Erasmus’un Politik Görüşleri – Evrin Akkuş
2.4. Erasmus’un Politik Görüşleri
Erasmus dini kimliği ve insan olmayı düşüncesinin merkezine koyduğundan
87 Erasmus, Deliliğe Övgü, s.151.
88 Desiderius Erasmus, Complaint of Peace, Chicago, The Open Court Publishing co., 1917, s.45.
yönetim ve siyasete ilişkin görüşleri dini görüşleriyle içiçedir. Dolayısıyla hemen her
eserinde buna ilişkin görüşler yer almakla beraber siyaset konusundaki temel eseri
daha sonra İmparator olacak olan Prens Charles’a adadığı Education of Christian
Prince’dir (Hıristiyan Prensin Eğitimi). Erasmus eserinde iyi bir prensin nasıl olması
gerektiğini ayrıntılarıyla ortaya koymuş ve bebekliğinden itibaren iyi bir prensin
nasıl yetiştirileceğine dair öneriler sunmuştur. Erasmus bu önerileriyle siyaset
teorisinde kült eserlerden olan Machiavelli’nin Prens’inin tam zıttı görüşler ileri
sürmüştür. İki eserin karşılaştırılması ile ulus-devlet yapısının şekillenmeye başladığı
bu geçiş sürecinde ulusalcı ve evrenselci iki düşünürün çatışması açıkça
görülmektedir. Machiavelli kentlere bölünmüş bir İtalya yerine birleşik bir İtalya
devleti idealinden hareketle bunun sağlanması için Prense her yetkiyi vermiş ve bunu
yapabilmek için de siyasetten ahlakı çıkarmıştır; prens özel yaşamında ahlak
kuralarına bağımlıyken yöneticilik işleri ahlaktan bağımsız kılınmıştır.89 Erasmus ise
şimdi ayrıntılarıyla göreceğimiz üzere, prensin hayatında erdemi, halkın refahını ve
barışı öncelikli özellikler olarak sunar. Evrensel barış düşüncesinden hareketle
savaşın hiçbir şekilde yönetim içinde yer almamasını, mümkün olduğunca
engellenmesini ister.
Erasmus eserinde öncelikle Prensin seçiminin aslında ne kadar önemli olduğu
ama nasıl ihmal edildiğine değinir:
Gemide dümeni en soyluya, en zengine ya da en güzel olana değil, en yetenekli, göz açık ve güvenilir
olana veririz. Benzer olarak krallık da diğerlerinden daha fazla kral niteliklerine haiz olanlara emanet
edilmelidir. Yani bilge, adil, ölçülü, ileri görüşlü ve halkın iyiliğini düşünen biri olmalıdır. Soyağacı,
altın ve mücevher kaptanın gemisini yönlendirmesindeki etkililiklerinden daha fazla etkili değillerdir
devlet yönetiminde.90
Bu ifadelerle Erasmus idealindeki yönetim biçimi olarak yöneticinin seçimine
dayanan demokrasiye işaret etmiş ama zamanın yaygın biçimi olan monarşiyi de
onaylamıştır. Philips Erasmus’un politik görüşlerine yönelik bir eleştiride onun
“…teoride demokrat, mizaç olarak aristokrat ve şartların zorlamasıyla da monarşist”
89 bkz.: Machiavelli, Hükümdar ( Il Principe), çev. H. Kemal Karabulut, İstanbul, Sosyal Yayınlar,
1998, özellikle XV.- XXIII bölümler. 90 Desiderius Erasmus, Education of AChristian Prince, trans. by Neil M. Cheshire ve Michael J. Heath, Ed. by Lisa Jardine, Cambridge, Cambridge University Press, 1997, s.5.
