Güzel ev (n)için… Müslüm Kabadayı

Merdivenlerden zincir sesi geliyordu. Zincirle bağlı Toraman’ın derin derin inlemesini duyunca yatağından fırladı. Perdeyi aralayıp dışarı baktığında henüz alacakaranlıktı. Köpeğin üst basamaktan alta, alttan üste doğru çırpınarak gidip geldiğini, dikkatli bakınca fark etti. Her gün etle beslenen ve çevreye duyarlı çok iyi eğitilmiş hayvanın huysuzluğu, hayra alamet değildi. Yayladağı’na giden asfalt yola doğru kulaklarını dikerek baktığını görünce Toraman’ın, yol tarafındaki pencereye yöneldi. Usulca perdeyi aralayıp yolu gözetlediğinde, askeri araçlarla lüks cipler arasında kucaklarında ve omuzlarında yüklerle gidip gelen insan siluetlerini fark etti. İçi ürperdi, ayakları titredi. Ses çıkarmadan solundaki koltuğa çöktü.

Duvarda asılı filintasına baktı önce. Sonra browning tabancasını yokladı. Güvenlik kilidini usulca açıp beline soktu. Gürp gürp atan yüreğini sakinleştirmeye çalıştı ama dışarda nelerin olup bittiğini bir an önce öğrenmek için de acelesi vardı. Bu kez pencerenin diğer köşesine geçti ve perdeyi alt tarafından hafif kaldırarak yolu gözlemeye başladı. Siluetlerin ciplere süzüldüğünü, farların yanmasıyla onlarca aracın harekete geçtiğini gördü. Üç yıldır bu yol üzerinden silahlı çetelerin, katil sürülerinin, özellikle geceleri değişik yöntemlerle gidip geldiklerini biliyordu ama ilk kez bu denli kalabalık ve silah yüklü araçlarla geçtiklerine tanık oluyordu. Yayladaki evlere bir müdahale olmadığına sevinmişti ama kıyametin yakında kopacağından duyduğu kaygıyla en uçtaki hücreye kadar bedeni ayağa kalkmıştı. Kimlerdi insanlara korku salan bu silahlı sürü ve neydi onları böyle canavarlaştıran? Ağaçlara serinlik, çiçeklere sevgi ve toprağa ışıklı tohum düşüren doğa anayı niye yangın yerine çevirirlerdi? Bunları düşünürken, eskilerden duyduğu öykülerle yaşadıklarından öğrendiklerini akıl süzgecinden geçirip bilincini netleştirmeye çalışıyordu.
Korku, dağları bekletirmiş. Kızılgöl yaylası; yüzyıl önce de korkunun dağları beklettiği olayların yaşandığı Keldağ’a, kuşbakışıyla her an selam verilebilen bir yerdeydi. Dağın bu tarafında köyler, kasabalar ve Yayladağı ilçesi serpilirken, öte tarafında Mürselek köyüyle Ermenilerin yaşadığı ve Suriye toprağı olan Kaladuran Vadisi Akdeniz’e uzanırdı. Yaylanın öbür ucundaki Kaşbaşı’ndan Keldağ’a her baktığında, parlayan kayaların alt tarafındaki yemyeşil ağaçların içinde bulunan Kesab kasabasının, insanı içine çeken manzarasına hayran olurdu. Oraya birkaç yıl önce gitmiş, Fransız işgal yıllarında bu kasabadan köylerine gelerek baba evlerini inşa eden Rupen Usta’nın çocukları ve torunlarıyla görüşmüştü. Onların yakın ilgisine sevinmiş, ikram ettikleri yemek ve likörlere hayran kalmıştı. Sanki seksen yıl önce babasının Rupen Usta’yla kurduğu dostluğu, ustanın torunlarıyla kendisi yeniden harlamışlardı. Uzun yıllar İstanbul’da kalmış, orada da Ermeni dostlar edinmişti. Onlarla dostluğunu ilerlettikçe, aslında Türklerle Ermenilerin birbirine düşmanlık besleyemeyecek kadar bu topraklarda kaynaştıklarını anlamıştı. Yine de Keldağ’ın suyu ve havasıyla yoğrulmuş Kesab’dakilerin sıcaklığını, onlarda o kadar hissedememişti. Buraya, çok eskiden “güzel ev” anlamında Kesab denmesinin büyülü nedenini de tabi…
İşte bir newroza gebe gecenin alacakaranlığında yaylalarından geçen katil sürülerinin, Keldağ’ın eteklerine ateş düşürecekleri kaygısını derinden hissederek, çöktüğü koltukta dalıp kaldığının farkına varınca toparlandı. Karanlık yavaş yavaş açılmak üzereyken, Toraman’a bakmak için merdivenlere yöneldi. Tam eğilip derin derin soluyan köpeğin başını okşayacağı sırada, Keldağ tarafından yükselen silah sesleriyle irkildi. Elinde olmadan kendini duvarın dibine doğru fırlattı. Makineli tüfek seslerine top ve bomba sesleri karışıyordu. Çatışmanın yakında olmadığını anladığında, ayağa kalkmasıyla içeriye geçmesi bir oldu.
