Doğum gününde, Tomris Uyar’dan bir doğum günü yazısı

“Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum.” Tomris Uyar’ın röportajlarından birinde geçiyor bu söz. Aydın olarak ayrı, edebiyatçı olarak ayrı, kadın olarak ise öncekilerin üzerine tüy diken, apayrı bir biçimde hayatını baskı altında geçirdiği ülkede ferahlatıcı yazılar yazılamayacağına inansa da; Uyar’ın yazıları, okuyan birçok insan için yaşadıkları dönemin iç bunaltıcılığında, oldukça ferahlatıcı edebi molalar oldu.

Birçok yabancı yazarın yazılarını Türkçeye çeviren (Borges, Poe, Fitzgerald, Steinbeck ve Woolf başlıcaları olmak üzere), ondan fazla öykü kitabını, ondan biraz az günlüğü ve derlemeyi okuyucuyla buluşturan Tomris Uyar’ın doğum günü bugün. Sizleri, tam doğum gününde yazılmış olmasa da, konusu bu olan bir Tomris Uyar yazısıyla baş başa bırakıyoruz. Doğum günün kutlu olsun Tomris Uyar!

18 Mart 1983

Çocuklar, “ölüm”ü kendilerinden çok uzak, o yüzden de atlatılabilir, handiyse oyuna getirilebilir bir dev olarak düşünüyorlar.

İhtiyarlar da -çok yaşadıklarından ötürü- aynı duyguyu bağışıklıkla karıştırıyorlar

Ortayaşlılar içinse (ortayaş kişiye göre değişir tabii) ölüm bir “bitim”, bir “son”dan çok bir “kesinti”, “bir yarıda kalma” tedirginliği. Bu konuda en güzelini Keats söylemiştir sanırım: Beynine dolan nice şiiri kağıda dökemeden ölme korkusunu. (Şairin ölümü de -hakkını verelim- bu kaygısını boşa çıkarmadı. Genç yaşta gümleyip gitti Keats.) Başladığını bitirememe kaygısından apayrı, temel bir korkuyu da getiriyor ölüm: Yaşadığım süre içinde kendimi gerçekleştirebildim mi yeterince? Dahası, kendimi yeterince tanıdım mı? Kaderci değilseniz, yaşadığınız sürece önünüze birtakım olanaklar sunulduğunu düşünürsünüz. Birtakım “olabilir kişiler”. Hiç denemeeniz bile (ki çoğu zaman denemezsiniz) bir gün bir başka kişiliğinizi tanıyabilme olanağı. Bir kız-kurusu, orospu olmayı, bir orospu, eninde sonunda manastıra çekilmeyi, bir atom mühendisi, kabare şarkıcılığı yapmayı,, bir veteriner, görkemli bir dinletide gitar çalmayı düşleyebilir. İşte ölüm, bu olabilirliklere çekilen kesin bir çizgidir. Avutuculuğu da buradadır belki: Çelişkiler sona erecektir artık.

Ülkemizde orta-yaşı bulanların, eleştiri konusundaki kırılganlığını da bu yüzden anlayamıyorum. Çünkü uğraşınız ne olursa olsun (ikinci kişiliğiniz bile olsa), ona yeterince sarılmışsanız, bulduğunuz yolda bildiğinizce ilerlemişseniz, eleştiriler fazla dokunmaz size, nasılsa öbür kişiliklerinizden “bir şeyler” taşıyacaktır yaptıklarınız, ölümlülüğü genç yaşta üstlendiğinize göre.

