Düş Kırgınları – Mehmet Eroğlu

Mehmet Eroğlu’nun kitabı ‘Düş Kırgınları’nda, 12 Mart darbesi sonrasına odaklanıyor ve geçmişle ilişkisi acılı insanların hikâyesini anlatıyor. ‘Düş Kırgınları’, okuyucuyu kolayca etkisi altına alan başarılı bir roman.
Düş Kırgınları, Mehmet Eroğlu’nun dokuzuncu romanı. 1984-1994 yılları arasında yayımlanan ilk beş romanında ağırlıklı olarak 68 kuşağı devrimcilerinin savrulup giden hayatlarına ilişkin hikâyeler anlatmıştı. Ancak bu romanlar barındırdıkları gerilimli ve esrarlı atmosferleriyle politikadan çok polisiyeye yakın duruyorlardı. Son dört romanı 2000’li yıllarda yayımlandı. İlkini, Yüz: 1981’i bir geçiş romanı olarak görüyorum. İkinci dönem romanlarının, belki de kariyerinin en iyisi Zamanın Manzarası’nda ise, siyasi ve toplumsal tarihle bireylerin kaderleri arasındaki ilişkiyi çok iyi yakalamıştı Eroğlu. Toplumsal meselelere yönelik keskin bir gözlem ve şiddet dolu bir eleştiri barındıran Kusma Kulübü de, Fransız ‘kara roman’larını hatırlatan kurgu ve atmosferiyle en hafif deyimiyle, irkilticiydi.
Eroğlu, merkezine savaş acılarını, açlık grevlerini, zengin ve yoksulluk arasında giderek derinleşen uçurumu, yani gerçek hayatın gerçek insanlarını yerleştirdiği, sadece yaslandığı tarihsel geri planıyla değil, kurgusu, insanı, eşyayı ve doğayı tasvir ederken yakaladığı diliyle de dikkat çeken son iki romanındaki başarısını Düş Kırgınları’nda da sürdürüyor.
Düş Kırgınları, adı üstünde zaten, geçmişle ilişkisi acılı, kuracak düşleri tükenmiş insanların hikâyesi; ama en çok da Kuzey ve Sami’nin… Otuz iki yıldır birbirinden ayrılmayan iki arkadaş onlar; 12 Mart darbesinden sonra yerleştikleri Almanya’da Parti kanalıyla tanışmışlar. Kuzey, önce Filistin’de kalmış, oradan Almanya’ya geçmiş, sonra ikisi birlikte Amsterdam’a gidip açık denizlere sefer yapan bir şilebe tayfa yazılmışlar. Partiden daha Almanya’dayken atılıp 1974 genel affından sonra Türkiye’ye dönmüşler. Bacaklarını 1979 yılında faşistlerin kurduğu tuzakta kaybetmiş Sami. Hayatta kalmasını ise olaydan birkaç kurşun yarasıyla kurtulan Kuzey’e borçlu.

Bir romana başlayamamak
“1.80’in üzerinde bir boy; hiç kalınlaşmamış, omuzlar hafifçe dışarı çıkmış bir beden; kumral saçlar; iri ama coşkusuz, iz bırakmayan bakışların döküldüğü renksiz gözler ve yaşını ele vermeyen bir yüz”le tanıdığımız Kuzey, 1981’de, 12 Eylül’den sonra tekrar tutuklanmış, işkence görmüş, on üç ay içeride kalmış. Gerisini Sami’nin ağzından dinleyelim; “Kuzey, yeraltına geçmeden, yani darbeden önce edebiyat fakültesinde okuyordu… Bir iki kez yazmayı denedi, ama bitirdiği bir tek öyküyü bile hatırlamıyorum; ya da ben görmedim. Bana sorarsanız, dergi çıkarma merakı da bu kısırlığının bir sonucu: Edebiyata bir biçimde yakın olma isteği… Güya ‘Düş Kırgınları’ adını verdiği bir roman yazacaktı. Onca yıl İstanbul’da yaşadıktan sonra Karaburun gibi gözden uzak bir yere yerleşme kararının ardında da bir türlü başlayamadığı bu roman vardı. Üçüncü dergiyi de batırınca, o sırada birlikte olduğu kadınla geldi Karaburun’a. 1995’de. Gelir gelmez Karayel Oteli’ni devraldılar. Ama kadın aradan bir yıl bile geçmeden bizimkini borçlarla bırakarak, çekip gitti… Kuzey, o sıralarda da içiyordu… 1996’da Salim’in ısrarıyla tedavi oldu. Salim, Kuzey’in ağabeyidir, tek kardeşi… Kuzey, tedavinin sonunda içkiyi bıraktı. Ta ki…”