olarak nitelendirildiğini belirtiyor.91 Demokraside prensin seçimi önemliyken
monarşide ise prensin eğitimi önemlidir. Prens doğuştan iyi karakterli de olsa eğitim
gereklidir, çünkü eğitimle hem iyi doğmuş birinin bozulması engellenebilir, hem de
doğuştan yetenekleri olmayan birinin iyi olması sağlanabilir.92 Ayrıca Erasmus
Platon gibi, prensin aynı zamanda filozof olması gerektiğini de belirtir:
Filozof olmadan prens olamazsın sadece tiran olabilirsin. İyi bir prensten daha iyisi yoktur, tirandan
da daha yıkıcısı, nefret vericisi yoktur. … Ama “filozof”un bilim ve diyalektikte akıllı insanı değil iyi
ve doğru olanı arayıp, takip eden ve illüzyonist görünüşleri reddeden kişiyi temsil ettiğinin farkında
olmalısın. Filozof olmak ve Hıristiyan olmak aynı anlama gelir sadece terminolojileri farklıdır.93
Prensin halka tiranca davranması kitabın bir çok yerinde eleştirilmiş ve prens halk
üzerinde bir yöneticiden ziyade onları koruyan, kollayan ve onlara korkudan çok
kendisine sevgiyle bağlayan biri, bir baba gibi resmedilmiştir:
İyi bir prens uyruklarına, iyi bir babanın ev halkına davrandığı gibi davranmalıdır; zira krallık büyük
bir ailedir ve kral birçok insanın babası gibidir. Çünkü onların üstünde yer alır ama onlardan biridir:
insanları yöneten bir insan, özgür insanları yöneten özgür bir insan…94
Tanrı bütün iyi insanlarca sevilir. Yalnız kötüler ondan korkarlar ve bu hiç kimsenin incinmediği
türden bir korkudur. Aynı şekilde iyi bir prens de suçlular ve kötüler dışında kimsenin korkusunun
nesnesi olmamalı… Diğer yandan Karanlıklar Prensini hiç kimse sevmezken herkes ondan korkar,
özellikle de iyi insanlar, çünkü kötüler onun yanındadırlar. Benzer olarak tirandan da her iyi insan
nefret eder ve çok kötü insanlar dışında kimse ona yakın olmaz.95
Ayrıca üstteki alıntıda da gördüğümüz üzere Erasmus prens-Tanrı, tiran-şeytan
benzetmesi yapmaktadır. Tanrı ve Şeytan arasındaki fark gibi iyi bir Prens halkının
iyiliğini düşünürken tiran kendi amaçlarına hizmet eder:
Hıristiyan teolojisi tanrıya başlıca üç nitelik atfeder; mutlak güç, mutlak bilgelik ve mutlak iyilik.
Prens, sen de olabildiğince bu üç şey üzerinde uzmanlaşmalısın. İyilik olmadan güç tam anlamıyla
tiranlıktır, bilgelik olmadan ise yıkımdır, yönetim değil.96
Yönetim halk için, halkın iyiliği için olmalıdır. Kanunlar, halkın refahı için olmalı ki
bu da onların adalet, onur, insanların eşit özgürlüğü ve herkesin gelişimi ilkelerini
91 Philips, a.g.e., s.148.
92 Erasmus, Education of A Christian Prince, s.6.
93 A.e., s.15.
94 A.e., s.33-34.
95 A.e., s.23.
96 A.e., s.22.
hedef almalarıyla mümkün olur. Mutlak monarşinin egemen olmaya başladığı bu
dönemde, Erasmus günümüzün hukuk devleti ilkesini yansıtan görüşler de dile
getirir; yasalar sadece yönetilenleri değil yöneteni de kapsamalıdır: “…başkalarına
yasakladığı şeyi Prensin kendisinin yapması çok ayıp olmaz mı?” 97 Erasmus prensi
sınırlama konusunu da, prensin ahlaki sorumluluğuna, yani kendi inisiyatifine
bırakmaz; şayet kral kötüyse ve akıl almaz isteklerde bulunuyorsa yani bir tiransa, bu
durumda halk ona riayet etmemeli, krala karşı birleşerek onu kontrol altına almaya
veya geri çekmeye çalışmalıdır.98 Kısacası, Erasmus halka kötü krala karşı direnme
ve hatta kralı görevinden alma hakkını vermektedir. Devletin hem kendi insanları
üzerinde, hem de diğer devletler üzerinde etkin olmasını değil, halkın iyiliğini ve
refahını önemseyen Erasmus için bu düşünce gayet doğaldır. Bu düşünce dönemin
genel eğilimine ters düştüğü gibi, Erasmus’u, reform hareketinin devamı için
prenslere sonsuz itaati vurgulayan Luther’den ayıran noktalardan biri olacaktır.
