Çubuk Bükümü – Müslüm Kabadayı

Babam, büyük kardeşlerimi alarak pamuk toplamak üzere Çukurova?ya gitmişti. Annem, ben ve küçük kardeşim de köydeki işleri yapıyorduk.
İlkokulu bitirmiş, parasız yatılı sınavlarına girmiştim ama sonuçlar bir türlü adresimize bildirilmemişti. Annem haftada bir Antakya?ya gidiyor, İl Milli Eğitim Müdürlüğü?ndeki görevlilerin duyarsızlığı nedeniyle kavga edip geliyordu. Okulların açılmasına bir hafta kala, canı burnunda olan annem beni de yanına alarak Milli Eğitim Müdürünün odasına kadar çıkmıştı. Oradaki odacı ve memurların itirazlarına aldırış etmeden kapıya dayanan annemin bağırmasıyla koridora çıkan müdür, kazın ayağının sandığı gibi olmadığını fark edince bizi hemen odasına almıştı. Annem, kolay lokma olmadığını zehirli ok gibi fırlattığı sözlerle ortaya koydukça müdür, alttan alıp önce içecek bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Nihayet müdürün yola geldiğini düşünen annem, ?Ey müdür bey, bak bu ana masumuyla onca işimi gücümü bırakıp kaç kere dairenize geldim, kimse bu çocuğun kazandığı okula ne zaman, nasıl kayıt yaptıracağını söylemiyor. Her şeyi göze alıp odanıza girmekten başka çarem kalmadı. Ya derdimize çare bulursun ya da buradan bir adım öte gitmem!? dedi.
Doğrusu, tuttuğunu koparan kadınlardandı annem. Belki de bu yüzden köyde ona ?Hökümet? diyorlardı. Müdür de hemen Antakya İmam Hatip Lisesi Müdürü?nü telefonla aramış, parasız yatılı okuyacağım Maraş İmam Hatip Lisesi?ni kazandığımı öğrenince de, ?Derhal bu çocuğun işlemlerini yapması için Maraş?la bağlantı kurun, ne zaman ve nelerle oraya gitmesi gerektiğini öğrenin!? diye de emir vermişti. Bize söylenen Ediboğlu gazozlarımızı bitirene kadar Maraş?tan haber gelmişti ve müdür bize dönerek, ?Bir hafta içinde kaydını yaptırmanız gerekiyormuş. Yaptırmazsanız, yerine yedekten birini çağıracaklarmış. Haydi hayırlı olsun!? dedi. Haftalardır süren belirsizlik ve annemin gerginliği ortadan kalkmıştı ama benim içimi evimizden ayrılmanın korkusu, hüznü kaplamaya başlamıştı. Doğrusu bu habere pek sevinememiştim. Ama parasız yatılıdan başka da okuma şansım yoktu. İster istemez kayıt işleminin peşine düşmemiz gerekiyordu hemen. Müdüre teşekkür ederek, binadan ayrıldık.
Doğruca köylere çalışan otobüs ve kamyonların bulunduğu garaja gittik. Her zaman peşine düştüğü işi halletmeden içi rahat etmeyen annem, garajda babamların çalıştığı yere gidecek olan elciyi bulmak için çırpınmaya başladı. Kaybolmamam için de sanki etimin içine girercesine kolumdan tutup peşinden beni koşturuyordu. Birçok sokak ve iş hanına girdikten sonra küçük sanayinin girişindeki künefeci de bulduk elciyi, onu iştahla künefe tabağını temizlerken görünce, elcilerin neden göbek bağladıklarını daha iyi anlamıştım. Annem, ?Yahu Remzi, yer yarıldı da içine mi girdin? Seni bulmak için girmediğimiz delik kalmadı.? diye elciye çıkışır gibi konuştu. ?Hele bir soluklan bacı, hayrola, nedir bu telaşın?? diyen Remzi?ye, vakit kaybetmeden meramını anlatmaya başladı annem. ?Benim canım burnumda, senin gibi göbek beslemiyorum ya! Bak bu çocuğun ve senin akraban Mustafa?nın kayıtlarını yaptırmak için bir hafta içinde Maraş?a gitmeleri lazımmış. Şimdi bu çocuğu sana teslim ediyorum, babası onu alıp hemen kaydını yaptırsın he mi?? Sert kayaya çarptığını bilen elci, eşyalarımın olduğu çantayı alıp beni de kolumdan tutarak otogara yönelirken, onun elinden yağ gibi kayıp anneme koştum, önce bedenine sarıldım, derin derin kokladım, sonra da elini öptüm; o da eğilip yüzümden öptü ve başımı okşayarak, ?Haydi geç kalmayın yavrum. Sağlıcakla gidin!? dedi. Annemden ilk kez böyle ayrılıyordum, çok zoruma gitmiş ve ağlamaklı olmuştum. Gözyaşlarımı içime akıtarak elci Remzi?nin peşinden yürüdüm.