Bir başka kadın, bir başka aşk
Gerisini biz tamamlayalım; ta ki, hayatına Şafak girene kadar. Fok balıkları hakkında bir belgeselin çekimi için 1998 yılında gelmiş Karaburun’a Şafak; yirmi beş yaşında, Boşnaklığı’yla övünen, Afrika’ya gitmek isteğiyle Kızılhaç’a iş başvurusu yapan hayat dolu bir kadın. Bir aşk, ama kırık dökük bir aşk yaşanmış, daha doğrusu taraflarını kırıp döken bir aşk… Şafak, birlikte Afrika’ya gitmek teklifini kabul etmediği için terk etmiş Kuzey’i. İşte bu nedenle, Kuzey, arkadaşları tarafından Şafak’ı sahiplenmediği için, aslında sahiplenme duygusu yoksunluğuyla suçlanacaktır; kimilerine göre aşk için en çok gereken budur. Oysa Kuzey, bir kadını sahiplenemeyecek kadar çok sevenlerden. Şafak’tan ayrılmayı ‘sevdiğini özgür bırakmak’ sözleriyle ifade etmiş, Şafak’ı onun geleceğini düşünerek terk etmiş, aşk yerine dostluğu ve sevgiyi seçmiştir. Nasıl yaşadıysa öyle âşık olmuştur Kuzey; “kendini kendisi yerine koyamamış, şövalye rolünden, âşık adama dönüşememiştir”.
Aradan beş yıl, Kuzey’in yemeden, içmeden, uyumadan, sadece Şafak’ı bekleyerek, elini tutmadığı, öpemediği, yatamadığı bir kadını susarcasına bekleyerek geçirdiği beş yıl geçmiş, iflasın eşiğinde otelin kapısını bir başka genç kadın çalmıştır; Çiğdem. O da sever Kuzey’i. Ancak vakit daralmıştır artık; Fındık, yarımadanın derinliklerindeki bir enkaza ulaşmak üzeredir… Çiğdem’i Karaburun’a getiren süpriz nedeni ve hikâyenin aslında kolaylıkla tahmin edeceğiniz sonunu söylemeden noktalayalım özetimizi.
Geriye dönüşlerle uzun bir tarihsel dönemi kucaklayan hikâyenin üç anlatı zamanı var. Ağırlıklı olarak 2003 yılına, Çiğdem-Kuzey ilişkisine odaklanan anlatı Çiğdem’in sorularıyla 1998’e, Şafak-Kuzey ilişkisine yöneliyor. Üçüncü şimdiki zamanda ise Çiğdem’in isteği üzerine Kuzey’in hikâyesini kaleme alan bir yazarla tanışıyoruz. Mehmet Eroğlu, yukarıda doğrusal bir akış içerisinde kabaca özetlediğim hikâyeyi bu üç zamanı bir yazar özelinde birleştirek kusursuzca kurgulamış .
Hasta ciğerlerinden yorgun düşmüş yazar da Kuzey gibi uzun bir süredir kendisiyle hesaplaşmanın zor ve sıkıntılı günlerinde karşılaşır Çiğdem’le. O da Karaburun’dadır, ama oturduğu terasın biraz ötesinde olup bitenlerden habersizdir. Kuzey ve çevresindekilerin hüzünlü aşk şarkılarını, acılarını, sessiz çığlıklarını, dökülen gözyaşlarını, hatta Kuzey ve Şafak’ın evlat edindikleri sevimli köpeğin uluyarak yaktığı ağıtları duymamıştır. Yine de, beş yıllık zaman farkıyla tekerrür eden iki aşk hikâyesini, zaman zaman kendi duygularını da katarak anlatmayı başaracaktır…
Haddim olmayarak, Düş Kırgınları’nın kurgusunun Yunan tragedyalarını hatırlattığını söyleyeceğim; Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu’ndaki yazılarından yola çıkarak, en çok da Euripides’inkileri… Daha ilk sayfalarda ortaya çıkıp az sonra okuyacaklarımızı özetleyen yazarın iç konuşması Euripides’in dramasındaki prologlardan farksız. Onun tragedyalarında da, oyunun girişinde tek başına sahneye çıkan bir kişi, kim olduğunu, eylemden öncesini, şimdiye kadar neler olup bittiğini, oyunun akışı içerisinde neler olup biteceğini anlatır. Nelerin olup biteceği bilinmektedir artık. Peki şimdi onun özetlediklerinin okunması/izlenmesi nasıl sağlanacaktır? Euripides’in tragedyası kendisinden öncekilerle tam da burada farklılaşmıştı; “Tragedyanın etkisi asla epik gerilime, şimdi ve bundan sonra nelerin olup biteceğinin çekici belirsizliğine dayanmıyordu: Daha çok, başkahramanın tutkusunun ve diyalektiginin, geniş ve güçlü bir ırmak hâlinde kabardığı o büyük retorik-lirik sahnelere dayanıyordu. Her şey eyleme değil, duyguya hazırlıyordu.”

Kahramanın yazgısı
Düş Kırgınları’nda da kahramanın tutkuları, eylemin yerine duyguları öne çıkıyor. Kuzey’in ve Şafak’ın yazgıları daha ilk sayfalarda, hele ki Kuzey’in batık mülteci teknesi davasına tanıklık etmemesi için yapılan tehditlerle sezdirilmiştir. Ama okuyucuya gerçek gibi gelmez. Hikâye yavaş yavaş ilerler, kahramanın sonunu getirecek mantıksal çerçeve kurulur. Ama yine de üzülürüz. Çünkü epik yabanıllığın, her an tetikte duran gözetleyici bakışlarca imkânsız kılındığı şimdi çok uzaklarda kalmış bir dünyanın insanıdır Kuzey. Çünkü ölüm özlemi çeken ve sonsuza kadar can çekişmekten korkan birisidir o. Cezasını bilinçli olarak kabul etmiştir. Aslında cezasına yol açan bütün yaşamını evetlemekle kendi kaderine egemen olacaktır; ‘taş kendi taşıdır’ artık.

‘Mazoşistlerin kuşağıyız’
Eroğlu, modern hayattan doğaya kaçış, intihar, ihanet gibi romantizme özgü motiflerle canlandırıyor kahramanını. İntihar, kahramanlık, ihanet temalarının bu kahramanı özelinde de sürdürmüş; Kuzey de, tarihsel ve toplumsal dönüşümün yol açtığı ahlâki çöküntülerin, anlam yitimlerinin ve ideolojik sefaletin yükünü kaldıramamıştır. İşin tuhafı bütün bunların sorumlusu olarak görür kendisini. “Acı çekmeyi sevenlerin, mazoşistlerin kuşağıyız” diyecektir romanın bir yerinde; “Sanki dünyanın tüm acılarını yüklenmeye mecburuz… Anavatan, yetmedi Vietnam, Güney Amerika, Afrika, tabii Filistin de var… İntihar eğilimimizin, yaşamımızdan vazgeçmeye yatkın oluşumuzun ardında da işte bu acılardan kurtulma isteği var bence.” Bu yakınışta romantizme has bir tını çarpar kulağımıza; toplumun dışına itilmişin, sürgünün, üstün insanın, ruhu fazla geniş olduğu için varolan dünyaya dayanamayan adamın romantizme damgasını vuran-tipik sesidir bu; çünkü onun sürekli olarak coşkuyla öne atılma hareketinin gerekliliğini varsayan idealleri vardır, oysa varolanın dünyanın ahmaklığı, hayal gücünden yoksunluğu ve düzlüğü o hareketi durmadan engellemektedir.

Eroğlu, kılı kırk yarmış
Gelelim tragedya sahnesinin sonuncu ama belki de en önemli kısmına, yani koroya: Bir kadının ne kadar sağlıklı olabileceğinin kanıtıymış gibi duran Erica, hiç doğum yapmadan herkesin annesi olabilen kadınlardan Handan, felsefeci İhsan Hoca, Güneydoğu’da girdiği bir çatışmada dokuz aylık hamile iki kadının ölümüne yol açtığı için çocuk sahibi olmak istemeyen, hamile karısından bu nedenle kaçan Yüzbaşı Emin, çarpılmış fiziğine rağmen yunuslarla yarışan Fındık ve Sami… Bütün hepsi yaşananları yakından izleyen kişiler. Çünkü onlar tragedyanın korosu rolünü üstlenmişler. İçinde bulunduğu kötümser ruh hâlini insana dair biricik varoluş hâline getirmiş Kuzey’den daha hakikatli, daha gerçek, daha açıklayıcı müdahaleleriyle, onlar kahramanın nihilist tavırlarına karşı canlı bir duvar vazifesi de görüyorlar.
Yerimiz kalmadığı için Eroğlu’nun üslubuna kısaca değineceğim. Öncelikle kimi zaman sisli kimi zaman ışıltılı gökyüzü altında Karaburun yarımadasının tasviri, hikâyeye insan duygularına eşlik eden bir bütünlük katıyor. Doğanın güzelliği içinde başlayan bir aşklar, doğanın şiddetiyle gelen ölümler Eroğlu’nun belli ki kılı kırk yararak kurduğu cümlelere yüklenmiş.
“Aşk zenginliğe benzer, kurtulmak için önce elde etmek gerekir”, “Eğer birisi için her yer cehennemse, ölümden neden korksun?”, “İnsan, ‘daha çok insan’ olmak isteyen birisine, sevmese de saygı duymak zorundadır”, “Günahın yontmadığı bir beden nasıl ham ve biçimsizse, kötülüğünden sıyrılmış, arındırılmış bir kişilik de o denli katlanılmaz ve sıkıcıdır ve eninde sonunda yönünü yitirir” tarzında her Eroğlu romanında görmeye alıştığımız “daha önce söylenmemiş, iyi birkaç cümle”den de bolca nasiplenmiş Düş Kırgınları, her ne kadar erkek kahramanını çeşitlendiremese bile, okuyucuyu hemen etkisi altına alan başarılı bir roman.