Erasmus’un kendi yaşadığı dönemde siyasi olarak onunkine benzer görüşler
genel olarak görülmezken, yüzyılın sonunda, reform sonrası ortaya çıkan mezhep
çatışmalarında baskıyı sınırsızca artıran yöneticilere karşı direnme hakkını savunan
monarkomaklar, kötü yöneticinin geri çekilmesinde yöneticinin öldürülmesinin
(tyrannicide) de meşru olduğunu savunacaklardır.99 Monarkomaklar direnmeyi
doğrulamak için, mutlak monarşinin Ortaçağ devlet geleneğine ve her türlü
yönetimin temelinde bulunması gereken evrensel kurallara ters düştüğü için meşru
olmadığı görüşlerini ileri sürmüşlerdi.100 Erasmus’un prensi sınırlama dayanakları ise
yöneticinin ve yönetilenlerin insan ve Hıristiyan olmalarıdır: “Yönetici konumda
olan biri, özgür insanların başındaki özgür insan ve Hıristiyan milletin üstünde yer
alan Hıristiyan olduğunu hatırında tuttuğunda göreceği sınırlar içinde gücünü istediği
gibi kullanabilir.”101 Erasmus’un sözlerindeki eşit özgürlük, monarkomaklarda
yöneticinin eşitler arası birinci olduğu Ortaçağ devlet geleneği, Hıristiyanlık sınırı ise
evrensel kurallar şeklinde ifade edilecektir.
97 bu ifade için bkz.: Erasmus, Education of A Christian Prince, s.16, ve yasalar konusu için, a.e.,
s.79.
98 Erasmus, Complaint of Peace, s.47. 99 Mehmet Ali Ağaoğulları ve Levent Köker, Tanrı Devletinden Kral Devlete, 2. Baskı, Ankara, İmge Kitabevi, 1997, s.260. 100 A.e., s.263. 101 Erasmus, Complaint of Peace, s.47.
Bütün insanların özgür olmasının rolü Erasmus için sadece siyasi otoriteyi
sınırlayabilmesi değildir. Bütün insanlar özgür yaratıldığından ve Hıristiyanlar hem
de vaftizle ikinci kez özgür kılındıklarından, Prens halkı kendisine değil, kendisini
halka adamalıdır. Zira onların üstü değil hizmetkarıdır ve halk onu kabul ettiği sürece
prenstir. Bu sebeple sürekli halkın hizmetinde olmalı, tüm yaşamıyla onlara örnek
olmalı, herkese eşit davranmalı ve insanlar arasında eşitliği kuracak şekilde
uygulamalarda bulunmalıdır; yoksulların desteklenmesi, vergi koymak yerine kendi
harcamalarını kısmak gibi. Bunların yanında Prensin ülkesinin geleceği için yapması
gereken en önemli şey ise çocuklara iyi bir eğitim sağlamak olmalıdır:
Prensin ülkesi için başlıca dileği çocukların uygun metotlarla yetiştirilmesi olmalıdır. En çok
ehemmiyet kamu okullarına, özel okullara ve kızların eğitimine verilmeli, çünkü bu okullar
aracılığıyla çocuklar öğretmenlerin gözetiminde olurlar. Bu okullarda hem Hıristiyan prensiplerini,
hem de devletin refahı için faydalı olan ve onlara iyi nitelik kazandıran edebiyatı öğrenirler. Böylece
vatandaşlar kendiliklerinden doğru yolu takip edebileceklerinden bir çok yasaya ve cezaya da gerek
kalmayacaktır.102
Bu ifade Erasmus’un eğitime verdiği önem yanında, insanın eğitilebilirliğine ve
eğitim sayesinde iyiyi ve doğruyu bulabileceğine dair inancını da yansıtmaktadır.
Nitekim insanın kendi aklıyla doğru yolu ve iyiyi bulabileceği düşüncesi Martin
Luther ile temel çatışmasının konusunu oluşturacaktır.
Bunların dışında prensin ülkesinin iyiliği için yapması gereken en önemli şey,
Erasmus denince Deliliğe Övgü’den sonra ilk akla gelen şey olan “barış” içinde
yaşamayı sağlamaktır. Barış iyi ve doğru yaşamın en büyük şartıdır. Erasmus’un
savaş karşıtlığında hem insanların huzur içinde birarada yaşayabilmesi düşüncesi,
hem de zihinsel ve eğitsel konulara gereken zamanın ve ilginin gösterilmesi istekleri
etkin olmuştur. Lecler, Erasmus’un savaş karşıtlığındaki bu yönü şöyle dile getiriyor:
Savaşı kınamak için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Ama bunu, Renaudet’in dediği gibi, yumruklardan ve
kavgadan korktuğu için değil, onun düşüncesine göre “zihin ve hayır işleri evrensel barış gerektirdiği”
için yapmıştır.103
Barış aynı zaman da dinin de gerektirdiği bir şeydir. Keza, İsa da zaten bunu
emrederek yaşamıyla buna örnek olmuştur. Hıristiyan Prens de halkının iyiliği için
