Düşmanlık Onurunu Korumak – Zafer Köse

Düşmanı ne kadar alçaksa, kişi kendini o kadar yüce hissedebilir mi? Veya kendi değerinden bağımsız bir durum olarak görebilir mi insan, düşmanının niteliğini?

?Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim? anlayışının geçerliliğinden kimse şüphe etmiyor. Doğru bir söz elbette. Üzerinde pek durmaya gerek kalmadan, sadece, arkadaşlığın seçim ile oluştuğunu dikkate alarak da doğru kabul edilebilir.

Ama bu tür değerlendirmelerde seçmek meselesine fazla ağırlık vermek, hayatın diyalektiğinden uzak kalmaya neden olabilir. İş arkadaşlığında, komşulukta, hatta akrabalıkta bile, aslında ürettiğiniz bir ilişki değil midir yaşadığınız?

Başınıza gelen olaylardan çok, onlara göstereceğiniz tepkiden sorumlu olmanız gibi bir şey bu. Karşılaşacağınız kişilerden çok, onlarla kuracağınız iletişim belirleyecektir ilişkinizi.

Okullarda, fabrikalarda, apartmanlarda bazen mecburen süren arkadaşlıklar yaşanıyor. ?Bir arkadaş işte? türü iletişimler. Bazen ise iki tarafın da hayatına değer katan arkadaşlıklar gelişiyor buralarda.

Aynı şekilde, engel olamayacağınız düşmanlıklara maruz kalırsınız. Mümkün olduğunca kısa süreli ve yüzeysel bir ilişki biçiminde atlatmaya çalışırsınız. Ama düşmanınızın alçaklığından, kalleşliğinden, adiliğinden sürekli söz ediyorsanız, durup düşünmeniz gerekir: Bu düşmanlığın yaratılmasında, ilişkinin niteliğinin bu şekilde üretilmesinde sizin de bir payınız yok mudur?

ORTAK KAVRAM

Sadece kişiler arası bir mesele değil bu. Biraz da toplumsal algıyla, kültürel değerlerle ilgili. Son on yıllarda, o kadar aşağılayıcı sözler edildi ki ?düşmanlarımız? için, dostluğun ve düşmanlığın tercihlerle ilgili olmayan bir tür kader gibi görülmesine neden olundu.

Belki de kendi değerlerimize daha önceki hiçbir dönemde olmadığı kadar yabancılaşmamız biraz da bu nedenledir. Dadaloğlu ile direnişi, Köroğlu ile umudu, Yunus ile sevgiyi hissetmemiz en alt düzeye inmiştir artık. Karacaoğlan olmadan nasıl bileceksek sevdalanmayı, o bile azalmıştır.

Evet, böyle bir memleketti burası. Derviş Beyler yaşardı buralarda. O güzel insanlar, o güzel atlara binip gitmeden önce, dostluğun da düşmanlığın da bir onuru vardı. Belki Yaşar Kemal bile, Derviş Bey karakterini yarattığı o müthiş Demirciler Çarşısı Cinayeti romanını yazarken, bunca yıl sonra kitabın temasının daha da geçerli hale geleceğini düşünmemişti.

Derviş Bey?i, en çok düşmanına bakışıyla tanırsınız; o özelliğiyle aklınızda kalmıştır.

Onun düşmanı olan Akyollu Mustafa Bey, Derviş Bey?in yanaşmalarından birinin harmanını yaktırır. Bir yıllık gelirini yok eder. Derviş Bey?in çevresindeki kişilere başka zararlar da verir.

Derviş Bey bunlara yanmaz. Herkesin zararını karşılayacağını açıklar hemen. Hiç sorun değildir. Onun asıl yandığı, düşmanının alçakça davranmasıdır. Böyle bir düşmanı olduğu için kahrolur. Kendisini, kendi büyüklüğünü, varoluşunu sorgular.

Ve düşmanının sergilediği her erdemli davranışla övünür. İnsanlar Akyollu Mustafa Bey hakkında olumlu sözler edince kıvanç duyar, çarşıda mutlulukla dolaşır.

Düşman konusuna işte böyle bakıyor, Yaşar Kemal. Çünkü o Anadolu?nun, büyük bir kültürün, büyük sanatçılar yaratan bir geleneğin romancısı.

YOZLAŞTIKÇA

Ne var ki, halkın değerlerinin yaratılmasında, işin içine fazlaca yabancı etki girmeye başladı. Hayat mücadelesi içindeki insanların birbirleriyle ilişkileri, önceki kuşaklardan devralınan değerlerin süzgeçten geçirilip yaşatılması, sanatçıların yapıtları… Bunların etkisi azalırken kitle iletişim araçlarından yayılan kanaatlerin ve bu araçlarla halkı yönlendiren siyasetçilerin etkisi güçlendi.

İktidarda kalmak, para kazanmak, ünlü olmak gibi amaçları olan muktedirler, sadece görüşlerini yaymakla kalmadılar. Bundan daha kötüsü gerçekleşti. Onların yolu benimsendi, yöntemleri onaylandı. Bunca uzun süre kültürel ve sınıfsal değerlerinden uzak tutulan insanlar, artık yozlaşmış bir hayat yaşamaya başladılar. Haklı ve güzel tarafta bulunmaya göre değil, kazanan tarafta yer almaya göre belirlenir oldu tercihler.

Ve kazanmak her şeyden daha önemli hale gelince, istenen sonucun önündeki her engeli varoluşlarının tehdidi olarak algıladılar. Düşmanlarının ?alçaklığını, kalleşliğini, kahpeliğini? anlatıp durdular.

Ayrıca, halkın yöneticileri desteklemesi için de çok faydalıdır, düşmanın varlığı. ?Onlar?a karşı ?biz? duygusunu güçlendirmeye yarar. Ama bu düşmanın yanlış politikalar sonucu ortaya çıkmış olduğu düşüncesine engel olunmalıdır. Bir tür kader veya afet kabul edilmelidir.

Düzenin ve sahip olunan varlıkların bekçiliği, böylece kendine aşağılayıcı bir dil yarattı.

Peki, bütün resmi ve gönüllü bekçilere sormak gerekmez mi: Neden onurlu bir muhalif olmanın bedeli böyle ağır bu memlekette? İnsancıl, özgür düşünceli, bağımsız kişiler, neden daha ortaya çıkma aşamasında ezilip dağıtılıyor? Düşmanınızın onurlu olmasını sahiden ister misiniz? Yoksa o yakındığınız ?alçaklıklar?, aslında olan durumu değil de sizin tercihinizi mi yansıtıyor? Hak ediyor musunuz onurlu düşmanlıkları?

Ve bütün bu ?alçaklıkların? temel nedeni, eleştiriye tahammülsüz olmanız, her türlü muhalefeti vahşice ezmeniz değil mi?

Oysa ezmeye, yok etmeye çalıştığınız o seslerdir, her şeye rağmen memleketin onurunu kurtaran.

***

Evet, bir düşmanlık biter, diğeri başlar. Çünkü kaynakları ve milyonlarca insanın emeğini sömürmeye ancak düşmanlıkları yaşatarak, gerektiğinde yenilerini yaratarak devam edilebilir.

Neyse ki Derviş Beyler de var bu dünyada. Düşmanlığın onuru korundukça, düşmansız bir dünyanın umudu da yaşıyor.

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

soL Gazete
soL Kitap, 20/02/2013

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Dil, anadili ve iki dillik üzerine(*) – Faiz Cebiroğlu

Kapat