Gezgin bir ayyaşın güncesinden:
“Aşık kadın suçsuzdur…”
“Ah, keşke yazarken olduğu kadar soylu olabilseydim! Yaşarken bir sefilim oysa. Herkes sussa, kimse seslendirmese de farkındayım: Kof, yaratıcı özü olmayan bir pişmanlık benimki. Üstelik bekâretin iffeti gibi de geçici…
Sunak taşına uzanır gibi başına gelecek her şeyi kabullenmeye hazır olmak… Aşık kadın bu değil midir? Söylüyorum: Aşık kadın suçsuzdur. Suçlu olan benim. Yaşamdaki amacımı aştım. Sevmeye kalkıştım. Benim gibi özyıkımından haz alan bir erkek neden bir kadını sever ki?
Belki bu suç değildir: Belki sevmek beynimizin kazara ürettiği bir avuntu; yüreğimizi kavuran ani bir kıvılcımın doğurduğu bir yangın; belki de -benliğine kavuşmak yerine- benliğimizi karşımızdakine yayarak onu ele geçirme isteğinden ibaret. Tanımlar, tanımlar, tanımlar… Bütün tanımlar midemi bulandırıyor. İtiraf ediyorum: Benim nedenim basitti: Amacımın ardında soylu bir ürperti değil, bencilce bir umut saklıydı: Kendimden kaçıp kurtulma umudu! Onu bu yüzden sevmeye yeltendim; bu yüzden beni sevmesine izin verdim. Ne budalaymışım! Acıma doğru dümdüz yürüyeceğime, yolun yarısında geri dönmeye kalkıştım. Oysa kaderin yolu hep tek yönlüdür.
Sorular; sarhoşluğumun tülünü yırtıp kulağıma ulaşan soruları duyuyorum. Cevapları da. En mide bulandıranı, ‘Aşk, kendini yeniden yaratmaktır,’ diye başlayanı. Bir de şuna kulak verin: ‘Aşk, yaşamımızı yüceltme, yazgımıza meydan okuma çabasıdır…’ Bu daha da iğrenç. Üstelik yalan da. Ey daha aşık olmamış talihliler, aşk sadece başlangıcında ölüme karşı meydan okur. Sonrası! Sonrası tutkulu bir direniş değil, uyumcu bir teslimiyettir. Bunu biliyordum…
Sarhoşluğu tatmamış ayıklar, sakın aşık olmayın! Olduğunuzda, Tanrı’nın verdiği en ağır ceza bekliyor olacak sizi: agonia perpertua. Ben kendi hesabıma can çekişmekten bıktım: Utancımdan sıyrılmak için bir an önce ölmeyi düşlüyorum. Ama Tanrı, bedenimden kurtulma isteğimi krallığına yönelmiş bir isyan gibi algılıyor. Bedenimiz, ruhumuzun içine diri diri gömüldüğü etten bir tabut değil midir? Varlığını inkar değil, tabutumu fırlatıp atma isteği benimki…
Kimse bana gerçeklerden söz etmeye kalkışmasın! Çünkü boşuna bir çaba olur bu. Hayatın ya da hayallerin, gerçeklerin her türlüsünden uzak dururum: Gerçekler, Tanrı ve bilim içindir. Bana gereken yalanlar. İçinde gelecek umudu, mutluluk hayali sakladığımız yalanlar… İşte, size aşkın gerçek nedeni: Yalan ihtiyacı; canlı olduğumuza inanma saplantısı. Ben bu nedenle aşık oldum. Ya o? Gülerek dediği gibi, ‘Sırtı savaş yaraları ve ateşli sevişmelerden kalan izlerle kaplı bir adamın bedensel çekiciliği mi?’
Ne yaparsam yapayım, artık hiçbir şey değişmeyecek. Biliyorum: Acı insanı er geç çıldırtır. Sadece bir zaman meselesi bu. Sabırla, içerek bekleyeceğim o anı. Tanrım, ölümümü yaratmama, yok oluşumu doğurmama izin ver…” Kitaptan
A. Ömer Türkeş, Radikal Ek, Eylül 2005

Arka Kapak Yazısı
“Homeros’un doğduğu kente komşu; güneşin, Tanrı’nın yarasından düşen bir kan damlası gibi denize battığı; Şeyh Bedrettin’in müritlerinin en son neferine kadar kesilip katledildiği; onlarca yıl insansız kalmış bir yarımadanın ucunda gönüllü sürgününü yaşayan, kırgın bir erkeğin, Kuzey’in kendine bakışının hüzünlü hikayesidir “Düş Kırgınları”.

Aşk, pişmanlık, dostluk, erdemler ve insanlık durumları üzerine yoğunlaşan duygusal bir düşünme; aşık olmak-sevmek ikilemi üzerine cüretkar bir deneme: Mehmet Eroğlu’nun dokuzuncu romanı “Düş Kırgınları” bu şekilde de tanımlanabilir.

Mehmet Eroğlu, bu romanında -öteki eserlerinde rastladığımız zengin tema çeşitliliğinin aksine- tek bir konuya, aşk ve sevgi ikilemi üzerine yoğunlaşır. Aşk, yüreğin en narin ürperişi iken; sevgi, bazen de vazgeçmektir.

Bir yanda hayatı boyunca hep ‘en son unutan’ olmayı seçmiş, ‘olgunluğun, üzerinde bir kusur gibi durduğu’, içki ile acısını katlanabilir kılmaya çalışan düş kırgını bir adam, Kuzey; öte yanda ‘mutluluktan daha görkemli olan şeyi’ aramaya niyetli, Şafak; ve ‘sevdiğine değil, onu en çok sevene gidecek’ olan, Çiğdem. Ellili yaşlarda bir erkek ve yirmi beşinde iki genç kadın! Aşınmaz bir pişmanlığın penceresinden bakılarak anlatılan bir öykü olan “Düş Kırgınları”, biri geçmişte, diğeri şimdiki zamanda yaşanan ve dramatik bir biçimde birbirinin içine giren iki aşkın ustaca kurgulandığı bir romandır.