102 Erasmus, Education of A Christian Prince, s.72.
103 Lecler, a.g.e., s.115.
her zaman savaştan uzak durmalı, diğer bütün olanaklar değerlendirilmeden savaşa
girmemeli ama savaş girmek zorunlu olursa da bütün insanlar için en az zararla ve
bir an önce bitirmek için çabalamalıdır.104
Barış Erasmus’un düşüncesinde oldukça önemli bir yer tutar; Avrupa
devletlerinin ve Papalığın nasıl yıkıcı savaşlar içinde olduklarını gördükten sonra
1516’da barışın faydalarını anlattığı Complaint of Peace’i (Barışın Şikayetnamesi)
yayınlar. Kitapta konuşan barış’ın kendisidir ve barış, bütün lütuflarına rağmen
insanlar tarafından nasıl saygısızlık gördüğünü ve savaşın hayvanlara yakıştığı ama
onların arasında bile insanlarınki kadar kanlı olmadığını belirttikten sonra insanlara
ve Hıristiyanlar arasındaki konumunu ve beklentilerini şöyle ifade eder:
Adı barış olan ben, insanın bana dair bir kelime söylediğini duysam, özellikle benim için yaratılmış
bir varlıkmış gibi biran evvel ona doğru koşarım ve bu esnada onunla bozulmaz bir huzur içinde
sonsuza kadar yaşayacağımdan eminimdir. Hele insanın adına bir de Hıristiyan sıfatının eklendiğini
duyarsam Hıristiyanlarla birlikte dimdik bir hükümdarlık ve sonsuz bir İmparatorluk kurabileceğim
umuduyla daha da hızlı uçarım. Ama burada, utanarak ve üzülerek sonucu açıklamak zorundayım.
Hıristiyanlar arasındaki mahkemeler, prenslerin sarayları, senato evleri ve kiliseler İsa’yı bilmeyen
milletler arasında bile duyulmamış düzeyde çok yüksek kavga sesleriyle çınlıyor.
105
Barışa göre ne prenslerin saraylarında, ne dini mekanlarda, ne de dünyadaki herhangi
bir yerde kendisine yer yoktur. Papazlar, prensler, alimler kendi aralarında, akıl
tutkuyla ve hatta tutkular da birbiriyle savaşmaktadır. Savaş her yerde kötüdür ama
Mesih’in takipçileri olduğunu iddia edenler arasında olması daha da kötüdür. Çünkü
bu onların İsa’yı takip etmediklerini gösterir. Oysa İsa cennetten insanları Babasıyla
barıştırmak ve insanların kalbini birbirlerine karşı sevgiyle doldurmak için gelmiştir;
“ Eğer kiliseye aidim diyorsan savaşlarda ne işin var? Kiliseye ait değilim diyorsan
İsa ile ne işin var?”
106 Erasmus sadece Hıristiyanlar arasındaki savaşlara değil, başta
din için yapıldığı söylenen savaşlar olmak üzere tüm insanlar arasındaki savaşlara
karşı çıkar. Çünkü İsa hiçbir zaman şiddetin, kanın yanında yer almayarak insanları
sevgi ve anlayışla ikna etmeye çalışmıştır ve Türklere karşı da İsa’nın yöntemi
uygulanmalıdır:
