Enerji ve İnekler – Özgür Gürbüz. Siz hiç obez bir inek gördünüz mü?

Kendisini “yeşil muhabir” olarak tanımlayan Özgür Gürbüz?ün ilk kitabı, “Enerji ve İnekler”, kasım ayında, Yeni İnsan Yayınevi?nden çıktı.
Yazar kitabında, küresel ısınma konusunda verdiği bilgilerin yanı sıra bir eylem planı da çiziyor. Konuya yaklaşım açısından, ekoloji literatüründe yer edinmesi zor olmayacak bu kitap, küresel ısınma konusundaki durumumuzu anlatırken kara mizaha başvuruyor. Kitabın kapağındaki, yerküreyi boynuzlarında taşıyan inek tasarımı, bir an bizi ?karanlık ortaçağ?a götürüyor yaşadığımız ?bilgi ve teknoloji? çağından.
Kitabın arka kapağında ise, muhtemelen daha önce hiç duymadığımız, yazarın soruları var :
?Siz hiç obez bir inek gördünüz mü? Otlamaya geldiği her çayırı çöle çeviren kaç inek türü var? İnekler, durmadan çalışmak ve tüketmek yerine, trene bakmak gibi sosyal faaliyetlere nasıl zaman ayırır? Köpekler neden karnı tok olduğunda buldukları kemikleri gömer? Neden fazla kemiği mideye indirip, ??Yarına Allah kerim!?? demezler? Fırtınayı hisseden inek çömelir! Fırtınayı yaratan insan ne zaman çömelecek??Özgür Gürbüz’ün ‘Enerji ve İnekler’i, özellikle son zamanlarda büyük bir sorun haline gelen enerji ve ekoloji ilişkisini ele alan bir çalışma. Gürbüz’ün çalışması, dünyanın sınırlı kaynaklarına karşı, bireyi her zaman tüketmeye yönelten anlayışa karşı kaleme alınmış. Dolayısıyla kitap, insanın, doğanın imkanlarını sınırsızca tüketmesinden öte, tüketememe hakkından hareket ediyor. Dünya, yeni bir enerji krizine hazırlanıyor. Bunun en önemli nedeni, kaynak sıkıntısı değil, aşırı tüketim, enerjinin çok fazla kullanılmasıdır. Gürbüz’ün çalışması, tüketim mantığının doğada yarattığı ve yaratabileceği tahribatları, gerçekçi ve sağlam argümanlarla dillendirmesiyle dikkat çekiyor. “Kitle iletişim araçlarını savurganca kullandığımız günümüzde her şeye sathi bakar olduk. Ansiklopedileri, kütüphaneleri neredeyse unuttuk. Merak ettiğimiz şeyi ?google?dan aramak alışkanlık yaptı. Oradan edinilen, genellikle, yarım yamalak bilgilerle ?kültür ? sanat dedikoduculuğu? ve ?bilim dedikoduculuğu? yapar olduk. Eylemlerimizi dahi işaret parmaklarımızla ?enter?a basarak sanal imza kampanyalarına destek olmakla sınırladık Bu kitap bizi gerçeklerle yüzleşmeye ve mücadeleye çağırıyor. Ve ben artık küresel ısınmayı bir an önce gündemimden çıkartmak, bu suça ortak olmamak istiyorum. ? Bangladeş, yükselen deniz sularının altında kaldığında, hayatında hiç ampul görmemiş bu insanlara ne diyeceğiz? Çocuklarının neden öldüğünü sorduklarında ne yanıt vereceğiz? Cipimizi çok sevdiğimizden mi bahsedeceğiz yoksa televizyonu kapatamayacak kadar yorgun olduğumuzu mu bahane edeceğiz? Enerji tüketmeme hakkımızı elimizden alanlara karşı mücadele etmemiz gerekirken, fosil yakıt lobilerinin peşinden giden iktidarlara destek vermemizi, cep telefonlarımız aracılığıyla yapacağımız bağışlarla telafi edemeyiz. Elbet bir gün gerçeği öğrenecekler ve bizden hesap sormaya gelecekler?(Kitaptan alıntı s.105).

Gürbüz kitabının ilk bölümünde, tüketim çılgınlığımızı sorguladıktan ve bunun doğaya zararlarına değindikten sonra önümüze kalkınma göstergesi diye sunulan şeylerin gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Yazarın yine başka bir yazardan alıntı yaptığı şu cümlelere bir bakalım: ?Çocuklar silah ve sigara satın aldıklarında bu satışlar GSYİH?ya eklenir. Hiçbir aklı başında insan bunun bizim refahımızı arttırdığını iddia edemez. Bir tanker sızıntısı iyi bir şeydir, çünkü pahalı temizleme faaliyetlerine sebep olur. Evli bir çift boşandığında bu da GSYİH için iyi bir şeydir. Avukatlara para kazandırdığı gibi taraflardan en az birinin yeni bir ev dayayıp döşemesini gerektirir?(Kitaptan alıntı s.21).

Yazar daha sonra dünyanın en büyük firmalarını kısa bir incelemeden geçiriyor. Dünyanın en büyük on firmasından dokuzunun enerji ve otomobil sektöründen olduklarını görüyoruz. Bu durum, küresel ısınmanın bir numaralı nedeni olan, fosil yakıtlarının kullanımının dünya ekonomisine etkisi açısından ilginç bir tablo ortaya koyuyor. Örneğin, 351 milyar dolarla dünyanın en büyük cirosunu yapan ve dünyanın en büyük birinci firması olan bir süpermarketler zincirinin yıllık karı 15 milyar doların biraz altındayken; Rusya?nın enerji devi Gazprom 81 milyar ciro ile 20 milyar dolar kar elde ediyor (Kitaptan alıntı s.27). Bu kadar büyük paraların döndüğü bir çarka siyasetin su taşımaması düşünülemez elbette. ABD?deki petrol ve gaz sektörünün sadece 2006 yılındaki seçimlerde Cumhuriyetçilere bulunduğu bağış miktarı 19,9 milyon dolar (s.36). Şirketlerin lobi faaliyetleri siyasal partilerle de sınırlı değil; petrol ve türevlerinin küresel ısınmaya etkisinin olmadığını ya da çok az olduğunu kanıtlamaya çalışan kurumlar bilim arenasında(!) boy gösteriyorlar. Sonuç: Kyoto?ya imza atmaktan kaçınan ABD, Avustralya ve Türkiye.

