Ezdî Edebiyatı

Tur Abidin?den Mezopotamya?ya Ezdîler – Mehmet Dinç

Her ne kadar Ezdîler hakkında birçok araştırma kitabı okuduysam da, onlarla tanışmam Derwêş ile Adûle aşkını konu alan bir kitapla başladı. Destanda, Derwêş?in Adûle?ye kavuşması için savaşa gidip dönmesi gerekiyordu. Bawer Ferat?ın yazdığı kitap, bir degbêjin ağzından çıkan aşkın cesaret ile sınandığı bir destandı. Birkaç sayfa okumuştum ki kitabın dünyasına girmiştim bile? Bir duygunun harekete geçmesi gibi tasavvufi bir inançla sadece Tanrı inancını kabul eden Ezdîlerle şimdiye kadar tanışmamış olduğuma hayıflandım birden.

Kitabın savaş sahnesini okurken, dengbêjlerin anlatımlarının ne kadar da evrensel olduğunun farkına vardım birden. Çünkü okuduğum her satırla beraber İlyada destanı kadar zengin bir anlatımla karşılaşıyordum. Derwêş, Akhilleus kadar cesur bir savaşçı karakteriydi. Yanına aldığı arkadaşlarıyla beraber yaz sıcağında güneşin kucağı Mardin ovasında, Arap ve Türkmen aşiretlerinin izini sürer. Kızgın güneşin altında günlerce dolaşırlar. Ancak düşmandan bir iz bulamazlar. Sıkılıp da eve dönmeyi kararlaştırdıkları anda, bir obaya rastlarlar. Bu bir Arap obasıdır. Sadece kadınlar vardır obada. Hepsi de yaslıdır kadınların. Derwêş?in ilgisini çeker bu durum. Niçin yaslı olduklarını sorar. Kocalarının Milan konfederasyonuna karşı savaşmaya gittiklerini söylerler. Derwêş adında bir kahramanın Milanilerle birlikte savaşa girdiğini eklerler. Bu savaşçının karşısında kimsenin sağ kurtulamayacağını, o yüzden şimdiden savaşa giden kocalarının öldüğünü varsayarak yas tuttuklarını söylerler?

Derwêş yoluna devam eder. Ve kaçınılmaz sona yaklaşır. Düşman ile karşılaşır. Düşman atları onu gördüğünde, korkunç bir şey görmüş gibi arka ayakları üstüne dikilip geriye doğru kaçar. Ortalık bir anda karışır. Düşman çok sonra toparlanır. Derwêş durduğu tepeden düşmana meydan okur. Savaşmaktan vazgeçerek evlerine dönmelerini söyler. Buna karşın onlar da bu savaşın Ezidileri ilgilendirmediğini, dolayısıyla yollarından çekilmesini ister. Bu restleşmeden sonra savaş başlayacaktır artık.

Ve savaş başlar. Derwêş, düşmanın arasına tam beş kez dalar. Gürzler, mızraklar, kılıçlar havada uçuşur. Derwêş, her defasında, önüne gelenleri tırpan gibi biçip karşı taraftan çıkmayı başarır. Elbisesine, yüzüne, gözüne, kan ve irin bulaşır. Mezopotamya?nın kızgın güneşinde kavrulmuş toprak kan gölüne döner. Her defasında bir yoldaşını da kaybeder. Yoldaşları düştükçe daha da öfkelenir. En sonda tek başına kalır. Bir yanardağ kadar öfkelidir artık. Dinlendiği tepeden düşmanın arasına bir daha dalar. Gürzlerle çarpışan kılıcı, gökteki güneşi gölgede bırakacak kıvılcımlar saçar. Akhilleus?a ölümü getiren topukları, bu kez Derwêş?in atının topukları olur sanki. Derwêş?in atı sendeler bir an. Topukları çukura saplanır. Ve yere düşer at. Dolayısıyla Derwêş de yuvarlanır yere. Ve artık ölüm kaçınılmazdır. Arap ve Türkmen savaşçılar, tüm öfkeleriyle gürzlerini sallar üstüne. Bir süre çarpışır. Ancak çember daralmıştır; kaçacak, soluk alacak yeri yoktur. Bir kılıç darbesi, sonra bir kılıç darbesi daha saplanır böğrüne. Yüreğine saplanan her kılıç darbesi, tiz, korkunç çığlıklar çıkarır. Dünya yalandan bir gemi gibi döner Derwêş?in etrafında. Bedeninde tek damla kan kalmaz. Bedenine saplanan kılıçlar, kâğıda saplanır gibi acı vermez artık. Kılıcı elinden kayar, toprağa düşerken son kez dünya gözüyle Adûle?yi hayal eder gözlerinde. Haber Milan obasına yetişir. Adûle, Derwêş?ten sonra hiç kimseyle evlenemeyeceğini ilan eder. Çok geçmeden de bağrına hançer saplayarak intihar eder. Zor Temer Paşa ise sadece savaşı kaybettiğine üzülür.

