Dogmanın Cellâdı, Özgürlüğün Yalnız Şövalyesi – Bedriye Korkankorkmaz

“Bu kusursuz gün- her şey olgunlaşmakta, yalnız üzüm değil altın rengini alan-, bir güneş ışını vurdu hayatımın üstüne: Geriye baktım, ileriye baktım, hiç bu denli çok, bu denli iyi şeyler görmemiştim bir seferde. Boşuna görmemişim bugün kırk dördüncü yaşımı; gömebildim, çünkü onun içinde yaşayan şey kurtuldu, ölümsüz oldu. “Tüm değerleri yenileyiş”in ilk kitabı; Zerdüşt’ün Türküleri; Putların Batışı, çekiçle felsefe yapma denemem, – hepsi de bu yılın hem de son çeyreğinin armağanları! Nasıl mihnet duymazdım hayatımın bütününe? İşte böyle kendime hayatımı anlatıyorum” (s.6) diye giriş yapmış “ECCE HOMO”( kişi nasıl kendisi olur) eserine Nietzsche.
Salt bir okur olarak F. Nietzsche’nin düşün dünyasında yolumu kaybetmeden ilerlemek için okuduğum eserden yola çıkıp kişiliğine dair yorumlar yaparak onun insana özgü yanını ön plana çıkarmaya özen gösterdim. Eseri değerlendirme çabamın beni Nietzsche’ye mektup yazmaya ittiğini düşünüyorum. Yazarın çıplak gerçeğine yakın olmak isteyen okuyucunun yazarla kendisini birebir eşitlemesi gerektiğine inanıyorum. Nietzsche ile dostluk kavramının tam karşılığı olan anlam üzerinde gerçek bir ilişki kurmaya ve bu ilişkiyi geliştirmeye çalıştım. İnsan Nietzsche’nin çıplak gerçeğine ulaşmak adına filozof Nietzsche’yi zaman zaman bilinçli olarak ikinci plana ittim. Ona, yapabileceğim en büyük kötülüğün onu ilahlaştırmak olduğunu biliyorum. O da acılar çekti, özledi, öfkelendi, kendisini yalnız? hissetti, bizler gibi. O’nun bu sorunlar içinde bir Anka kuşu gibi kendisini külünden yaratma gücünü nasıl bulduğunu anlamaya çalıştım.
Nietzsche öğretisinin yirmi birinci yüzyılda bile anlaşılmadığı kanısındayım. Kendisinin bir nesil önceden dünyaya geldiğini, okuyucularının ise henüz dünyaya gelmediğini düşünen filozof; çağların hızla gerileme dönemine girdiğini, yaşadığı çağın aydınlarına, feylesoflarına, müzisyenlerine? bakarak anlamıştır. O, yarattığı felsefenin toprağını değiştirmekle yetinmemiş, o toprağı yenilemiştir adeta. Sistemin kirli çarkını duyguları ile düşünceleri; duyarlılık, bilgi, cesaret, bilim etiği, içtenlik, dürüstlük ışığıyla aydınlanmamış olanların döndürdüğünü yüksek sesle haykırmıştır. Sistemin içinde yuva yapan güçler birliği insanlığın geleceğini tehdit altına alır. Kirli güçler birliği, temiz azınlığı dişlerinde öğütür. Bu toplu katliamda yerini alan babası dahi olsa onun düşmanıdır. Düşmanlık onda arınma ve kendini korumanın tek adresidir. Tek kişilik bir oyundur onun hayatı. Hayatını oynadığı hayat sahnesinde ne sahne dekoru ne seyircisi ne de alkışlayanı vardır. Düşüncelerini bire bir hayata geçiren bu dehanın seyircisi de alkışlayanı da kendisidir. Müziğin, felsefenin, özgür düşüncenin, psikolojinin… orkestrası olan bu düşün adamının yalnızlığının heybeti karşısında yapayalnız
kalır yalnızlık.