Üstünü giyinip filintayı ve dürbünü de alarak hızla arabaya gitti. Bagajdan bir torba çıkararak Toraman’a aldığı tavuk parçalarını leğene döktü. Köpeği başından ve sağrından bir eliyle okşarken, diğer eliyle de zincirini çözdü. Ona etrafa göz kulak olması için ses ve işaret diliyle bir şeyler söyledi. Arabaya bindiği gibi yola çıktı. Eski yoldan yavaş yavaş ilerleyerek Kaşbaşı’na yaklaşınca, arabayı büyük meşenin altına park etti. Silahları ve dürbünüyle kayalıklara yöneldi. Çatalkaya’nın arasına girdi. Giderek yoğunlaşan silah seslerinin geldiği tarafı dürbünle izlemeye başladı. Birkaç yıl önce gittiği Kesab’ın ortasından dumanlar yükseliyordu. Top ve bombaların düştüğü yerden ateşler fışkırıyordu. Keldağ, bu şirin kasabasına, güzel evine bakıp bakıp başını öne eğerken, eteklerine her ateş düştüğünde, yüreği sanki hançerle çiziliyordu. Birkaç yıl önce oraya gittiğinde tanıdığı Ani Teyze’nin, buruşmuş elleriyle toplayıp kendilerine meyvesini armağan ettiği şibili incir ağacını düşündü. Rupen Usta’nın torunu Stefan’ın, bahçenin kenarından topladığı sumakların kadife kızıllığı canlandı gözünde. Şimdi sabahın köründe o güzel evin bitkileri, içinden fışkırdıkları toprakla birlikte havalanıp cansızlaşıyordu. Ya o “güzel ev”in insanları… Cihatçı katil sürüleri, yüzyıl sonra Kesab’ın ocağına incir ağacı dikiyorlardı işte.
“Niye onlara, ciplere silah yüklerken engel olamadım, korkuma yenik düştüm?” diye vicdanını kanırdı. Ardından ağzında biriken bütün laneti, onların üzerine doğru ağız dolusu tükrükle fırlattı. Elindeki dürbünü, omzundaki ve belindeki silahları da tabi…
* * *
Maaf Dağı’nın yaprakları gür ağaçların bulunduğu kuzey tarafındaki büyük bir kayanın korunağında toplanan direniş birimindeki arkadaşlarının yüreklerindeki göze bakıyordu Turabi. “Kardeşlerim, bu topraklar ayaklarımızın altından kaymayacak kadar bizim etimiz ve tırnağımızdır. Burada var olmamız, toprağımızın geleceğidir. Yok olmamız ise, tüm Ortadoğu’nun kötürümleşmesi demektir.” dedi. Bu dokunaklı olduğu kadar insana güven ve heyecan veren sese, derin bir soluk çekerek güç kattı Ebu Temim: “Petrol şeyhlerinin paralı katillerini buradan püskürtmemizin, ülkemizin olduğu kadar komşularımızın da bağımsızlığı için şart olduğunu biliyorum. Bölgemizin enerji kaynaklarını daha derinden sömürmek için bizim sahillerimizi ele geçirmek istiyorlar. Onun için Türkiye Hükümeti, halk karşı çıkmasına rağmen yangına körük taşımaya devam ediyor. Bizim burada denizi tutarak direnmemiz, cihatçı katilleri püskürtmemiz çok kıymetli kardeşlerim.” Direniş Müfrezesindeki herkes, önce sağ ellerini yüreklerinin üzerine bastırdılar, sonra aynı ellerini bir can yığını gibi üst üste koydular. Bu kenetlenmiş eller, direniş komutanı Turabi’nin yüzünü daha çok kanın basmasına vesile oldu. O keskin bakışlı ve her ciddi olayda vakur davranan komutan, “İlk hedefimize taarruz ediyoruz kardeşlerim! Herkes görevi için canını dişine değil, şu dağların doruklarına takacak. Yolumuz açık olsun, yüreğiniz zaferle dolsun!” dedi.
