Esir Şehrin İnsanları – Kemal Tahir. “Teslim olmak başka şey, esir düşmek başka; Seni sevmek başka şey özgürlük, uğrunda dövüşmek başka!”

“Esir Şehir Üçlemesi” edebiyatımızın güçlü ve klasikleşmiş ismi Kemal Tahir’in başyapıtlarındandır. Her büyük ve klasik yapıt gibi, bir ya da birden çok sorunsalı mükemmel bir biçimde işleyen bu nehir roman dizisinin ilk kitabı olan “Esir Şehrin İnsanları”nda Kemal Tahir, Mütareke Dönemi Anadolu aydınının ve İstanbul’unun destansı direnişinin ve mücadelesinin benzersiz bir fotoğrafını çekmektedir. Kurtuluş Savaşı öncesinin anlatıldığı pek çok roman yazılmıştır kuşkusuz, ama hiçbiri bu denli edebi ve ölümsüz olamamıştır.
Kemal Tahir, “Esir Şehrin İnsanları” ile “Esir Şehrin Mahpusu’nu bir tek cilt halinde yazmıştır. 1943-1946 yılları arasında tamamlanan eser, 1956 yılında ilk basımı yapılmıştır.
*Barselona’dan Midilli adası önlerini on beş günde zor tutan, çaptan düşmüş, eski bir şileple üzerinde kuru yemiş yazan sandıklarda, Bolşeviklere yenilmiş Vrangelin beyaz ordularına kaçak silah götürülmüş, 
aynı şileple Abdülhamid’in yükünü tutmuş vezirlerinden Selim Paşa?nın oğlu mirasyedi Kâmil Beyle, karısı Nermin Hanım İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştır. Kâmil Bey karısına hissettirmeden deniz üzerinde serseri mayın gözetler. 1914 savaşı başladığı sırada Saint Tropez’de bir İspanyol ahbabının yanında kalmışlardır. Kâmil Bey savaşa başlarken olayları gözden geçirmiş son altı yılda memleketin 10 Temmuz Meşrutiyet ilanı, 31 Mart olayı gibi iç sarsıntılarla, Trablus, Balkan gibi utandırıcı yenilgiler gördüğünü ve bu uluslararası boğuşmadan yurdunun hiç bir çıkarı olmadığını, tersine uzun süredir İmparatorluğu aralıksız tartaklayan Batılı büyük devletlerin kıyasıya kapışmasını fırsat bilip kendisini toparlamasının akıllıca olacağını düşünmüştür. Bu açıdan bakılınca Osmanlı İmparatorluğu mutlaka savaş dışı kalmalıydı. Kâmil Bey bu hesaba uyarak İspanyol dostu prensin Kardoba?daki şatosunda sonbaharı birlikte geçirme teklifini de hiç duraksamadan kabul etmişti.

Osmanlı İmparatorluğunun 19152de savaşa balıklama girdiğini şatoda öğrendi. Akdeniz?deki İngilizlerden kaçarak Çanakkale’ye sığınan iki Alman zırhlısı , o sırada bir sandal bile ısmarlayamayacak durumda bulunan Osmanlı İmparatorluğu tarafından satın alındığına dair itilaf devletlerinin ( İngiliz-Fransız-Rus ) inanmış görünmesi ve gemilere Yavuz ve Midilli adları konularak Türk bayrağı çekilmesnin üzerinden çok geçmeden bu gemiler Karadeniz?e açılıp oradaki Rus limanlarını top ateşine tutmuşlardı. Böylece temelleri çatırdayan Osmanlı İmparatorluğu zorla Almanya’nın yağma savaşına boylu boyunca sokulmuştu. Savaşa girildikten iki gün sonra Kâmil Bey Madrid büyük elçiliğine baş vurarak durumunu öğrenmek istedi. Elçi, rahmetli babasının dostlarındandı. Kâmil Bey’in Fransızcayı ana dili gibi konuştuğunu sonrada Oxford’u bitirip İtalya’da yıllarca çalıştığını, İspanyolcayı da rahat okuyup konuştuğunu biliyordu. Ona elçilikte tercüman olarak kalmasını teklif etti, oda parasız olarak görevi kabul etti. Üstelik eşinin doğumu yaklaşmıştı. Madrid’deki bir konağa yerleştiler. Sarıkamış’ta doksan bin kişilik orduyu kaybeden Osmanlı İmparatorluğu Kutülamere’de İngilizi bozup generalini tutsak almıştı. Tih çölünü aşıp Süveyş Kanalı?na dolaşmaya başlamıştı.Savaş cehennemi hızla sürüp gidiyor, Alman-Avusturya, Alman-Bulgar takımlarının pes etmesine doğru dolu dizgin ilerliyordu. Yinede kimse barışa yanaşmıyordu. 1917 Mart?ında iç yüzü pek anlaşılmayan bir devrim patlak verdi Rusya?da, gelişip yayıldı ve sonunda Anadolu?nun büyük bir parçasını yuttuğundan kimsenin şüphesi kalmayan Çar orduları dağılıp topraklarımızdan çekildiler. Arkadan Birleşik Amerika Almanya?ya karşı savaşa girdi. Bu arada Kâmil Bey?in emlaktan gelen paralar kesildi. İstanbul?daki mülklerini ve karısına aldığı elmasları ucun ucun satarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Mondoros Mütarekesi imzalanıp Osmanlı İmparatorluğu pes edince Kâmil Bey’in para durumu tepe taklak oldu. Memleketten İttihatçı komandolar sıvışmış, işgal altındaki İstanbul?da savaş zenginleri birer köşeye sinip, çarptıkları paraların üzerine oturduklarından ortada emlak alıcısı kalmamıştı.

1919?da yüzde yüz barış beklenirken Yunanlıların İzmir?e asker çıkardıkları ve vuruşmaların başladığı öğrenildi. Kâmil Bey önce Londra?ya oradan da Paris?e atlayıp dayanılmaz bir hal alan para sıkıntısına bir çare ardı. Avrupa alt üst olmuştu. Savaşı kazananlar talan peşine düşmüşlerdi. Kâmil Bey bir süre daha Madrid?de şaşkınlık içinde oyalandı. Sonunda durmanın yararsızlığını anlayarak varını yoğunu satılığa çıkarıp Barselona?dan kendini ve eşini bir külüstür şilebe attı. Geminin salonunda Kâmil Bey?in kızı Ayşe, sofranın şeref koltuğunda oturuyordu. Kaptan, yemekte Bolşeviklerden söz açtı sonra birden lafı Türkiye?ye getirip Kâmil Beye sordu :
– Ne diyorlar sizin Sosyalistler bu işlere?
– Bizde Sosyalist yoktur.
– Yok mu? Olmaz böyle şey… Sosyalistsiz memleket olmaz!
– Bildiğim biz ayrılmadan önce yoktu.
– Ne zaman ayrıldınız?
– 1912’de…
– Sosyalistsiz bir memleket! Kutsal kitabın yazdığı cennet… İnanılır şey değil ! Eğer sizde sosyalist yoksa biz Yunanlıları neden çıkardık öyleyse? Geçenlerde okudum, sizde bir takım adamlar Bolşeviklik istiyormuş,başlarında da bir paşa varmış, Mustafa Kemal Paşa!
– Bolşevik miymiş Mustafa Kemal Paşa ?
– Elbet Bolşevik. Bolşevik olmasa savaştan yana olur mu?
Gemi süvarisi, sonra Bolşeviklikten yana atıp tutmaya başladı.
Çanakkale?ye öğle üzeri varıldı. Kâmil Bey, vapura gelen satıcılardan çeşitli haberler edindi. Ortalıkta bir manda lafıdır gidiyordu. İstanbul?a indikleri gün Nermin?in eniştesine gideceklerdi.
Geminin adı Marie Galante idi. Anlamı Aziz Meryem olan gemi adı, Kristof Kolomb?un ilk sefere çıkışındaki üç yelkenlisinden birinin adıydı. Gemi Ahırkapı Feneri?ni dolanıp limana girerken herkes güverteye üşüşmüş, İstanbul?u seyre dalmıştı. Yabancı gemiler boğazı doldurmuştu.
Kâmil Bey?in kulağında birden, karısının İstanbul?u görür görmez ? Ah canım İstanbul?um ? avazesi yankılandı. Gemiden iner inmez karısı Nermin?in eniştesine gittiler.

Bir İngiliz Entellicens servis subayı merakla her şeyi tetkik ediyor, her konuşulana kulak kabartıyor ; enişte bey İngiliz Dostları Cemiyeti?nin kurucu üyesi olmuştur, derneğin başında Sait Molla vardır. İngiltere?den rahip Fruw bu derneği güçlendirmek için yola çıkarılmıştır.
Kâmil Bey, İngiliz misafir Sir Henry Dickson?a İngiliz Dostları?na kaç üye kaydolduğunu sorar. Aldığı karşılık : Geçen ay yazılanlar elli bini aşmış, belki bu güne kadar altmış bin olmuştur. Kâmil Bey « bu rakamda biraz abartma var gibi geliyor bana. Ben İngiltere adasının haritadaki yerini bilenlerin bile aramızda bu kadar olmadığı kanısındayım » der. İngiliz, « aydınlardan çok halka gidilmelidir. Bir yanında Türk, bir yanında İngiliz bayrağı olan bir vesika dolduruluyor resimli; işgal kuvvetlerinden bu vesikayı alanlar kolaylık görüyorlar » der.

