Cingöz Recai’den Peyami Safa’ya: Açık Mektup

abidin_dinoSayın Bayım,
Bilmiyorum ne kadar oluyor, bir gün elime, fukara cüzdanı kılığında bir kitap uzattılar, ve:
– Cingöz! dediler, bak, adamın biri, senin hayatını yazıyor.
O gün bana uzatılan kitabı, büyük bir dikkatle okumuştum. Her sahifeyi bitirdikçe, hayretle ısırdığım parmağımı biraz daha kanatıyordum. Yazılanların, benimle alakası, kitabın adından ibaretti. Kitabın üzerindeki adamın yanında, fes giymiş lord kılıklı bir de resim vardı. Güya o da bendim. Bir, aynaya, bir de o resme baktım.

Gayri ihtiyari güldüm, ve kendi resmime hitap ederek:
– Ulan köpoğlu, dedim, silindir şapkanla, tek gözlüğün eksik:
Onları da taktın mı, arka pencerelerinden Aksaray evlerine değil, ön kapılarından lordlar kamarasına gireceksin!
Bu resmi çizen, ve o yazıları yazan zatın beni tanımadığı muhakkaktı.
O zatın, benim ismimi niçin diline doladığını bir türlü kavrayamadım. Evvela kendi kendime:
– Bu herif, dedim, muhakkak, ikide birde benim Marika’nın peşine takılan züppe olacak! Onun beli korseli ceketinin mendil cebindeki gümüş kalem daima gözüme ilişirdi.
Kendi kendime:
– Cingöz, derdim, bir punduna getir de, şu kalemi yürüt!..
O kitabı okuyup bu şüpheye düşünce, gümüş kalem, büsbütün gözüme batmaya başladı, kendi kendime:
– Demek dedim, bu züppe, o kalemin sivri ucunu, bilenmiş sustalı gibi meydana çıkarıp, bana gözdağı vermek istiyor. Aklı sıra da, o kalemle kitaplar yazıp, beni kepaze edecek de, Marika’ya racon kesecek!”
Bu şüpheye düştükten sonra, ilk işim, züppenin kalemini aşırmak oldu. Fakat, kitapların ardı arkası kesilmiyordu. Bir gün delikanlıyı karanlıkta kıstırıp hesap sordum: Suratı sarılığa tutulmuş gibi limonlaştı:
– Benim o kitaplada hiçbir alakam yok! dedi
Sordum:
– O halde kimin marifeti onlar?
– Server Bedi’in!
– Kimdir bu adam?
– Bilmem!
-Ne iş yapar?
– Server Bedi, “namı müstear”dır.
Züppenin cevapları beni uzun uzun düşündürdü: Evvela, o adamı dava etmeyi kurdum. Fakat sonra:
– Adam sen de … dedim. Mademki beni tanımıyor, bana bir kastı yoktur. Sonra hayli açıkgöz bir adam. Benim, bu işin dalaveralarına, onun yazdığı kadar aklım erse, apartmanları, kasaları, armut soyar gibi soyardım! Binaenaleyh, en iyisi, herifi dava edeceğime, ahbap olurum: Bizim davayı beraber yürütürüz. Eger peşime düşmeyecek kadar yüreksizse, bir köşeye oturup, bana akıl verir, yol gösterir; ben de yaptığım işlerden onun hissesini ayırır, ayağına kadar götürür, tıkır tıkır sayarım. O güzelim dalaveraları kitap kitap satıp da, aleme bedava ders vermenin alemi var mı?
Ben böyle düşündüm ama, züppe delikanlının:
– O, “namı müsteardır!” demesi midemi bulandırdı. Bu kelimelere bir türlü mana veremedim. Kendi kendime:
– Ya, dedim, bu “namı müstear” büyük bir makam, yüksek bir unvan demekse? O zaman herif benim yapacağım ortaklık teklifini duyar duymaz telefonuna sarılacak, ne kadar aynasız varsa başıma toplıyacaktır!
Bu korkuyla tahkikata giriştim: Bizim bir Altındiş Hasan vardır.
Epey mürekkep yalamış delikanlıdır. Bir gün onu sıkıştırdım:
– Ulan, dedim, “namı müstear” ne demek.
Külhani benim cehaletime gülerek cevap verdi:
– İğreti isim demektir.
Bu cevap, beni hayli sevindirdi; kendi kendime:
– Demek, dedim, o da bizden!.. Kim bilir ne numarası, ne dalaverası var ki, iğreti isim kullanıyor!
Bu ümitle, Server Bedi’i aradım. Fakat öğrendim ki, bu iğreti ismi kullanan sizmişsiniz.
Size bu müracaatı yapmadan evvel, uzun müddet hayatınızı kolladım: Gördüm ki, ehlikeyf bir adamsınız: Rakı içiyorsunuz …