Gürbüz kitabın birçok bölümünde Türkiye?deki duruma da değiniyor. Daha doğrusu diğer ülkelerle karşılaştırmalı bir metot izliyor. Burada ülkemizin küresel ısınmaya katkısının oldukça fazla olduğunu görüyoruz. Bunun en önemli nedeni izlenen politikalar/politikasızlıklar. İstatistiki bilgilere hiç başvurmadan siyasilerin tavırlarına bir bakalım isterseniz. Örneğin, okulların açıldığı ilk gün yaşanacak trafik felaketini önlemek için, mecbur kalmadıkça trafiğe çıkmamamız isteniyor. Susuz kalan başkentin belediye başkanı, çözüm olarak tatile çıkmayı öneriyor. Türkiye?nin ilk yenilenebilir enerji yasasının aylarca Meclis?te beklemesinin nedenini merak eden temiz enerji yatırımcılarına itiraz gerekçelerini sıralayan bir bakanımız şöyle diyor: ?Shell ve BP gibi şirketler ve ABD Enerji Ajansı?nın başkanları ?Yenilenebilir enerji gereksizdir.? dediler.? (s.98).

İşe kendimizden, bireylerden başlayabiliriz ancak çözüm bireysel davranış değişiklikleriyle çözülebilecek kadar basit değil (s.17), diyor yazar. ?Enerji tüketmeme hakkı? gibi kulağa ilginç gelen ve ilginçliği kadar da geçerli bir haktan söz ediyor: ?Ne kadar az tüketirsek o kadar da çok yaşayacak ve yaşatacağız?,diyerek (s.7). ?Bugünlerde bize sıkça nasihat edildiği, buzdolabının az elektrik tüketenini, otomobilin az benzin yakanını kullanarak daha az enerji tüketebiliriz; ancak yeterli değil. Yeterli değil çünkü binlerce ampul değiştirerek atmosfere salmadığımız karbondioksiti, bize seçme şansı bırakmadan kurdukları bir kömür santralıyla atmosfere salabiliyorlar. Makro enerji planları için halkın fikrini soran yok? (s.41). ?Bireysel önlemlere evet ama doğru politikalarla yönlendirilmesi ve kontrol edilmesi şartıyla. Birkaç kişinin ya da şirketin keyfi için dünyamızdan vazgeçecek değilsek tabii (s.98-99).

Yazar eylem planı çerçevesinde, araba başına yıl içinde yapılan kilometrelere sınırlama getirilebileceğini ve/veya aile başına düşen araba sayısına sınırlama getirilebileceğini ifade ediyor. Bu durumdan rahatsız olacak ?otomobil severler?e, Çin?de insanların çocuk yapmalarına bile sınırlama getirildiğini hatırlatıyor ve soruyor: ?Yoksa siz inatçı keçiler, otomobillerin çocuklardan daha vazgeçilmez olduğunu mu düşünüyorsunuz?? (s.54). Kent merkezlerinin otomobilsizleştirilmesi konusunda başarı yakalamış olan Londra örneğini veriyor yazar. Bir de çok zorunlu olmadıkça uçakla seyahat etmeyi defterden silmemizi öneriyor: ??ABD?de bir cipin yıllık karbondioksit emisyonunun dokuz ton olduğu yazılıydı. ABD?deki normal arabalar ise her yıl beş ton civarı karbondioksit üretiyor. Avustralya ? Avrupa arasında uçak yolculuğu yapan bir kişi, bu yolculuk süresince, ABD?deki bir arazi aracının yıllık seragazı emisyonu kadar kirlilik yaratıyor? (s.66). Ulaşımda ilk tercih olarak seçilmesi gereken, bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması projesi olarak Viyana?daki uygulamaya işaret ediliyor. Bunun dışında, ulaşımda tercih edilmesi gereken yol olarak toplu taşıma araçlarının yaygınlaştırılması ve güneş enerjisiyle çalışan modellerin üretimi gösteriliyor. Güneş enerjisinin kullanımı açısından ele alınan Berlin ve Barselona, yıllık güneşlenme süresi açısından onlardan daha iyi durumda olan ülkemizde mükemmel işler başarılabileceğinin örneği olarak karşımızda duruyor.

Kitapta, ağaç dikme konusundaki fikirlerimizi değiştirecek şaşırtıcı bilgiler var: ?Örneğin, neden olduğunuz karbondioksit emisyonları yerine ağaç dikme konusu, çoğu zaman yarardan çok zarar getirebiliyor. Herkes tarafından kolay anlaşılması, ağaçların sevimliliği bu projeleri öne çıkarıyor. Ancak ağaç dikmek her zaman iyi sonuçlar doğurmuyor. Duke Üniversitesi?nden Robert Jackson ve ekibinin beş farklı kıtada yaptığı araştırmaya göre, yeni dikilen fidanlar bulunduğu bölgenin su kaynaklarını tehlikeye sokuyor. Ekip, fidanların yer altındaki suları emmesi ve yaprakları aracılığıyla buharlaştırması sonucu rezervlerin yarısının yok olmasına neden olduğunu ve fidan dikilen alanlardaki çay ve derelerin yüzde 13?ünün kuruduğunu saptamış? (s.73). Anladığımız kadarıyla öncelikle yapılması gereken, ağaç dikerek neden olduğumuz karbondioksit emisyonlarının zararını telafi etmek önermesinin geçersizliğini görmek ve bunun yerine neden olduğumuz karbondioksit emisyonlarının oranını mümkün olduğunca düşürmeye çalışmak.

