Yürek Çatlağı – Müslüm Kabadayı

Çömlekçi sırtındaki evlerinin balkonundan Ganita Burnu?na doğru süzülen bakışlarındaki nemi, o anda hiçbir şey ifade edemezdi. Sanki dipsiz bir uçurumda her tutunmaya çalıştığı çentiğin eline geldiği, aşağıya doğru çarpa çarpa indiği, her çıkıntıda bir organının takılı kaldığı, en çok da damar damar kabarmış acılı yüreğinin tutunacak hiçbir yer istemediği bir karmaşıklık içinde hissediyordu kendini. O anda dibe vurup da yükseleceği bir tutamak bulmaktan başka bir çaresinin kalmadığını düşünüyordu. İp inceldiği yerden kopmuştu.

Limandan Batum?a kalkan yolcu gemisinin düdüğüyle, dalmış olduğu duygu uçurumundan zıplayarak kendine geldi. Annesinin, yaşlandıkça sık tekrarladığı ?Yaşa yaşa, gör temaşa?? sözü geldi aklına. ?Bende mi yaşlılık hastalığına yakalanıyorum yoksa?? diye düşününce, içi ürperdi. Hemen balkonun demirlerine tutulu ellerini çekerek yüzünü ovaladı, ardından saçlarının arasında yol alan parmaklarıyla ensesine kadar başını çekiştirdi. Yavaş yavaş kendine gelir gibi oldu; içine düştüğü uçurumun ağzı şimdilik ince bir zarla kapanmıştı. En küçük bir dengesizlikte yeniden açılacak bir yanardağ ağzı gibi duruyordu nemli gözlerinin önünde. ?Serap mı görüyorum yoksa?? dedi içinden bir an. Oysa, Çömlekçi pazarından yükselen insan uğultusunun çölleştirdiği anlaşılmazlık serabından başka bir şey değildi yaşadıkları.

Nerdeyse çeyrek yüzyıl olmuştu Marya?yla tanışalı. Sarp kapısının, Sovyetler Birliği?ne gidiş gelişlere açıldığı günlerde birkaç arkadaşıyla Batum?a gitmişlerdi. Mavi suların kıyıları dövdüğü, koylarda dinlenip koyulaşan açık denize doğru hızla çekildiği bir günde Batum sahillerinde dolaşırken, Türkçe konuştuklarını duyan yaşlı bir kadının kendilerine doğru geldiğini görmüşlerdi. Beyaz tenli, iri kemikli olduğu şakaklarından ve parmaklarından anlaşılan ve Karadeniz mavişi gözleriyle kendilerini süzen kadın, ?Siz Trabzonlu musunuz yoksa?? diye sormuştu. Birden şimşek çaktı beyninde ve iç sesi, ?Oflu?nun topalı Antarktika?ya kadar gitmişse?? esprisini, yüzünde gülümsemeye dönüştürdü. Yanındaki kuyumcu arkadaşı, yan dönüp yaşlıyı şöyle bir süzdükten sonra, ?Nerden anladın teyze?? sorusunu yapıştırmıştı kadının beynine. Biraz arka taraftaki söğüdün salkımlarından tutarak bakınan kızına seslenen kadın, ?Bak Marya, bunlar Trabzon?dan gelmişler. Baba diyarımın havasını getirmişler.? deyip el işaretiyle kızını yanına çağırmıştı. Bu içten ve coşkulu konuşan annenin kızı, oldukça mesafe koyarak kendileriyle tanışmıştı. Yaşlı kadın söze, baba evlerinin Maşatlık?ta olduğundan başlayıp beş yaşındayken o şenlikli mahalleden ayrılarak Batum?a geldiklerini söyledi. Çocukluğundan kalan izlere, anne ve babasının anlattığı Trabzon anılarını da katarak dakikalarca soluk almadan anlatmıştı. Batum sahilindeki ağaç masalı bankta otururken, eski bir kentteşleriyle karşılaştıklarına hem sevinmişler hem de onun hayatını merak etmişlerdi. Sözünü hiç kesmeden özenle dinliyorlardı yaşlı kadını; arada bir de yanlarına yaklaşan orta boylu, yüzü dolgun, bakışları canlı ve saçları hafif dalgalı kızına bakıyorlardı. İlk kez geldikleri Batum?da kelek bir duruma düşmemek için de temkinli davranıyorlar, çevreyi ve gelip geçenleri de kolaçan ediyorlardı.