Öğleye doğru bindiğimiz önü burunlu Adana otobüsü, Fransız döneminde iki tarafı çınar ağaçlarıyla örülmüş yolu ve Amik Ovası?nı geride bırakarak Belen döneklerine geldiğinde, benim de yüreğim ağzıma gelmeye başladı. Yılan gibi kıvrılan yolda her döneği aldığımızda sanki otobüs uçuruma yuvarlanacakmış gibi hissediyordum. Hele hele karşıdan araç geldiğinde, korku ve heyecanım tavan yapıyordu. Yaşlı yolcular, ikide bir iç çekiyorlar ve hemen dua etmeye başlıyorlardı. Aralarında daha önce bu döneklerde yaşadıkları ya da tanık oldukları kazalar üzerine konuşuyorlardı. Merakla yol güzergahını bir yandan belleğime kazıyor, diğer taraftan da kalkan midemi yatıştırmaya çalışıyordum. Yolun bu kısmı insanın başını döndürecek kadar kıvrım kıvrım yükseliyordu. Nihayet Gedik?e geldiğimizde hepimiz rahat bir nefes aldık. Şoför de tedirginliğini üzerinden atmış, yavaş yavaş gaza basmaya başlamıştı. Belen?e girdiğimizde mola verdik, eski bir kilisenin çan kulesinin alt tarafında bulunan çeşmeden sularımızı içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık ve rahatladık. Buradan da yolcu alan otobüs, haldır güldür İskenderun?a gelip Pac?da durmuştu. Karnım zil çaldığından annemin hazırladığı çantadan katıklı ekmek çıkarıp açıkta satılan ayranı alarak, onunla yemeye başladım.
İnenler, binenler, yüklenen eşyalar nedeniyle biraz oyalandıktan sonra, yol üzerindeki kasaba ve ilçelere uğraya uğraya ikindiye doğru Ceyhan?a vardık. Yolda ayran gibi çalkalanmıştık, eylül sıcağıyla vıcık vıcık olan bedenimizden ter kokuları yükselmeye başlamıştı. Biz Ceyhan?da indik. Elci, pamuk tarlasında çalışan ameleye köyümüzden getirdiği eşyaları yazıhaneye koyup oradaki görevliyi de tembihledikten sonra yanına beni de alarak Ceyhan?ın pazar yerine yöneldi. Buradan çarçabuk aldığı sebze ve meyveleri bir el arabasına yükleyerek yazıhaneye getirdik. Hemen oradaki kamyonetçilerle pazarlık yaparak eşyaları kasaya yükledikten sonra, ön tarafa binerek pamuk tarlasının yolunu tuttuk. Doğrusu Ceyhan?ı, henüz ilkokula başlamadığım dönemde Misis?te pamuk toplamaya gelen ailemle birlikteyken görmüştüm, ancak bu kez Ceyhan?ın başka bir yönüne doğru ilerliyordu kamyonet. Tek tük büyük ağaçların bulunduğu pamuk tarlalarını yararak ilerleyen ince çakıl döşenmiş yoldan kalkan toz bulutunu, istim gibi arkamıza alıp ilerlerken, Çukurova?nın ılık esen rüzgarı yüzlerimizi yalayarak hafif serinlik veriyordu. Ameleler, bazı yerlerde traktörlerin römorklarında tarlalarından çadırlarına doğru dönerken, bazı tarlalarda da kamyona hararları yüklüyorlardı. Arada bir su kanaletlerine paralel ilerleyen yol kenarlarında hayvanlarını otlatan çobanların meraklı bakışları arasında kalıyorduk. Biz çadırlara vardığımızda karanlık çökmek üzereydi.