Kesab’ın işgalinden kurtularak Nabayn’a gelen Ermeni gençlerin de katıldığı direniş müfrezelerinin sayısı, hızla artmıştı bir hafta içinde. Bunlar arasındaki eşgüdümü Komutan Turabi sağlıyordu. O, yöreyi avucunun içi gibi bilmenin yanında nerdeyse otuz yıldır Bayırbucak Türkmenleri, Kesab Ermenileri ve Araplar tarafından emin olunan, güven duyulan biriydi. Çevresindekilerin kim olduğuna bakmaksızın, itlerinin ayağına diken batsa koşup çıkaran bir özveri anıtıydı. Hükümetin ya da devlet görevlilerinin yanlışlarına da göz yummayan halk adamıydı. Yeni oluşan müfrezelerin çabucak güçlenmesinde onun deneyimliliğinin ve ataklığının payı küçümsenmeyecek kadar büyüktü. Maaf Dağı’nın kuzeyinden tatlı bir inişle Akdeniz’e akan vadideki Samra ve Zivantaraklılar da kısa sürede dağların kurdu olmuşlardı. İnsan topraklarından koparılmak istendiğinde ve ateşe atıldığında, yaşama yeniden tutunabilmek ve özgürlüğüne kavuşabilmek için her şeyi göze alıyordu. Bir haftadır bunun her yansımasını, iliklerinde hissediyorlardı direniş güçlerine katılanlar.
On bir müfreze, önceden planlandığı üzere gecenin karanlığı çözülmek üzereyken Kesab’ın sayfiyesi olarak bilinen sırtlarda konuşlanan işgalcilere karşı harekete geçtiler. Ağır makineli tüfeklerin ateşi gecenin karanlığını aydınlatıyordu ve sabah zafere gebeydi. Bir saat süren çatışmaya, gün ışımaya başladığında ordu güçlerinin top atışı eşlik etmeye başlamıştı. Samra’ya bakan tepeden cesetlerin fırladığını dürbünüyle izliyordu Turabi. Yaklaştırma butonuna basarak baktığında, işgalcilerin büyük kayıplar verdiklerini ve bir grubun Calkamali yoluna, diğer grupların da Kesab’ın içine doğru çekildiklerini gördü. Hemen telsiz dinleme cihazını açarak akıbetleri hakkında bilgi edinmeye başladı. Bir telsizden işgalcilerden Abu Reşat adında bir komutanın öldüğü haberini duydu. Ölüme sevinilmezdi ama savaş koşullarında düşmanın lider kadrolarının öldürülmesi ve kilit noktaların ele geçirilmesi çok önemliydi. Abu Reşat’ın öldürüldüğü haberi, işgal kuvvetlerini bozguna uğratırken, direniş müfrezelerinin enerjisini daha çok körüklemişti. Bağcağız köyü çevresinde çatışmalar yoğunlaşmıştı ve top atışları dağları döğüyordu. Sadece insanlar değil, hayvanlar ve ağaçlar da bu döğüşte yere seriliyordu. Ayakta ve hayatta durmakla devrilip yıkılmanın büyük çelişkisini, bu manzara karşısında insan en uçtaki hücrelerine kadar hissediyordu. Dürbüne yapışan gözleri bir an donakalan Turabi, hiçbir insanın böyle görüntülere tanık olmamasını dileyerek ve hemen ensesini ovuşturarak kendine geldi.
İşgalci kuvvetlerinin buraları ele geçirdikten sonra en büyük hedeflerinin, Kastal Maaf’a inerek oradan da Basit sahilinden başlayıp Lazkiye’ye ilerlemek olduğunu biliyordu Komutan Turabi. Onun için dünkü müfreze ve ordu komutanlarının katıldığı toplantıda, en büyük sorumluluk kendisine verilmişti. Müfrezelerin Nabayn’ın ötesine geçmemelerini, Bedrusiye yoluna inen kuyruklu vadi üzerinden çekilen doğal çizgide mevzilenmelerini buyurdu. Arada bir hedefini şaşıran top atışları dışında çatışma azalmıştı. Bu çatışmasızlıktan yararlanan Turabi, Bedros Kayası’nın alt tarafındaki kum ocağında müfreze komutanlarını toplantıya çağırdı. Kısa sürede yalım gibi oraya ağıp gelenler arasında Komutan Stefan’ı görünce, içini daha derin bir sevinç kapladı. Kesab’dan en iyi anlaştığı yapı ustalarından olup dede mesleğini sürdüren çalışkan ve dürüst biriydi Stefan. Önce onu kucakladı ve göğsüne bastırdı. Gözlerinin sevinç yaşlarıyla parladığını gördü ve görevini yerine getirmenin iç huzuruyla onu alnından öptü. Bütün komutanlar birbirlerine sarılarak, bu şafağın zaferini kutladılar. Derken kum ocağının etrafında güvenlik önlemleri alındıktan sonra, içeride hızlı bir değerlendirme toplantısına başladılar.