O zaman otuzlu yaşlarını süren Şanverdi, kadının Ermeni aksanıyla Türkçeyi konuştuğuna kani olunca, ?Trabzon?dan tanıdığınız kimse var mı teyze?? diye sormuştu. ?Nemlizâdelerden Raziye Teyze vardı görüştüğümüz. İnce uzun boylu, beyaz tenli ve konuşkan bir hanım olarak aklımda kalmış. Batum?a geldikten sonra annem, sık sık onu anar ve zarafetinden övgüyle söz ederken, gözleri nemlenirdi.? diye yanıtlarken, sesi titremeye başlamıştı yaşlı kadının. Annesinin Trabzon özleminin ne kadar yoğun depreştiğini çok iyi bilen Marya, hızla hareket ederek kafeden şişe suyu getirdi. Ağız dolusu bir yudum içip derin nefes alana kadar, kafeden tahta bir sandalye getirmişti Şanverdi. Sandalyeye oturmasını sağladığı yaşlı kadının rahatlaması için, ?Annem, Raziye Hanım?ın yeğeni teyze. Onun, çok yetenekli bir hanım olduğunu anlatır sürekli bize. O zamanlar Trabzon?da piyano çalan birkaç kadından biriymiş.? demişti. Kucağındaki çantayı yavaşça masanın üzerine koyan kadının yüzüne, hüzünle karışık bir sevinç duygusunun yayılmaya başladığını görünce de içini huzur kaplamıştı. Şanverdi?nin ışılayan gözlerine, çocukluğunda kaybettiği mahalle arkadaşlarını bulmuşçasına mutluluk bakışlarını fırlatan kadın, ?Marya da çok iyi piyano çalar. Buradaki konservatuvarda çalışıyor.? demişti.

İşte o an, içini yalayıp gözlerinden çıkan bir yalımla kendinden geçtiğini hissetmişti Şanverdi. Marya?nın duruşundaki kararlılık, yüzündeki içtenlik ifadesi ondan aldığı sevgi yıldırımını daha da güçlendirmeye başlamıştı. Kendisi, Batumlu bir kadının beden hatlarından çok içinin tellerinden dışarıya yansıyan duygu dünyasını, hareketlerinde ifadesini bulan kişiliğiyle ilgili özellikleri anlamaya çalışırken, Marya?nın da kendisine ilgi duyduğunu ve çaktırmamaya çalışarak kendisini tanımaya çalıştığını fark etmişti. Yeşil Batum?un çok güzel düzenlenmiş sahildeki parkında başlayan sevgi akımı, zamanla Marya?yla Şanverdi?nin Trabzon?da, o zamanlar pek rastlanmayan ortak yaşamlarına dönüşmüştü. Kendisinin dostları, arkadaşları bu evliliği hemen benimseyip Marya?yı bağırlarına basmışlardı kısa sürede ama akrabaları ve mahalleliden aynı sıcaklığı, yakınlığı ve hatta mesafeli anlayışı gösterenler bile çok az çıkmıştı. Kendisinin hem kararlı duruşu hem de çevresindekilere duyarlı davranışı nedeniyle tepkisini açıkça gösteren de olmamıştı. Ağzı torba olmayan kimi komşu ve akrabalar, Marya?ya yakın davranıp onunla ilgili öğrendiklerini mahallelinin diline sakız olarak vermeye kalkışmışlar, ancak yangın büyümeden üzerine karaçalıyla vurmayı başarabilmişlerdi. Büyük aile içinde zaman zaman kültür ve kişilik farkından kaynaklanan gerginlikler olduğunda, ?Biz dememiş miydik oğul, bu Ermeni kızıyla anlaşmamız zor. Sen niye taşı çatlatmaya çalıyorsun, değirmenin şakşakısını zorluyorsun?? sözleri ortalıkta dolaşırdı. Kiminin aklına, kiminin yüreğine, bazılarının vicdanına, bunlardan anlamayanların da korkularına hitap eden dille sorunu çözmeye çalışmıştı. Çözemediği durumlarda da olayı küllemeyi yeğlemişlerdi.