Kitabı okuyanlar öyle çabucak kurtulamayacak yazarın elinden. Çünkü yazar okuyucuyu mini bir teste de tabi tutuyor. Ve işin kötüsü, testin değerlendirme ölçütü ÖSYM?nin değerlendirme ölçütünden çok daha acımasız. Dört yanlış bir doğruyu götürmüyor, her bir yanlış dünyamızdan bir şeyler alıp götürüyor. Hazırsanız, hepimizin cevabını bildiği ama çoğumuzun evde elektrikler hep açık olduğu için çalışamayıp yanlış cevapladığı, bir iki soruyu buraya alalım:
Mevsimlerden kış, dışarısı çok soğuk ama eviniz haddinden fazla sıcak;
? Pencereleri açar serinlerim
?Radyatörlerin ısısını düşürürüm
Buzdolabınız evin güneş alan bölgesinde ama maşallahı var, durmaksızın çalışıp her şeyi muhafaza edebiliyor.
?Hemen gider buzdolabına bir nazar boncuğu takarım
?Buzdolabını güneş görmeyen bir yere taşır, derecesini azaltırım.

Özgür Gürgüz Hakkında Bilgi
Özgür Gürbüz, 1990’lı yılların başından günümüze kadar, aralarında Nefes, Arkitekt, Yeni Aktüel, Milliyet, Liberal Bakış, Yeni Yüzyıl ve Referans’ın da bulunduğu birçok gazete ve dergide başta enerji/çevre konuları olmak üzere çeşitli yazılar yazdı. Uzun yıllar Yön Radyo’da farklı programlara imza attı. ÇEKÜL ve Greenpeace (Yeşilbarış) gibi sivil toplum kuruluşlarında çalıştı. Enerji konusunda bağımsız danışmanlık yaptı. Halen Sabah Gazetesi’nde çevre ve enerji muhabirliği yapıyor. 2007 yılında yayımlanan Enerji ve İnekler, Gürbüz’ün ilk kitabı.

(12 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo?da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)
Ömer Madra: Çevre gazetecisi Özgür Gürbüz?le beraberiz, yeni yazdığı kitap üzerine konuşacağız. Hoşgeldin.
Özgür Gürbüz: Hoşbulduk. Ben kendime ?yeşil muhabir? diyorum daha çok!
ÖM: Tamam, öyle de diyebiliriz. Çevre haberciliği üzerine epeydir Türkiye?de gelişen bir durum olduğu söylenebilir bence. Gazeteler haber takibine başladı.
ÖG: Doğru, bir kaç gazete özellikle bu alandaki haberleri artık öne çıkarmaya ya da önemsemeye başladı, bu iyi bir gelişme. Bundan sonraki adım herhalde derinlemesine haber yapmak olacak. Şimdi hâlâ, -Türkiye?deki bir çok gazete için söylüyorum, bir iki gazete var bunların dışında tutacağımız- bir gazete haberi demek bir felaket haberi demek, bir de onun fotoğrafı olursa harika! Özellikle de hafta sonları, gündemin boş olduğu zamanlarda veya Pazartesi günleri böyle. Ama bu değişmeye başladı, bunun arkasını da getirebilirsek çok iyi. Çünkü haber takibi, özellikle çevre konularında çok önemli.

Avi Haligua: Takibin ötesinde bir de sebep-sonuç ilişkisi ve yapılabilecekken nelerin yapılmadığı ile birlikte verilmesinde fayda var.
ÖG: Çok doğru. Umuyorum ki oraya doğru gidecek. Tabii uzmanlık gerektiren bir konu, ne yazık ki çok dallanıp budaklanan bir konu; trafik sorunundan tutun hayvan haklarına kadar uzanan koskoca bir yelpazeden bahsediyoruz, ya da enerjiyle çok ilişkili.
ÖM: Bir de başımıza iklim çıktı, dünyanın en basit konusu sayılmaz doğrusu. Bilmiyorum bana katılır mısınız, mesela Kaz Dağları?ndaki altın arama konusunda, medya, hem oradaki üreticilerle, oranın sakinleriyle, hem STK?larla görüşerek, onları yakından takip ederek meselenin iyi bir fotoğrafını vermeye çalıştı, biz de üzerimize düşeni yapmaya çalıştık. Belek?te golf sahası yapmak için kesilen ormanlarla ilgili olarak, gerek havadan çekilen fotoğraflarla, gerekse golf ilgilileri sıkıştırarak bilgi verdi medya. Nükleerde ne oluyor bilmiyorum, ama bir kıpırtı olduğu söylenebilir çevre haberciliği konusunda belki.
ÖG: Belek ve Kaz dağları bir çok gazetecinin, yazarın, çizerin gittiği, bildiği yerler. Benim sıkıntım sadece bunun görünüyor olması aslında.
AH: Ben de tam onu söyleyecektim, kişisel deneyim de çok önemli hale geldi aslında, gazeteci için de öyle olmalı ki, görmediğimiz yerler tamamen gündem dışına itiliyor.
ÖG: Kesinlikle öyle. Mesela Munzur Vadisi?nden bahsettiğinizde kimse orayı görmediği için, hiç gitmeyeceği için buradaki haber aynı önemi taşısa da gündeme gelmiyor. Orada da barajlar kurulmaya çalışılıyor, orada da altın aranıyor, ama Munzur gündeme gelmiyor veya Gümüşhane?de veya Artvin?de yine altın madenleri var, bunlar gündeme gelmiyor. Buraya doğru gitmesi lazım, ama olumlu gelişmelerin olduğu kesin, bunu da yadsımamak gerekir.
ÖM: Yatağan?da da mesela, kömürle çalışan ikinci termik santral gibi, bütün bu olan bitenden sonra insanın aklını durduracak nitelikle olaylar olabiliyor. Yatağan da Kaz Dağları kadar yakından takip edilmedi medyada, ama Anadolu Ajansı?ndan gelen habere göre, bizzat orada yaşayanların hem de STK?ların Yatağan?da ikinci kömürlü termik santrali kurmak isteyen şirketin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunu anlatan temsilcilerine ?yok, kazın ayağı öyle değil!? diye karşı çıkması, hatta çocuğu ile gelen bir hanımın ?ben bu çocuk için, gelecek kuşağım için buraya bir santral yapılmasına karşı duracağım? demesi çok olumlu.
ÖG: Çok önemli bir gelişme görmeye başladım; çevre sorunlarında karşı çıkanlar genellikle küçümsenirdi halk tarafından, çevreciler bir şey bilmez, ?bir kaç çiçek böcek uğruna aslında çok önemli bir yatırıma karşı çıkıyorlar? diye düşünülürdü.
AH: Ya da romantiklerdir, üç tane ağaç kesilecektir, o üç ağaç kendisini sübvanse eder, ama arada da bir fabrika konmuş olur gibi bir düşünce vardı.
ÖG: Şimdi bu tam tersine döndü, ne zaman bir çevre konusu gündeme gelse, çevreciler bir şeye karşı çıksa, mesela Yatağan?da termik santrale karşı çıksa, veya altın Kaz Dağı?nda, onlara karşı suçlama dönüp dolaştığı ?vatan hainliği? oluyor, teknik ve sağlam bir argüman sunamamaya başladılar, çevreciler o kadar donanımlı çıkıyorlar ki bu mücadeleye, genellikle konuyu karşıdaki firmadan, madencilerden daha iyi biliyorlar. Sanıyorum firmaların da derslerini daha iyi çalışıp gelmeleri gerekiyor.
ÖM: Ama yok çalışabilecekleri bir konu, kömür yakan santrallerin bütün dünyada derhal, 10 yıl için ya da 5 yıl için durdurulması, morotoryum ilan edilmesi, ondan sonra eğer teknoloji gelişmiyorsa da tümüyle yıkılması gerektiğini dünyanın en önemli bilim insanları söylemeye başlayınca, nasıl bir argümanla çıkacaklar.