İngiliz, Kâmil Bey?e « İktisadi durumunuzun savaş sırası bozulduğunu duymuştuk. Size bir yardımımız dokunabilir mi ? » diye sokulur. Birden Şirketi Hayriye hisse senetleri olup olmadığını sorar. Karşılık alamayınca , « Boğaziçi vapurlarına Fransızlar el atmak istiyorlar. Biz razı olmuyoruz. Eğer Şirketi Hayriye hisse senetleriniz varsa yüksek fiyatla hemen satın alabiliriz »der. Kâmil Bey hayretle karşılık verir :
– Aklımda kaldığına göre, bu çeşit hisse senetleri, Türklerden başkasına satılmaz diye arkasında yazılıdır. Tüzüğü de böyledir.
– Tüzükler değişir, değişmese de Türk-Fransız olanlar hiç mi yok aranızda?
Bu sözüyle Kâmil Bey?in de Türk-İngiliz olabileceğini ima etmişti. Kâmil Bey anlamazlığa vurmuştu:
– Olmaz mı? Şu halde artırmaya binecek… En çok verenin üstünde kalacak bizim Boğaziçi vapurları, desenize…
– Hayır! Biz de, Fransızlar da açıktan açığa rekabete girişmek istemiyoruz. Demek bu şirkette yok hisseniz… Aklımda yanlış kalmış… Ya bir başka Kâmil Bey var, ya ona benzer başka bir ad… Sizinle ilintilerimizi zorlaştıran bir mesele de soyadı taşımamanız. Herkes Mehmet, herkes Ahmet… Yanılmışım, özür dilerim… Ama gene de yardım edebiliriz birbirimize. Musul petrollerinde oldukça önemli hisseniz olduğunu biliyorum. Osmanlı hanedanı çoktan satmaya başladı hisselerini. Geçenlerde, Abdülhamid?in kızlarından Şaziye Sultan?a küçük bir hisse için on bin İngiliz altını verdik. Aslında biliyorsunuz, Musul ve çevresindeki petrol alanlarının gerçek sahibi Abdülhamid?di. İttihatçılar elinden aldılar… Biz, bunu olupbitti sayabiliriz. Barışta bu topraklar mutlaka sınırlarınız dışında kalacak. Kılıç hakkının ne demek olduğunu siz Osmanlılar daha iyi bilirsiniz. Hiç bir şey ödememek de mümkündü fakat İngiliz İmparatorluğu eski düşmanlarının mülkiyet haklarına bile saygılıdır. Sizin hisseniz Şaziye Sultanınkinden pek fazla değilse de az da değildir.

Kâmil Bey gülümsüyordu. İngiliz subayı birden değişmiş, soylu savaşçılıktan madrabazlığa geçip eskici Yahudilerin kelimeleriyle konuşmaya başlamıştı.
– Enişteniz dostumuzdur. Sizinle dost olmamamız için de hiç bir sebep yok. Hisselerinizi bize satmamanızda…
– Bir yanlışlık olacak Sör, benim petrolde hissem yok, Kerkük?te bir takım topraklarım var.
– Evet, biliyorum. Petrolü mahsus söyledim. Bu toprağı satın bize…
– Hiç düşünmedim. Rahmetli babam toprak satmayı sevmezdi. Vasiyeti var bana.
– Osmanlı vatandaşısınız! Savaştan sonra dünya çok değişti. Bunu sizin gibi bir insana kolayca söyleyebilirim.Savaştan sonra Osmanlı vatandaşları için dünyada yaşamak pek kolay olmayacak gibi.
– Topraklarımı satarsam savunacak mı beni İngiliz İmparatorluğu ?
– Aslında İngiliz İmparatorluğuna atacak değilsiniz topraklarınızı… Gülbenkyan adında bir vatandaşınıza satacaksınız. Toprağınızı bir Ermeniye satmakla savaş içinde işlenen Ermeni Kırımı usçundan da temizlenmiş olacaksınız, bir bakıma…
– Suçlu muyum ki ? Olay terinden binlerce kilometre uzakta olmama rağmen…
– Manevi suçluluktan, diyelim.

Herkes odalarına dönünceye kadar konuşma bu şekilde sürer. Kâmil Bey bütün baskılara karşı durur, elli bin altına bile olmaz deyip dayatır.
Odalarına dönünce Kâmil Bey, karısının da aynı ağızdan konuştuğunu duyunca kumpasa sıkıştırıldığını anlar. Eniştesi Nermin?e : « kocanı kandırıp topraklarını İngilizlere satmaya razı edersen sana bir elmas yüzük var » demiştir. Bunun üzerine Kâmil Bey iyice bunalarak hemen Serencebey?deki konağa taşınmaya karar verir. Bir gün Bağlarbaşı?ndaki, anneannesinden kalma konağı görmeye gider. Bina haraptır, oturulacak halde değildir. Tamir edilip edilemeyeceğini öğrenmek için Nuh Kuyusu?nda bahçeli kahveye giderler. Orada eskiden tanıdığı Cemal Usta?yı sorar. Ustayı bulur ve usta uzun hesaplar sonunda onarım için yedi yüz lira ister. Ama Kâmil Bey?in o sırada bu parayı verecek durumu yoktur. Kara kara düşünürken usta köşkü ne yapacağını sorar. Kâmil Bey?in hiç bir fikri yoktur. Usta, köşkün yıkıcıya verilmesini ve yıkıntıdan sokağa atılsa bin bin beş yüz lira gelebileceğini söyler. Kâmil Bey buna çok sevinir ve hemen kabul eder. İşe ertesi gün hemen başlanır ve onarım on beş gün içinde bitecektir.

Nermin Hanım bavulları taşıdıktan sonra köşke girer. Evi dolambaçlı bulur. Eski eşyalara küçük parçalar katarak evi zevkle döşer, yerleşir.
16 Mart 1920 sabahı, Kâmil Bey bahçede çalışırken Cemal Usta gelir ve İngilizler İstanbul?u işgal ettiğini, kan gövdeyi götürdüğünü, Beyazıt Fatih taraflarında on on beş ölü bulduğunu bildirir. Kâmil Bey şaşırır :
– İnanılır şey değil… İşgal altında olan bir şehri neden tekrar işgal etsinler. Tutuklamışlar mı kimseyi ?
– Duymadım.
Ertesi gün işgal sırasında beş Türk askerinin öldürüldüğü, bunların Şehzadebaşı karakol erleri oldukları ve uykuda iken şehit edildikleri, Harbiye Nezareti Genel Kurmay Başkanlığı, tersaneler, kışlaları işgal edilip silahtan tecrit edildikleri sırada hiç bir çatışma olmadığı öğrenilir. Bunun üzerine Kâmil Bey kuşkulu bir kaç gün geçirir.
18 Mart?ta sadrazam olan Salih Paşa sekiz gün sonra çekilir. Yerini Tevfik Paşa doldurur. İngilizler, kimi milletvekillerini mecliste tutukladıklarından, meclis başkanı ile bir takım mebuslar savuşurlar.

Kâmil Bey sıcaklar bastıkça bahçeye inip çalışmaz olur. Gün geçtikçe yoksulluğu artar. Tanıdıklarının çoğu Anadolu?ya geçtiklerinden arayanı soranı da pek kalmaz. Cemal Usta arcılığıyla Anadolu?dan hep kötü haberler alır. Bolu-Düzce ayaklanmasının bir türlü bastırılamadığını, bir yandan Beypazarı?na öte yandan Adapazarı?na doğru baş kaldırmanın genişlediğini, Konya ve Yozgat?ta kötü kımıldamalar olduğunu öğrenir. Anzavur, üçüncü kez ortaya çıkmış, Tokat yakınlarında taburlar bozmuştur. Yunanlıların Anadolu?daki genel saldırı söylentileri yayılmaktadır.
Bir gün kapısı çalınır. İmamın kendisini aradığını söylerler. Gider. İmam Mümin Hoca, binbaşı emeklisi Hasan Bey karşılarlar. Bunlar, Anadoluculara karşıdırlar. Her zaman Peyam Sabah Gazetesi okurlar. Cemal Usta konuşmada :
? İttihatçı aramanın sırası değildir. Vatan kurtarmaya el birliği ile çabalamak sırasıdır, diye ortaya bir laf atar.
Topçu binbaşılığından emekli Hasan Bey :
? Orada dur Cemal Usta!… Bu zamana kadar sen hiç vatan batıracağım diye ortaya çıkan gördün mü? Anadolu?da Milliciler dediğin padişaha, hilafete bağlı mıdır?
? Elbette. Şüphen mi var?
Binbaşı yine diretir :
? Bunlar padişahın hakkına göz dikmiş takımıdır.
Kâmil Bey kahvedeki bu çekişmelerden, İstanbul?daki padişah çevresi ile Anadolu?daki Mustafa Kemal taraftarlarının karşı karşıya geldiklerini ve Merdivenköy?den öteye artık Anadolu?dakilerin borusunun öttüğünü anlar.
Kâmil Bey, avukatı ile kira, alacak verecek konusunu gözden geçirince durumunun umduğundan da berbat olduğunu öğrenir. Bir gün okul arkadaşı İhsan, bir dergi işi önerir. Kara Dayı dergisi? Kâmil Bey :
? Becerebilir miyim acaba? Ne iş yapacağım?
İhsan :
? Sen resimden anlarsın, güzel yazı da yazarsın? Derginin teknik işleriyle uğraşacaksın; sayfa bağlayacaksın, düzeltmeleri yapacaksın? Baskıya, satıcıya koşacaksın? Neden beceremeyesin ki?
Kâmil Bey? in zaten işe ihtiyacı vardır ve hemen bu iş kabul eder.