Trabzon?daki tiyatro gösterilerine, müzik dinletilerine gitmişler; Hüseyin Kazaz ve Hamamizâde Kültür Merkezlerindeki etkinlikleri ilk yıllarda kaçırmamaya özen göstermişlerdi. Birkaç kez de Karadeniz Teknik Üniversitesi?ndeki konserlere dinlemişlerdi. Yine ilk yıllarda Trabzon?daki kimi siyasi faaliyetlere birlikte katılmışlardı. Ancak, hem çocuklarının dünyaya gelmesi hem de Marya?nın siyasete mesafeli durmaya başlaması nedeniyle kendisi, ülkedeki önemli toplumsal ve siyasal olaylarla ilgili yürüyüş ve mitinglere koşullarını zorlayarak katılmaya başlamıştı. Zaman zaman eşine, kadınları da ilgilendiren eylem ve etkinliklere birlikte katılmayı önerdiğinde, ?Senin görüşlerine saygı duyuyorum ama kendimi oralarda bulamıyorum. İğreti göründüğüm yerde de olmak istemiyorum. Bana zül geliyor.? Demekteydi Marya. Bu konuda içten ve kararlı davrandığını bildiği için de onu hiç zorlamamıştı. Aralarında zımnen birbirlerinin sınırlarına dokunmamayı kabullenmişlerdi. Kent yaşamından, toplumsal ve kültürel ilişkilerden giderek kopan, evde kızıyla vakit geçirmeyi yeğleyen eşinin, bazen için için ağladığını gördüğünde hemen bir çare aramaya çalışmıştı. Batum?dan getirdiği küçük piyanosunda Rusça ve Ermenice şarkılar çalıp söylemesinin, eşinin yalnızlığını dindirmeye yetmediğini fark ettiğinden, müzik kursu almak isteyenlere ders vermesi için onu ikna etmeyi başardığında çok rahatlamıştı. Belki de ona yeterince zaman ayıramamanın vicdan azabını birazcık olsun hafifletmek istemişti. Marya da, yeni insanlar tanırım, belki anlaşır açılırım, diye düşünmüştü başlangıçta. Çocuklar ve gençlerle buluşmanın, kendisine dinamizm katacağını bile içinden geçirmişti.
Üç öğrenciyle uğraştı bir yıl içinde ama gerek kendisinin müzik eğitim anlayışı ve öğretim tekniklerindeki farklılık, gerekse sözünü budaktan esirgemeden gördüklerini açıkça dile getirmesi, çevresinde huysuz biri olarak anılmasına neden olmuştu. O, nabza göre şerbet veren ve diplomatik davrananlardan değildi. Herkese aynı dobralıkla davranmaması için Marya?yı defalarca ikna etmeye çalışmış, ancak kestirmeci yaklaşımını değiştirmeyi başaramamıştı. Onun bu davranışı, çevreyle paylaşımlarının giderek azalmasına yol açmıştı. İyi ki arada bir Batum?daki yakınlarından, arkadaşlarından ziyaretlerine gelenler oluyor; çok nadir olmak üzere kendileri Batum?a, İstanbul?a giderek yaşamlarına farklı renkler katabiliyorlardı.