Derwêş?in cesaretinden alınanlar

Kitap bittiğinde, Derwêş?in cesareti kadar, Ezdîlerin yaşam şekli, dinsel, kültürel ve hoşgörülü yanları da derin etkiler bıraktı bende. O an ne pahasına olursa olsun, Ezidilerle tanışma düşüncesi içime iyice yerleşti.

Her ne kadar Derwêş?in izini sürmek için Mardin ovası sayılan Viranşehir, Karacadağ eteklerine yolculuk yapmak istediysem de, Midyat?tan haber geldi. Günlerce yaptığımız kulis çalışmalarından sonra, Midyat?ın köylerinde yaşayan Ezdî dostlarla irtibat sağlamıştık. O andan itibaren, hep Derwêş?e olan hayranlığım geldi aklıma. Bu topraklarda, aşkı uğruna bir orduyla savaşmayı göze almış bu kahramanın dindaşlarıyla tanışmanın heyecanı anbean artıyordu bende.

Gideceğimiz gün hava kapalıydı. Görüş mesafesi sıfır denecek kadar azalmıştı. Tüm görkemiyle, tarihin canlı tanığı gibi duran Mardin Kalesi sisin içinde kaybolmuştu. Çantalarımız, fotoğraf makinelerimiz ve kayıt cihazlarımız hazırdı. Sabah erkenden çıkmalıydık yola. Soğuk kış günlerinde günler doğuda erken kararıyordu. Karanlığa kalmadan, bu sisli havada geri dönmeliydik Mardin?e. Susmuştuk arabanın içinde. Arabanın kasetçalarında bir dengbêj sıtranlar söylüyordu. Yollarsa tenha ve sessizdi. Sanki yüz elli yıl önce savaşta ölmüş bir kahramanın taziyesine gidiyorduk. Kirvelere ödenecek bir vefa borcuydu bizimkisi.

Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra nihayet ulaşıyoruz Midyat?a. Midyat?a vardığımızda sis dağılıyor. Görüş mesafemiz artıyor yine. Gökyüzüne doğru yükselen kiliselerin çan kuleleri ve minareler, kadim bir mimariyle omuz omuza halaya durur gibi karşılıyor bizleri.

Daha önce telefonla konuştuğum köy muhtarı, ?Geleceğiniz gün Midyat?a vardığınızda beni arayın,? demişti. Telefona sarılıyorum, birkaç kez çaldıktan sonra açılıyor. Kendimi tanıtıyorum. Midyat?a geldiğimizi duyduğunda şaşakalıyor. Muhtarın ses tonunda, bizimle görüşmesinde isteksizlik var gibi. ?Hava sisli,? diyor. ?Üstelik köy yolu da çamurlu, arabanız çamura saplanabilir. Hem işlerimiz başımızdan aşkın,? diye de ekliyor. Bu defa konuşma sırası bende. Tüm kalbimle, ?Biz dostuz,? diyorum. Bizden zarar gelmeyeceğini söylüyorum. Sadece bir saatini bize ayırırsa yeterli olacağını söylüyorum. Sonunda dostluğumuza ikna oluyor. Köy yolunu tarif ediyor bize. Köy yolu Nusaybin-İdil yolunu birbirine bağlayan çevre yolunda? ?Güven Köyü tabelasını göreceksiniz,? diyor. Oradan tali yola sapıp yolu takip ederek beş altı kilometre, yol almamız gerektiğini söylüyor.