Kemal Tahir, baş döndürücü olaylarla alt üst olan memleketin durumunu şu sözlerle anlatır :
« İslamcılığın üç yüz elli milyona varan kalabalığı, Turancılığın yüz milyonla hesaplanan uçsuz bucaksız hesapları üzerine kurulan hayaller, Balkan bozgunundan sonra, asırlık baskılarla hadım edilmiş sinirlere şehvetli bir kımıldama vermiş, dört yıllık kanlı boğuşma, bu bunak sinirleri, işte bu bitkin kımıldanmanın tam ortasında çekip koparmıştı.
Osmanlı aydınları için, artık geçmişe sığınmaktan başka çare yoktu ama bu sığınılacak geçmişi iyi saptamak gerekiyordu. Anadolu, bir sürgün yeridi ki vaktiyle ucu Avrupa?daki Jön Türklere uzanırdı. Şimdi artık, memleket Jön Türklerden de boyunun ölçüsünü almış bulunuyordu. Oturup hüngür hüngür ağlamaktan başka iş kalmamış gibiydi. »

Nedime Hanım, konuşma arasında « üzerine devrilip İmparatorluğu biz aydınlar mı ezdik, yoksa İmparatorluk üzerimize devrilip bizi mi ezdi? Sonuç aynı kapıya çıkar. Her halde, zaferden sonra memleket yine bizlere bırakılmamalı. Bu ihanet olur. İhsan der ki : ? Meşrutiyet memlekete hürriyeti getirmiş getirmesine ama sonra götürüp hürriyeti, döğüşerek elinden aldığı despot takımına bırakmış yine?»
? Çok doğru? Bütün hata, inkılâbın halktan uzak kalması oldu. Bir de baktık inkılâpçılar padişah damadı oluverdiler. Hem hangi padişaha? Genel merkezde « Beyez öküz » diye alay edilen, konyak düşkünü bir bunağa!? Enver ? Cemal ? Talat Paşaları zavallı beyaz öküzün oturduğu tahta yaklaştırıp saçak öperlerken gözlerinizin önüne getirebiliyor musunuz? Bu seferki harekete millet ister istemez, az buçuk damgasını vuracak.
Kara Dayı dergisi ilerleyen zamanda gazete olarak çıkmaya başlamıştır. Bu gazeteye önce Babıâli esnafı çok önem vermez ama zamanla ilgilenir. Şairler, yazarlar haftada bir iki uğrar olurlar. ? Nedime Bacı?da buluşalım. ? parola olur aralarında.
Kara Dayı yazıhanesine ünlü şairler, yazarlar, ressamlar dışında sivil elbise giymiş zabitler, gizli örgüt mensupları da uğrar. Bunların her birinin ayrı parolası vardır. Araya karışan hafiyeler, çoğu kez ürkekliklerinden anlaşılır.

Kara Dayı?nın basıldığı yerde çalışan, kırmızı yanaklı, abdal suratlı oğlanın polis ajanı olduğu bilinmektedir. Bir kere de, göğsü madalyalarla dolu, subay elbiseli biri gelip, Anadolu?ya mühim planlar yollayacağını ve buna Kara Dayı?nın aracılığını istediğini söyler. Ajanlığı her tarafından dökülmektedir. Nedime Hanım hemen, Kara Dayı?nın Anadolu ile hiç bir bağı olmadığını kesinlikle belirtip savar. İdarehanenin karşısındaki kahvede sürekli olarak, bir görevli gözcü durur. Kâmil Bey yarı külâni yarı efendi kılıklı biri tarafından izlenmektedir. Çok geçmeden marangoz Cemil Usta, Bu adamın Bağlarbaşı?nda Kâmil Bey hakkında soruşturma yaptığını kendisine iletir.
Bekirağa bölüğünde, önce hürriyetçileri dayağa yatırıp sonra kulaklarına eğilerek « biraz dişini sık, sakın söyleme, şimdi dayak faslı bitecek » diyen polisler de vardı. O sıra herkesin saygısını toplamış İzmirli Niyazi, Kuvayi Milliyecilerin en güvendiği kişidir. On dört yaşında İzmir cinayet mahkemesine kâtip girmiş, yirmisinde evlenmiş, yirmi dördünde Jön Türklüğe soyunmuş ve her şeyi yüz üstü bırakıp Avrupa?ya kaçmış ve o tarihten beri de her önemli olayın göbeğinde yer almıştır. Niyazi Efendi; 31 Mart?ta Taşkışla?da yobazlarla boğuşmuş, Trablus?a, Balkan?a karışmış, seferberlikte başçavuş olarak bütün cephelerde çarpışmış, Demirci Efe ile birlikte Yunan?a ilk kurşunu sıkanlardan. Biricik oğlunu Rum çeteleri doğramış. On altı yaşındaki kızının ırzına geçmişler. Karısından bir buçuk yıl mektup almamış. Onu görmek için düşman işgali altındaki topraklara gizlice sızmış. Ama orada çok önemli haberler öğrendiğinden karısını bulmayı başka sefere bırakıp kıtasına geri dönmüş. O sırada bir basım evinde çalışır görünüyor. Karakol teşkilatı ve Mim Mim grubu ile ilişkisi var. Bu yüzden haftalarca ortada görünmediği olur. Düşmana kini, ikinci bir kalp gibi çarpar onda? Gözü pekliği anlatılmaz. Her zaman Polis Müdürlüğü?nde, Jandarma Merkez Komutanlığı?nda ahbapları vardır. Kara Dayı idarehanesine haftada bir mutlaka uğrar. Nedime Hanım?ı yoklar. Bir uğrayışında Nedime Hanım, Kâmil Bey ile Niyazi Efendi?yi tanıştırır.

Nedime Hanım, Anadolu?dan en doğru haberleri almak için, Niyazi Efendi?nin yolunu bekler. Durum kritiktir. Çerkes Ethem ? Ordu, Demirci Efe ? Ordu çatışmaları, namuslu insanların sinirlerini bozmuştur. Öte yandan düşman Eskişehir?e doğru ilerlemektedir. Niyazi Efendi bir takım iyi haberlerle gelmiştir. Çerkes Ethem Bey önceleri cephe kumandanlarıyla geçinememiş, sonra Refet Bey?I bahane ederek Ankara?yı basmaya kalkmış. Mustafa Kemal Paşa az bulunur kumandanlardan olduğunun ispat ederek, hiç duraklamamış, kötülüğü daha büyümeden tepelemeyi kararlaştırmış, 29 Aralık?ta Ethem kuvvetlerine saldırılması emrini vermiş, 5 Ocak?ta Ethem Yunanlılara sığınmak zorunda kalmış.
İnönü?de üç gün üç gece dövüşülmüş. Nihayet düşman eski yerine, Bursa önlerine püskürtülmüş. « Biraz toparlamaya yetecek kadar zaman kazandık. Bu da dehşet bir şeydir. » der Niyazi Efendi?

Bir gün tramvay beklerken karşılaştığı okul arkadaşı Ahmet, Kara Dayı idarehanesine bitkin girer. Selam bile vermeden Niyazi Efendi?nin gelip gelmediğini sorar. Dışarıda kar yağdığı halde Ahmet?in suratı ter içindedir :
? Bize yarına kadar otuz dokuz lira lâzım? Der.
Şakalaşıyor sanırlar.
? Neden kırk değil de otuz dokuz, diye de sorarlar.
Ahmet öfkelenir :
? Çünkü paşaoğlu, on bir bin lirası elde?
? Demek elli bin lira lâzım?
? Ne sandınız? Paraları götürür Avrupa?da tıkır tıkır yersiniz? Sonra kendine gelir. Biz neler konuşuyoruz Yarabbi? Bu para bulunmazsa şerefsizim kendimi öldürürüm. Nerede kaldı bu Niyazi? Ne ağır, ne vurdum duymaz adam?!
? Yoo! Niyazi ağabeyime laf söyletmem?
? Niyazi ağaBey?inize!? Siz, kuzum, İnebolu?ya götürülmek üzere gemiye yüklenmiş bin ton cephane ne demektir bilir misiniz?
Nedime Hanımla Kâmil Bey bir ağızdan sorarlar :
? Bin ton cephane mi ?
? Haliç?te bin ton cephane vardı. Aylardan beri gönderilemiyordu. Vapur bulamamıştık. Sonunda Niyazi Efendi on bir bin liraya Ararat isimli bir vapur buldu. Yarısı peşin yarısı İnebolu?da. Bu vapur boyanmak bahanesiyle Haliç?e girdi. Kasımpaşa ile Fener arasında bir şamandıraya bağlandı. Hamallar ikiye ayrıldıkları için bir gecede bitirilemeyen işler tehlikeli. Salih Reis, en güvendiği elemanlardan bir ekip hazırlayacak, teker teker yükleme yerine yollayacaktı. Mim Mim grubu da bu işe ayırdığı arkadaşları ardiyeye birer ikişer gönderdi. Yüklemede vinç kullanılmıyordu. Bu yüzden üç gecede ancak altı yüz elli ton yüklenebildi. Dördüncü gün yani dün, vapurun Haliç?te bulunmasının tehlikeli olacağı haberini aldık. Fazla beklemeden Sirkeci Rımtımı?na yanaşması gerekiyordu. Dün çektiğim azabı anlatamam. Sanki bütün istanbul halkı hafiye olup peşime düştü. Gemiye gidip haber vereceğim? Sonunda haberi başka biriyle gönderdim. İngilizler pirelenmiş. Üstünkörü bir araştırma? Düşünün, yalnız kırk bin Mavzer mermisi var. Gülleleri saymıyorum. Bu sabah Ararat?I Sirkeci Rıhtımı?nda gördüm çok şükür. Yolcu alıp haraket edcek. Sevinçle ardiyeye geldim. Niyazi Efendi telaşla; kalk birader, mesele çok önemli dedi. Vapuru aldığımız herif hemen görüşmek istiyormuş. Evine gittik. Durum tasarladıkları gibi çıkmamış. Vapuru kurtarmak için İngilizlere rüşvet vermek gerekiyormuş. Kısacası vapur, elli bin lira ile yola çıkabilirmiş.

Saat bir buçukta Niyazi Efendi gelir. Parayı o da bulamamıştır. Çaresiz kalmışlardır. Kâmil Bey, vapuru kiraladıkları adam Rozalti?nin nasıl bir adam olduğunu, vapurun kime ait olduğunu sorar. Vapur La Fransez şirketinindir. Rozalti şirketin bir memurudur. Kâmil Bey birden hatırlar. Eniştesinin salonunda, bir gece bu şirketin direktörü ile tanışmıştır. O gece direktör, Kâmil Bey?de iyi bir izlenim bırakmıştır. Ahmet?le hemen La Fransez şirketine gidip direktörle görüşmeye karar verirler.