Toplantıda kendilerinin verdikleri kayıplar dahil birçok şeyi değerlendirmişler ve Kesab’la 45. Tepe arasındaki bölgede hakimiyeti sağlamaya yönelik planlar doğrultusunda işbölümü yapmışlardı. Ancak, bunlardan çok daha önemli bir haber, Komutan Turabi’nin beynini meşgul ediyordu. Toplantının sonunda Stefan, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, Ani Teyze’nin koyunlarından birkaçının memelerinin cihatçı işgalciler tarafından nasıl kesildiğini anlatmıştı. Bir kadına yapılacak en kötü işkencelerden birini dinlemiş ve kendi halinde sürüleriyle uğraşan Ani Teyze’nin delirdiğini öğrenmişti. “Aklıma mukayyet olmalıyım.” diye geçirdi içinden ve matarasından bir yudum içtikten sonra başına su dökerek kendine gelmeye çalıştı. Kolay mıydı kesik memeden sonra kendine gelmek?
* * *
Kuseyr platosundan Amik Ovası’na kadar uzanan geniş alanı görebilen bir noktada bulunan 45. Tepe, cihatçı çetelerin hareket yeteneğini kırmak bakımından son derece önemliydi Suriye ordusu için. Direniş müfrezeleri de buradan gelen sinyaller doğrultusunda hareket ediyorlardı. Komutan Turabi, bu tepenin düştüğü ve Stefan’ın çatışmada öldüğü haberini aldığında deli danalar gibi bağırmaya başladı Maaf Dağı’ndaki mevzide. Müfrezedekiler, onu yatıştırana kadar çok paralandılar ama içine düşen koru söndüremediler. Yüreğindeki yangını küllemesi şarttı Turabi’nin, yoksa aklını kaçırması an meselesiydi.
Acıların dalgası uzaklaştıkça duyarlıklar da azalıyordu. Bazı acılar vardı ki, uzaklıkları ortadan kaldırırdı. İşgal kuvvetlerine destek veren komşu ülkenin hükümetine, komşu halkın çocukları Haziran Direnişi’nde en büyük dersi vermişlerdi. Taksim Gezi Parkı’nın kalbi Şam’da, Halep’te, Kalamun’da atmıştı. Bu duyarlıktan güç alan Komutan Turabi, Kızılgöl yaylasındaki Killi Hacı’ya, Stefan’ın ölüm haberini uçurdu. Yaylada ne kadar kuş ve çiçek varsa yasa boğuldu bu haberin yangınından. Toraman’ın zengin içgüdüleri ve doğaya bağlılığı, bu yangınla birlikte tavan yapmıştı. Birçok insandan daha duyarlı bu köpeğin, kuşların ve çiçeklerin diyarında yas varken, eli böğründe durulur muydu?
Ertesi akşam yaylayı karanlık basarken, Killi Hacı’nın, Çatalkaya’da attığı silahlarını kuşanıp can yoldaşı Toraman’la kaybolduğu söylendi köylülerce. Birkaç gün sonra da, 45. Tepe’nin Direniş Müfrezelerinin eline geçtiği haberi düştü ajanslara.

Not: Bu öykü, Bağlaç Kültür Sanat Edebiyat Dergisinin 4. sayısında (Temmuz-Ağustos 2014) yayınlanmıştır. Öykü, Mayıs 2014’te yazılmış olup estetik kaygının yanında gerçekçi sanat anlayışının bir sonucu olarak 45. Nolu Tepe 15 Haziran’da El-Nusra’nın elinden Suriye halk direnişçileri tarafından alınmıştır. Öykünün kurgusundaki sahicilik bakımından da önemli bir olgu ortaya çıkmıştır. Öykü-siyaset eleştirmenlerinin dikkatine sunulur.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Koji Yamamura’ dan Franz Kafka ‘nın Köy Hekimi öyküsünün kısa filmi

Japon yönetmen Koji Yamamura?nın 2007 Ottowa Uluslararası Animasyon Festivali?nden Büyük Ödül ile dönen ve gösterime girdiği birçok festivalde de ödül...

Kapat