Eleştiri Yokluğu / Eleştirisizliğin Eleştirisi – Nejdet Evren

Genel olarak eleştiri, bir kişi, konu ya da olayın seçilen başka bir ölçüye göre değerlendirilmesi, ölçümlenmesi, yanlış olarak değerlendirilen noktalarının açığa çıkartılması ve yine aynı ölçüye göre yapısal olarak bir öneri, bir sonuca bağlanması şeklindeki karşı-düşünce açıklamasıdır. Her-hangi bir düşünce yapısının kendi içinde tutarlı olması onun eleştiriye kapalı olduğu anlamına gelmemektedir. Tüm düşünce sistemleri kaynağını nereden alırsa alsın tartışılmaya açıktır. Tartışılmaya kapalı tüm düşünce sistemleri bu nedenle tabulaştırılan çürümüş düşüncelerden başka bir şeyi ifade etmeyeceklerdir. Eleştirinin yapıcı olması, onun, birikimsel bilgiye dayalı olması ile doğru orantılıdır ve bir ölçüde öznellikten uzaklaşmayı gerektirmektedir. Hiçbir düşünce sistemi çıkış kaynağında eleştiriden uzak kalmayı düşünerek ortaya çıkmaz. Eleştirinin yokluğu düşüncenin statik/durgun/dongun/dogmatik olması sonucunu doğuracaktır. Düşünce sistemlerinin donuklaştırılması/eleştiriye kapatılmaları onu doğuran kişilerce değil ondan bir şekilde yararlanan kişilerce gerçekleştirilen sapmalardır.

Eleştirinin yokluğu iki nedene dayanabilir; birincisi, düşünce açıklaması bir şekilde yasaklanmıştır ve eleştiriye kapalıdır. İkincisi ise, konunun eleştiriye değer görülmemesidir. Üçüncü şık yoktur; başka bir deyişle, eleştirilecek hiç bir yanı yok demek mümkün değildir. Böyle olunca düşüncenin paylaşımı, çoğalması ve kendini gerçekle örtüştürerek açılımını gerçekleştirmesi için eleştiriye maruz kalması, eleştirilmesi gerektiği ortadadır. Düşünceler salt söylenceler için üretilmezler. Maddi gerçeklikten kopuk olmadıkları gibi?

“Konuştuğumda tesiri yoksa” eleştiri neden yapılsın şekildeki bir belirleme ne denli yerindedir? Etkinin güncel olması gerekir mi? Hem, etkisi/tesiri olmadığı peşin-kabul ile nasıl söylenebilir? Her olgunun bir direnç noktası vardır ki, ona eşik değer de denilmektedir. Eşik değerler aşıldığında hiç bir şey olduğu gibi kalamaz. Dolayısı ile güncelde etkisiz görünen düşünce eleştirileri zamanla filizleneceklerdir; yeter ki, örtülenmekte olanın üstünü açmaya yönelik olsunlar…

Eleştirinin eleştirisini yapmak, tersinden düşüncenin savunulmasını yapmakla eş-değerde olup, eleştiriden farklılaşma eğilimi gösterecektir. Tersinden-eleştiri ise ondan faklı olarak asıl düşünceyi doğrulamaya çıkabilir; bu bazı fenomenler için geçerli bir düşünce dizgesi olsa de genel bir değerlendirme değildir.

Eleştirinin bir ölçüsü var mıdır? Varsa, bu neye göre belirlenecektir?

Her eleştiri özünde bir tamlayan görevi taşır. Yapı-taşlarının eksikliği/yetersizliği ya da bulunduğu yer ile ilgili bir çekinceyi ifade eder. Bu nedenle eleştirinin ölçüsü hedef alınan olgu ile kendince belirlenmiş demektir; ayrıca, önceden belirlenen bir standart ölçüsü yoktur. Yapının kendisi eleştirinin ölçüsünü belirlediğinden yapı dışına çıkan karşı düşünceler eleştiri olmaktan öte karşı-tez ve düşünce açıklaması kapsamında değerlendirilmelidir. Böyle olunca tartışma ile eleştiri arasında ince bir ayrım kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Her eleştiri bir tartışma ise de, her tartışma bir eleştiri değildir. Böyle olunca, eleştirinin ölçüsü ile tartışmanın ölçüsü aynılaştıklarında örtüşmek durumundadırlar.