Direktör onları iyi karşılar. Kâmil Bey?i hatırlamıştır. Kâmil Bey hiç hazırlıksız söze başlar :
? Biz vatanımızı kurtarmak istiyoruz. Buna her millet kadar hakkımız var. Yani buraya tüccar müşteriler gibi gelmedik. İstenilen paranın değersizliğini biliyoruz. Bizim için malınızı daha ucuza tehlikeye koymanızı isteyemeyiz. Fakat ilk pazarlıktan sonra? Aradaki fark pek büyük? Hem de beş misli? Bu parayı ödemeyecek değiliz ama şu sırada bulup buluşturmak imkânsız?
Direktör söylenenlerin hiç birini anlamaz. Ararat vapuru adını duyunca birden ayılır :
? Şu cephane meselesi mi? Peki n?olmuş?
? Elli bin lira?
? Ne elli bin lirası?
? Vapurdan şüphelenmişler. Bu yüzden parayı elli bine çıkarmışsınız.
Direktörün bundan haberi yoktur. Rozalti?nin arttırmayı kendi yaptığı anlaşılır. Direktör, en yüksek ücreti, yani on bin lirayı istemiştir. Bin lirayı da Rozalti, komisyon olarak bir Türk?e vereceğini söyleyerek kabul ettirmiştir. Direktör, işi anlayınca Rozalti?nin işine son vermek ister ise de Kâmil Bey mani olur. Zira herif, cephane işini bildiği için düşmanlık yapabilir. Vapura, kahveci olarak bir adamlarını da aldırmayı isterler. Direktör beş kişi bile koyabileceklerini, ayrıca İnebolu?ya kadar kıyı boyu gitmesi ve tehlike sezerse baştan kara etmesini de kaptana tembih edeceğini söyler ve ekler :
? Bütün dünya ile görüşmeyi göze alan, parasız, yani silahsız dövüşçülere karşı, ben yalnız saygı duyarım. Yolunuz açık olsun.
Kâmil Beyle Ahmet sevinçle çıkarlar.

Ertesi sabah, vapur hiç bir güçlükle karşılaşmadan boğazı geçmiştir. Öğlene doğru Niyazi Bey çıkagelir. Sıkıntı içinde dolanıp durmaktadır. Sonunda baklayı ağzından çıkarır. Ahmet tutuklanmıştır. Her halde Ararat?tan ötürü. Bekirağa bölüğüne atılmıştır. Düşmanın Bursa ? Uşak cephesine saldırı plânları ele geçirilmiş, bu plânlar acele Ankara?ya gönderilmek üzere Ahmet?e verilmiş. Ahmet?te Nedime Hanım?a vermiş. Şimdi bu plânları, yarın kalkacak olan Gülcemel vapuruna yetiştirmek için Nedime Hanım?ı mutlaka bulmalıymış.
Kâmil Bey, ne yapıp yapıp plânları ele geçireceğini, Niyazi?ye vâd edrek onu başından savar. Aklından Ahmet?in tutuklanmasının Nedime Hanım?dan gizlenmesi gerektiğini düşünür çünkü Nedime Hanım?ın doğum sancıları artmıştır ve öğrenmesinin tehlikeli olacağı kanısındaydılar. Ahmet?i sorarsa da İzmit?e gittiğini söyleyecektir.

Kâmil Bey, Nedime Hanım?ı merak ederek bir ara yanına gider. Nasıl olduğunu sorar? Yalan üstüne yalan söyler ama pek beceremez ve sonunda gerçeği olduğu gibi anlatır. Şayet yakalanırsa, Nedime Hanım?ı bu işe hiç karıştırmayacağına onu ikna eder. Söz konusu plânları alıp uzaklaşır.
Gece yarısı saat üçte eve döndüğünde karısını yemeğe beklerken uyumuş bulur. Geciktiğinden ötürü münakaşa ederler. Kadın, bu tartışmada hala hanımın anlattıklarını sayar, döker. İngiliz subayların, Kâmil Bey?in son davranışlarından hiç memnun olmadıklarını bildirir. Enişte Bey?in İngilizlere mal satmak üzere bir şirket kurma hususunda görüşmek için Kâmil Bey?i acele görmek istediğini ve ertesi günü kocasını göndereceğine söz verdiğini sözlerine ekler. Kâmil Bey, bu düşmanla alış veriş işini duymakla tepesi atar. Karısıyla kavgaya varan ağız tartışmasına tutuşur. Tartışma sırasında Kâmil Bey, memleketin durumundan, zaferden söz ettikçe Nermin onu alaya alır. Sonunda, kocasına « ben yoksulluk çekemem » diye tutturur. İyice bozuşup yatarlar.
Kâmil Bey, Niyazi Efendiyle bir gün önce Kara Dayı idarehanesinde konuşup sonra da Nedime Hanımla anlaştıkları üzere, o gün öğle vakti gayet önemli belgeler bulunan bir kuru üzüm sandığını, Tophane Rıhtımı?nda bulunan Gülcemel vapuru kahvecisi Ramiz Efendi?ye verirken suçüstü yakalanır. Sorgusu yapılır. Ramiz Efendi?yi daha önce tanımadığını ve sandıkta belgeler olduğunu bilmediğini söyler. Ararat vapuru hikâyesinin polisçe bilindiğini, tahkikat yargıcı önündeki tutanaklar okunurken öğrenir. Sorguda, bilhassa bu işle Nedime Hanım?ın hiç bir ilgisi olmadığında diretir. Sorguda, Nedime Hanım?ın Ararat vapuru işiyle de « hiç bir ilgisi yoktur » der. Sorgu yargıcı, « ama Nedime Hanım direktörle konuşmuş » deyince de « Hayır, direktörle ben konuştum » diyerek suçu zerine alır. Uzun sorgudan sonra, Kâmil Bey bütün zekâsını kullanarak Nedime Hanım?ın bu işlerden hiç haberi olmadığına ve ortada suç varsa bu suçu kendi yaptığına sorgu yargıcını inandırır. İfadeyi buna göre yazdırır.