ÖG: Uluslararası Enerji Ajansı?nın yeni bir raporu yayımlandı 15 gün önce, yeni kömür santrallerinde karbondioksit emisyonlarını %50 azaltabiliyorlarmış. Bu çözüm müdür değil midir bilmiyorum, ama bunu aslında onlar da bilmiyorlar. Yani durum o kadar kötü ki… Türkiye?de bu kadar senedir Yatağan?dan Gökova?dan bahsediyoruz, küresel ısınmanın çok öncesinden, yıllardır süren şikâyet baca gazı arıtma tesisleridir. Türkiye?de şu anda 2 santralde bildiğim kadarıyla baca gazı arıtma tesisi var bütün bu yaygaraya rağmen.
ÖM: Evet inanılacak gibi değil.
AH: Bir yandan da demin bahsettiğin gibi raporları okumaları, yeni teknolojileri takip etmeleri gerekmiyor mu? Biz iyi hazırlanmış olabiliriz ama demek ki yeterince büyük bir baskı kuvveti oluşturamadığımız da bir gerçek. Yani oluşturduğumuz yerde onlar da herhalde başka türlü alternatif arayışlarına gireceklerdir.
ÖG: Bunun çok iyi örneğini Kaz Dağları?nda gördük. Bergama altın madeni tartışmaları sırasında, 10 yıl önce, 96-97 yıllarında ben Yeni Yüzyıl gazetesindeydim ve hiç yeraltı madenciliğini duymamıştım; en kolayı yer üstünden toprağı aldığınız gibi atıyorsunuz sonra siyanürle ayrıştırıyorsunuz altın çıkartıyorsunuz, oysa şimdi madenciler, ?Kaz Dağları?nda belki yeraltı madenciliği yapılabilir? demeye başladılar. Demek ki sıkıştılar ve bu noktaya geldiler.
AH: Maliyeti yüksek yöntemleri tercih etmeye başlıyorlar.
ÖG: Bu, 10 sene önce de olan bir yöntemdi ama Bergama?da hiç konuşmak istemediler bunu.
ÖM: Tabii, çünkü çok daha kârlı bir yöntem diğeri. Biraz kitabından söz edelim.
AH: Bir yandan da başka gelişmeler de var; medyanın ilgisi ve aktivizm kısmı gelişiyor ama bir yandan da bu konuda perspektif geliştirmeleri konusunda da adımlar atılmaya başlandı. Geçen hafta Ümit Şahin?le Ömer Madra?nın birlikte yazdıkları kitaptan bahsetmiştik. Türkçe?de çeviri kaynak zaten azdı, bir yandan çeviriler artmaya başladı bir yandan da doğrudan Türkçe kitaplar da çıkmaya başladı iklim değişikliği ve iklim değişikliği politikası üzerine. Seninki de, aslında bu az sayıdaki kitaptan biri. İlginç bir tarafı var; hayvanların mı insanların mı dahaakıllı olduğuna dair bir soruyla başlıyorsun, ineklerle insanlar arasında bir analoji kuruyorsun. Neden inek, köpek, keçi, karınca diye devam ettirmeyi tercih ettin? Kitabın bölüm başlıklarını söyleyeyim henüz okumamış olanlar için, -ki okumamış olma ihtimaliniz yüksek, daha yeni dağıtımı başladı- Enerji ve İnekler, Enerji ve Köpekler, Enerji ve Keçiler, Enerji ve Karıncalar ve Fırtınayı Hisseden İnek Çömelir bölümlerinden oluşuyor kitap.
ÖG: İsterseniz sondan başlayayım, ineklerin çok sevdiğim bir özelliği var; fırtına çıktığında otlayan bir inek olduğu yerde çömeliyor ve fırtınanın geçmesini bekliyor. Yani fırtınanın üstüne gitmek gibi bir derdi yok. Küresel ısınmayı bir fırtınaya benzetirseniz, üzerimize geliyor, bunun sorumlusu biziz, yaptığımız işler, yani her hareketimiz belki de şu anda o fırtınaya yol açıyor, ama insan hiç bir şey yapmadan devam etmek istiyor, en büyük sorun bu. Kitapta ele aldığım bütün hayvanların bir özelliği var, keçiler inatçıdırlar mesela, bunu ?aslında keçiler kadar inatçı olmalıyız bu mücadelede? mesajını vermek için kullandım. Köpeklerin hepimizin bildiği çok basit bir özelliği var, fazla kemik bulduğunda toprağa gömer, saklar. Ama insanlar sofrada ne var ne yoksa, sanki yarın ölecekmiş gibi silip süpürüyorlar yemek yerken. Sadece yemek yerken değil, alışverişe gittiğinde, o büyük alışveriş merkezlerine girdiğinde ihtiyacından fazla kıyafet alıyor ve her alınan kıyafet fazladan enerji tüketimi demek aslında, çünkü bunun için enerji harcanıyor. Mesela inekler 45 kilo ot yer, ama ondan daha fazlasını yemez, yani çayıra başıboş bırakıldığında çayırı silip süpüren bir inek yok. Ama Kaz Dağları?na insanları bıraktığınızda Kaz Dağları?nı silip süpürebiliyor insanlar. Bunu da sadece 10 senelik bir kâr için, hiç geleceği düşünmeden yapıyor. Hayvanların bu özelliklerinden yola çıkarak insanları biraz kızdırmak istedim açıkçası, ama genelde kitap enerji tüketmeme hakkıyla ilgili. Bunun ilginç olduğunu düşünüyorum, durmadan hep haklardan bahsediyoruz, insan hakları gibi, sağlıklı yaşama hakkı gibi, çok temel bir hakkı atladığımızı düşündüm, insanların enerji tüketmeme hakkı olmalı. Ben İstanbul?da yaşıyorum, eğer beni her gün bu dev kentin bir ucundan bir ucuna özel araba ile gitmeye zorluyorsanız beni fazla enerji tüketmeye teşvik ediyorsunuz demektir, benim enerji tüketmeme hakkımı gasp ediyorsunuz.