Öyle ki insan kılığına giren kurtuluşun tanrısı Zerdüşt bile terk etmeliydi onu. Dostlarının, düşmanlarının terk ettiği Nietzsche, kendinin cellâdı olur ve daha büyük, çok daha büyük kederler içinde sınadığı hayatında kendisinden başka kahraman çıkarmaz. Kendisinin karşıtı yine kendisidir. Ünlü düşünürün başta Zerdüşt olmak üzere tüm tanrıları öldürmesinin altında yatan asıl mesele, “yaratıcılık” kavramından kaynaklanıyor bana göre. Tanrılar ölsün ki insanlar kendi yaratıcılığını keşfetsin. Var olan Tanrı’ya inanmak ve Tanrı’nın arkasından gitmek kolaycılıktır. Yaratmak! Nietzsche, kendini yaratmak için her nefeste beynini ve yüreğini kanattı. Kanının mürekkebiyle yazdı eserlerini.
Genç yaşında profesör olmuştu. Kürsüsü vardı. Bir papaz olan babası 36 yaşında ölürken o altı yaşındaydı. Arkasında yaşadıklarından başka eser bırakmayan babasının öldüğü yaşta ünlü düşünürün yaşama tutkusunu yitirmesinin asıl nedeni, babasına duyduğu özlem ve sevgi.
1879 yılında rahatsızlığından kaynaklanan mazeretleri ileri sürerek genç yaşında Basel’deki görevinden ayrılarak on beş yıl süren bir göçebe hayatın peşinden sürüklenmiştir sonbahar yaprakları gibi. Hayatı boyunca ne güç ne şehvet ne de para peşinden gitmiştir. İki gömlek, ihtiyacı kadar pantolon, tahta bir bavul, mide, migren ve sindirim sistemi bozukluğuna, uykusuzluğa karşı bir tepsi dolusu ilaç, kitaplar, tashihler, emekli profesör maaşı, bekâr odaları… insanlık kurtarıcısının dünyalığıydı.
Hastalığı bir yanıyla onu özgür kılmış, diğer yanıyla onu ölüm korkusuyla yüzleştirmiştir. Doğru zamanda ölmek için durmaksızın yazdı, yazdı? Zaferi ölümün pençesinden kurtardığı eserleriydi.
Nietzsche, annesi, ablası, teyzesi gibi soğuk, mesafeli kadınlar içinde büyümüştür. Bu deneyimlerin sonucunda beden zevkini kadın teninde yaşayan erkeklerin görevleri önündeki engellerin kadınlar olduğu sonucuna varmıştır. Erkekler, kadınların yani “şehvetin tuzağına” düşerek kendilerini alçaltmamalı ve misyonlarına ihanet etmemeliler. Geceleri bir kadının şefkatli kollarında uyumayan Nietzsche, Rus şairi Lou Salome’ye duyduğu aşkın karşılıksız olduğunu anladığında sarsılır. Rus şair, bir kadının bir erkeğe oynayacağı en acımasız oyunu oynamıştır Nietzche?ye. O’nu kaderine yazılan “erkek” olduğuna inandırarak kendisine âşık etmiş daha sonra da evlilik teklifini elinin tersi ile itmiş, dostu Paul Reé ile birlikte yaşamıştır. Gerçekte Salome’nin erkek Nietzsche’yle değil, filozof Nietzsche’yle romantik ilişkisi vardı.
Dostları P. Reé, R.Wagner ve âşık olduğu kadın, ona ihanet etmişti. Salome, onun elinden yalnız aşkı değil, dostluğu da almıştı. Sevgilisinden aldığı yaradan güç alarak tüm kadınları gaddarca eleştirdi. Çektiği aşk acısı onun yüreğini nasıl acıtıyorsa, o da kadınları aşağılayarak aynı acıyı onlara da yaşatmak istedi. Bu üç ihanetin açtığı yara onu derinden sarsmıştı. Değer verdiği üç insan ( Salome, Wagner, Reé) onun ruhunda kendilerinin bile merhem olamayacakları yaralar açtı. İnsan, kaderini seçmeli ve seçtiği kaderi sevmeliydi. O?nun kaderi yalnızlıktı. Psikolojik cerrah olan filozof, hakikatlerle yüzleşmek için acının neşterini beynine sonuna kadar saplamakta sakınca görmedi. Gerçekte hakikate ve hakikat arayışına âşıktı.