Düş Kırgınları’nın -insanı araştırma kaygısı bir yana bırakılırsa- aşka yönelişimizi kavrama çabasında olan bir roman olduğu görülecektir’ ‘Aşkın’, bir yönüyle ‘yüreğimizin en narin ürperişiyken’ bir yönüyle de ‘her şeyi alan ya da her şeyi veren bir kesinlik’ olduğunu, ‘Acıma, sevecenlik gibi öteki duyguların yalnızca dış çemberinde yer aldığını’ vurgulayan bir deneme’ Romandaki birbirine ilginç bir biçimde bağlanan iki aşk öyküsünün dayandığı dramatik öz, sevgi ve aşk ikileminden doğmaktadır.

Romanın sıkı olay örgüsüyle işlenmiş dış yüzeyinin altında, birbirinden farklı, hatta zıt karakterlerin nasıl olup da birbirlerine doğru çekildiği sorusuna verilecek cevabın araştırıldığı görülür. Her aşk öyküsünde karşımıza çıkan o kışkırtıcı soruyla yüz yüze buluruz kendimizi: Birini neden sever, neden aşık oluruz? Bu, Düş Kırgınları’nın kahramanlarına bakılırsa, cevabı sevenin olgunluğuna göre değişen bir sorudur çoğu kez: ‘Genç birisi, her zaman kendisi için -benliğini öne alarak- severken, genç olmayan, sadece o olduğu için sever karşısındakini. Genç olan, sevdiğinden, verebileceğinden fazlasını isterken, yaşlı olan, sevmenin bazen de vazgeçmek olduğunu bilir’

Kuzey için aşk, gençliğe, güzelliğe ve canlılığa yöneliş, yaşama isteğinin dışa vurumuyken, genç Şafak için aşk, sunak taşına uzanır gibi başına gelecek her şeyi kabullenmeye hazır olmak, Çiğdem içinse yalanı kabullenmektir’ Aşk’ı Şafak gibi, ‘bir kadınla bir erkeğin birlikte oluşturabilecekleri en görkemli şey,’ olarak tanımlasak da, aşkın bir yarısının olasılık, öteki yarısının da aldanış olduğunu unutmamamız gerektiğini fısıldar Düş Kırgınları bize. Romanın gözlerden ve olağan yaşamdan uzak bir doğanın bağrında gelişen ana sorunsalı, işte bu tartışmalardır.

Düş Kırgınları’nı ilginç kılan diğer bir düzlemse, Kuzey ve ruhsal çilekeşliği seçen ebedi dostu, yoldaşı Sami’nin mensup olduğu kuşakla ilgili ileriye sürülen görüşlerdir. Romanda 1968 kuşağı, Saf İyilik peşinde olan ve Karaburun’u bir felsefe merkezi yapmayı düşleyen çılgın felsefeci İhsan tarafından şu sözlerle tanımlanır’ ‘İnsan, Dostoyevskiyen bir suçlulukla yoğrulmuş, öfkeli bir bilincini hep koruyan böyle bir kuşağa nasıl ilgisiz kalabilir? Şu açık ki, Tanrı’nın taşınmaz ağırlıkta bir yükle, vicdanla donattığı bu kuşağın tutkulu, şehvetli bir insan severliği vardı. Onlar umutsuzca dünyaya iz bırakmaya çalıştılar. Belki göze çarpmayı gözeten beğeni dilencileri, belki hayalperesttiler; yel değirmenlerin olmadığı bir çağda şövalye olmaya kalkıştılar; belki çabaları nahifti. Ama dünyayı değiştirme isteğinden hiç vazgeçmediler’ Özetlersek, gömülmeyecek, toprağa karışmayacak türden insanlar olduklarını kabullenmeliyiz. Yere değil, gökyüzüne aittiler. Onlar hakkında çok şey söyleyebiliriz ama sıkıcı olduklarını asla’

Hem karada hem de denizde yaşayan yunus insanlar, Şeyh Bedrettin dönemine kadar uzandığına inanılan sırlar, benzersiz doğa betimlemeleri ve yerel öğeler taşıyan yan öyküler… Mehmet Eroğlu, “Düş Kırgınları”yla kendisinin de bir parçası olduğu Karaburun Yarımadası’nı hüzünlü bir aşk hikayesi için mekan seçerek, insanı ve doğasıyla yeniden yaratıyor…

Bugün ölecek miyim? Öleceksem hazırım; cümlem dudaklarımda. Sıra son söze geldiğinde insanın mutlaka söyleyecek bir şeyi olmalı. Kurtz, yaşamın son soluğunu dudaklarına üflerken iki kez, ‘Ne dehşet! Ne dehşet!’ demişti. Benim sözlerim, ‘İçtim, hem de çok içtim,’ olacak. Hayatımı boşuna harcamadığımı bundan iyi ne kanıtlar?

Doğumu kestirebiliyorken hiçliğe göçeceğimiz anın rasgeleliği ne kadar anlamsız. Hayatımız boyunca hazırlandığımız o kaçınılmaz son, kaderin umursamaz ama kararlılıkla atacağı zarlara bağlı. Kuşku sınırını geçtiğimi, hayatımın bir bozgun olduğunu kavradığım şu anki belirsizlik, Tanrı’nın almak için bunca yıl mayalandırdığı öç olmalı. Kim Tanrı zar atmaz demiş: Bugün kaç atacak? İşte, günün sorusu.

Başka sorular da var aklımda. Ölmeye hazırlanırken kendimi yaşama içgüdüsünün arsız pençelerinden kurtulabilecek miyim? Belki de ölme dileği, acı çekmeme isteğinden başka bir şey değil. Hayır, umut yoksunu birisi gibi yakınırken kendime haksızlık etmemeliyim: Acıdan korkmuyorum, benimki sadece gecikmiş bir buluşmanın sabırsızlığı.”

DÜŞ KIRGINLARI – A. Ozan COŞKUN / Cumhuriyet Kitap Eki – Kasım 2005
Roman yazımında büyük bir patlamanın yaşandığı, her geçen gün yeni bir romanın kitapçı raflarındaki yerini aldığı, iyi bir kitabın/romanın kriterinin, neredeyse, “çok satan kitaplar” listesine girmekle eşdeğer tutulduğu bir dönemde, adeta kendi okur kitlesini yaratan ve her geçen gün de bu kitleyi kalabalıklaştırmayı başaran Mehmet Eroğlu’nun son romanı “Düş Kırgınları” yayımlandı. Milliyet Roman Ödülü’nü ve Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldığı ilk romanı olan “Issızlığın Ortası”yla tanıdığım ve genel olarak, bir anlamda kendisinin de içinde bulunduğu 68 kuşağı devrimcilerinin duygu, düşünce ve yaşantılarını tüm gerçekliği, başarılı kurgusu, dili ve tarihsel arka planıyla anlatan Eroğlu, benzer anlatım başarısını bu romanıyla da sürdürüyor.