104 Erasmus, Education of A Christian Prince, s.72.
105 Erasmus, Complaint of Peace, s.9-10.
106 A.e., s.27.
Türk de insan olarak bir kardeşimiz değil mi? Onu, sanki hissetmek için kalpten ve ikna edilmek için
akıl yetilerinden yoksun vahşi bir hayvanmış gibi kılıçla saldırarak değil, yaşamlarımızın masumiyeti
içinde dinimizin güzelliklerini sergileyerek kibar, nazik ve dostça davranışlarla cezbetmek daha
iyidir.107
Savaş konusunda Erasmus’un eleştirisine uğrayan önemli bir grup da başta II. Julius
olmak üzere Papalardır. Papaları insanları savaşa teşvik ederek hatta bunun için dini
kullanarak Hıristiyanlığı bozdukları için eleştirir:
Mesihin kilisesi kanla kuruldu, kanla temellendi, kanla büyüdü diye onu idare etmek ve savunmak
için de kan dökmek lazımdır sanırlar. Sanki artık Mesih yokmuş, yahut kendinden olanları, her zaman
savunduğu gibi savunamazmış gibi! Şunu da bilirler: savaş o kadar hunharca bir şey ki, insanlardan
ziyade yırtıcı hayvanlara yakışır; o kadar çılgınca bir şey ki, şairlere göre, Furia’ların kendileri bile
onu dünya yüzüne kusmuşlardır; o kadar uğursuz ki, en korkunç kargaşalıkları peşinden sürükler; o
kadar zalim ki genellikle yalnız en alçak suçlular tarafından kışkırtılır; o kadar dinsiz ki, Mesih’in
büsbütün karşıtıdır. Böyle olduğu halde, bir barış tanrısının vekilleri olan bu adamlar, nefrete değer bu
sanatla uğraşmak için, bütün başka işleri ihmal ederler. Bazen öyle çökmüş ihtiyarlar görülür ki,
bunlar bu savaşlarda bir delikanlı kadar dinçmiş gibi tavırla takınırlar; savaşları desteklemek için
savurganca bir çok para sarf eder, cenklerin lüzumlu kıldığı bütün işlere yorulmak bilmeyen bir
gayretle göğüs gerer; kanunları, dini, barışı vicdansızca alt üst eder; böylece insan türünün başına bela
kesilirler.108
Erasmus’a göre, bütün Hıristiyanlar farklı dillerde konuşsalar da -Erasmus hep
evrensel dil Latinceyi kullanmayı tercih etmiştir- hepsi aynı vaftizle yıkanmışlardır
ve aynı sakramentleri paylaşırlar ve başı Mesih olan bedenin, Mesih’in kilisesinin
üyeleridirler. Bu yüzden birbirlerine karşı sevgi ve kardeşlik düşüncesi içinde
olmaları gerekir. Oysa onlar grup kimlikleri içinde kendilerini ifade etmekte ve bu
kimlikler insanlar arasında mücadeleye sebep olarak onların birliğini bozmaktadır.
Erasmus milliyetçilik düşüncesine de insanları ve Hıristiyanları böldüğü için karşı
çıkar:
…bir İngiliz, Fransız’ın sırf Fransız olduğu için doğal düşmanıdır diyorlar. Nehrin bu yakasında doğan
Britanyalı, sırf İskoç olduğu için İskoç’tan nefret eder. Alman, Frank’la da İspanyol’la da doğal bir
uyuşmazlık içindedir. Ne rezil bir ahlaksızlık! Tek başlarına hiçbir ilgiyi hak etmeyen yer veya bölge
adları sizi ve kalplerinizi yerlerin uzaklığından daha fazla ayırmaya yeter. İsim hiçbir şeydir ve farklı
milletlerden insanlardan birleştirecek, onları kapsayacak bir çok durum ve çok önemli gerçeklikler
var. İngiliz olduğunuz için Fransız’a karşı kötü niyet besliyorsunuz; fakat neden, insan olarak insan
107 Erasmus, Complaint of Peace, s.56. bu ifade ilk bakışta Türklere karşı olumlu bir bakışı
yansıtmakla beraber kendi içinde Türklere karşı olumsuz ifadeler de taşımaktadır. Çünkü, dönemin
“ötekisi” olan Türklerin güzellikle de olsa doğru dine girmeleri için ikna edilmeleri gerektiğini de ileri
sürmektedir. Keza, Deliliğe Övgü’de de Türklerden, “Türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan
şu sayısız barbarlar…” diye söz etmektedir. Bkz.:Erasmus, Deliliğe Övgü, s.106.
108 Erasmus, Deliliğe Övgü, s.173-174.
olduğu için veya Hıristiyan olarak Hıristiyan olduğu için ona karşı iyi niyet beslemiyorsunuz. Nasıl
oluyor da, isim gibi önemsiz bir şey doğanın ince, Hıristiyanlığın güçlü bağlarından daha çok öne
çıkabiliyor? Yer ve bölge uzaklığı insanları ayırır ama insanların zihinlerini, kalplerini ayıramaz.