Çadırların boşluğunda duran kamyonetin etrafını saran amelelerin meraklı bakışları arasında kapıyı açıp indiğimde, ablamın sesini duydum önce. ?Aha kardeşim gelmiş, hoş gelip sefalar getirmiş!? demesiyle boynuma sarılması bir olan ablamın elini öptükten sonra yüzüne baktığımda, güneşte kavrulan cildinin kavlamaya başladığını fark ettim. Bana her hoş geldin diyen insanın yüzü ve ensesi, sanki çorak kalmış tarla gibi şakam şakam olmuştu. Ağabeylerim geldiler sonra yanıma, onlarla da kucaklaşıp özlem giderdikten sonra kamyonette bize ait eşyaları alarak çadıra yöneldik hep birlikte. Babam, çadırda akşam yemeğini yapıyormuş gaz ocağında. İçerden çıkıp koşarak geldi ve ayağımı yerden keserek kucağına kaldırıp yanaklarımdan öptü. ?Bire sen buraların yolunu da mı öğrendin? Hele hoş geldin bakalım. Anan nasıl? Musa hasta değil inşallah. Köy yerinde duruyor mu? Hele anlat bakalım!? diye peş peşe sorularını sıralayan babamın merakını giderecek yanıtlarımı hızla döktürdüm ben de. En sonunda, annemin Milli Eğitim Müdürünü nasıl sıkıştırdığını anlattım; babam gözlerinden sevinç ışıkları saçarak, ?Ananız hökümet gibi kadın. Evelallah elinden de dilinden de kurtuluş yoktur. Başımın etini yediyse de helal olsun!? dedi. Daracık çadır, koyulaşan sohbetimiz ve kardeşlerimin benimle şakalaşmalarıyla birden hangara dönüşmüştü sanki. Hani dememişler boşuna, ?Yerim dar diye yerinmeyeceksin, yeter ki gönlün bol olsun.?
Yazının yüzünde sabahın köründen akşamın karanlığına kadar çalışan bu insanların, onları mutlu edecek en küçük bir haberle nasıl da yorgunluklarını unuttuklarına tanık olmuştum orada. Babam, ?Haydi çocuklar fazla lafa dalmayın, yoksa birazdan açlıktan devrilip uyuyacaksınız. Hemen çıkını açın bakalım. Kızım sen de yemekleri tabaklara koy,? diyerek yemek faslını başlattı. Ekmekaşına ayran katarak kaşıkları tabaklara sallamaya başlamıştı herkes. Yanında kuru soğan olmadan bu yemeği yemezlerdi de. Hele cücüğünü yerken soğanın aldıkları zevke, diyecek söz yoktu. Yan taraftaki ağanın tarlasında pamuk toplayan Urfalı Kürt ameleden öğrendiği bir şeyi anlattı büyük ağabeyim. ?Bir gün iki Kürt?ü yargılayıp idam kararı vermişler. Hakim birine sormuş, ?Son isteğini söyle bakalım!? Adam da, ?Ne kadar soğan cücüğü varsa hepsini istiyorum,? demiş. Hakim diğerine döndüğünde adamın çok üzüldüğünü görmüş. ?Senin son isteğin nedir?? demiş. O da, ?Hakim Bey, bana bir şey kalmadı ki!? demiş.? Çadır, hep birlikte patlattığımız kahkahadan neredeyse yan yatacaktı. Belki de bana öyle geldi.
Çay faslı başladığında çadırımıza ameleden akraba ve komşularımız da gelince, hep birlikte dışarı çıkıp pamuk çalısıyla yanan ocağın etrafında küme oluşturduk. Gelenler, köyle ilgili merak ettiklerini soruyorlardı bana. Herkesin ortak merakı ise, köyde yeşil zeytinlerin toplanmasına başlanıp başlanmadığıydı. Kimilerinin toplamaya başladığını söylediğimde, Tiryaki eniştemiz, ?Yahu burada böyle giderse işimiz uzun süreceğe benziyor. Siyah zeytinlere de geç kalırsak vay halimize!? diye hayıflandı. Herkes içindeki kurtları döktükten ve çaylarını içtikten sonra birer birer çadırlarına çekildi. Biz, elciyle baş başa kalmıştık. Remzi Amca, annemin kendisine verdiği okula kaydımla ilgili belgeyi babama uzatırken, ?Hüseyin Ağa, bizim Behçet?in Mustafa da aynı okulu kazanmış; yarın onu da Yahşılar?dan alıp Maraş?a gidersen, büyük bir hayra geçmiş olursun,? dedi. ?Neden olmasın, hem çocuklar yoldaş olurlar birbirlerine,? diyen babam, elcinin gözlerinin içine baktı önce; sonra yere dikti bakışlarını. Babam karın ağrısını pek dile getiremiyordu anlaşılan. Elcinin de pek anlayışlı olduğu söylenemezdi. Sonunda patladı babam. ?Be Remzi hiç düşünmüyorsun, bu adam Maraş?a neyle gider, orada ne yer ne içer diye.? Doğrusu o anda babamın hali o kadar içimi parçalamıştı ki, fakirliğin göz kör olsun, demenin ötesinde, bizi muhanete muhtaç edenlere kinlenmiştim. Çocuk halimle bu ?muhanet?lerle, bizi onlara muhtaç edenlerin kimler olduğunu da kestirememiştim pek.