KUZEY İLE SAMİ
Eroğlu’nun önceki romanlarında daha çok bir başka insana yardım etmek ya da onu ortadan kaldırmak zorunda kalan bireylerin trajedisine tanık olurken, bu kez aşkın bünyede bıraktığı trajik yanın, kuracak düşleri, enerjileri kalmayan, kişisel ve toplumsal tarihleriyle ilişkileri sorunlu olan insanların hikâyelerinin kaleme alındığını görüyoruz. Düş Kırgınları’nda, “1.80’nin üzerinde bir boy; hiç kalınlaşmamış, omuzları hafifçe dışarı çıkmış bir beden, kumral saçlar; iri ama coşkusuz, iz bırakmayan bakışların döküldüğü renksiz gözler ve yaşını ele vermeyen bir yüz” yani, “hayatını hüznünün şiirine dönüştüren”(s.3) Kuzey ile otuz iki yıldır birbirlerinden ayrılmayan, ve ‘aslında bütün yetişkin ömürleri neredeyse’ beraber geçen Sami’nin hikâyesine tanık oluyoruz. Türkiye’de militanlar arasında sivrilen, polisin kurduğu tuzaklardan başarıyla kurtulan Kuzey, 12 Mart darbesi olunca önce Filistin’e, oradan Almanya’ya geçerek burada ‘parti’ kanalıyla kadim dostu olacak Sami’yle tanıştıktan sonra birlikte Amsterdam’a giderek, “son tahlilde her eylemci bir serüvencidir” düşüncesiyle açık denizlere sefer yapan bir şilebe tayfa olarak yazılıp, on bir ay okyanuslarda dolaşıyorlar. Bu arada ‘parti’den atılan ‘yoldaşlar’, 1974 genel affından yararlanarak Türkiye’ye dönüyorlar; ama yeni dönem, onlar için adeta ‘düş kırgınlıklarının’ da başlangıcı olmaya başlıyor. Zira, 1979’da faşistlerin kurduğu tuzakta Sami’nin bacaklarını kaybetmesi, ardından gelen 12 Eylül darbesiyle Kuzey’in tekrar tutuklanıp, on üç ay içeride kalması ve ‘hayatını özetleyip, sırtına asmasına’ yol açan bir takım işkencelerden geçmesi, savrulmalarına, yeni arayışlar içerisine girmelerine yol açıyor. Bu süreçte Sami’nin sakat kalmasından dolayı siyasi baskılar ve işkencelere pek maruz kalmadığını, uzun sürmeyen bir evlilik yaptığını öğreniyoruz. Yer altına geçmeden, yani darbeden önce, edebiyat fakültesinde okuyan Kuzey’in hikâyesini ise, uzun olacak ama, Sami’den dinleyelim: “Bir iki kez yazmayı denedi, ama bitirdiği bir tek öyküyü bile hatırlamıyorum; ya da ben görmedim. Bana sorarsanız, dergi çıkarma merakı da bu kısırlığının bir sonucu: Edebiyata bir biçimde yakın olma isteği…Güya ‘Düş Kırgınları’ adını verdiği bir roman yazacaktı. Onca yıl İstanbul’da yaşadıktan sonra Karaburun gibi gözden uzak bir yere yerleşme kararının ardında da bir türlü başlayamadığı bu roman vardı. Hoş, ona sorarsanız, ‘buraya bir kadının peşinden geldim der ya’. Gerçekten de üçüncü dergiyi de batırınca, o sırada birlikte olduğu kadınla geldi Karaburun’a. 1995’de. Gelir gelmez Karayel Oteli’ni devraldılar. Ama kadın bir yıl bile geçmeden bizimkini borçlarla bırakarak, çekip gitti…”(s.62). Bundan sonra ise, Kuzey’in içkiye yöneldiğini, ağabeyi Salim’in ısrarlarıyla tedavi olup içkiyi bıraktığını, ancak bunun uzun sürmediğini, gerçekte Afrika’ya gitmek isteyen ve bunun için Kızılhaç’a başvuru yapan, 1998’de ise fok balıklarının ölümü hakkında bir araştırma yapmak için Karaburun’a gelen Boşnak kökenli Şafak’ın, Kuzey’in hayatında yeni ve fırtınalı bir sayfa açtığını görüyoruz. Öyle ki Sami’nin de belirttiği gibi, Şafak bir ‘milat’ oluyor onlar için. “Çıkmaz bir sokağı andıran, güneşin Tanrı’nın yarasından düşen bir kan damlası gibi battığı” Karaburun’da, Kuzey ile Şafak arasında yaşanan yaralayıcı, yıpratıcı aşk sadece kendilerini değil, çevrelerini de sarsıyor. Şafak’ın, Afrika’ya gitme teklifini kabul etmemesi üzerine Kuzey’i terk etmesi, Kuzey’in ise “sevmek bazen de bırakmaktır…çünkü kavurucu bir kavuşma isteği olan aşk, her zaman kısa vadelidir…Benliklerden birisi ötekisini tamamen ele geçirdiğinde duyduğumuz arzu yatışır, aşk da sona erer. Sevgi ise uzun solukludur, işgalci değildir…”(s.197) düşüncesiyle buna engel olmaması ve Şafak’ın geleceğini düşünerek onu terk etmesi, kısaca sahiplen(e)memesi, arkadaşları tarafından da suçlanmasına yol açacaktır. Bu dönem, yani Kuzey-Şafak ilişkisinin yaşandığı 1998, birbirine bağlı ve uzun bir tarihsel arka planı kapsayan romanın, üç ayrı zaman diliminden ilkini oluşturuyor. Bundan sonra hiçbir şeyle ilgilenmeyen, yemeyen, uyumayan, sadece alkolle günlerini geçirip Şafak’ı bekleyen bir Kuzey var karşımızda. Bu süreç, ‘parasıyla herkesi tek tek ele geçiren’ Çiğdem’in, hem iflasın eşiğine gelmiş otelin, hem de Kuzey’in karşısına çıktığı 2003 yılına kadar devam eder.