AH: Bir hakkın hak olduğunu kabul edildikten sonra, bu hakkın hayata geçebilmesi için ne gibi mekanizmaların ihtayaç dahilinde olduğu konuşulur hemen ardından. Öyle bir hak olduğu kesin, çünkü bu konuyla ilgili çok fazla konuşulmaya başlandığını görüyoruz. Bu hakkı nasıl uygulayabiliriz İstanbul?da?
ÖG: Sorun da zaten burada, enerji söz konusu olduğunda bize önerilen hep bireysel eylemler, ?ampulünüzü değiştirin? vs., elbette bireysel tercihlerin sonuca ulaşacağına inanıyorum ama çok uzun zamana ihtiyaç var ve o kadar zamanımız yok, bu yüzden de hükümetlerin, yasa yapıcıların devreye girmesi gerektiğini düşünüyorum. Kitapta da bunun örneğini vermiştim, hep konuşuyoruz, televizyonu düğmeden kapatırsanız %5 daha az elektrik harcamasını sağlıyorsunuz bu aletlerin, halbuki bence artık böyle bir lüksümüz yok, o uzaktan kumandalarda on-off dediğimiz açma-kapama düğmesini ortadan kaldırırsanız imalat aşamasında, herkes paşa paşa kalkıp televizyonunu düğmesinden kapatır.
AH: Ama gidişat tam aksi yönde, televizyonu kapatabilmek için televizyonun üzerinde bir tuş dahi yok zaten, yani doğrudan standby pozisyonunda kalmak üzere tasarlanmış televizyonlar.
ÖG: Ne yazık ki öyle.
AH: Burada söylemeye çalıştığın şu sanırım; tüketicinin alışkanlıklarını değiştirmesi kadar, üreticinin de ürettiği ürüne dair değişiklikler yapması lazım?
ÖG: Yasa yapıcıların bir işlevi olması lazım, eski çevre bakanı Osman Pepe?nin bence o çok kötü demeci herşeyi özetliyor: ?Ayşe teyze düdüklü tencere kullansın? demek hükümetin görevi değildir, madem bu kadar ihtiyaç var, hükümetin düdüklü tencerenin üzerindeki vergileri, ÖTV?yi, diğer vergileri indirerek, düdüklü tencereyi, kullanılabilir kılması gerekiyor.
ÖM: Tam da bu noktada, yeni hazırlanmakta olan, aslında şimdi çeşitli olaylar yüzünden biraz gündem dışı kalmış olan sivil anayasa meselesinde de aynı durum var. Sağlıklı bir çevrede yaşamanın bir hak olmaktan çıkarılması, bu konuda yapılması gerekenleri devletin bir görevi olmaktan çıkarılması söz konusu. Söylediklerine aynen katılıyorum; bireysel olarak yapılacak pek çok şey var şüphesiz ki, toplu taşıma araçlarını daha çok, arabayı az kullanmak gibi şeylerden başlamak üzere, akla, sağduyuya, mantığa uygun pek çok şey yapmak hem gerekiyor hem de bu doğal bir süreç. Ama bununla yetinilebileceğini söylemek yanlış, çok önemli bir noktaya işaret ettin bence. Hükümetler, karar alıcılar, ana görevlerini bireye bırakıyorlar.
ÖG: Bireysel önlemleri kesinlikle yadsımıyoruz, tabii ki insanlar kendilerini değiştirecek ki, içinde bulunduğumuz sistem de değişsin, ama acil yapılması gereken bir şey var, küresel ısınma çok ciddi bir sorun, önümüzde 10 sene içinde ne yaptıysak yaptık, yapmadıysak sadece ölen insanları saymaya başlarız, bu kadar ciddi bir konuyla karşı karşıyayız. Mesela evlerimizde kullandığımız akkor ampullerin satışı İngiltere?de önümüzdeki yıldan itibaren yasaklanıyor.
AH: Avustralya?da yasaklandı bile.
ÖG: Aslında en bilinçli toplumlarından bahsediyoruz, demek ki tüketicinin kendi başına tercih yapması işlemedi ve hükümetler kesin çözüm için bunları yasakladı. Edison ampulü 1879 yılında yapmış, 1990?lara gelene kadar bu verimli ampül dediğimiz ampüller hiç konuşulmamış bile. Bir kıyaslama yaptım, ilk uçanlar Wright Kardeşler, ilk uçtuklarında 1905?ti sanıyorum ve 1980?lerin sonunda uzay mekiği ile uzaya gitmişiz. Uçakta bu kadar büyük bir teknolojik gelişme olmuş ama ampulde hiçbir ilerleme yok. Birileri bizim aslında enerji tüketmemizi istiyor.
AH: Şimdiye kadar kimsenin çok umrunda değildi diyebilir miyiz? Mesela uçakta teknolojiyi geliştirmeye çalışırsınız, tam da piyasa koşulları yüzünden çünkü tükettiğiniz enerjinin maliyeti yüksektir, düşürmeye çalışırsınız daha çok kâr etmek için, ama 100 wattlık bir ampülün size götürüsü çok fazla değildir, bunun 100 yerine 20 watt?a düşmesi sizin faturanızda ciddi bir değişiklik yaratmaz. Tabii ne kadar yaktığınıza ve kaç adet ampül olduğuyla bağlantıl, ama sonuçta küçük bir maliyettir. Küçük bir maliyet için de araştırma geliştirme fonlarını oraya harcayacağına büyük kâr getirecek konular üzerine gitmek daha anlamlı serbest piyasa mantığında.
ÖG: Zaten öğretilen de budur, 30 bin liralık bir araba aldığınızda didik didik edersiniz arabayı, ama elektrik faturasını kimse didik didik etmez. Yani fatura her ay gelir, bir sürü para çıkar cebinizden düzenli olarak, ama onu vermek zorunda olduğunuzu hissedersiniz.

