bir özden kopararak tüketim alışkanlıkları, markalar ve sosyal medya profilleriyle yeniden tanımlar. Jean Baudrillard’ın “simülakr” kavramı, American Psycho’da Patrick Bateman’ın hayatında somutlaşır: Onun kimliği, lüks markalar, restoran rezervasyonları ve kusursuz bir dış görünüşle inşa edilir, ancak bu kimlik bir boşluktan ibarettir. Günümüzde, sosyal medya profilleri,

okumak için tıklayınız

Minority Report ve Yapay Zekanın Öngörü Labirenti

Özgür İradenin Krizi: Yapay Zekanın Öngörü Gücü Yapay zekanın bireylerin kararlarını öngörme ve manipüle etme yeteneği, özgür irade kavramını temelden sarsar. Minority Report’taki ön suç sistemi, prekognitif mutantların (precog’lar) geleceği görmesiyle cinayetleri önceden engeller; bu, teknolojinin bireyin niyetlerini “okuyarak” özgürlüğünü elinden alabileceğini gösterir. Spinoza’nın determinizmine karşı Kant’ın özgür irade savunusu burada çarpışır: Eğer her karar

okumak için tıklayınız

June Osborne’un Direnişi ve Özgürlüğün Sınırları

Totaliter Kontrol: Din ve Patriyarkinin Zincirleri Gilead, din ve patriyarkiyi birleştirerek bireyi mutlak bir kontrol altına alır. Rejim, kutsal metinleri çarpıtarak kadınları damızlık, hizmetçi veya eş gibi rollere hapseder. Bu, Foucault’nun biyopolitik kavramını yankılar: Devlet, bireyin bedenini ve ruhunu disipline eder. June’un Offred olarak yeniden adlandırılması, kimliğinin silinmesi ve bireysel özerkliğinin yok edilmesidir. Günümüzde, teknoloji

okumak için tıklayınız

Gözyaşları Yağmurda: Roy Batty’nin Varoluşsal İsyanı ve Teknolojinin İnsanlık Sınavı

Varoluşsal İsyan: Replikantın İnsanlığa Başkaldırısı Roy Batty, Blade Runner’da, insan tarafından yaratılmış bir replikant olarak, kendi sınırlı ömrüne ve yaratıcılarının dayattığı köleliğe isyan eder. Bu, bireyin teknoloji ve yaratıcı güçlerle ilişkisini sorgular: İnsan, teknolojiyi yaratırken tanrısal bir güç mü iddia eder, yoksa kendi sonluluğunu mu dışa vurur? Roy’un isyanı, Heidegger’in “teknoloji, varlığın unutuluşudur” fikrini yankılar;

okumak için tıklayınız

Şizoanalizin Kıyısında: Teknoloji Bağımlılığı ve Ava’nın Distopik Oyunu

Şizoanaliz: Kapitalist Arzudan Kaçış Deleuze ve Guattari’nin şizoanalizi, kapitalist toplumun bireyi arzu makinelerine bağlayarak onu bir “arzu öznesi” haline getirdiğini savunur. Şizoanaliz, bu makineleri parçalayarak bireyin özgür, yaratıcı bir “arzu akışı” üretmesini önerir. Ancak günümüz teknoloji bağımlılığı—akıllı telefonlar, sosyal medya, algoritmalar—bireyi kapitalist arzunun yeni bir biçimine zincirler. Ex Machina’da Ava, bir yapay zeka olarak, insan

okumak için tıklayınız

Karanlık Şövalyenin Gölgesi: Batman ve Kolektif Bilinçdışının Modern Mitleri

Mitlerin Modern Sahnesi Jung’a göre, kolektif bilinçdışı, insanlığın ortak deneyimlerinden doğan arketiplerle doludur; kahraman, gölge, kaos ve düzen gibi semboller, bu evrensel hafızanın parçalarıdır. Süper kahraman filmleri, özellikle The Dark Knight’taki Batman, modern toplumun mit yaratma ihtiyacını karşılar. Batman, “kahraman” arketipinin somutlaşmış halidir; Gotham’ın karanlık sokaklarında, bireyin içsel ve toplumsal çatışmalarını yansıtan bir semboldür. Popüler

okumak için tıklayınız

Kötülüğün Sıradanlığı ve Maskeli Uyanış: Bireyin Suça Ortaklığı ve Devrim Arzusunun Sınırları