Sorgu yargıcı Ahmet?i getirir Kâmil Bey?in karşısına. Nedime Hanım?ın her şeyden haberli olduğunda Ahmet ısrar eder. Sonunda Kâmil Bey dayanamaz, yargıcın müdahalesine rağmen, bağırarak Ahmet?in Nedime Hanım?a aşık olduğunu, bunu kendisine, evli olduğunu bilmesine rağmen, söylediğini ve Nedime Hanım?ın ona olmaz dediği için iftira attığını söyler.
Ahmet durumu hemen anlar ve bir eliyle gömleğinin yakasını çekiştirerek « ben namussuzum, namussuzun biriyim » diyerek hüngür hüngür ağlamaya başlar. Dışarı çıkarırlar.
Aşk lafını nereden çıkardığına Kâmil Bey kendisi bile inanamaz. Bu sözlerle Nedime Hanım?ın namusuna leke sürebileceğini bile düşünemez. Yalnız bir tek maksadı vardır: Nedime Hanım ele vermemek? Karşısına tanıdığı bir insan kılığında çıkan bu etten kemikten alçaklığı durdurmak?
Sorgu yargıcı Kâmil Bey?e :
? Ramiz?i tanımadığınızı hâlâ iddia ediyor musunuz?
? Evet, tanımıyorum, ilk görüşüm.
? Ama o sizi tanıyormuş!
? O da yalan söylemiş öyleyse? Bir kelime bile konuşmadım bu admla daha önce.
Ramiz içeri alınır :
? Ulan Ramiz ! Sen Nedime denen o karıyı tanımam dememiş miydin?
? Evet, tanımam!
? İşte Kâmil Bey söyledi. Sana böyle kâğıtları hep o getirirmiş!
? Yalan aman yüzbaşım yalan?!
Ramiz?in iğrenmiş gibi Kâmil?i süzmesi, Kâmil?in hoşuna gider; kaşlarını hafifçe kaldırıp « yalan » anlamında bir işret yapar. Sorgu yargıcı zorlayınca, Ramiz :
? Ben böyle işlere girmedim Beybaba? Devlet, millet sayesinde gül gibi geçinip gidiyoruz şurda?
? Ya Nedime her şeyi itiraf ettiyse?
? Gelsin, yüzüme desin !? Asla kabul etmem?
? Öyleyse sana iyilik yapmak haram. Bu gece seni bir güzel ıslatsınlar da bak nasıl bülbül kesilirsin?
Ramiz tam külhanbey ağızıyla uzun uzun anlatmaya başlar. Yargıç sustursa da o yine konuşur. İfadesini verir ve imzalar.
Uzun tartışmalardan sonra, kadının bu işle hiç bir ilgisi olmadığı kesin olarak belirtilir. Sorgudan sonra, Kâmil Bey, gardiyan askere bir lira uzatır. Bir ahali sigarasıyla öteberi aldırtır.
Kâmil Bey, yalnız kalınca, sorguda Ahmet?i namussuz yapıp çıktığını düşünerek üzülür. Ama sonra onun Nedime Hanım?ı ele verişni hatırlayarak, davranışının doğru olduğuna karar verir. Birden, Ramiz?e yapılacak işkence aklına gelir, ama hemen sonra, Ramiz?in onu ele vermeyecek bir tip olduğu inancı endişesini yatıştırır.
Kâmil Bey, gardiyan askerle ahbap olur. Gardiyan İbrahim, Vahap Çavuş adında bir dayakçının Ahmet?i çok dövdüğünü ve bayılttığını anlatır.
Kâmil Bey, bir ara bağırtı duyar. « Yine Ahmet?e işkence yapıyorlar » diye düşünür. Sonra Niyazi Bey?in tutuklanmaması gelir aklına. « Tutuklansa, Ahmetle olduğu gibi yüzleştirirlerdi, yoksa tutuklandı da işkence de öldü mü? » diye geçirir aklından. Bir süre sonra pis yatağa, gözünü kapatıp uzanır.
Ertesi sabah, İbrahim?e, Niyazi?yi sormak gelir aklına. « Senin gibi Çankırı?lı, kısa, kamburca bir adam? » diye anlatır. Gardiyan : « Yanlışın var beyim » der.
? Belki sen görmemişsindir. Yukarı götürmesinler?
Gardiyan hemen fırlar, gider. Dönüşte Niyazi diye Çankırı?lı biri gelmediğini söyler. Sonra Kâmil Bey?in kulağına yanaşıp :
? Hani Ahmet diye selam saldığın adam vardı ya, keşke selamını götüreydik. Gece kendini asmış? Yatak örtüsünü kesip ip yapmış?
Ahmet?in ölümü Kâmil Bey?i allak bullak eder. « Peki, Niyazi tutuklanmadığına göre, yalanım nasıl çıkıyor ortaya? » Birden olayları yeniden gözden geçirir. « Bu yalanın muhakkak Niyazi?den çıkması gerek. Niyazi tutuklanmadığına göre, demek ajan?! » Bu karara varınca olduğu yerde sendeler. « Ahmet?in sırtına meğer Niyazi?nin ihanet hançeri saplanmış. »
Kendini karyolanın üzerine bırakır. Böylece ne kadar kaldığını kestiremez. Birden kapı ardına kadar açılır. Sarı benizli, çatık kaşlı bir subayla, üstüne hiç saygı göstermeyen, kalın dudaklı bir çavuş dikilir karşısına. Subay gönülsüz sorar :
? Gazete ister misiniz? Peyam Sabah getirsinler, diğerleri zaten yasak?
Kâmil Bey, eve haber verilmesini ve çamaşır istediğini söyleyince :
? Yollarız, getirsinler. Traş için de berber gönderilsin, diye emir verir.
Kâmil Bey?i, traştan sonra, Kurmay Binbaşı Burhanettin Bey?e çıkarırlar. Burhanettin Bey hemen söze girer :
? Sizi, karşılıksız bir fedakârlığa itelemişler. Çıkarı olmayan bir yola?
Bu sıra telefon çalar. Her halde telefonda biri Kâmil Bey?i soruyor olmalı ki Binbaşı « Burada. Anlaşacağız. » diye karşılık verir.
? Sizi Roma elçiliğimize kâtip düşünüyorlar?
? Bu teklifinizi yarına kadar düşünmem için izin verin?
? Şimdi asıl meseleye gelelim. Olayı ört bas etmek için bize mutlaka bir suçlu gerekli?
? Bu iş için en uygunu Ahmet Beydir.
? Ahmet Bey öldü. Bize canlı bir suçlu gerekiyor.
? Tamam. Niyazi, İzmir?li Niyazi? Kamburca, kısa boylu?
? Olmaz efendim. Olayı biliyoruz. Yalnız delil yok ortada. Ararat vapuru acentesi kendisini görmediğini söyledi. Niyazi?nin o gece evde olduğuna tanıklık yapanlar var. Gerçeği yalnız siz biliyorsunuz.
? Ben mi biliyorum? Size hiç bir suçu olmayan Nedime Hanımı teslim edeyim mi istiyorsunuz?
? Yeniden başlayalım. Yaptığınız lüzumsuz bir fedakârlık. Kendinizi mahvediyorsunuz. Üstelik geçim durumunuz da berbatmış?
? Bana korkunç bir durumu fark ettirdiniz beyefendi! Kendimin, bu kadar alçak bir herif olduğumu bu güne kadar fark etmemiştim. Roma başkâtipliğini nasıl da kabul ediverdim hemen? Oysa burada devlet mi kaldı ki Roma?da elçiliği olsun !? Affedin, rahatsız ettim?
? Hemen heyecanlanmayın canım !? Oturun? Sigara?
? Sıra Şeytan Adası korkutmacasına mı geldi yoksa? Bunu da Yüzbaşı Bey söylediler eksik olmasınlar? Bakın, biz ikimiz de çocuk değiliz? Memleketi işgal etmiş düşmanla döğüşenleri asla affetmeyen acayip vatanseverlerin elinde olduğumu biliyorum.
? Fakat o kadını kurtaramazsınız?
? Ne korkunç bir söz ! Gebe bir kadını, suçsuz olduğu halde mahvederek Roma elçilik baş kâtibi olma teklifini nasıl yapabiliyorsunuz? Müsaadenizle?
Aradan üç gün geçtikten sonra Kâmil Bey?in odasına dalan İbrahim :
? Hadi beyim! Çabuk? Aman ha? O karagözcü soytarı su dökmeğe çıktı!
? Ramiz Efendi mi?
? Artık bilemem? Çabuk, ne diyeceksen de? İbriği de al? Elini yıkar gibi davran? Biri gelirse ben öksürürüm. Abdülvahap çavuş az kalmış ki fukaranın gözünü patlata? Öyle bir sopa çekmiş ki?
Musluk başında sıskası çıkmış, titreyen Ramiz Efendi?yi görür. Sağ gözü kapanmıştır :
? Geçmiş olsun arkadaş! Size bir şey söylemek istedim de? Kendim için değil, Nedime Hanım için? Kadındır, belki şaşırtırlar? Size yaptıkları gibi « Kâmil her şeyi söyledi » derler. Bir haber yollamak lâzım. Ben hiç bir şey söylemedim. Hani bir Niyazi Efendi var? Bilmem tanır mısın? Hepinizi yakan o. Nedime Hanım?a haber salmalı. Ben bunu beceremem. Siz belki bir çare bulursunuz. Nedime Hanım ona körü körüne inanırdı. Niyazi?den sakınsın. Ararat vapuru işinde galiba bizi soymak istedi. Beceremeyince de intikam aldı. Ahmet?in kendini asmasını da arkadaşlara bildirmeli. Nedime Hanım için delil bulamadılar.

Bu sırada İbrahim kapıyı aralayıp seslenir. Ramiz elinin sabununu bile durulamadan yürür. Kâmil Bey karşısındakinin, sözlerinden bir şey anlayıp anlamadığını bile kestiremez.
Öğle üzeri bir teğmenle yanında Abdülvahap çavuş hışım gibi, Kâmil Bey?in odasına girerler. Yukarı götürürler. Giriği odada Nermin?le karşılaşır. Karısı « Bunu bize neden yaptın? » diye tutturur. Odada enişte beyle İngiliz yüzbaşısı vardır. Kâmil Bey Ayşe?yi sorar. Nermin büsbütün sinirlenir. « Bir de onu mu getirecektim? Nedir bu başımıza gelen? » der. Nermin İngiliz yüzbaşısının uyarısı üzerine geri kalan sözlerini Fransızca söyler. Eve bir takım kılıksız adamların gelip Kâmil Bey?in tutuklandığını haber verdiklerini, enişteyi çağırttığını, eniştenin gazetedeki o kadını bulduğunu, kadının bir şeyden haberi olmadığını söylediğini anlatır. Kâmil Bey « Nereden haberi olacak? » deyince Nermin « Yeter artık, ben çocuk değilim. Yoksulluğumuz yetmez gibi bir de bu bulaşık işlere karıştın. Marifetlerini enişte bey anlattı. » der.
Binbaşı Burhanettin, « Bunca olaydan sonra akıllanmışsınızdır. » şeklinde lafa karışır. Kâmil Bey :
? Kendi kendimi tutuklamışım gibi konuşuyorsunuz. Bir yanlışlık var diyorum size?
? Yanlışlık filan yok. Doğruyu söylemiyorsun. Söylesen hemen bırakacaklar. Enişte bey söz alır. Roma elçilik başkâtipliğini de kabul etmemişsin? O kadın hakkında her şeyi söyle. İşler onun başının altından çıkıyor. Kurtarmaya çalışman yararsız. Zaten kocası da hüküm giymiş?
? Yani böyle diyerek benim o kadına iftira etmem mi isteniyor? Benden, gebe ve suçsuz bir kadına iftira etmemi beklemeyin. Sana yalan söylüyorlar Nermin! Böyle bir kurtuluş yolu olamaz.
Bu laflara sinirlenen İngiliz yüzbaşısı :
? Bir vapur dolusu cephaneyi siz mi bulup yüklediniz? Evinizden ayrılmadan saldırı plânlarını nasıl ele geçirdiniz?
Karısı « Bize de acısana o kadına acıdığın kadar! »
? Siz hamdolsun acınacak halde değilsiniz.
? Biz mi ? Enişte bey olmasaydı vapur param yoktu buraya gelmeye.
Kâmil Bey, birden yüzüne tokat yemiş gibi irkilir. Nermin?de ileri gittiğine pişman olup lafı değiştirir:
? Ayşe?de sen gideli hiç uyumuyor. « Baba baba » diye ağlıyor.
Kâmil Bey, Entellicens servisle burun buruna olduğunu nihayet anlar :
? İşte beni gördün karıcığım. Sağım. Lütfen birisiyle çamaşır yolla. Ayşe?nin gözlerini de öp benim için. Enişte beye size gösterdiği şefkatten dolayı minnettarım. Borcumu, ölmezsem öderim.
Bu sefer enişte bey « Gebe kadınla iki serseri » diye bütün kinini kusar. Mustafa Kemal?e lânetler yağdırır. Kâmil Bey?e para bırakmak istese de o almaz.
Ertesi gün, hapishane müdürü tarafından çağırılarak evden gelen öteberiler verilir.
Bir başka gün, Kâmil Bey?i bir takım koridorlardan geçirerek halılarla süslü bir odaya, paşanın odasına götürürler. Bu kez eskiden yapılan teklifler paşa tarafından yinelenir. Kâmil Bey, suçsuz bir kadına iftira edemeyeceğini tekrarlar.
Bir hafta sonra yargılama başlar. Nedime Hanım hakkında delil bulunamamıştır. Olayda Kâmil Bey?le Ramiz Efendi?den başka suçlu gösterilememiştir. İlk duruşmadan sonra kapalılık kararı da kalktığından Ramiz Efendi?yi Kâmil Bey?in yanına verirler. Mahkemede Yunan saldırısının başladığını duyarlar. Anadolu?dan her gün birbirini tutmayan haberler gelir. Kâmil Bey, Ramiz Efendi?ye dert yanar. « Saldırı plânlarını bizimkilerin ellerine ulaştırabilseydik, yakalanmakla işi berbat ettik. » diye dövünür.
? Aldırma gözüm! Bizimki kim bilir kaçıncı kopyasıydı. Haber Anadolu?ya vaktinde ulaşmıştır.
Bir ara Eskişehir?in Düşüp, düşmanın Ankara önlerine ilerlediği sözü çıkar.
? Niyazi hergelesini yakalamadıklarına canım sıkıldı.
? Adam sende !? Zaten ölmüş herif?
? Hiç de ölmemiş. Hele namussuz kamburu bir de Milis yüzbaşısı yapıp Sapanca?ya yollamışlar. Siz Niyazi?nin ihanetinden sonra bana da görünmeyebilirdiniz. Aklıma o yalan nereden geldi?
? Önce şüphelenmedim desem yalan olur. Ama ilk gelişte yakalndık, bunda bir iş var dedim. Yalanı da Nedime Hanım?ı sevdiğinizden söylediniz. Eğer siz o gereksiz yalanı söylemeseydiniz Niyazi?nin ne mal olduğunu çok daha zor anlayacaktık.