Kitabın ilk başında özellikle petrol şirketlerinden başladım; dünyanın en zengin 10 şirketi sıralaması çok ilginç bir sıralama bence. Yani insanların buna dikkatli bakması gerekiyor. En başta Wallmart var biliyorsunuz, Wallmart?ın yıllık cirosu 351 milyar dolar ama yıllık kârı 11 milyar dolar sadece. 351 milyar dolar ciro yapıyor, dünyanın en büyük firması, ama kârına baktığınızda 11 milyar dolarda kalıyor. Listenin sonudaki petrol şirketi Total?e bakın, 168 milyar dolar cirosu var, yani Wallmart?ın yarısı kadar, ama kârı 14 milyar dolar, Wallmart?tan 3 milyar dolar daha fazla.
ÖM: Oransal olarak kat be kat fazla kâr ediyor.
ÖG: İlk 10?daki firmalara baktığınızda hepsi petrolle ilgili işler yapıyor Wallmart dışında.
AH: Ya petrol, ya da otomotiv.
ÖM: Çevre ve iklim meselelerine yönelik kitapların çoğunun temel amacı hükümetlere hem ulusal düzeyde hem de uluslararası düzeyde baskı oluşturmak bu konuda. Yani, karbon vergisi olmadan istediğimiz kadar düdüklü tencere kullanalım, ampulümüzü değiştirelim bu işten kurtulamayacağımız apaçık ortada.
ÖG: Karbon vergisine gelene kadar hükümetin karbondioksit emisyonlarını kısması, bu konuda hedef koyması lazım. ?Kyoto?ya olumlu bakmak?la hiçbir şey olmuyor. Ben de bir çok şeye olumlu bakıyorum, mesela gazetede %50 zam verseler bana olumlu bakarım, ama %50 zam cebime girmediği sürece bana hiçbir katkısı olmaz. Kyoto?ya da olumlu bakabilirsiniz, hatta 10 sene olumlu bakın, ama Kyoto?yu imzalayıp cebinize koymadıktan sonra Türkiye?deki hiçbir insana olumlu katkısı olmaz.
ÖM: Konulara çevreci ya da yeşil baktığınız zaman, ?enerji tasarrufu? dediğiniz zaman, ?ayakların biraz yere bassın canım? deniyor, oysa bence enerji tasarrufuna gitmek en ekonomik yol da aynı zamanda. En ucuz maliyetli yol, çözüm zaten enerji tasarrufundan geçiyor.
ÖG: Mesela bir rüzgâr türbini kurduğunuzda, 1 kilowat başına 20 gr. karbondioksit salıyor, yani çok az. Bu yüzden rüzgâr enerjisi çok önemli bir kaynak, herşeyden önce tasarruf yapıyorsun, sera gazlarını indiriyorsunuz, küresel ısınmayı da durdurmaya başlıyorsunuz.
AH: Dünyanın en büyük 500 firmasından ilk 10?una bakacak olursak, bu durumda böyle bir ekonomik tasarruf ekonominin bütünü açısından kârlı olabilir, ama o en büyük 10 şirket açısından felaket olur ki yönetenlerle bu 10 şirket arasındaki doğrudan ilişkiler fasiküller tutar herhalde. Dünyanın nasıl yönetildiğini biliyoruz. Temel problem bu galiba?
ÖG: Türkiye?den örnek verelim, Bence Ali Babacan?ın tarihe geçecek bir sözü vardı; yenilenebilir enerji görüşmelerinin olduğu sene 2005?te işadamlarını onu ziyaret ediyor, çünkü Ali Babacan?ın engellediğini öğreniyorlar yenilenebilir enerji yasasını, ki 1 sene boyunca engellendi, Meclis?e bir türlü gelmedi, o da şunu söylüyor ?ben Amerikan Enerji Ajansı?na, BP?ye sordum, yenilenebilir enerji gereksizdir dediler? diyor.
ÖM: Gerçekten mi?
ÖG: Kitapta da var, Dünya gazetesinde yayımlanmıştı, inanılır gibi değil.
ÖM: Doğrusu bunu bilmiyordum. E, bir bilene sormuş!
ÖG: Evet BP?ye sorarsanız alacağınız cevap belli.
ÖM: Başkasına sorup başka bir cevap da alabilirdi.
AH: ?Böcek ilacını en yakın nereden alabilirim?? diye sivrisineğe sormak gibi bir şey, ?Gerek yok ya, herşey iyi? dışında vereceği bir cevap yoktur herhalde.
ÖG: Nükleer yasa Meclis?ten geçti, onu da nükleercilere sormuşlar. Yasada diyorki, ?firma enerji santralinin sökümünü Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, TAEK?in belirleyeceği koşullarda yapar.? TAEK?le konuştum, bu yasa çıkarken daha santralin nasıl söküleceği belli değil, TAEK oturacak, düşünecek, hazırlayacak birşeyler, sonra ona göre santral sökülecek. Ama yasa geçti bile. Şimdi bundan sonra TAEK ?nükleer santral sökümü şöyle olur? derse gelirsiniz Sinop?da veya Mersin?de nereye kurulacaksa santral, kapısına bir tabela çakarsınız, ?sökülmüştür? dersiniz olur biter. Yönetmelik böyle hazırlanırsa böyle olacak. Böyle bir yasa nasıl geçer? Hiçbir şeyi görmeden herşeyi 4 sayfaya sığdırıyorsunuz.
ÖM: Dünyanın muhtemelen en tehlikeli, en karmaşık ve en tartışmalı konularından biri. Bunu sadece çevreciler ile yerleşik düzen arasındaki tartışma olarak öngörmüyorum. Doğrudan doğruya maliyetinden başlayarak düşünelim; 3 milyar dolardan aşağı mal edilebilir mi, edilemez mi? Oxford araştırma grubu, ?yüzyılın içinde 3 bin tane yapılmazsa küresel ısınmaya hayatta deva olamaz? diyor. Oysa yeni yapılan da sadece 31 tane var. Sonuç olarak bu kadar karmaşık bir konuda 4 sayfalık, müsvedde gibi denebilecek bir metinle bu yasayı çıkartmak çok endişe verici aslında. Enerji Bakanı?nın diyeceği bir şey vardır herhalde?