Kötülüğün Sıradanlığı: Arendt’in Merceğinden Günümüz Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, bireylerin devlet aygıtlarının suçlarına düşünmeden, sorgulamadan nasıl ortak olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Eichmann davasında gözlemlediği gibi, kötülük, şeytani bir niyetten değil, bireyin ahlaki sorgulamadan yoksun, sıradan bir itaatkârlığından doğar. Günümüzde bu sıradanlık, bireylerin küresel şirketlerin çevre tahribatına veya savaş sanayisinin yıkıcı etkilerine sessizce

okumak için tıklayınız

Joker, Sahte Ahlaka Kahkaha Atan Provakatif Anti Kahraman

Joker, modern pop kültürünün en kaotik ve ahlaksız anti kahramanlarından biri olarak, mitolojik kahramanların hem gölgesinde hem de onların karşısında duran bir figür. Onun delice özgürlüğü, anarşik enerjisi ve ahlaki pusuladan yoksunluğu, mitolojinin tanrısal ve kahramansı figürleriyle çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Ama bu karşıtlık, aynı zamanda derin bir bağın da izini sürüyor. Joker: Loki’nin Modern

okumak için tıklayınız

Game Of Thrones: Lannister’in İkilemi, Bağlılık ve Kişisel Ahlakın Çatışması mıdır?

Jaime Lannister’ın “Kingslayer” lakabı, “Game of Thrones” evreninde hem bir damga hem de onun karmaşık karakterinin bir yansımasıdır. Bu lakap, Jaime’nin bağlılık (yeminine sadakat) ile kişisel ahlak (doğru olanı yapma arzusu) arasındaki çatışmayı sembolize eder. Jaime’nin durumu, etik teorilerdeki klasik bir çatışmayı yansıtır: ‘deontoloji’ (görev etiği) ile ‘sonuççuluk’ (konsekansyalizm) arasındaki gerilim. Deontoloji, bir eylemin ahlaki

okumak için tıklayınız

Jung’un Persona Kavramı: Jay Gatsby, Tony Stark, ve Altın Maskenin Ardındaki Boşluk

Jay Gatsby’nin “The Great Gatsby”’deki persona’sı ve Tony Stark’ın “Iron Man”deki persona’sı, Carl Gustav Jung’un “persona” kavramını – yani bireyin topluma sunduğu sosyal maskeyi – çarpıcı bir şekilde yansıtır. Jung’a göre persona, bireyin bilinçdışındaki çatışmaları, arzuları ve gerçek benliğini gizlemek için kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Ancak bu maske, bireyleşme sürecinde (bilinçli ve bilinçdışı yönlerin bütünleşmesi)

okumak için tıklayınız

Tarantino, Olağanlaşan Şiddet, Bireysel İntikam ve Kaotik Adalet Arayışı

Quentin Tarantino’nun filmlerinde şiddetin olağanlaştırılması, hem estetik hem de anlatısal bir araç olarak, sinema sanatında derin bir tartışma konusu. Şiddet, onun yapıtlarında genellikle stilize, hiper-gerçekçi ve hatta teatral bir şekilde sunulur; bu da izleyiciyi hem rahatsız eder hem de büyüler. Tarantino’nun Şiddet Estetiği ve Sanatsal BağlamTarantino’nun filmlerinde (örneğin, “Pulp Fiction”, “Kill Bill”, “Inglourious Basterds”, şiddet

okumak için tıklayınız

Barton Fink: Kafkaesk Bir Kabusun Sinematik Sanrıları

“Barton Fink”, Coen Kardeşler’in yazıp yönettiği, hem sinematik hem de tematik açıdan yoğun bir film olup, Kafkaesk yabancılaşma, psişik çöküş, felsefi sorgulamalar ve politik alt metinlerle dolu bir atmosfer sunar. Film, 1940’ların Hollywood’unda geçen hikâyesiyle, yazar Barton Fink’in (John Turturro) yaratıcı ve varoluşsal krizlerini merkeze alır. Otel ve duvardaki motifler, bu temaların somutlaşmış sembolleri olarak

okumak için tıklayınız

Matrix, Gerçeklikten Kopuş ve Zizek’in Modern İnsanın Kapitalizme Sahte İsyanını İlanı