Ziyaret başladığında, Ramiz Efendi?nin karısı Fatma Hanım bütün havadisi toplayıp onlara yetiştirir. Böylece günü gününe olayları öğrenirler. Fatma Hanım da polis ve jandarma karşısında nasıl davranılacağı hususunda, kocası kadar pişkindir. Başlarına dikilen nöbetçinin sık sık « yasak » ihtarına rağmen bütün savaş haberlerini bir kulpuna getirip anlatır.
Harp Divanı Başkanı kararda Ramiz?in, kendini körkütük cahil biri olarak tanıtmasına kanar ve berâtine, Kâmil Bey?in de yedi yıl kürek cezasına çarptırılmasına karar verir.
Ramiz, Kâmil Bey?le yalnız kalınca, mahkemede maskaralıklardan ötürü kendisini bağışlamasını ister ve dışarda Nermin Hanım ve Ayşe ile ilgileneceklerini, zaten zaferin yakın olduğunu, yakında onun da özgürlüğüne kavuşacağını söyler. Kucaklaşıp ayrılırlar.

**Cengiz Yazaoğlu’nun ?Esir Şehrin İnsanları? Eserine Dair Yorumu

?Kemal Tahir?in bu romanında kahramanlar Osmanlı aristokrasisi denilebilecek bir çevreyi ve bir tipi, imparatorluğun yıkılışı ?Anadolu Kurtuluş Savaşı- sırasında açık davranışıyla anlatılmaktadır. Serinin ilk kitabı olan Esir Şehrin İnsanlarından hatırlanacağı gibi İşkence ve baskı karşısında kahramanlığın yok olup gittiğini sorgulanan Ahmet Bey ve Yüzbaşıdan anlayan Kâmil Bey sorgulamalar sırasında onurunu korur. Ahmet?in hainliğinin Nedime Hanımı ele vermesinin karşısında kahveci Ramiz Efendinin kurnazlık ve cesaretine şahit olur ve kendi yolunu çizer. Nedime Hanımı asla ele vermez. Hapse düşer. Bir paşa oğlunun böyle bir olaya karışması Kâmil Bey?in yakın çevresi için bir şok etkisi yapmıştır. Nedime Hanım?ı ele vermesi durumunda serbest bırakılacağını söyleseler de Kâmil Bey inkâr etmeye devam eder.
Harp divanına verilir. Bu arada İzmirli Niyazi Bey?in de bir hain olduğu meydana çıkmış Bulanık Su bölümünde bahsedilen tek kollu hain savaş kahramanı arasında bir paralellik kurulmuştur. Harp divanın kararı: Ramiz Efendi serbest bırakılmış, Kâmil Bey yedi yıl kürek cezasına çarptırılmıştır.

İkinci kitapta net olarak gördüğümüz kendi onurunu ve eşinin onurunu korumaya çalıştığıdır. Yalnız hapse düştükten sonra birçok kişi olayın iç yüzünü yani; Kamil beyin eşini başka bir erkekle yakalaması sonucunda vurduğunu gazetelerden öğrenir. Kalacağı koğuşa görülürken olayın konuşulduğunu duyar iyi eğitim almış, onurlu biri oluşu bu olayın gerçekliğine rağmen yüzünün kızarmasına sebep olacaktır. Ama ilerleyen bölümlerde görebileceğimiz gibi bu sadece bir perdedir.

İkinci kitap Hapis?te başlar bu dönem Osmanlının üç ayrı parçaya bölünmeye başladığı bir dönemdir. Hapishanede genel anlamıyla padişah yanlılarının bulduğundan bahsetmek yanlış olmaz. Bu dönem Ramazan bayramıdır bunu n getirisinde genel halk oruç tutmaktadır. Koğuş kuralları gibi düşünülen bu sisteme ayak uydurmak zorunda olan Kamil Bey bu durumdan rahatsız olmasına rağmen yapabileceği çok fazla bir şey olmadığının farkındadır. Mahkûmlardan Zekeriya Hoca İçki içip içmediğini sorunca Kamil Bey?e içmediğini söylemiştir sıkılarak.

Zekeriya Hoca bir iftira sonucu burada olduğunu söylüyor. İftira ona göre şeytanın bir oyunu. Hatta kendisini de bölge imamının yüzünden orada olduğunu düşünüyor. Zekeriya bunların dışında Seferberliğin ikinci yılında askermiş. Çanakkale?de savaşmış. Alman Rusu diye tabir ediyor o zaman ki askeri, Fransızlara karsıda savaş verdikten sonra Rusya?nın yaşadığı çöküşle birlikte çöl harbine başlamak zorunda kalmışlar. Bütün bunları anlatırken Kuvayi Milliye ve Mustafa Kemale geliyor konu ve Mustafa Kemale olan düşmanlık ortaya çıkıyor ve diyor ki ? Onun yaptığını bana hiç bir düşman yapmadı?. Anadolu?da ki Kuvayi Milliye hareketini eşkıya ayaklanmasından başka bir şey olmadığını savunmaktadır.

İkinci koğuş Ağası ise Osman Ağa?dır. Faytoncu dur aslında ama toy düşüren lakabına sahiptir zaten bu da hapse düşmesinin sebebidir. Toy düşüren; Çapkın anlamındadır ama bu çapkınlık biraz faklı bir boyut kazanıp iş haline gelmiştir. Osman bunun stratejisini bile anlatıyor Kamil Bey ?e kiracı olarak bir bayanı alacaksın diyor kiracı borçlu demektir sana bağlanmasını sağlar diyor böylece kendi fikirlerini de ortaya koyar Osman. Zaten bunlardır onun hapse düşmesini sağlayan. Osman da Zekeriya gidi Kuvayi Milliye karşıtıdır Mustafa Kemalin bir şey yapamayacağını hatta neden padişahın karşısında olduğunu anlayamayıp karşı çıkıyor tüm bu oluşan sisteme.

Kamil bey Önceki kitaptan da bilindiği gibi çok iyi eğitim almış, çok gezmiş biridir. Hemen hemen tüm Avrupa?yı, bütün Amerika?yı, Afrika?nın yarısını, hemen hemen bütün Uzak Şark?ı dolaşmıştır. Ama Anadolu?yu tanımamakta ve bilmemektedir bundan dolayı oldukça üzgündür. Gün içinde sabah gazetede okuduğu savaş bildirilerindeki yer adları aklına gelir. Batı cephesinde Geyve Boğazı… Bu boğazda haftalardan beri vuruşuluyor. Kamil bey bu yerleri Apler?de, Pireneler?de, Andlar?da hatta Himalayalarda gördüğü boğazlara benzese gerek diye düşünyor. Ama böyle olduğunu sadece sandsığı için ve gerçek anlamda kendi milleti ile ilgili ciddi bir bilgisi olmadığı için bu durumdan çok rahatsız. Savaşın ne halde olduğunu babasını parası bitip te kendi ülkesine döndüğün de fark etmesi bütün bu rezaleti fark etmesini sağlıyordu.
Hapiste Çok değişik şeylerle karşılaşmak tadır mesela; Hıristiyan mahkûmların Müslüman geleneklerine uymaları kâmil beyin çok hoşuna gitmişti.

Faytoncu Osman Ağa el altından aldığı bilgileri verirken tüm kişiliğini de ortaya koyar;
?Müdür bey yemin ediyormuş. Anadolu?daki şu kuvayi milliye eşkıyaları, Allahın izni ile bir tepelenseymiş, padişah efendimiz, hemen affı verecekmiş ?Kemlî eşkıyasının tepelenmesi de, Allahın izniyle uzak değilmiş.?

Bunu üçüncü kısmın Ağası Sarafim kaptana iletmektedir Faytoncu Osman. Ama kimse Sarafim in hapisten çıkmasını istememektedir. Müdür ister gibi davranmak ta ama aslında bir oyunun parçası olmaktadır. Genelde alaycı bir gülümseme ile Allah kurtarsın diyip geçmektedir. Müdür de padişah yanlısıdır ama. Bunu tam odayı terkederken ?padişahımız çok yaşa? diye bağırması ile iyice ortaya koymuştur.

Kamil bey her şeye rağmen Kuvayi Milliye yanlışı olduğunu saklayarak bilgi alabilmek için gazeteleri takip etmeye çalışmaktadır Osman çevresin de iken kuvayi milliye karşıtı bir gazete olan Alemdar Gazetesini okumaktadır. Kamil bey İkinci İnönü savaşlarından sonra hapse girmiştir ve takip edebildiği kadarıyla bahsedilen saldırı 7-8 haziran gibi başlayacağından bahsedilmesine rağmen yunan kralı henüz İzmir?e girmemiştir bayramı Türkler için zehir etmiştir bütün bu kötü gidiş ve bekleyiş.
Alemdarın bayram sabahı okurlarına verdiği en önemli haber İzmir- (Patris ) Ankara?da durum ciddileşmiştir. Kemalistlerle Enverciler arasındaki boğuşma öyle kızgınlaşmıştır ki vuruşacaklarından korkulmaktadır. Kemal ve Kemal tarafını tutanlar günden güne yer kaybetmekte, Envercilerin durumu ise kuvvetlenmektedir.