Burnunuz, her zevkin kokusuna alışıktır. Ut çalıyorsunuz. Şarkı söylüyorsunuz. Üstelik de, bana dair yazılarınızdan anlaşılıyor ki, her çeşit dalaveraya aklınız yatıyor: kıskıvrak sıkıştırılınca, cıva gibi sıvışmanın ehlisiniz. Her kılığa girebiliyorsunuz. Fakat aklım ermiyor:
Bütün bu marifetler ellerinizden geliyor da; bu yaştan sonra niçin hala ukala aşık mektep talebelen gibi, defterle, kalemle oynayıp duruyorsunuz.
Emin olun, maymuncuk, kalem kadar nankör. değildir. Hem, laf aramızda, kalem de sizin elinize pek yakışmıyor doğrusu: Gazetelerde oku yorum: ‘Bir yazdığınız öbürünü tutmuyormuş. Benim hatıralarımı yazarken ustalaşan kaleminiz, felsefe arınanına girince devirmedik çam bırakmıyormuş. Zaten böyle olduğu içindir ki, halk, benim hatıralanmı sizin yazılarınızdan fazla okuyor; ve igreti adınızı, sizden daha sempatik buluyor: Çünkü ben, yaptıklarını bir bir itiraf eden samimi bir hırsızım. Ve halk, samimi bir hırsızı dinlemeyi, suni bir alimi okumaya tercih eder.
Bence, parlak dimagınızın kabiliyetini, o kalp para gibi geçmez fikirleri sürmek ugrunda boşu boşuna harcamaktasınız. ltiraf edeyim ki, bana atfen yazdıklarınızı okudukça, agzımın suyu akıyor; size, hem şaşıyor, hem kızıyorum, hem de acıyorum. Ben, aklınıza, kitapçılardan fazla para vereceğim. Sizi dolgun maaşla, kendime akıl hocası tutmak istiyorum. Ellerinizi öpe öpe, feyzinizi alarak, bana hayalen bahşettiğiniz mertebeye yükseldiğim gün, size, şimdi bir yılda kazandığınız parayı bir ayda vereceğim.
Hakkımdaki eserlerinizden anlıyorum ki, siz bana, penceresiz kapısız bir odaya hava gibi girmenin, hapishanelerin demir parmaklıkları arasından tıpkı rüzgar gibi süzülüp sıvışmanın yollarını bile öğretebileceksiniz. Eğer, böyle çareler icat etmekte yekta olan aklınızı, gazete sahifelerinde, ve hiçbir şey kazanamadan har vurup harman savurursanız, aklınıza şaşarım:
Hakkımda yazdığınız kitaplarda, muhayyel adamlarım, bana:
– Üstat! diye hitap ediyorlar.
Ben, bana bahş buyurduğunuz “üstat” unvanını, ancak size layık görüyorum. Bu unvanı hakir görmeyin: çünkü “üstat!” unvanı, bizim aramızda, henüz, sizin caddedeki kadar iptizale uğramadı üstat!
Size, ilk hediye olarak, kendi maymuncuğumu takdim ediyorum:
Teklif ettiğim teşriki mesaiyi lütfen kabul buyurduğunuz takdirde kaleminizle açamadığınız kapıları, bununla açacağınızdan emin olun!
Hem siz, benim akıl hocalığımı kabul etmekle edebi bir yenilik de göstermiş olacaksınız.. Çünkü bugünün müharrirleri, yaşamış tipleri romanlaştırıyorlar; yani hakikaderi hayalleştiriyorlar.
Siz ise, romanlaşmış bir tipi yaşatacaksınız: yani bir hayali hakikatleştirmiş olacaksınız: Bir muharrir için, “tip”lerinin yaşadığını görmek, iftihar verici bir muvaffakiyet değil midir? 
Ekrem Könik’in, size ta Paris’ten verdiği haklı nasihatleri de hatırlayın ve teklifimi reddetmeyin üstat!

Hayranın
Cingöz Recai
S.E.S., 1939

Bu yazı “A.D.” imzasıyla yayımlanmıştır.

Cingöz Recai, Peyami Safa’nın “Server Bedi” adı altında yazdığı ve Arsen Lüpen’den esinlenmiş olduğu hırsız karakteridir. Cingöz Recai; yakışıklı, kurnaz, cesur, soğukkanlı, zarif, tahsilli, görgülü, cömert ve kibar bir serseridir. Maceralarında “helal” para kazanmış kimselere dokunmaz, haksız yolla servet sahibi olmuş kimselerden hile ile para çalar, elde ettiklerini muhtaçlara dağıtır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Yorum yapın

Daha fazla Mektup, Mizah
Psikoloji tarihinde Freud ve Jung ‘un mektuplaşmasının büyük önemi

Önsöz Napolyon, "Zamanı gelmiş bir düşünce, bayraklarını dalgalandıran bir ordudan daha güçlüdür" demişti. Bu söz adeta, kısa süren ortaklıklarının başlangıcında...

Kapat