İdil-Nusaybin yolunu birbirini bağlayan çevre yoluna giriyoruz. Çok geçmeden Güven Köyü tabelası görünüyor. Asfalttan sapıp ok işaretinin gösterdiği yöne doğru hareket etmeye devam ediyoruz. Gerçekten de Muhtarın dediği gibi yollar toprak. Ve gün aşırı yağan yağmurdan çamur haline gelmiş. Yine de sisin içinde belli belirsiz görünen çevreyi seyrediyorum. Etrafta tek ağaç yok. Tepeler ve yamaçlar boz bir çıplaklık içinde. Acaba bu yollarda, Derwêş?in yardımına giden Ezdî yiğitler olmuş mudur? Belki de olmuştur. Bellerinde kılıçları, boyunlarında Halep işi poşularla akmışlardır dağlardan, Mardin düzüne doğru.

?Bize ulaşmak için çetin yollardan geçmek gerekir?

Yollar bir hayli engebeli. Bir yokuş çıkıyoruz, bir yokuş iniyoruz. Ara sıra araba balçığa dönmüş çamurda patinaj yapıyor. Bir aksilik çıkması durumunda, arabayı kaldığı yerde bırakıp yolumuza yayan devam edeceğimizi söylüyorum arkadaşlara. Arkadaşlar da bu düşüncemi olumlarcasına başlarını sallıyor.

Bunları düşünürken köyün girişini işaret eden mezarlığı geçiyoruz. Tepenin zirvesinde olmamıza rağmen ortada bir şey görünmüyor. Tepeden devrilip sırt tarafına doğru iniyoruz ki, bir vadinin yamacında sarp kayalıkların arasına sıkışmış bir sürü ev görüyoruz. Evlerin örüldüğü taşlar kaya renginde. Yamacın ortasına doğru indiğimizde, evlerinin birçoğunun harabe olduğu hemen dikkati çekiyor. Üstelik terk edilmiş bir yere de benziyor. Yanlış mı geldik, diye bir düşünce geçiyor içimden. Telefona sarılıyorum yine. Tekrar Muhtarı arıyorum. Sonra da bulunduğumuz yeri tarif edip yanlış mı geldik diye de soruyorum. Muhtar, gülümsemeyle karışık konuşuyor. Yanlış gelmediğimizi; orada beklememizi, biraz sonra yanımıza geleceğini söylüyor. Sabırsızlıkla beklerken, sisin içinden başında poşu sarılı bir adam beliriyor. Kısa boyuna rağmen adımları çevik. ?Hoş geldiniz,? diyor. Evinin bulunduğu yöne doğru araba yolunun olmadığını, arabayı burada bırakmamız gerektiğini söylüyor.

Çantalarımızı alıp peşine takılıyoruz. Biraz sonra iki katlı, geniş avlulu bir evin önünde buluyoruz kendimizi. Muhtar içeri davet ediyor bizi. Evin içine girdiğimizde, daha önce hiç tanık olmadığım bir dünyaya adım atar gibi bir duyguya kapılıyorum. Adımlarım ürkek, gözlerim meraklı bir şekilde odanın içini yokluyor. Oda, normal odalardan iki kat daha büyük. Yerde kalın halılar, üstüne ince minderler döşenmiş. Boydan boya yastıklar dizili duvarların çevresinde. Odanın ortasında içeriyi ısıtan bir odun sobası var. Belli ki evin içinde bile, özünü saklama durumu var. Çünkü ortalıkta Ezdîliği çağrıştıracak hiçbir imare yok.