KUZEY -ÇİĞDEM İLİŞKİSİ
Kuzey-Çiğdem ilişkisinin yaşandığı bu dönem, romanın ikinci zaman dilimini oluşturduğu gibi, Çiğdem’in sık sık Kuzey-Şafak ilişkine yönelik soru ve sorgulamalarıyla bir önceki dönemi de beslemekte ve romanın ağırlıklı anlatı bölümünü oluşturmaktadır. Tabii Çiğdem’de sever Kuzey’i ve “doğanın her kadına tanıdığı bir hakkı” kullanarak bir anlamda imkansızı ister Kuzey’den. Ancak Kuzey’in hatırladığı her şey Şafak’la ilgilidir; “çünkü, içkinin tutuşturduğu yangından arta kalan belleği” (s.144) onunla doludur. Romanın üçüncü ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde ise Çiğdem’in isteğiyle Kuzey’in öyküsünü kaleme alan ve Kuzey gibi benzer iç hesaplaşmalarla uğraşan, aynı zamanda Karaburun’da yaşayan bir yazarla karşılaşıyoruz. Bu arada söz konusu bu yazarın, her bölümün başında okuyuculara, hem kendi iç dünyasındaki konuşmaları aktarmasının, hem de birazdan okuyacakları bölümü özetleyen bir takım açıklamalarda bulunmasının, romana ayrı bir renk ve hava kattığını belirtelim.

EN KALİTELİ HAİN
Eroğlu’nun bütün romanlarında çağımızın sorunlarının irdelenmesinin büyük bir yer tuttuğunu belirtmiştim. Nitekim bu romanında da, kurduğu düşler birer birer kırılmış olan Kuzey’in ruh halinde, bir kuşağın iç dünyasını, aşk, cinsellik ve toplum, kısaca hayata dair her şeyin izlerini görmek mümkün. “Ne kadar inkar etsek boş. İktidarsızlığı kanıtlanmış bir kuşağa mensubuz biz(s.21)… Biliyor musunuz, en kaliteli haini olan kuşak bizimkidir. Bana sorsalar, acı çekmeyi sevenlerin, mazoşistlerin kuşağı derim. Sanki dünyanın tüm acılarını yüklenmeye mecburuz…Anavatan, yetmedi Vietnam, Güney Amerika, Afrika, tabii Filistin de var…İntihar eğilimimizin, yaşamımızdan vazgeçmeye yatkın oluşumuzun ardında da işte bu acılardan kurtulma isteği var bence” (s.153) diyen bir kuşak bu. ‘Sürekli pahalı nesnelerden söz eden, değerin değil, fiyatın önemli olduğu bir dünyadan gelen, içinde düşünce barındırmayan, sığ, cılız cümlelerle konuşan’ bir kuşak ve zihniyet karşısında beklentilerin boşa çıkması, hayatın tek düzeliği/anlamsızlığı, bireyin toplumdan hatta zaman zaman kendinden kaçma hali ve Kuzey’in de yaptığı gibi, modern hayattan kaçarak doğaya yöneliş söz konusu burada. Kuzey’in yaşadıkları, bir anlamda toplumsal değişim/dönüşümlere ayak uyduramamış, ideolojik çözülüşleri ve değer yitimlerini kabullenememiş bir bireyin, iç sesiyle, sıkıntılarıyla, yaşadığı ‘hiç’lik ve çözümsüzlük duygularının anlatımı. Nitekim romanın bir yerinde, Çiğdem’in, “İçki unutmanızı sağlıyor mu?” diye sorması üzerine belleği her daim kanayan Kuzey, “İçki, acıyı unutturmaz, sadece katlanılabilir yapar. İçenlerin beklediği, içkiden umduğu da budur zaten” diye yanıtlar; ardından da “Kim kutsal acısından bütünüyle vazgeçer” diye sorar. Çünkü, büyük iddialarla yola çıkan bir kişi, bir kuşağın temsilcisi için, unutma yenilgiyle eşdeğerdir; dolayısıyla yenilgiyi kabullenmemek için acıyı dindirmek ve yaraya merhem sürmek lazımdır. Bütün bunlar, her şeyi, yaşamı bile reddediş, yabancılaşmayı gündeme getirdiğinden, çözüm Kuzey’in yaptığı gibi ‘doğa’da ve ‘alkol’ de aranıyor. Bunun sonucunda Kuzey’in bir yarımada olan Karaburun’a yerleşmesi, bir anlamda kabuğuna çekilmesi, bir yanıyla bağımsız ve özgün duruşu simgelerken, diğer yanıyla da denizi, yani içinde bulunduğu toplum tarafından kuşatılmışlığı simgeliyor. Buradaki amaç ise, doğadaki kendiliğinden oluşan ve uyumlu işleyen yapı gibi, toplumun da kendisini oluşturan parçalara müdahale etmediği ve bunu dayatmadığı bir birliktelik tasavvuru oluşturmak.

‘YARIMADA METAFORU’
Romanda bütün bunlar ve ‘yarımada metaforu’ oldukça başarılı bir şekilde ortaya konulduğu gibi, her şey yerli yerinde ve taşlar bilinçli bir biçimde oturtulmuş. Öyle ki Eroğlu’nun akıcı anlatımının yanı sıra, kahramanlarının sahiciliği romanın fonunu daha da belirginleştiriyor. ‘Hiç doğum yapmadan herkesin annesi olabilen’ Handan, ‘yarımadanın tüm sırlarını sırtında taşıyan’ Fındık, yazın bunaltıcı sıcağında bile takım elbisesini üzerinden çıkarmayan Şuayip, Güneydoğu’da girdiği bir çatışmada hamile iki kadının ölümüne yol açtığı için çocuk sahibi olmak istemeyen ve bu yüzden hamile karısından kaçan Yüzbaşı Emin, felsefeci İhsan Hoca, Erica ve diğerleri…Bütün bunlar, romana renk ve anlam katan, insan unsurunun özümsenip başarılı bir şekilde yansıtıldığı karakterler. Özetle Eroğlu, “Düş Kırgınları”yla romanın basit, sıradan bir anlatı olmadığını/olamayacağını, edebi bir zenginlikle ortaya konulması gerektiğini, popüler kültürün bir çok alanda ­tabii ki edebiyat ve yayın dünyasında da- toplumu esir aldığı bir dönemde romanın, toplumun ve daha küçük ölçekte bireyin siyasi duruşunu, zihniyet dünyasını, arzularını, beklentilerini, inançlarını yansıtmasını gerektiğini ve tüm bunların sosyolojik bir gereklilik olduğunu başarılı bir şekilde ortaya koyuyor.

Ne devrim yapabildiler ne de aşık olabildiler – Ülkü Tamer / Milliyet – Ekim 2005
Mehmet Eroğlu’nun yeni romanı “Düş Kırgınları”nın ekseninde acı var. Kitapta her şey yerli yerinde. Taşlar bilinçli biçimde oturtulmuş.
Edita Morris kitaplarını dilimize çok severek çevirdiğim yazarlardan biriydi. Eşi Ira Morris’le birlikte (ikisinin de toprağı bol olsun) yakın dostumdu. Fransa’da evlerinde kaldım, Ira’nın ölümünden sonra Edita’yı İstanbul’da, Bodrum’da konuk ettim.
Edita’nın romanlarında göze çarpan ilk özellik dilin bozukluğuydu. Atom ve napalm bombalarının sonuçlarını anlatan “Vietnam’a Sevgiler”, az İngilizce bilen, onu da iş mektuplarından öğrenmiş bir Vietnamlının ağzından anlatılıyordu. Jamaika’da yoksulluğun doruğunda bulunan bir kızın yine bozuk İngilizceyle yazdığı mektuplardan oluşan “Nasıl mısın İyi misin” son derece çarpıcı, okuyanı allak bullak eden bir romandı.
Bu kitabın Fransızca çevirmeni pırıl pırıl, kusursuz bir dille yapmış çevirisini. Gerekçesini de çok açık bir ifadeyle belirtmiş: “Ben Moliere’lerin, Racine’lerin dilini bozamam.”