Babamın beklenmedik tepkisi karşısında kıpkırmızı kesilen elci, pantolonunun arka cebindeki cüzdanından iki ellilik çıkararak babama uzattı. Bizim gözümüzde çok büyük paraydı bu. İçi rahatlayan babamın, ?Haydin bakalım çocuklar, sabah erken kalkacağız. Herkes uykusunu alsın. Sabah ola, hayrola!? demesiyle çadıra geçip yattık. Gün ışımadan dışarıdaki ocağı yakan babamın öksürüğüyle uyandık, çünkü eliyle sardığı tütünü onu öksürtmüştü. Hep birlikte çorbamızı içtikten sonra kardeşlerim pamuk tarlasına götürecekleri azığı, önlükleri ve hararları hazırladılar. Amelenin laylon dediği iki römork çadırlarının yanına geldiğinde, tek tek onlarla kucaklaşarak vedalaştık. Gözümden süzülen yaşı silen ablam, ?Üzülme canım, bak buradan köye gitmeden önce babamla ziyaretine geleceğiz. Derslerine tak kafanı sadece canım, olur mu?? diye tembihledi. Boğazım düğümlendiği için bir şey söyleyemedim, başımı salladım. Onlar römorka binip tarlaya giderken, babam çantamızı omuzlayarak kolumdan tutup yola çıkardı beni.
Misis yoluna kadar bir pikapla geldik, yolun tozunu yuta yuta. Asfalt yola indiğimizde üstümüz başımız bembeyaz olmuştu tozdan. Elbiselerimizi çırptıktan sonra Yahşılar?a giden yol üzerinde yürümeye başladık. Yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra arkamızdan gelen bir otomobil, ısrarlı el sallayışımıza dayanamamış olsa gerek, yanımızda durdu. Terlerimizi silerek arka koltuğa geçip oturduk. Şoför meraklı gözlerle, ?Nereye hemşerim böyle?? dedi; babam da ?Yahşılar?a kadar gidiyoruz,? diye yanıtladı. Kısa bir süre sonra yol sapağında otomobil durunca, yine karatabana kuvvet demek zorunda kalmıştık. Doğrusu ondan sonra da bir saat kadar yürümüştük en az. Ayaklarıma kara su inmişti. Babam yol boyunca ikide bir, ?Bes elimiz boş dönmeyeydik buradan,? diyordu. Bu sözüne bir türlü anlam veremiyordum.
Öğleye doğru Mustafa?ların çalıştığı tarlaya ulaştık ama bizim topuğumuzdan akıyordu ter. Babam, söze başlamadan önce sucudan su getirmesini istedi. Dudaklarımızı ıslatıp soluklandıktan sonra Şaban Amca?yı çağıran babamla, yakınımızda bulunanlar hoş beş ettiler, bana da hal hatır sordular. Kısa boylu tıknaz olan Şaban Amca, yuvarlanır gibi pamuk hatlarını tepeleyerek yanımıza geldiğinde, arkasından da Mustafa?nın nefes nefese koştuğunu gördüm. burnunu derisi soyulmuştu Adana sıcağında çalışmaktan. Sonra parmaklarına baktığımda şakam şakam nasır bağladığını, tırnaklarıyla etinin açıldığını fark ettim. Bir yandan öksüzlük vururken bu emekçi arkadaşıma, diğer yandan da pamuk ağaları kan kusturmuştu. Çok zoruma gitti o manzara, çok?
Babam ağzından girip burnundan çıktıysa da Şaban Amca?yı ikna edemedi Mustafa?yı kayda götürme konusunda. Ne denli akılcı fikirler söylese de o, aynı telden çalmaya ısrarla devam ediyordu. ?Hüseyin Ağa, şurada pamuğun birinci ağzını bitirmeye az kaldı, şimdi yarım bırakıp gitmek olmaz. Ameleye yüzümüz olmaz. Bitirince ben götürüp kaydettiririm. Sen kafanı yorma.? Kayıt süresinin bir hafta içinde dolacağını döne döne anlatmaya çalıştıysa da babam, ikna edemedi onu. ?Bu çocuğa acıyorum Şaban. Onun rızkıyla oynadığının farkında değilsin. Bak vebali tutar sonra seni, demedi deme ha!? sözleriyle tepkisini gösteren ve oradakilerle vedalaşan babam, bana dönerek, ?Demedim mi sana oğlum, beş elimiz boş dönmeyeydik, diye. Şimdi bunca yolu geri tepmesi var bir de!? dedi.
Saatler süren yol boyunca topuğumdan akan ter, lastik ayakkabımın içini kayganlaştırıyordu. Yahşılar?a giderken babamın ikide bir o sözü niye söylediği, kaygan zemin insanlarına baktıkça beynimi hâlâ kemirmeye devam ediyor.

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Keriz – Mehmet Ercan

Kendisi tarikatçıların, cemaatçilerin önde gelenlerindendi. Bu düşünceleri savunan ve iktidarda olan Aldı Kaçtı Partisi?nin hızlı ve ateşli bir üyesiydi. Bileklerini...

Kapat