Kamil beyin kızı hiç bir şeyden haber dar değildir. Babasının bir iş gezisinde olduğunu sanmaktadır. Eleni bakıcısı bu konuda annesi gibi çok dikkatlidir. Hapis ortamı çok değişiktir rahatlıkla giriş çıkış yapa bilmektedirler bu yüzden bu tarz bir yalanı ört bas etmek çok zor değildir.
Kitabın sonlarında beklenen taarruz 10 Temmuzda dört koldan başlamıştır. Ve bu haberleri artık Kâmil bey Arif beyle hazırlayıp vermektedir. Bizim askerlerimizin gaz kullandığını savunan düşman hareketli bir ordunun bunu nasıl başarabileceğine bir yanıt veremekte bizim askerlerimizin gaz maskesi taktığını böylece kolayca geçip bozguna uğrattığını savunmaktadır. Bütün bundan sonra ki kısımlarda da an be an gelişmelerden bahsedilmektedir.?

?Esir Şehrin İnsanları? Yapıtından Bir Bölüm?Kâmil Bey, birkaç gündür hatırlayıp hariciyecilere sormak istediği soruyu, ağzından kaçırdı.
– Önleyemez miydi İngiltere Yunanlıların İzmir’e çıkmasını. O zaman uzlaşılırdı kolayca. Yeniden davranmaya, belki de kan dökülmesine meydan kalmazdı!
– Sizin bir atasözünüz var. “Akacak kan damarda durmaz” dersiniz. (Şakanın kaba kaçtığını anlayarak hemen toplandı) Ben askerim ama kan dökmekten yana değilim. İsbatı da Kutul-Amare’de size teslim olmam. Sör Tavnshend de ben de, kan dökülmemesi için kolayca teslim olduk. Yiyeceğimiz, cephanemiz boldu. Yardım da umulabilirdi. Daha doğrusunu isterseniz Halil Paşa’nın birlikleri de bizi bunaltacak güçte değildi.

Size bir gerçeği daha açıklayayım. Gizlidir ama siz bizim dostumuzsunuz! (Kâmil bey irkilince gülümsedi) Oxford İngilizcesini bu kadar güzel konuşan bir insan İngiltere’ye düşman olamaz. İstese de olamaz! Açıklayacağım gizli şudur: Yunanistan’ın İzmir’e asker çıkarmasından önce, kan dökülmemesi için Kralımızın hükûmeti, bilhassa biz askerler, bütün tedbirleri aldık. Birinciye dövüşmesi umulan Nurettin Paşa’yı değiştirttik. Türk birliklerinin silahlarını topladık, toplarının kamalarını söktük!
? Saldırıyı önleseydiniz, Yunanlıların silahlarını alsaydınız da, işgal hiç olmasaydı.
? Dedim ya, her zaman akıl idare etmiyor memleketleri.
– Loyit Corc bu kadar akılsız mı? Akılsızsa nasıl oluyor da İngiltere gibi büyük bir memleketin başına getirilebiliyor?
? Bunu size anlatmak güç. İngiliz demokrasisinin oyunudur bu. Çoğu zaman akıllı İngilizler de, demokrasi denilen bu maskaralıktan memnun değil ama, çaresiz katlanılıyor. (Biraz daldı) Hayır! Loyit Corc’a aptal denilemez. Memleketimin yetiştirdiği ender devlet adamlarındandır, bunların da en büyüklerindendir. (Küçük bir çocuğu avutur gibi sesini yumuşattı) Düzelecek hepsi.
Göreceksiniz en umulmaz sırada düzelecek. Elverir ki bizler, yâni siz, biz, hepimiz, tarihin yüklediği ödevleri duraklamadan yerine getirelim! (Köşedekilere bakıp sesini biraz alçalttı) İlgilendiniz mi ‘İngiliz Dostları Derneği’yle?
? İngiliz Dostları Derneği mi? (Enişte Beyden böyle bir şey duyduğunu hatırladı. Galiba Enişte Bey de kurucularından olmalıydı) Yok hayır! Kim kurmuş? Nerede?
? Burada. Türkler kurdu. Başında büyük din adamlarınızdan biri var: Sait Molla. Din bilginlerinizin büyüklerinden.
? İngilizler de kurdular mı bunun karşılığını? Onun başına din bilginlerinizin büyüklerinden biri geçti mi?
? Lâtife etmek istediniz ama yarısı gerçektir söylediklerinizin. İngiltere’de böyle bir dernek kurulmadı henüz. Buna karşılık buradaki derneğin güçlenip gelişmesi için memleketimizin ünlü rahiplerinden biri çalışıyor. Adı: Fruw’dur. Bu adı aklınızda tutun! Sık sık duyacağınıza eminim! Hattâ ilgilenirseniz tanışmanız bile mümkündür.
? Çok mu bizdeki İngiliz dostları. Ne kadar?
? Geçen ay derneğe kaydolanlar elli bini aşmıştı. O zamandan bu yana belki de altmış bini bulmuştur.
? Altmış bin. Ben başka türlü sanmıştım. Yalnız aydınlar arasında. Altmış bin sayısında biraz abartma olmasın! Ben İngiltere adasının haritada yerini bilen bu kadar vatandaşımız bulunduğunu sanmıyorum.
? Aydınlardan çok halka gitmeyi uygun gördüler.
? Nasıl anlatabiliyorlar halka bu işi? Zorluk çekmiyorlar mı?
? Hayır! Dernek üyelerine kimlik kartı bastırdılar. Sağında Osmanlı Sancağı, solunda İngiliz Bayrağı var. Aralarına tasdikli fotografı koyuluyor üyelerin. Bir çeşit lesapase. İşgal polisinden kolaylık görüyorlar. Anladınız mı?
? Hayır!
? Esnafın, gezgin satıcıların, hele geceleyin şurada burada gezenlerin. lâf aramızda, Türk polisiyle çatışmaktan çekinenlerin işine geliyor. (Kâmil Bey suratını asmıştı. İngiliz subayı, gene içini çekti) Karışık zamanların yolları da karışık olur. Bunu yadırgamamalı.
? Böyle bir dernekle nasıl bir ilgi kurabilmemi düşündünüz?
? Hiç. Aklıma geldi öyle. Haberiniz oldu mu, üstünde durdunuz mu öğrenmek istedim. Savaş yüzünden iktisadi durumunuzun bozulduğunu söylemişlerdi. Bir yardımımız dokunabilir mi diye araştırdık!
Kâmil Bey, Halanım ailesinin Nermin’i de alarak kendisini niçin İngilizle yalnız bıraktıklarını artık iyice anlamıştı. Kızacağına, ürkeceğine rahatlayıverdi. Gülümseyerek eni konu dostça sordu:
? Bulabildiniz mi bir çıkarını bâri?
? Her şeyin bir çıkarı bulunur hele İngiltere İmparatorluğu bunu isterse.
? Kişilerle de ayrı ayrı uğraşacak zaman bulabileceğine emin misiniz? Hem de dünkü düşman memleketlerden birinin vatandaşıyla.
? İngiliz kültürüyle yetiştiniz. İmparatorluk, kültürünü taşıyan herhangi bir kimseyi, sizin gibi soylu bir aileden gelmese bile, gücü yettiğince korumaya çalışır. Büyük Britanya. İşgalimiz altındaki yerlerde topraklarınız, değerli hisseleriniz var. Eğer anlaşabilirsek sadece biz size yardım etmiş olmayacağız, siz de bize büyük yardımlarda bulunacaksınız!
Kâmil Bey bu söze gerçekten şaştı. Şaşması “Böyle bir yardımı dokunabilir mi?” sorusundan geldiği kadar, böyle bir şey söz konusu değilse karşısındakinin kendisini, boş lâflarla aldatacak kadar alık gördüğündendi.
Sör Henri Dikson viski bardağını aldı, sözü değiştiriyor, daha doğrusu çok değersiz bir şeyden lâf ediyormuş gibi sordu:
? Şirketi Hayriye’nin hisse senetleri var mı sizde?
? Şirketi Hayriye?nin mi? Hayır. Sanmıyorum! Neden sordunuz?
? Aramızda kalmak şartıyla, söylüyorum. Boğaziçi vapur kumpanyasını Fransız dostlarımız ele geçirmek istiyorlar. Oysa İngiltere bunu uygun görmüyor. Böyle senetleriniz varsa gerçek değerinden çok üstünde satın alabiliriz.
? Hayır! Bende yok! Aklımda yanlış kalmadıysa, bu şirketin hisse senetleri Türklerden başkasına satılamaz. Tüzüğü böyledir.
? Tüzükler değişir. Değişmeseler de, hiç bozulmadıkları halde, yasakladıkları şeyler kolayca yapılabilir. Kanuna göre yüzde yüz Türk olduğu halde, aslında Türk-Fransız olanlar hiç mi yok?
(Sayfa: 48?51)

***Halit Refiğ’in “Batı’nın karşısına Devlet’i koyan Kemal Tahir” Yorumu;

1967 yılı sonlarında Devlet Ana romanı yayınlanana kadar Kemal Tahir Türkiye?de daha çok sol aydınların sınırlı ilgi gösterdikleri bir yazar olarak tanınmaktaydı. 1938 yılında Nazım Hikmet?in yanısıra Yavuz zırhlısında bir komünist ayaklanması tertibi içinde bulunduğu ithamıyla 12 yıl hapis yatmış olması Marxist düşünce çevrelerinde ona belli bir saygınlık kazandırmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra yayınlanan ilk kitapları, Göl İnsanları, Sağırdere ve Körduman klasik Marxist şemalara uymamakla birlikte, Orta Anadolu köy yaşamına bakıştaki keskin gözlemciliği, nesnel gercekçiliği ve ifade gücü ile olağan dışı bir yazarın ilk ürünleri idi.
Cezaevinde yazılan bu ilk romanların müsveddelerini Nazım Hikmet okuduğunda Kemal Tahir?e övgü dolu mektuplar yazmış, ama bunlarda ?fakir ve zengin köylü münasebetlerinin, derebeylik bakayası, sınıf ve tabaka çatışmalarının eksikliği?ni hissettiğini ifade etmiş, yeni pasajlar yazıp bu eksikliği gidermesini önermişti.