Kadınların yanına giden tüm erkeklerin yanında kırbacını da götürmesini isteyen filozofun genel olarak kadınlar hakkındaki düşünceleri şöyle: “sırası gelmişken, şu kadın ulusunu tanıyorum der ve devam eder: ” Kim bilir, belki de “bengi dişiliğin” ilk psikologuyum ben. Eski bir öyküdür: O mutsuz kadıncıklar, özgürleşmiş olanlar, çocuk doğurmaya gücü yetmeyenler dışında hepsi beni severler. ?Bereket versin, kendimi parçalatmaya niyetim yok. Sevdi mi parçalar gerçek kadın dediğin. (?) Ah o ne tehlikeli, o ne sinsi, yeraltında yaşayan bir yırtıcı hayvancıktır. Nasıl şirindir üstelik! (?) Bir kadın nasıl iyileştirilir, kurtarılır sorusuna verdiğim cevabı biliyor musun? İnsan ondan bir çocuk edinmelidir.(?) Kadının özgürleşmesi, özürlü, doğuramaz kadınların gerçek kadına karşı içgüdüsel kinidir bu; “erkek”le kavgaya gelince, bu bir yoldur, bir sözde nedendir, bir taktiktir yalnızca.”(s.66- 67)
Yaşam biçimiyle, yaşadıklarıyla hayata kattığı anlamın kendisini nasıl ötekileştirdiğini ise şöyle haykırır Nietzsche: “Dinleyin! Ben falancayım. Başkasıyla karıştırmayın beni her şeyden önce! ( s.7)
Güç, onun inancı karşısında kılıcını kınına koymuştur. Göçebe hayatında,” hayatın anlamını” gölgeler, doğa, müzik” üzerine kurmuştur. Gölgelere ve gizlere yüklediği anlam çok geçmeden meyvesini vermiş “Gezgin ve Gölgesi”nin akabinde, “Tan Kızıllığı”nı yazmıştı Nietzsche.
” İnsan denen çalgı nasıl bir çalgı olursa olsun, nasıl uyumlanırsa uyumlansın, ondan dinlenebilir bir şeyler çıkaramazsam hastayım demektir”( s.20) diyen Nietzsche’yi tedavi eden doktoru sıra dışı hastasının sinirleri hakkındaki düşüncelerini şöyle özetliyor: ” hayır. Demişti, bozukluk sizin sinirlerinizde değil, sinirli olan benim yalnızca” (s.14)
Ünlü düşünür depresyonda beyninde parlayan ışık kütlesi sayesinde aklının köşe bucaklarını keşfeder. Düşünce sınırlarını aşar. Kendinin karşıt Kutbu olur. Zafer çığlıkları atar. Hastalığı, ondan önce; hiçbir bilim adamına, sahip olmayan, görme, bakma, özleme yetisi ile hasta kavramları iyileştirme, içgüdünün şifresini bulma gücünü verir ona. Ölümü rahatsız etmek için yaşayan bu yalnız insan, hastalığını hekimlere emanet etmemek için kendisinin hekimi olur. Hastalığı ona en büyük hazine olan “kişi nasıl kendisi olur?un mührünü vermiştir. Bu yüzden huzuru sevmez. Savaşmayı ve sürekli tetikte olmayı tercih eden düşüncenin simyacısı Nietzsche, insanlığı özgür kılmanın yolunun dogmadan kurtarmak olduğuna inanır. Özgürlüğün tanrısı “Zerdüşt” insan kılığına girmiş bir kâhindir aslında. Bu kâhinin amacı dogmanın tanrılarını tek tek öldürmektir.