Çocukluğundan beri içinde bir durgunluk suyu dolaşan Marya, annesi öldükten sonra Batum?a pek gitmez olmuştu. Giderek gençleşen kızıyla iç dünyasını ışıklandırmaya çalışsa da, artık bu kentte mutlu olamayacağını derinden hissediyordu. Sık sık çocukluğunun ve gençliğinin biçimlendiği Batum?un Sovyet dönemindeki dertsiz insanlarının yaşam cıvıltılarını hatırlayıp eşine ve kızlarına anlatarak, Batum?a dönmek istediğini de hissettiriyordu. Daha da masumlaşarak kabuğuna çekilen Marya?yı kabuğundan çıkararak, dışarıda akan yaşamın ortak seçtikleri kulvarında birlikte yürümeye ikna edememişti Şanverdi. Hem Boztepe?den Karadeniz?in enginliklerine birlikte bakabilmek, hem de Uzunsokak?tan akan hayatın dünyayla bağlarını kurabilmek için Marya?yı ayağa kaldırmayı başaramamanın ezikliğini beyninin bir köşesinde ve giderek büyüyen biçimde taşımıştı. Gerçi kendisi de zaman zaman çocukluk ve gençliğinin kentini özlemiyor değildi. Son yıllarda, o kadar eski yılları değil, bazen bir yıl öncesindeki ortamı bile aradığı oluyordu. Marya?nın annesinin anlattığı eski Trabzon?un kültür zenginliğinin yerini, avat dikenleri almıştı son yıllarda. Kentin adı, kamuoyunda papazların ve Hrant Dink?in katilleriyle anılır olmuştu. Kentin yerlisi olarak bu lekelenme, onu dipten tırnağa üzüyordu. Be kötüye gidişi tersine çevirebilmek için de daha çok eylemli yaşamın içine dalıyordu. Marya?yla hem iç dünyalarında hem de yaşamın paylaşımında ciddi kopuş içten içe kendini göstermeye başlamıştı son zamanlarda. İp giderek incelmişti.

Su yatağını, şu ya da bu biçimde bulmuştu. İpi incelten, suyun debisini ve yatağını belirleyen koşullar değişmedikçe, zorla güzellik olmuyordu. Zor olmasa bile yürekte oluşan boşluğu, akılla doldurmak da olanaksızlaşıyordu. Her ne kadar içini kemiren, ?Düşmanlaştırmanın zulmünü, kardeşleştirmenin kırmızı karanfiline dönüştürmek istemiştik. Bu isteğimizi tamamına erdiremediğimize yanıyorum.? düşüncesi ağır bassa da, dostça ayrılmayı becerebilmenin huzuruyla bakıyordu şimdi balkondan Batum?a giden gemiye.

?Şimdi, neyin zamanıdır uy Karadeniz?in uşakları? Yürek çatlağından gelen ışıldak, daha kaç şimdide deniz diplerini aydınlatacak? Bizimki yetmez mi?? sorularını, peş peşe Çömlekçi?ye haykırdı Şanverdi. İçinde harlanan bu haykırışa, gemiden bir el uzansın istedi.

Yürek Çatlağı – Müslüm Kabadayı” üzerine 2 yorum

  1. ?Şimdi, neyin zamanıdır uy Karadeniz?in uşakları? Yürek çatlağından gelen ışıldak, daha kaç şimdide deniz diplerini aydınlatacak? Bizimki yetmez mi?? sorularını, peş peşe Çömlekçi?ye haykırdı Şanverdi. İçinde harlanan bu haykırışa, gemiden bir el uzansın istedi. son cümle aslında anlatılmak isteneni baya acık bi şekilde anlatmışş eniştte

  2. Büşra Merhaba,
    Liseli bir öykü okuru olarak yorum yapmana çok sevindim. Üzerinde yaşadığımız topraklar ve oralardan fışkıran öyküler, siz gençlerin çatal yüreğini bekliyor başka yüreklere ulaşmak için.
    Işıyan bilincine güç diliyorum.

    Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Yarasına Küsmüş İnsanların Öyküleri – Müslüm Üzülmez

?Gücünü iradesiz iradelere borçlu olanlar ve bu güce tapan gönüllü köleler benim gibileri sevemezler.? Erdinç Gültekin İnsanın ne zaman, nerede...

Kapat