Slavoj Žižek’in popüler kültür anlayışı, Matrix filmiyle ideolojik ve felsefi olarak derin bir bağ kurar. Žižek, popüler kültürü bir eğlence aracı olmanın ötesinde, ideolojinin işleyişini hem gizleyen hem de açığa vuran bir alan olarak görür. Matrix (1999), onun bu yaklaşımı için mükemmel bir örnek teşkil eder, çünkü film, gerçeklik, özgürlük ve kontrol gibi temaları doğrudan

okumak için tıklayınız

1 Mayıs İşçi Bayramı’na İthafen 21 Unutulmaz İşçi Emekçi Filmi

Direnişin tarihi sömürünün tarihi kadar eskidir. Önce günde 12 saat, haftada altı günlük çalışma takvimine direnirsin. Sonra emeğinin karşılığını almak için, iş güvenliği için. Sonra insanca yaşamak için, hatta daha güzel bir dünya için. Ağaya, beye, paşaya, krala, politikacılara… Hayatın bu kadar merkezinde olan bir konu, işçilerin geçmişten bugüne ezilişi, sömürülüşü; kapitalizme, neo-liberalizme karşı mücadelesi

okumak için tıklayınız

SİNEKLERİN TANRISI – Kin Sosyolojisi

Korku/terör ile ticari girişimlerin -tıpkı ayrı yumurta ikizleri gibi- ayırıcı bir sentez yoluyla tek bir dispozitif oluşturmak üzere birlikte çalıştığı bir toplumdur denetim toplumu. Dolayısıyla günümüz toplumunda kinin postpolitik bir strateji olarak ortaya çıkması tesadüf değildir… Kötü olan aslında biziz. Kötülüğe karşı savaş başkalarına kafa tutmak değil, kendimizle ve kendi arzumuzla yüzleşmektir. Bu bakımdan Sineklerin

okumak için tıklayınız

HAYAT GÜZELDİR – Auschwitz’in Hayaleti

Kampın dehşeti ancak dolaylı olarak tarif edilebilir. “Auschwitz Ruhu” gaz odalarında ölenlerde ya da kurtulanlarda değil, ikisi arasında var olan bağda cisimleşir. Hepimiz Aushwitz neslinden geliyoruz, ve hepimiz tanıklık etmekle yükümlüyüz. Natasha şimdi avludan geldi, odama bol bol hava girsin diye pencereyi daha da açtı. Duvarın altından parlak yeşil çimenliği görebiliyorum, duvarın üzerinden de aydınlık

okumak için tıklayınız

TANRI KENT – Toplumsal İlişki (sizlik) olarak Kamplaştırma

Tanrı Kent favelayı doğal bir durum şeklinde sunarak “zorbalık meselesini” bu fantazi mekânına yansıtır; favelanın dışında bunun artık bir sorun olmaktan çıktığı, favelanın (“kamp”ın) dışında bir “şehir” olduğu yanılsaması yaratır… Yalnızca bir gerçekliği göstermek ya da maskelemek, veya bir yokluğu gizlemekle kalmaz, gerçekliğin (kamp) bir kurmaca içinde eridiği bir ayrımsızlık alanı üretir. TANRI KENT filmi

okumak için tıklayınız

DÖVÜŞ KULÜBÜ – Ağ Toplumunda Şiddet

Belki de aslında “bugünün neo-Faşizmi giderek ‘postmodern’, medeni, oyuncu bir hal alıyor, kendinle arana ironik bir mesafe koymanı gerektiriyor… Ama bütün bunlar onu daha az faşist yapmıyor”… Çağdaş toplumun gelişimi, eleştirinin periferiye ait bir faaliyet olmadığını, daha ziyade eleştiriyi asimile eden kapitalist yeniliklere katkıda bulunduğunu ve bu nedenle de sürekli olarak işlevini yitirme tehlikesiyle karşı

okumak için tıklayınız

Arka Pencere / Rear Window (Yönetmen: Alfred Hitchcock) – Murat Özer

Elinizde tutamadığınız ama ekranda doya doya okuduğunuz (okuduğunuzu umduğumuz) dergimize adını veren Alfred Hitchcock filmi olmasının çok ötesinde anlamları var “Arka Pencere”nin (Rear Window). Jeneriğinden başlayıp finale kadar uzanan yaklaşık iki saatlik süresi boyunca yaşattığı onca ‘his’le sinema tarihinin yeniden yazılmasına vesile olmuş bir başyapıt bu. İsterseniz, lafı fazla uzatmadan Hitch amcanın marifetlerini bir bir

okumak için tıklayınız