Nazım Hikmet mektuplarını saklamadığı için Kemal Tahir?in o tarihte bu görüşlere nasıl bir karşılık verdiğini bilmiyoruz. Ama daha sonra yazdığı Köyün Kamburu ve Yedi Çınar Yaylası adlı romanlarında, Türkiye?de Batı?daki gibi toprak mülkiyetine dayanan bir feodal sistem olmadığını ilere sürmekteydi. Ona göre Türkün köksüz toprak ağasını Batı?nın lorduna, baronuna benzetmemek gerekiyordu.

Kemal Tahir?in Türkiye?de edebiyat çevrelerinde geniş yankı yapan ilk romanı Rahmet Yollarını Kesti oldu. Bu roman, Yaşar Kemal?in devlete başkaldıran eşkiyayı kahramanlaştırdığı İnce Memed romanının çok yaygın bir ilgi ile karşılandığı dönemde yazılmıştı. Yaşar Kemal?in aksine Kemal Tahir eşkıyanın devlet gücü karşısında perişan olmaktan kurtulamayacağını ifade ediyordu. Rahmet Yolları Kesti?nin yayınlamasından çok sonra Türkiye?de ortaya çıkan silahlı başkaldırıların tümünün nasıl hüsran ile sonuçlandığı göz önünde tutulduğunda, Kemal Tahir?in, Batı?dan esinlenme ?devlete karşı halk? romantizmine, soğukkanlı ve bilgece yaklaşımının ne kadar çok daha gerçekçi olduğu görülebilir.

Kemal Tahir ilk romanlarında Türk toplumunda Batı?dakine benzer sınıf çatışmaları olmadığını ortaya koyarken, daha sonraki romanlarında sınıf yerine devletin birleştirici ve koruyucu güç olduğunu ifade etmeye başlamıştır. Yorgun Savaşçı bunun en güçlü örneğidir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti?nin çöktüğü, ülkenin işgal altında kaldığı karanlık günlerinde asker, sivil bir grup aydının yeni bir devlet arayışı hikaye edilmektedir. Kemal Tahir?e göre Batı?da devlet olmadığı zaman da, sınıfların ve onu temsil eden kilisenin varlığı sayesinde toplumlar dağılmaktan kurtulabilir. Ama sınıfları olmayan Türk toplumu devletsiz kalırsa dağılır.
Devlete verdiği bu öneme rağmen Kemal Tahir devleti kutsallaştırmamakta, yanlış siyasetçilerin kötü yönetiminde devletin halkına ters düşebileceğini de ifade etmektedir. Bunu tipik bir örnek olarak, Bozkırdaki Çekirdek adlı romanında ?köy enstitüleri?ni göstermektedir. Burada işlenen konu, devletin köylünün içinden rejimin bekçileri olarak seçtiği eğitmenlerle köylüyü köyünün içinden içinde zaptırapt altında tutma girişimidir. Kemal Tahir?e göre, Türk toplumunun bünyesine yabancı olduğu ?enstitü? adından da anlaşılan, köylünün adını doğru dürüst telaffuz bile edemediği bu girişim, Batı?dan esinlenen baskıcı bir devlet modeli arayışı idi. Başarısızlığa uğraması kaçınılmazdı. Nitekim arkasında acılar bırakarak öyle de oldu.

Kemal Tahir ilk romanlarından itibaren sürekli olarak bir fikrî gelişme halindeydi. İlk romanlarında Türk toplumundaki yapılanmanın Batı?dakine benzer sınıfsal çelişkiler taşımadığını gözlemlemiş, daha sonra toplumsal varlığın ve düzenin korunmasında devletin vazgeçilmez önemini vurgulamıştı. Peki Türkiye?nin temel çelişkisi neydi?

Bunu en açık şekilde Devlet Ana romanında ortaya koydu. Türkiye?nin temel çelişkisi Avrupa idi. Bugün Avrasya diye adlandırdığımız ana kıta parçasındaki tarihi Batı-Doğu çatışmasının en keskin görünümü Anadolu topraklarında ortaya çıkmaktaydı. Devlet Ana, Türk toplumunda devletin koruyucu geleneğini Osmanlı Devleti?nin kuruluş şartları içinde değerlendirirken, ana çelişkinin Avrupa?dan kaynaklandığını ifade ediyordu.

Kemal Tahir?in de vurguladığı gibi, Avrupa ile ilişkiler, tarih boyunca Türkiye?nin kaderini belirleyen en önemli etken olmuştur. Selçukların ?Bilâd-ı Rum? dedikleri Anadolu?yu ilk defa Haçlılar ?Turchia? diye isimlendirmişler. Avrupalılar kıtalarından söküp atmak istedikleri Osmanlı?ya, onu oluşturan değişik etnik unsurlara aldırış etmeden, kestirmeden ?Türk? demiştir. Tarih boyunca Türk kimliği ve kişiliği, sürekli çatışma halinde bulunduğu, kendini ?Batı? olarak tanımlayan Avrupa?ya karşı bir tepki ve alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

Truva savaşında bu yana Avrupa fırsat bulduğu ölçüde Asya?yı yağmalamaya, sömürmeye girişmiş, Osmanlı da gücü yettiğince bu talanı önlemeye çalışmıştır. Kemal Tahir Devlet Ana romanında Avrupa?nın feodal soyguncularının karşısına Osmanlının koruyucu devletini koymakta, arada kalan yerli Hıristiyan köylünün, tercihini kana susamış soyguncudan değil, toplumsal eşitlik ve adalet sağlayan devletten yana kullandığını olağanüstü bir anlatım ustalığı ile kalem almaktadır.

Sicilli bir komünist olarak bilinmesine rağmen romanlarında pek de Marxist sayılamayacak yaklaşımlarından ötürü Kemal Tahir?e ihtiyatla yaklaşan sol aydınların yanısıra, Devlet Ana yayınlandıktan sonra, Türkiye?nin Batı?ya toz kondurulmasına tahammül edemeyen ?entel?leri, edebiyat tarihimizde eşi görülmemiş bir saldırı kampanyasına giriştiler. Bunlara göre Kemal Tahir cahil, dönek, gerici, psikopat, insanlık düşmanı ve kabiliyetsiz idi. Roman yazmasını bilmiyor, tarihten anlamıyordu.

Bu kampanyanın bir sonucu oldu. Sol geçmişinden ötürü o tarihe kadar Kemal Tahir?e uzak duran, hatta düşmanca davranan gelenekçi, milliyetçi çevreler ona ilgi duymaya, hatta zaman zaman sahiplenmeye başladılar. Ama bu sağlam ve güvenilir bir ilgi değildi. 12 Eylül askeri rejimi sırasında, genelde bütün sol bir baskı altında iken, solun kendisine düşman ilan ettiği Kemal Tahir?in romanı Yorgun Savaşçı?dan yapılan televizyon dizisinin Atatürk düşmanlığı ithamı ile yakılmasına milliyetçi cenahtan karşı çıkan olmadı. Tam tersine son derece vicdansız, ?fırsat bu fırsat? diyerek kendi yandaşlarının romanlarını devlet televizyonuna sokuşturdular.

Bugün Türkiye?de halkın ve yöneticilerin büyük bir kısmı Avrupa Birliği?ne girme, kapitalist ekonomi sistemi ile bütünleşerek küreselleşme hayali içindedir. Çılgın ve denetimsiz bir tüketim sonucu, doğal dengeleri her gün daha çok tahrip olan dünyanın gitgide yaşanılmaz hale geldiğini hiç görmek istemeden, Batı?nın insan kanı ve canı üzerine kurulmuş zenginliğini paylaşmanın mümkün olabileceğini sanmaktadır.

Batı?nın özellikle bilgi çağının araçları televizyonlar, internet aracılığıyla yarattığı, bireyin sınırsız özgürlüğe ve tüketim imkânlarına sahip olduğu varsayılan sanal dünyanın cazibesine kapılanlar için Kemal Tahir hiç de iç açıcı bir yazar değildir. Paranın, borsanın, faizin, dövizin, tahvillerin temel değer haline getirildiği, Batı?nın güdümündeki holdinglerin ve sivil toplum kuruluşlarının devletin yerini almasının beklendiği bir dönemde, ?Batı?nın karşısına ?Devlet?i koyan Kemal Tahir?in gündemde olması elbette düşünülmez.
Ama ben zenginliğe ulaşmanın can bedelini bilmeyen Türk halkı çoğunluğunun geçici bir aldanış içinde olduğunu düşünüyorum. Avrupa?nın zenginliğini paylaşmanın imkânsızlığını bir gün idrak edeceğine, yeniden kendi gücü ile yaşamını sürdüreceğine inanıyorum. İşte o zaman Kemal Tahir kendini tanımasında ona yardımcı olacak kaynakların başında yer alacaktır. Türkiye?yi kendi görmek istediği yerde arayanlar için değil, ama gerçek değerleri ile anlamak isteyen yabancılar için de Kemal Tahir, sabırla ve dikkatle okunduğu takdirde, büyük bir aydınlatıcı olacaktır.?

*Esir Şehrin İnsanları Eserinin Özeti
** Cengiz Yazaoğlu, Sanat Edebiyat Notları, Cilt 1-4 Bağlam Yayınları
***Sinema yönetmeni, yazar

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Paris Düşerken – İlya Ehrenburg

Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga'dan oluşan nehir roman, 20. yüzyılın en hareketli dönemini tüm tarafları ve çeşitli yönleriyle...

Kapat