Eleştirinin ölçüsünü belirleyen diğer olgu ise, eleştiri yapanın hedef belirlediği olguya karşı yönelimidir; bu yönelim yıkıcı olduğunda ölçü aşılacak -ölçü kalmayacak-, değilse, yapıcı olduğunda ölçü korunmuş olacaktır. Yapmak/üretmek, yıkmak/tüketmekten daha zordur; insan doğası kolaya kaçma eğilimi taşıdığından çoğu kez ölçünün aşılması ile karşı karşıya kalınmaktadır.

Hoş ve hor görünün eleştiri ile bağıntısına gelince; bunun hem hedeflenen hem de hedefleyen kişi/olgu ile ilişkili olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu görmeler eleştirinin olgunluğu ile yakından ilgili olup bir ayrı ölçü demektir.

Eleştirinin nesnel/objektif olması gerektiği savunulmaktadır. Eleştiri bir ölçme/tartma/değerlendirme ve bu bağlamda düşünce açıklamasını içerdiğinden her hal ve şartta öznel/subjektif ve tikeldir. Kast edilen nesnellik, kişi düşünce yapılanması ile değil, eleştirenin kendi dışına çıkarak genel değerlendirme içerisinde olmasıdır. Ayrıca bu nesnellik salt eleştiri yapana ilişkin de değildir; onun, hedef olgu ile dolaysız bir etkileşim içerisinde olmasını gerektirir. Bu şu anlama gelir, eleştirilen kişi ise kişilik haklarına, konu ise öznel yapısına yönelmemektir. Her düşünce açıklaması öznel yapıda olduğundan, aradaki bu çizginin korunması bir o kadar zordur. Olgunun her iki yönden kişiselleştirilmesi/kişisel bir durum olarak algılanması durumunda ise, bu denge tamamen yok olur ve eleştiri denilen karşı-açıklamalar eşik değerleri aşarak bir yönden savunma ve diğer yönden ise -tabiri caiz ise- karalamaya dönüşürler.

Ölçüsüz ve öznel eleştirileri yapıcı olmayan açıklamalar olarak yorumlamak mümkündür. Bu durum eleştirinin ?söylenen- eleştirisidir.

Eleştiri yokluğu her iki durumdan farklı olarak bir belirsizliğe işaret eder. Çoğu kez ?sükut ikrardan gelir? anlayışı egemendir. Bu durum gerçekte öyle midir? Susmak pratikte benimsemeyi/kabul etmeyi doğuran bir edimsizlik olsa da gerçek anlamda benimsemekten farklılaşmaktadır. Açık benimseme ile sessiz benimseme/red arasındaki fark o kadar açıktır ki?! Eleştiri yokluğunun yaratmış olduğu bu belirsizlik olgunun kendi ile çelişkisini doğuracak güçte bir edimsizlik gibidir/sayılmalıdır. Bu edimsizlik bilinçli bir tercihin sonucu ise anlamlı, değilse sonuçsuz bir edimsizliktir.

Eleştirmekten kaçınmanın sebepleri nedir?

Ne tür bir eleştiri yapılırsa yapılsın, bikrim olmadan eleştiriden söz etmek olanaksızdır. Bir birikim olmadan kişi/konu hakkında yapılan değerlendirmeleri eleştiri olarak ele almamak gerekir. Birikim, gözleme dayalı araştırma, tasnif, ayıklama ve denetlenebilir bilginin düşünce süzgecinden geçirilmesi ile oluşur. Bilimsel olan ve olmayan düşünce metodolojilerinin ilkinde eleştirilecek olgunun öz-biçimsel yapısı ayrıştırılmadan ve tüm etkileştiği olgular ile bir değerlendirilmesi yapılırken, ikincisinde öz-biçim ayrı ayrı ele alınıp ilkine ?öz denilene- ulaşılmaz bir değer biçilerek değerlendirme yapılması esas alınmaktadır. İlk yöntem-bilimde öznel-nesnel gerçeklik korunurken, ikincisinde her ikisi de bulanıklaştırılmaktadır. Her hal ve şartta eleştiri yokluğu ya da bir şekilde eleştiri yapmaktan kaçınma düşüncesi/edimsizliği;