Kitabın özündeki acı
Edita “Ira ve Fransızcayı bozmak için arkadaşlarıyla bir ay uğraştı” demişti.
Sonra kitaplarının dili üstünde konuşmuştuk uzun uzun. Kendisi İsveçli olduğu, anadili İngilizce olmadığı için mi böyle bir yola başvuruyordu?
“Hayır” demişti Edita. “İngilizce yanlışı yapsam bile Ira düzeltir. Kitaplarımda acı şeyler anlatıyorum. Dümdüz bir dille yazsam da etkili olur gerçi ama dilin bozukluğu bir trajikomedi yaratıyor sanki; anlatılanı daha etkili, daha vurucu kılıyor.”
Mehmet Eroğlu’nun “Düş Kırgınları”nı (Agora Kitaplığı) okurken bunu düşündüm. Eroğlu da, neredeyse gülümseten bir dille anlattığı için, kitabın özündeki acıyı daha da ortaya çıkarıyor.

Ödülü paylaşmıştı
Mehmet Eroğlu’nun adıyla yıllar önce Milliyet Yayınları’nı yönettiğim dönemde karşılaşmıştım. Roman yarışmasına gönderdiği “Issızlığın Ortasında”, Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları”yla birincilik ödülünü paylaşmıştı. 12 Eylül’ü yaşıyorduk. Gazetenin hukukçuları, “Yazarın başını derde mi sokacaksınız? Onu hapse mi attırmak istiyorsunuz?” deyince, romanın yayımlanması uzun süre ertelenmişti.
Bu gerekçe şimdi gülünç geliyor belki. Hele romanı bir daha okuyunca. Ama o dönemde “kaşının altında gözü olan”, gazete köşelerinde ihbar ediliyor, yazarların yolları sık sık Selimiye’ye düşüyordu. Kitabın yayımlanması yayınevi için de, yayınevi yöneticileri için de sorun yaratmazdı gerçi. Olsa olsa kitap toplatılırdı ama çileyi yazar çekerdi.

Hesaplaşma zamanı
“Issızlığın Ortasında” ilgiyle okuyacağım bir yazarı tanıtmıştı bana. Mehmet Eroğlu’nun daha sonra yazdıklarını ben okudum. Yeni çıkan kitabı “Düş Kırgınları” da beklentilerimi boşa çıkarmadı.
Roman, yazarın sözleriyle “çıkmaz bir sokağı andıran, güneşin Tanrı’nın yarasından düşen bir kan damlası gibi battığı” Karaburun’da “kendi gönüllü sürgününü” yaşayan Kuzey’in iç hesaplaşmasını, “Devrim yapamadık, iyi aşıklar olamadık” diyenlerin hüzünlü öyküsünü anlatıyor.
Kitabın ekseninde acı var. Eroğlu erdemin yakalanmasında acının payını önemsiyor; aslında acının değil, acıya duyarlılığın gerekli olduğunu belirtiyor.

Çağın sorunları irdeleniyor
Eroğlu’nun bütün yapıtlarında çağımız sorunlarının irdelenmesi büyük yer tutar. Bir aşk-sevgi romanı olarak nitelendirilebilecek “Düş Kırgınları”nda da öyle. Ama roman, toplumsal ya da küresel sorunlarla “soslanarak” çiziktirilivermiş çağdaş Kerime Nadir yansımalarının çok ötesinde.
Romanda her şey yerli yerinde. Taşlar bilinçli bir biçimde oturtulmuş. Kuzey’in, Şafak’ın, Çiğdem’in ve çevrelerindeki kişilerin iç dünyaları, dış dünyayla hep ilişkili. O zaman “roman” insanları “gerçek” insanlar olarak beliriyor.

Arkasında büyük çileler var
“Düş Kırgınları” bu yaz okuduğum yerli kitaplar arasında hiç kuşkusuz en çok sevdiklerimden biri oldu. Arkasında büyük çileler olduğu belli.
Bitirdikten sonra ister istemez düşündüm, “en çok satan kitaplar” listelerine bir daha baktım. Artık bizde kitap yazmak isteyen biri ya masa başına oturup mırıltılarını iki haftada kağıda döküyor ya da gazetelerden, dergilerden, ansiklopedilerden, internetten derme-çatma bilgiler derleyip onları bir araştırmacı kimliğiyle romanlaştırıyor. “İnsan unsuru”nu özümseyip yansıtmaya çalışan pek az. Edebiyat denen şeyi ise unuttuk unutacağız.
Mehmet Eroğlu’nun kitabını bu yüzden sevgiyle karşıladım.

ASUMAN KAFAOĞLU – BÜKE / Cumhuriyet Kitap Eki – Eylül 2005
“Düş Kırgınları” çok hüzünlü bir aşk öyküsü çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Mehmet Eroğlu’nun romanlarından tanıdığımız yan temalar burada da var ama Eroğlu’nun kalemi hiç olmadığı kadar alaycı ve trajikomik.
Mehmet Eroğlu’nun “Yarım Kalan Yürüyüş” bugüne kadar yazdığı kitaplar içinde en sevdiğimdi fakat öyle görünüyor ki, yeni romanı “Düş Kırgınları” bu yeri kaptı. Yazarın bir önceki romanı “Kusma Kulübü”nün yarattığı sakınca da yeni kitabın daha ilk sayfalarında hemen silindi. “Düş Kırgınları” çok hüzünlü bir aşk öyküsü çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Mehmet Eroğlu’nun romanlarından tanıdığımız yan temalar burada da var ama Eroğlu’nun kalemi hiç olmadığı kadar alaycı ve trajikomik. Romanın başlığındaki düş kırgınları, öykünün merkezindeki orta yaşlı iki erkeği tanımlıyor. Her ikisinin yaşam öyküsü acı ve hüzün dolu ama bir araya geldiklerinde bu acı, suçluluk duyguları ile katlanarak artıyor. Yıllar öncesine dayanan dostlukları sayesinde artık acılarının da bütünleştiği hemen romanın başlarında hissediliyor. Her ikisi de yoğun bir kendine acımayla konuşuyorlar fakat bu duyguları ben merkezci değil, kendilerine acımaları sanki bütünleşmiş benliklerine ve hatta kaybolmuş nesillerine acımaya kadar dayanıyor. Bunlardan biri “Devrim yapamadık, iyi âşıklar olamadık. Kadınları gerektiği gibi sevemedik” sözleriyle bunu çok iyi dile getiriyor.