AH: Bence sormayalım!
ÖG: Yasanın 5. madde 3. fıkrası diyor ki, ?şirket TAEK?in yayınlayacağı ölçütler çerçevesinde yakıt temininden ve işletme döneminin sonunda santralin devreden çıkarılması ve sökümünden sorumludur?. TAEK bunları belirleyecek. Hangi şirket bu ihaleye girer? Bunu da anlamıyorum, bir de nükleer santral için böyle bir ihale nasıl olabilir?
AH: Bu ihaleye giren iyi niyetli midir, o da belirsiz.
ÖG: Bu çok ciddi bir şey, kömür santrali gibi, baraj gibi nükleer santral yapmaya çalışıyorlar, ihale tamamen rekabete dayalı, en ucuz fiyatı veren, yani devlete en çok katkı payını veren ihaleyi alacak. Kâr etmek isteyen bir şirket için resmen bu işi doğru yapmamaya teşviktir, çünkü en ucuz yapmaya çalışacaksınız. ?Ucuz etin yahnisi pahalı olur? diye bir söz var, nükleer santralde böyle bir şeyi kaldıramazsınız, en ufak bir hatayı kaldırmayacak bir konu. Maliyeti düşürmeye teşvik ediyor bu yasa.
ÖM: Bir de ne kadar enerji tasarrufuna yol açacağı, küresel iklim değişikliğini yavaşlatmada ne kadar payı olabileceği gibi hesaplar hiç yok.
ÖG: Zaten böyle bir plan yok, bu yasanın son bir sayfası da kömür santrallerine teşvik için eklenmiş bir şey. Böyle bir ciddiyetsizlik olamaz. Nükleer enerji ile ilgili bir yasa hazırlıyorsunuz ve bu hükümet iktidara geldiğinden beri nükleer enerjiden bahsediyor neredeyse, bunun affı yok. Ciddi ciddi çalışsalardı belki biraz başka şeyleri konuşuyor olacaktık burada, ama 4 senedir yapılan 4 sayfalık bir müsvedde parçası, yani ciddi anlamda çok kötü. Onun da bir sayfası kömür santrallerine teşvik için ayrılmış, 1000 megawatt?ın üzerindeki kömür santrallerini 15 yıl boyunca enerji alımına dair bir teşvik, 1000 megawatt?ın üzerinde olacak, 2014?e kadar işletmeye girecek en geç.
ÖM: Kömür santrallerinin bütün dünyada acilen ve derhal yasaklanmasını, kömürle yakılan bütün enerji santrallerinin yeryüzünün heryerinde yasaklanması, bir moratoryum konması önerilirken, Türkiye?de teşvik getiriliyor! Bu aklın alacağı bir iş değil gerçekten.
AH: Bu ayın başında rüzgâr enerjisi için de bir ihale açıldı, onun için de benzer teşvikler var mı?
ÖG: Rüzgârda 10 senelik alım garantisi var, ama böyle bir şey yok. İnanılmaz şeyler var, nükleer santrallerin söküm işlerinde devlet işe giriyor, %25?ini hükümet karşılayabiliyor, eğer parası yetmezse.
AH: Vergi toplanacak zaten.
ÖG: Ayrıca elektrikten katkı payları var, nükleer pahalı bir iş, onlar da aslında bu yasa ile bunu resmen ortaya koyuyorlar; bu iş pahalı, o kadar kolay değil. Bu kadar yıl boyunca ?rüzgâr işe yaramaz? dediler, ?pahalı? dediler, ?kesilir? diye insanları kortuyorlar bir sürü şey söylüyorlar.
AH: Sürekliliği olmaz.
ÖG: Rüzgâr kapasitesinin iki katı üzerinde başvuru geldi özel firmalardan, devletin hiçbir payı yok. Burada özel firma giremeyeceği için bir madde konmuş, ?gerekirse kamu yapar nükleer santrali? diyorlar. Yani kendilerinden o kadar emin değiller, eğer nükleer enerji ucuz olsaydı, temiz olsaydı, sorunsuz olsaydı bugün özel şirketleri durduramazdınız. Referans gazetesinde vardı bugün, Sabancı Holding en hevesli şirket, onlar bile bu yasaya isyan ediyorlar. Açıkcası bence bu nükleer yasa az önce bahsettiğimiz kömürle ilgili maddenin bir paravanı olarak geçirildi. Buradan çıkacak sonuç kömür santrallerinin yapılması, yoksa hiçbir aklı başında enerji firması bu yasayla nükleer santral yapmaz, eğer başka bir bildiği yoksa.
ÖM: Küresel ısınma açısından, doğrudan doğruya ölümün ta kendisi olduğu ispatlanmış durumda artık kömür yakan santrallerinin, bıraktım çevre kirliliğini, Yatağan?daki gibi kanser yapmasını. Mesela Amerika?da cıva zehirlenmesi yüzünden, 600 bin bebeğin geri döndürülemez beyin hasarıyla doğduğu belirtiliyor.
ÖG: Sadece kömür santralleri yüzünden değil mi?
AH: Sadece Silopi?de 6 ay içinde 600?ün üzerinde düşük haberini vermiştik termik santrallerle bağlantılı olarak.