– birikimsizlik,
– anlaşılamamak/anlayamamak,
– değer görmemek,
– küçümsemek,
– önemsememek,
– ön-yargılarla yaklaşmak/peşin hükümlü olmak,
– tabulaştırmak,
– farklı düşünmemek/örtüşmek,
– kaçınmak/korkmak

gibi neden ve düşüncelere dayanmaktadır. Bu olgular kendi içlerinde kategorize edildiklerinde; birikimsizlik, anlaşılmamak/anlayamamak ayrı bir kategoride, değer görmemek, küçümsemek, önemsememek, ön-yargılarla yaklaşmak/peşin hükümlü olmak, tabulaştırmak ayrı bir kategoride, farklı düşünmemek/örtüşmek diğer bir kategoride ve kaçınmak/korkmanın ise daha farklı bir kategoride bir araya gelebildikleri görülmektedir.

Tarihin öznesi olmak isteyen bireyin/insanın her olguya eleştirel bir gözle bakması, tüm yaşanmışlıkları bu süzgeçten geçirerek doğrulanabilir olan ile olmayanı ayrıştırması ve vardığı sonuçlar ile yaşamı değiştirip yeniden üretilebilir olmasını sağlaması gerekir. Sorgulamayan bilincin kör olduğu ve tarihin öznesi olamayacağı açıktır. Bu olgu yalın olarak eleştirinin ne denli önemli olduğunu gösterir. Tüm karanlıklar eleştirinin tükendiği yerde başlar ve eleştirisizliğin eleştirisi karanlığa çakılan bir kıvılcım olarak düşer.

Eleştiri bir olgunun ya da konunun ele-alınışı, durumunun belirlenmesi, diğer konularla ilişkilendirilmesi açılarından yerinde ve doğru bir değerlendirme yapılıp yapılmadığı ve buna bağlı olarak da öneri ve çözüm şekillerini gösteren karşı düşünce açıklamasıdır. Bu bağlamda eleştiri yapmak için olgu ya da konu hakkında ?eleştirilecek kişi ise, düşünce ve eylemlerinden- haberdar olmak, bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi sahibi olmadan yapılan düşünce açıklamalarını, öneri ve çözüm şekilleri konusunda hiçbir yargı içermemeleri ve düşünceyi analitik olarak değerlendirememelerinden dolayı eleştiri olarak ele almamak gerekir. Eskilerin deyimi ile ?içkembeyi kübradan konuşmak? ancak bir karalama yöntemi olsa gerek. Eleştirisizliğin sebeplerinden biri de bilgi eksikliği olarak öne çıkarken, giderilemeyecek bir durum olmadığına göre bu yöndeki eleştirisizliğin eleştirisi yapılmalıdır.

Her olgu ve olayın ele-alınış biçimi hem şekil ve hem de içerik olarak bir bütünlük gösterir. ?amaca giden her yolun mubah sayılmaması? bundan olsa gerek. Yönteme ilişkin eleştiriler zorunlu olarak içeriksel eleştiriyi barındırır. Eğer yönteme ilişkin eleştiri içeriğe dokunmuyor ise, özünde bir eleştiri sayılmamalıdır; burada eleştiri yok demektir. Bir konunun ele-alınış biçimi yanlış ise, öz olarak da yanlış sonuca varacaktır. Yöntemsiz yürüyen ayağın parmakları topuğu gösterir.

Eleştiride ölçülü olmak ve her olgunun zıttı ile açıklanmaya gereksinim duyması gibi?