Yüce özgürlükler, büyük, çok büyük gelecekler, aydınlanmış geleceğe ulaşmak için insanlığı esir eden tarihten kurtuluşun müjdecisi Nietzsche, öğretisini direkt hayat üzerine kurmuştur. Bu özelliğiyle ünlü düşünür Goethe ile de ayırır yolunu. Goethe, İtalya’da kaldığı yıllar boyunca sanat ve sanat estetiği üzerine kendine özgü bir sanat anlayışı edinmiş, ‘beyin ve estetik’ üzerine yazmıştır eserlerini. Hegel ve Kant gibi birçok filozof u akademik kariyer yapmak için eserlerini halkı dışlayarak sadece akademik çevrelerin anlayacağı akademik bir dille yazmalarını eleştirir.
Nietzsche ise, göçebe hayatında kendisine özgü yeni, yepyeni bir yaşam algılayışı yaratmıştır. Çağ’ın ve çağlar’ın kaderine yön çizme gücünü kendisinde bulması bana göre ancak böyle açıklanabilir diye düşünüyorum. Nietzsche, bu güçle düşün ve düşüncenin gezenine ilk ayak basan felsefeci, psikolog astronot olmuştur. Ondan önce hiçbir feylesof insan psikolojisi üzerinde onun kadar düşünmemiş, en önemlisi insanlığın psikologu olmamıştır. O’nun yoldaşı meslektaşları değil; yoldaşı doğa tanrıları olan Dionysos’tur. “Feylesof Dionysos’un çömeziyim ben; ermiş olmaktansa, satir olmayı yeğ tutarım.”( s.8)
Her zaman yükseklerden aşağıya bakarak, düşür. Yüksekten bakarak aşağıların çıplak gerçeğini daha iyi görür, çünkü.
Yazılarının havasını soluyabilmesi için insanın her şeyden önce o hava içinde yaratılmış olması gerekiyor. Yoksa yazılarının havasının okuyucusunu çarpacağını hatta hasta edeceğini savunur Nietzsche. Bilgide ve bilgelikte ilerlemek isteyen her feylesofun öncelikle kendisine karşı toleransını sıfıra indirgemesi gerekir. Kendisine karşı acımasız bir sertlikte dürüst olmayan bir feylesof korkaktır. Bir insan kör olduğu için yanılmaz,
korkak olduğu için yanılır.

Emekli maaşından biriktirdiği parayla bastığı ve arkadaşlarına okumaları için dağıttığı “Zerdüşt?ü insanlığa armağan etmiştir. Nietzsche, kendisi gibi tüm insanların gerçek uyanışı yaşamaları ister. Çağın ve çağların kurtarıcısı bu hasta adam, dogmanın köküne fikir bombasını koymuştur Zerdüşt’ü ile. Herkesin kendisinin kurtarıcısı olduğu toplumlarda tapılacak ve ayrıcalıklarla donatılacak en önemlisi insan iradesine hükmedecek putlar yoktur. Kurtuluşu her insanın kendisinin herkesleştirecek benzerliklerden sakınmasından ve kendi özgür iradelerini hayatları boyunca sahiplenmesinden geçtiğini yüksek sesle haykırır, düşünür.
Bu yüzden Zerdüşt’ün öğrencilerinin Zerdüşt?ü anlayabilecek derinlikleri ve yaşam birikimleri olmalıdır. Burada sözü edilen birikim sıradan bir birikim değildir. Zerdüşt’ü aşan hatta hatta Zerdüşt’e acıdıkları için onu azat eden bir bilgi derinliği ile yaşam birikiminden söz ediyorum. Sürekli öğrenci kalanlar Zerdüşt’ ün öğrencileri olamaz. Kendisini bulmayan bir insanın Zerdüşt’ ü anlaması mümkün değildir. Zerdüşt, adının anlamını ise kendi ağzından şöyle açıklar: “Zerdüşt öbür düşünürlerin topundan daha yüreklidir. Doğruyu söylemek ve iyi ok atmak, budur Pers erdemi. ?Bilmem anlıyor musunuz? Törenin, dürüst olduğu için, kendi kendini yenmesi törecinin ise tam karşıtına ? yani bana- dönüşmesi? Budur benim ağzımda Zerdüşt
adının anlamı” (s.143).

