Vicdan Bülbülleri Nerede Öter? Müslüm Kabadayı

Gün ışımadan bostanı sulamak için, Gülgözü?nde soluğu almıştı Halalı Mücahittin. Sabahın serinliğinde şak şak ayrılmış sultani ile bostan incirinden birer tane koparıp kabuklarını soyarak dilinin üzerinde tadına varacak biçimde yuvarlayıp yedikten sonra, su kanalından yürümeye başladı. Suyun gözüne doğru ilerlerken, birden irkildi. Dönemeçteki defne çalılarının alt tarafına çömelmiş, ellerinde taşlarla kendisine bakan iki genci gördü. Üstlerindeki giysiler ve yüz biçimleri, yörenin insanına benzemiyordu. Üzerinde herhangi bir savunma aracı bulundurmadığına kızdı bir an. İki gencin, her an saldıracakmış gibi pusuda bekler hallerinden korkmuştu.
Aklına, bunların Suriye?den kaçanlardan olabileceği geldi hemen. Bu erken vakitte buralarda ne işi olabilir bunların, diye düşündü. Ellerine taşları aldıklarına göre, öldürmeyi ve ölmeyi göze almış olmalılar, diye geçirdi içinden. İki yılı aşkındır sınırda bulunan köylerinin toprakları dahil Suriye sınırını kevgire çeviren canilere, hükümetin kucak açmasına çok kızıyordu zaten. Hayatı boyunca ülkesiyle Suriye arasında bir çatışmaya tanık olmamıştı, halklar arasında da ciddi bir olay yaşanmamıştı. Komşu Arap köyleri Nişrin ve Güveçi?den ailelerin bir kısmının akrabalarının, tel örgülerin öbür tarafında kaldığını biliyordu. Sınır, yabancıların eğittiği caniler tarafından delik deşik edilene kadar hükümetle komşu ülkenin yöneticilerinin arasından su sızmıyordu. Ortak bakanlar kurulu yapacak kadar can ciğer görünüyorlardı. Kamu kurumunda çalışma döneminde edindiği deneyimlere ve siyasi birikimine dayanarak, böylesine hızlı gelişen ilişkilere bir anlam veremiyordu ki, iki ülke yöneticilerinin balayı, birden bıçakla kesilir gibi sonlandı. Üç yıl önce nerdeyse sınırları ortadan kaldıracak noktaya geldiklerini ilan eden yöneticiler, ne olmuştu da birden Suriye rejimine düşman kesilmişlerdi? Bunun ülke yönetiminin, Libya ve Mısır?da olup bitenlerde üstlendiği rolle bağlantılı olduğunu düşünmüştü. Ülke yönetimine biçilen rolün, sonunda bumerang gibi yurdunu vuracağının farkındaydı. Atlar üste tepişirken, ölenlerin alttaki eşekler olduğunu duyagelmişti; aklı erdiğinden beri de göregelmişti. Komşu halkların, ne deve gibi hörgüçle yaşaması ne de eşekler gibi mayına sürülmesi yazgı olabilirdi. Halkın gözünü açıp bunlara dikkat etmesini yürekten istiyor, yazgılarını kardeşçe yaşayabilecekleri barış için çizmelerini zorunlu görüyordu.
Halalı Mücahittin, Suriyeli iki gencin sabahın köründe Gülgözü?nde bulunmalarının nedeninin, iki yılı aşkındır işgalciler tarafından kan gölüne dönüştürülen komşunun topraklarındaki açlık ve çaresizlik olduğunu geçirdi aklından. Son zamanlarda, sınırda mazot kaçakçılığı yapanlarla yaşanan gerilim ve çatışmalar hakkında haberler veriliyordu bültenlerde. Saka gibi kuşların ticaretini yapan kaçakçıların çoğaldığıyla ilgili hikâyeler dinliyordu köylülerinden. Bir taraftan doğada özgürce yaşaması gereken kuşlara işkence edenlere kızıyor, diğer taraftan da onları böylesine ölüm sınırında yaşamaya mahkum eden gözü doymazları lanetliyordu. Adaletli olan Halalı atalarının mirasına bugüne kadar hiç ihanet etmemişti. Aynı duyarlıkla, bostanlarına gelen bu iki gence düşman gözüyle bakmak yerine, neden buralara geldiklerini anlamak istedi. Onların da korktuklarını, gözlerinin içine bakınca fark etti. Arap arkadaşlarından öğrendiği kadarıyla babacan bir tavır takınarak,
?Lethaf ya şebab, faddal faddal!?(1) dedi.
Güven verici bir ses duyduklarına inanan iki genç, ellerindeki taşları bırakarak çömeldikleri yerden ayağa kalkarak,
?El arasi ya emmi!?(2) diye yanıt verdiler.