Eleştiri yokluğunun temel nedenlerinden belki de en belirgin olanı, düşüncelerin kişisel ve toplumsal nedenlerden dolayı özgür olmamasından kaynaklanmaktadır. Salt düşüncenin kutsanması ona göreceli bir özgülük sağlasa da gerçek anlamda bir özgürlüğü sağlamaya yetmez ve kutsamalar zamanla tabulara dönüşme eğilimi taşırlar. Düşüncenin bir tabu olarak eleştirinin önüne engel olarak ortaya çıkması edilgenliğin nedenlerinden birdir. Eleştirisizliğin bu saklı-kabullenmelerinden kurtulması onun kutsanmış tapınaklarından çıkarılması/kıyasıya eleştirilmesi ile olanaklıdır.

Salt aykırı olmak için yapılan eleştirileri yapıcı olmayan ve belki de yıkıcı eleştiri/karalayıcı düşünce açıklamaları olarak görmek olanaklıdır. Eleştirinin yapıcı olabilmesi için gerek yönteme ve gerekse içeriğe ilişkin belirlenen yanlışlıkların/eksikliklerin ne şekil ve yordamla tamamlanabileceğinin/çözümlenmesini göstermesi ile olanaklıdır. Bunun için sahip olunması gerekenler, zamana yayılan dikkatli bir gözlem ve birikim ile olanaklıdır. Elitist yaklaşım ile entelüktel yaklaşım arasındaki fark burada ortaya çıkar. Bu fark ayrıca söz ve eylem arasındaki tutarlılığa işaret edecektir. Yapıcı eleştirinin söz-de kalmaması onun eylem-pratiği ile doğrudan orantılıdır.

Düşünce var-oldukça, etkilerini sürdürdükçe eleştirinin zamanı yoktur. Gecikmiş olmak eleştiri yapılmasına engel değildir. Tüm sonuçlarını gösterebilmesi için yerinde ve zamanında olması elzem olandır. Eleştiri yokluğu hiçbir sonuç doğurmaz iken, gecikse de eleştiri bir sonuç doğurmaya matuf/yöneliktir. Eleştirisizliğin eleştirisi ise, eleştirinin kapılarını açtığı oranda sonuçsal/nedensel/etkiseldir.

Eleştiri bir yönüyle ?karşı-tez ? niteliğindedir. Her düşüncenin birden çok karşı-düşüncesi mutlak surette vardır ve olmalıdır da?Karşı-düşünceyi ortaya koymayan eleştiri kendi içerisinde tutarsızdır; çünkü, böylesi bir yaklaşım neyi/neden benimsemediğini bilememektedir. Bilginin tükendiği yerde cehaletin sefaleti başlar. Her karşı düşünce aynı zamanda bir ve birden çok yeni karşı-düşünceleri içinde barındırarak zincirleme olarak çoğalma eğilimi taşır. Karşı-düşüncenin yokluğu eleştirisizlik ile sakatlanmış olmayı ifade eder.

Eleştiriye ?değer? olup olmadığı, olgunun doğurduğu sosyal/bireysel sonuçları ile doğrudan orantılı olup, bunun her hangi bir standardı/eşik değeri yoktur. ?Değer?in bir ölçme olması eleştiri ile özdeşmektedir. Bu yönü ile eleştiri, değer ile eşitlenmektedir. Suskunluk, her yer-zamanda bir karşı-pasif-direnç olsa bile, her yar-zamanda bir karşı-düşünce/eleştiri olarak değerlendirilemez. Bu bağlamda, suskunluk ile değer görmemeye bağlı eleştirisizlik ayrışırlar.

Suskunluğun dili anlaşılmadıkça, çözümlenmedikçe eleştiri doğmayacaktır.

Nejdet Evren
Aralık 2010/Ocak 2011, Batı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Yaratıcılık ve Delilik? – Hikmet Temel Akarsu

?Yaratıcılıktan mütevellit sıra dışılık ile alelade deliliği eşdeğer görmek ana akım ideolojinin ve gericilerin; bir de şarlatanların bayıldığı bir şeydir....

Kapat