Yani eleştirilere itiraz olamaz. Ama ya ölüm-yazıları? Ya ölenin, değil olabilir-kişiliklerini, düpedüz kendini bile görmezden gelen, bütün ölüleri aynı bohçada kaynaştıran içli ölüm yazıları? Yazarları alırsak… Aman ne eşsiz bir yazardır ölen, ne ince, ne kıvrak bir dili vardır, imgeleri ne kadar zengindir, düşgücü nerelere uzanmaktadır, yaşasaydı daha neler neler yazacaktır… Kişiliğine gelince… Canlıdır, çalışkandır, gönül insanıdır (aslında tembel, uyuşuk ve nalet olsa da), karıncayı incitmeyen bir yapısı vardır (ama kırıp geçirmediği dostu yoktur). Ölenin herkesin inanacağı varsayılan özellikleri böylece asıl özellikleriyle yer değiştirir, örtülür. Her ölen “resmi” bir ölü olmak katına yükselir, ortak paydayla birleşir.

(Birleşmeyi isteyen kim? Naletliğin, karamsarlığın insan kişiliğine ille de ters düştüğüne kim karar veriyor? Akbaba ölüm-yazarı mı?)

Soruyu somutlaştırmak için şöyle düşünüyorum: Ölümümden sonra (sayfa doldurmak adına da olsa) kimlerin benim için yazmalarını isterdim? Daha da doğrusu, kimlerin yazmalarını istemezdim? (İşte naletlik burada iyice su yüzüne çıkıyor.) Sevdiklerimle beni sevenleri ya da sever görünenleri tabutumun başında gözümün önüne getiriyorum, çok eğleniyorum. Kişioğlunun vazgeçemediği bir düş bu. Yazılacakları, söylenecekleri de kestiriyorum az-çok. Belki de bu yüzden sadık dostlarıma yazgünlerimde şiir ya da yazı ısmarlıyorum, bir çeşit kostümprovası oluyor bu. Doğumla ölüm arasında anma açısından çok büyük bir fark yok bence.

Dostum Muhteşem Sünter’den şöyle bir şiir aldım doğum günümde, hiç beklemiyordum:

Yumuşak ge ile başlayan bir söz bulamadı sessizliğine diye başlıyor. Şöyle bitiyor:

Beni çok dövün diyordu gardiyana. Haklısınız
Öyle dövün ki unutulmasın
Öyle ıslatın ki kurumasın yalnızlığım
Kentin neresine gidersem gideyim
Özgür saymasın beni kimse
Gülün üzerinden geçen bir gölge gibi.
Yağmurda bir pencereyim kapalı
Bütün karanlıkları gardiyan olan bir kentte.

Her doğum günüm için bir şiir yazarak -çoğu yayımlanmamış, tek kopya olarak üstelik- bir yıllık edebiyat direncimizi ayakta tutmaya çalışan, bu çabayı sevecen, yaratıcı bir görev sayan Edip Cansever’se bu yılki şiiirinde şöyle diyor bir yerde:

Günün herhangi bir saatinde
Saati sorsan birilerine
Onlar da -sözgelimi- “on yedi oyuz” deseler hep
“Zaman buymuş, anladım” diyeceksin elbet

Nasıl buluyorsun bu yıl kendini
Göğsündeki ruhbilimsel saate göre
Bana sorarsan, yıllar önce nasılsan
Öylesin gene
Hepsi hepsi bir kedin öldü sadece.

Duvarlara fotoğraf filan asma
Ve konsol ve ayna çerçevelerine
Hele aile resimlerini hiç mi hiç
Baktıkça renksizliğe dönüşüveriyor
Olmayan bu zaman parçaları -sen ne dersen de-

Gerçek dostların yanı sıra, en gerçekçi değerlendirmeleri bakkal çıraklarının, yayınevlerindeki düzeltmenlerin, inine çekilmiş kabadayıların, komilerin ve deniz insanlarının yapacaklarına inanıyorum.

*Kaynak: Günlerin Tortusu, Ada Yayınları
(http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/dogum-gununde-tomris-uyardan-bir-dogum-gunu-yazisi-110393)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
“Teatral” Bir İnadın Serüveni – Duygu Çelik

• Siz ne iş yapıyorsunuz? • Tiyatrocuyum. • Burda Kürtçe Hamlet oynuyor biliyor musunuz? Tabii ki biliyordum. Aralık 2012. Yolum...

Kapat