İKİ AŞK ÖYKÜSÜ

Roman farklı zaman dilimlerinde roman kahramanlarının hayatlarından kesitler veriyor. En yakın dönemde, roman kahramanlarından birinin teklifsizce gelip yazara kitap sipariş etmesiyle başlıyor. Bu tarihe tekrar ancak öykünün sonunda, epilog bölümünde dönülüyor, baştaki ve sondaki bu bölümler bir çeşit ana çerçeve görevi görüyorlar.Bu dış çerçeve içindeki öykü ise iki farklı zaman dilimi üzerine kurulmuş. Roman kahramanı, Kuzey, birinci tekil şahısta 2003 yılının yaz aylarında oteline kalmaya gelen genç, güzel ve varlıklı iki kızı anlatarak başlıyor. Belinden kurşun yiyerek sakatlanmış en yakın dostu ile birlikte işlettiği otelde işlerin kötü gittiği, hatta yaşamların da hiç iyiye gitmediği izlenimini romanın erken sayfalarında ediniyoruz. Genç müşterilerin gelişi ile Kuzey beş yıl öncesini hatırlamaya başlıyor; bazen duyduğu bir sözcük, bazen de sevgilisini anımsatan bir detay sayesinde anıları tazeleniyor. İlk başlarda varlıklı oldukları için tepkili davrandığı kızların özellikle birine zamanla alışmaya başlıyor. Genç kızın karşılığında hiçbir şey beklemeyen sevgisini anlayamayacak kadar bugünden kopuk, geçmişte yaşıyor. Dünya ile arasındaki sisin iyice yoğunlaşmasına neden olan bir başka etken de alkol bağımlılığı.Mehmet Eroğlu 1998 ile 2003 yıllarındaki öyküleri ustaca birleştirmiş. Romanın yapısındaki geri dönüşler, insan zihninin işleyişini taklit ediyor. Bir havlama sesinin anıları çağrıştırması gibi, her seferinde bugün yaşadıkları onu geçmişe götürüyor. Bugün içinde yaşar gibi görünse de aslında zihni başka bir yıla, başka bir kadına takılı kalmış. Çevresinde yeniden genç ve güzel bir kadının olması bir anlamda duygularının canlanmasına neden oluyor ama bunlar ne yeni duygular ne de yanındaki kadına karşı hissedilenler, sadece anıları tazeleyen duygular.

TRAJİKOMEDİ

Bu romandaki hoşluklardan biri, alkol bağımlılığı, sakatlık, ölüm gibi ağır ve karanlık temaları ele aldığı halde okuru güldürebiliyor. O denli ironi ile yazılmış ki, romanın yarısından fazlası coşkulu bir alaycılıkla okunuyor; son bölümlerde dramatik etki arttıkça ton da değişiyor ama bu satırlara gelene kadar roman kahramanı iki erkeğin kendileriyle alay edebilmeleri öyküyü hep fazla ağırlaşmaktan kurtarıyor. Eroğlu’nun erkek kahramanları yaralı yırtıcı hayvanlara benzerler: Fazla dövüşmüş, fazla yorgun ama çevresine saldırmayı sürdüren tipler. Kuzey de bu genel tanıma uyuyor. Aklından çok duygularıyla hareket eden, koruma güdüsü gelişmiş, şövalyeliği kimseye bırakmayan ve sonunda hep yalnız kalan biri.

BETİMLEMELER

Romandaki doğa betimlemeleri özellikle çok dikkat çekiyor. Eroğlu kaya parçalarını, koyları, denizi, böcekleri, ağaçları erotik benzetmelerle görselleştiriyor. “Çiftleşmeye hazırlanan bir ayıbalığı gibi sırtını kabartmış Büyük Ada.” (s. 14) “Pusuya yatmış bir timsahı andıran adanın…” (s. 16) “…gümüş bir dile dönüşmüş” (s. 13) Ayrıca ilk kez karşılaştığı kadınları da hep parıltılarının yoğunluğu ya da kokuları ile tanıtıyor: “Çiftleşme çağrısı yaparken etrafa fosfor yayan yakamozları hatırlatan ışıltılı kadın…” Nesne ya da kişilerin dış çizgilerini bu denli benzetmelerle anlatması, formları bir sinema ekranında izler gibi görsellik kazanıyor. Romanda çok fazla sayıda karakter kullanmadığı için, farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkan kişiler hakkında bilgi verilmediğinde bile onları kolaylıkla tanıyabiliyoruz. Örneğin, “Henüz yerleşmemiş, hatlarını kalınlaştırmamış eğreti birkaç kilo göze çarpıyordu” sözlerini çok aralara sıkıştırmış yazar, aslında romanın ilk sayfalarında sonunu anlamamızı sağlayacak bilgiler veriyor bu tümceyle ama onlar öylesine iyi gizlenmişler ki, her okurun gözünden kaçabilirler. Leos Carax’ın “Köprüüstü Âşıkları” (Les Amants du Pont-Neuf) filminin bir sahnesinde, terk edilen erkek, “Bunu bana kimse unutturamayacak” sözlerini söyleyerek bir eline tabanca alıp diğer eline ateş ediyordu. Bu çok etkileyici sahnede, yaşadığı acının fiziksel olarak görünmesi ihtiyacını duyuyordu. İz kalmalıydı. Düş kırgınlarında da sadece işkencenin, kavgaların vücutta bıraktığı izler değil, aşkların da izleri (hatta yaraları) kalıcı. Romanda eleştireceğim şeylerden biri, tüm karakterlerin anlatılarını birinci tekil şahısta yazmış olmaları. Giriş ve son bölümler dışında Kuzey’in hayatının anlatıldığı bölümler (kuşkusuz günlükler değil) bence masalsı havayı daha iyi vermek için yazarın ağzından anlatılmalıydı. Tüm öyküdeki destanlar, kahramanlıklar, balık tanrısı karakteri, tabur defteri gibi öykünün olağandışına taştığı noktalar daha görkemli olabilirdi. Eroğlu’nun edebiyat eserlerine yaptığı göndermelerin sözünü etmeden geçemeyeceğim. Joseph Conrad, Afrika özlemi, köpeğin mezarı başında geçen kısa anda Hamlet ile Yorick’i düşündürmesi hepsi romana derinlik katan unsurlar olmuş.
asuyazinsanati.com

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Kumru ile Kumru – Tahsin Yücel

Tahsin Yücel, romanı Kumru ile Kumru'da toplumumuzun aslında gözler önünde olan ama kimsenin bir türlü dile getiremediği, yüksek sesle söylemekten...

Kapat