Nietzsche’nin dostluk ve arkadaşlık algılayışı da öğretisinden ayrı düşünülmez. En büyük erdem, doğrulara inanmak ve doğruları savunma cesaretidir. Bu yüzden yazdığı her eser bir dostunu, bir arkadaşını kaybetmesine vesile olmuştur. Her şeyden önce dostlarının kendisine özellikle de yazılarına sahip çıkmamış olmalarına şu sözlerle sitem eder: “Tam on yıl: Almanya’da hiç kimse benim adımı, o içine gömüldüğü anlamsız suskuya karşı savunmayı kendine dert edinmedi. Bu iş için yeterince yürekli olan, burnu koku alabilen, sözde dostlarıma karşı öfkeye kapılan, ilk kez bir yabancı, bir Danimarkalı oldu?”( s. 139)
İnandıklarını acımasız bir dürüstlükle savunması kadim dostu Wagner ile yollarını ayırmıştır. Her şeyden önce Wagner’ i onun dostu yapan salt müziği değildir. Wagner de onun gibi Alman karşıtı ve devrimcidir. Nietzsche, Almanları oldukça sert sözlerle oldukça ciddi ithamlarla eleştirir. Ona göre sadece Fransızlar edebiyattan anlıyordu. Wagner’in eserinin Almancaya çevrilmesinin Almanların Wagner’i avucunun içine alması demekti. Bu yüzden biricik dostuna içten içe acır.
Bir zamanlar hayranı olduğu dostu Wagner tarafından hayal kırıklığına uğratılmak Nietzsche’yi kendi içinde özgürleştiriyor. Çünkü Nietzsche dostu Wagner’e tapıyordu adeta. Acı çeken bir özgürlüktü bu? Nietzsche’nin Wagner’den ayrılmasına sebep olan olay şu: Wagner umarsız ve yıkık bir durumda Hıristiyanlığın Haçı önünde diz çöktü. Bu dehşet verici bir oyundu en önemlisi kendisine karşı olan güvenini yitirmişti Nietzsche. Bu olayda Nietzsche gerçekte Wagner’e değil Wagner’den başkasına değer verdiğini anladığı için kendisine çok kızgındı.
Evet, Nietzsche acılarıyla, yalnızlığıyla baş etmesinin yolunu bulmuştu. Acılarını ve yalnızlığını bireysel olmaktan çıkarıp topluma mal etmişti. Bir yanıyla acılarını soylu bir anlamla toplumsallaştırmış, diğer yanıyla da acılarının karşısında güçsüz, acınacak bir insan olmaktan kurtarmıştı kendisini. Hayatını insanlığı putlardan kurtarmaya adayan ve kendisine hayatını anlatan dogmanın cellâdı, özgürlüğün yalnız şövalyesinin sesini duymakla yetinmeyen, kendisi olmak isteyen her okurun mutlaka okuması gerektiğine inandığım on dört farklı konu başlığı ile kaleme alınan eserdir ?Ecce Homo? .
* Friedrich Nietzsche. Ecce Homo ( Kişi Nasıl Kendisi Olur). Çev. Can Alkor. İstanbul: Say Yayınları.

*? Doğmanın Cellâdı, Özgürlüğü Yalnız Şövelyesi? Bireylikler Ocak-Şubat 2009, s.43-44-45
Yapıt yayımı: Kitaplarla Söyleşi.Camgöz Yayınları. İstanbul. S.119-125.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Makaleler
Marx’ın Halleri (Marksist Düşüncede Diyalektik Bir Yolculuk) – Kurtul Gülenç, Önder Kulak

"Katı olan her şeyin buharlaştığı" bir dönemden "hiçbir şeyin katılaşmaya dahi fırsat bulamadığı" bir döneme girdik. Toplumsal, kültürel ve teknolojik...

Kapat