Gençlerin tedirginliklerini yenerek umut yüklü bakışlarla kendine doğru yaklaştıklarını görünce, ela gözleriyle etrafı taradı hızla. Dere tarafındaki çalılardan bostandaki narlar arasına gerilmiş bir file dikkatini çekti hemen. Filede çırpınan küçük ama göz alıcı renkleriyle parlayan cindi kuşuna benzetti gördüklerini. O an içindeki korku, sanki duman olup havaya savruldu. Rahatladı. Bunlar, daha önce hikâyelerini duyduğu kuş kaçakçılarından başkası olamazdı. Zaten geçen gün Hamuttepe Sınır Karakolu komutanının, yakaladıkları kaçakçıların ellerindeki hindi bülbüllerinin bir kısmını doğaya bıraktığı anlatılmıştı köylülerce. Demek bu gençler, geçim için hindi kuşlarının peşinde yabancısı oldukları bu topraklara kadar gelmeyi göze alabilmişlerdi. Belenerek büyüdükleri topraklarda, kendi gelecekleri için çalışmak üzere vicdanlarının kuşunu öttürmek yerine, bu kuşların peşine düşmelerinin, ne yaman bir çelişki olduğunu anlamlandırmaya çalıştı.
Akıllıca davranmıştı gençlere; böylece, canların ortaya konmasının önüne geçebilmişti. Zaten çevresinde fikir danışılacak olgunlukta biri bilinirdi. Köyün ve köylünün geleceğiyle ilgili konularda, gözünü budaktan sakınmadan kamu yararını gözeten görüşlerini ortaya koyardı. Haklı olduğu, doğru bulduğu bir şeyi sonuna kadar takip ederdi. Karşısındakine güven veren ela gözlerinden kararlılık ışıldar, beyaz tenli yüzünden temizlik akardı âdeta. Kulaklarını vicdani olarak okşayan sesiyle güven duymaya başladıkları Halalı Mücahittin?e yaklaşan Suriyeli iki genç, yardım ister gözle bakışlarını fırlattılar ona. O da elini sallayarak,
?Tae şebab tae!?(3) dedi. Tabakasını çıkarıp elleriyle sardığı sigarayı tuttu onlara. Ellerini göğüslerine götüren gençler,
?Şukran ya emmi!?(4) dediler. Gençlerin çaresizliğinin, aynı zamanda onların kıyıcılığının da kıvılcımı olabileceğini düşündü, onların üstlerine başlarına bakınca. Bu kez, derin bir hüzün ve acı kapladı içini. Sonra da, ?Şu aklı fikri çıkarlarının ucundakilerin oyunlarına düşmeyecek kadar uyanık olabilse insanlar, hiçbir toprak kana bulanmaz. Sırtlan sürülerinin üşüştükleri leşe dönüşmez insanlar.? diye geçirdi içinden Halalı Mücahittin. Suriyeli iki gence, aktarım gücü yüksek vücut dilini de kullanarak,
?Gülgözü?nde özgürce kanat çırpan, doğanın cıvıltısına şakıyan sesleriyle renk katan bu kuşlara tuzak kurmuşsunuz. Aynen topraklarınızın üstünü kana bulayıp altındakileri gözünüzdeki sürmeyi çekercesine sömürmek isteyenlerin size kurdukları tuzak gibi. Bütün tuzaklardan uzak durun uzak!? dedi. İki gencin, yüzlerindeki afallama ifadesini, gözlerindeki eziklik duygusunu okuyunca sözün bittiği yere geldiğini fark etti.
Dibinden şırıl şırıl sular akan kadim çınarın serinlik verdiği, zeytin ağaçlarının yaşam yağı akıttığı, narların şakam şakam bostanları kızıllaştırdığı Gülgözü?nü, hiçbir kan kirletmesin istedi. Bunları düşünürken dilinde biriken acıyı, neden olanların yüzene sıvamak niyetiyle ağız dolusu tükürdü.

Notlar:
(1) Korkmayın ey gençler, buyrun buyrun!
(2) Baş üstüne ey amca!
(3) Gelin gençler gelin!
(4) Teşekkürler ey amca!

Vicdan Bülbülleri Nerede Öter? Müslüm Kabadayı” üzerine 2 yorum

  1. Müslüm Dost,
    “Bütün tuzaklardan uzak durun, uzak…” uyarısının bu coğrafya insanınca dikkate alınmasını diliyorum.

  2. Çok güzel bir öykü, yüreğinize sağlık Müslüm hocam…Benim elimde de bir taş var… Onu emperyalislere uşaklarına atacağım… O taşı “Güveçci” köyünden almışım…Hisarcık’da Ali Yüce köyünde sakladım… Şimdi atıyorum: “Dersimiz Bağımsızlık!…”

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Şiirler II – Mehmet Emin Kurnaz

Babalar ve Oğulları Şiir bahanesiydi ömrün uzak temmuz esintilerinde Dayadı şakağına son dörtlüğü bir gece şair Bastı kelimeye. Ben uyumsuz,...

Kapat