Kalpler araya giren denizler ve dağların üstünden birbirlerini yine de çekerler. Ren Nehri Fransız’ı
Alman’dan ayırır ama Hıristiyan’ı Hıristiyan’dan ayırmak onun gücünün kapsamı dışındadır. Pirene
dağları İspanyolları Fransızlardan ayırır ama bu bölünmelerin ötesindeki Kilise birliği içinde onları
birarada tutan görünmez bağları kıramaz. Küçük bir boğaz İngilizlerle Fransızları ayırır ama onlar
doğanın birleştirdiği insanlar olduklarından bütün Atlantik Okyanusu bile aralarında uzansa
birbirlerinden ayıramaz; karşılıklı olarak Hıristiyan kaldıkları sürece de rahmetle daha çözülmez
olarak birleşmeye devam ederler.109
Erasmus ulus hissiyatının bölücülüğünü Hıristiyanlıkla ortadan kaldırmaya çalışır
ama bütün Hıristiyanların birliğini amaçladığını söylemek yanlış olur. Çünkü
alıntıladığımız sözlerinde de Erasmus bütün Hıristiyanları değil, Avrupa
Hıristiyanlarını saymaktadır. Dolayısıyla bu noktada Erasmus’un Hıristiyanlığı
birleştirici işlevi sebebiyle seçtiğini söylemeliyiz. Keza, Erasmus’un dini bir kurallar
ve dogmalar bütününden çok, erdemli bir yaşam tarzı ve yüksek ahlaklılık örneği
olarak gördüğünü de dikkate alırsak oluşmasını istediği birliğin de bu değerlere
dayanacak bir birlik olduğu ortaya çıkar.
Erasmus’un siyasi görüşleri kapsamında son olarak, laik bir siyasi yapının
temeli olan kilise-devlet ya da ruhani-dünyevi alan ayrımı üzerindeki görüşlerine
değinelim. Bu kapsamda Erasmus, özellikle papaları, piskoposları prensler gibi
davranıp Papalığı da krallık haline getirdikleri için eleştirmektedir. Ona göre din
maddi olandan çok ruhani olandır ve Hıristiyan dininin saflığı içinde, prenslerin işi
olan dünyeviliğin hiçbir yeri yoktur.110 Din adamları da bu ruhaniliğe uygun
yaşamalıdırlar. Bu sözlerle din adamlarını dünyevi alanın dışına itmekle beraber,
Erasmus İsa merkezli hayat düzeninde din adamlarına, olması gereken fonksiyonları
açısından prenslerin ve kralların üstünde yer verir. Buna göre ruhbanın işi İsa’yı
takip etmek ve çevrelerindeki insanlara bu doğrultuda olabildiğince yol göstererek
onları iyiye yönlendirmektir. Bununla beraber hiç kimse ruhbana bağımlı değildir,
herkesin üst olarak tek bağımlı olduğu Mesih’tir. Nitekim, yukarıda da ifade
ettiğimiz gibi Erasmus’a göre iyi bir Prens asla Hıristiyan olduğunu unutmamalıdır.
Dolayısıyla Erasmus, dini değil, sadece din adamlarını siyasi alandan çeker. Din
siyasi alanda etkin olmakla beraber bu etkinlik siyasi hayatın erdemlerinin ve
109 Erasmus, “Complaint of Peace”, s.59.
110 Erasmus, “A Handbook of a Christian Soldier”, s.15.
belirlenmesi yönündedir.Dinin siyasetin meşruiyet aracı, temeli olması yönünde bir
etkisi yoktur.
Özetle şunu söyleyebiliriz ki Erasmus’un dine, topluma ve siyasete ilişkin
görüşlerinin merkezinde Hıristiyanlık vardır ve dolayısıyla bu alanlar birbirinden
ayrılmamaktadır. Fakat Erasmus’un din anlayışı dogmalara dayanmadığından
Hıristiyanlık bir dinden çok kültürdür. Onun için her açıdan tek bir hedef vardır:
Beraber uyum içinde erdemli bir şekilde yaşamak. Dinin de siyasetin de özünde bu
vardır ve Hıristiyanlık ve antik dönem eserlerine dayanarak yapılacak bir reform ile
bu ideal yaşam mümkün kılınabilecektir.
Evrin Akkuş
T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi
DESIDERIUS ERASMUS ve MARTIN LUTHER’İN REFORM GÖRÜŞLERİNİN AVRUPA KÜLTÜREL BİRLİĞİ BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