ÖM: Böyle bir araştırmayı daha yeni okuduk; dolayısıyla -radyasyonu geçiyorum- küresel ısınma açısından nükleerin belki nispeten iyi olduğuna dair bir argüman dahi ileri sürülebilir kömür ve petrolle kıyaslandığında, ama kömür şu anda gerçek bir idam fermanı, bunu herhangi bir rapordan okuyabilirsiniz dünyadaki ve Türkiye?de onu geçirmek için bir de nükleeri kullanıyorlar. inanılacak şey değil! Ne diyeceğimi bilemiyorum.
ÖG: Diyecek bir şey var tabii, insanlara şunu anlatmak lazım; nükleerin teknik bir zorunluluk olduğu masalına inanmasınlar. Türkiye için konuşuyorum, Türkiye?nin enerji politikası Türkiye?ye has bir politikadır, bunu anlamak lazım; Türkiye?nin enerji kaynaklarına baktığınızda dev gibi potansiyeller var, rüzgâr türbini kurmaktan da öte Türkiye?nin yapacağı işler var. Biz enerjiyi hiç akıllıca kullanmıyoruz, çok basit bir şekilde anlatmak gerekirse, Almanya?da aynı işi 4 kat daha az enerji kullanarak yapıyorlar. Bütün ülkelerin istatistiklerini buldum, inanılmaz bir şey , adi Almanya?yı falan bırakalım, Balkan ülkeleri, eski Doğu Bloku ülkeleri de çok kötü kullanıyorlar enerjiyi, ama bunu hızla değiştiriyorlar. Türkiye?de son 10 yıla bakıyorsunuz neredeyse gram oynamamış.
ÖM: Son bir soru, bunun cevabını kimsenin bileceğini sanmıyorum ama ikinize de sorayım; neden böyle yapıyorlar?
ÖG: Birileri enerji tüketmemizi istiyor, bu işten para kazananlar bence bu işin arkasında lobi faaliyetleri yapıyorlar. Bunu açıkça biliyorum, her gün Meclis?e mutlaka büyük bir doğalgaz şirketinin, kömür şirketinin, enerji şirketinin ziyaretleri vardır. Ben eskiden Greenpeace?de çalışırken Meclis?e gittiğimde ?isim vermeyeyim- iki milletvekilini ziyaret ettim bu yasayla ilgili, ?siz neredesiniz, sizi ilk kez görüyoruz ama hergün bize başkaları geliyor? demişti bir milletvekili. Bilmiyorum sorunuzu yanıtlayabildim mi?
AH: Bunlar dünyanın ihtiyaçlarına göre gerektiği gibi vergilendirilmedikçe bu şekilde devam edecek. Konuyu 8 Aralık?a bağlamakta mahsur var mı?
ÖG: Bence yok, ?ineklerinizi alın ve gelin? diyebilirim. 8 Aralık çok önemli bu anlamda. Açıkçası biraz garip bir ülke olduk, bu nükleer ihalesinin arkasından herkes konuşacak, zaten konuşmaya da başladılar. Yolsuzluk söylentileri vs. Ne yazık ki biz de bu işlere sesimizi çıkarmayarak dahiliz. Ben öyle görüyorum, yani eğer sesimi çıkarmıyorsam bir gazeteci olarak.
ÖM: Suç ortağı oluyorsun demektir.
AH: Yani tarafsız kalabilmek diye bir şey söz konusu değil, ya oradasınız ya buradasınız.
ÖM: O yüzden 8 Aralık Cumartesi günü Kadıköy?de olmak gerek.
AH: Amerika?daki kampanyayla birleşti, gittikçe genişleyen bir kampanya var, küresel çapta bir alarm verilecek, 8 Aralık?ta Türkiye de dahil olmak üzere. Avustralya?da da daha bu hafta sonunda 150 bin kişinin, 50?den fazla şehirde, kasabada ve eyalet başkentinde küresel ısınmaya karşı bir yürüyüş yaptığını öğrendik. Bundan başka bir şey yok ve bu cephe kazanılmalıdır. Kâra karşı vicdan cephesini kuvvetlendirmedikçe işimiz çok kolay değil gibi.
ÖG: Sokağa çıkmıyorsanız aslında suçunuz var veya sesinizi bir şekilde çıkarmıyorsanız bu işlerden sorumlusunuz açıkcası. Kömür santralleriyle ilgili bir şey daha söyleyeyim; bir çok başvuru var EPDK?ye (Enerji Piyasası Denetleme Kurumu) kömür santrali lisansı almak için. Bir çoğu ithal kömürle çalışan santraller ve bu yüzden de kıyı bölgeleri seçiliyor. Bu lisansı aldığınızda o kıyı bölgelerinde başka işler çıkmaya başlıyor, o bölgede hak kazanıyorsunuz, kömür santrali yapamazsanız ileride o bölgelerde büyük bir ihtimalle turizm tesisleri görebiliriz onu da söyleyeyim. Çünkü en güzel kıyılarda, özellikle Çanakkale?de, yine batıya yakın, Marmara?ya yakın bölgelerde lisans başvuruları dikkatimizi çekti. Çok küçük firmalar, hiç duymadığınız firmalar inanılmaz büyük lisans başvuruları yapıyorlar. Bunun arkasından da başka şeyler çıkarsa şaşırmayın, onu da bir dipnot olarak düşelim.
ÖM: Çok teşekkür ederiz.

Kitabın Künyesi
Enerji Ve İnekler / Enerji Tüketmeme Hakkı
Özgür Gürbüz,
Yeni İnsan Yayınları,
Yayın Yönetmeni : Aytaç Timur
Kapak Tasarımı : Demet Demirçeviren
Kapak Resmi : Miguel Ugalde, Mike Wade
Kapak Fotoğrafı : Petr Kovar
Editör : Akif Pamuk, Basri Yaşar
Düzeltmen : Songül Kırgezen
ekoloji,
kasım 2007,
126 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Doğa
Tırtıl Yazıları – Erdal Şekeroğlu

?Prof. Dr. Erdal Şekeroğlu, ?doğayı konuşturanlar, okuyanlar? sülalesinin on binlerce üyesinden biridir ve ne mutlu bize ki, bizim zamanımızda ve...

Kapat