Bizim kadar, o da temkinli yaklaşıyor. Bir süre gülümsüyoruz. Daha önce hiç tanışmadığımız bir insanın misafiri olduğumuzdan, nerden başlayacağımızı bilmiyoruz. Bir yandan da sohbete başlarsak devamının geleceğini biliyorum.

Kendimi ve arkadaşlarımı tanıtıyorum. Mesleklerimizi, nerede oturduğumuzu söylüyorum. O da kendini tanıtıyor. Muhtarın adı Ebu Zeyd. Yetmiş yaşında olduğunu söylüyor. Kısa boylu, pos bıyıklı, çevik biri. Tanışma faslından sonra sohbet biraz daha ısınıyor. Havadan sudan konulara giriyoruz. Köy yolunun ne kadar bozuk olduğundan dem vuruyorum. Gülümsüyor, ?Bize ulaşmak için çetin yollardan geçmek gerekir,? diyor. Odanın bir köşesinde, yemek tahtasına benzer alçak bir sehpa var. Ebu Zeyd Amca, neskafe kavanozunu, sallama çayları ve bardakları koymuş ahşap sehpanın üzerine. Sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığı işaret edip, ?Kendinize çay veya neskafe yapın,? diyor. Bu görevi arkadaşlarımızdan biri yerine getiriyor. Tepsiyi sobanın önüne getiriyor. Bardaklara neskafe doldurup içiyoruz. Biz neskafeleri içerken, o bizi takdir edercesine bakıyor. Bu bakışların anlamına takıldığımızı hissedince açıklamayı da hemen yapıyor, ?Evlerimize gelen başka inançtan birçok insan, burada bir şey yemez, içmez,? diyor.

Derwêş?ê Evdî destanını okuduğumu ve ondan çok etkilendiğimi söylüyorum. ??imdiye kadar, bu kadar cesur bir halk ile tanışmadığım için kendi kendimden utandım,? diyorum. Ebu Zeyd Amca güngörmüş geçirmiş biri. Otuz yıla yakın Almanya?da çalışıp emekli olduktan sonra geri dönmüş köyüne. ?Derwêş, bizim için cesaretin sembolü,? diyor. ?Ama Derwêş kadar olmasa da birçok Ezdî yiğidi, kendilerine saldıranlara karşı kahramanca çarpıştı,? diyor. ?Bu civarda at üzerinde, Ezdîlerden daha usta kılıç kullanan kimse yoktu. Eskiden, ister Müslüman olsun, ister Süryani, varlıklı kişiler, bir yerden bir yere seyahat ederken yanlarına koruma olarak Yezidi gençlerini alırdı,? diyor. ?Sadakat ve cesaret, bizim karakterimizdir,? diye ekliyor. Ancak cesaretin de kendine göre bir sınırı olduğunu söylüyor. ?Bundan kırk yıl önce, bu köy sekiz yüz haneyken, hepsi bir anda Avrupa?ya göçtü,? diyor. Göç etme nedenlerini anlatmasa da biz nedenini az çok tahmin ediyoruz. Köyde üç ailenin yaşadığını söylüyor sonra da. Biz konuşurken, köyün diğer iki sakini de geliyor. İkisi de iri cüsseli, kumral tenli, orta yaşın üstünde. Köyde atalarının mesleği hayvancılıkla uğraşıyorlar.

Biraz dini konulara giriyoruz Ebu Zeyd Amca?yla. Ezdîliğin, biraz da tasavvufi bir inanç olduğunu öğreniyoruz. ?İyilik de kötülük de kalpte başlar, orada biter,? diyor. Ezdîlik inancının, insana saygı üzerine kurulu olduğunu söylüyor. Tanrıdan sonra, en çok saygı duydukları melek ise ?Melek Tavus?. Ebu Zeyd Amca?ya iki dini kitap Mushaf-ı Reş ve Kitabü?l-Cilve?den bahsettiğimde, ?Onlar çok sonra yazıldı. O yüzden, Ezdîlik inancını tam olarak yansıtmazlar,? diyor. Güneşin doğuşu ve batışında, yönlerini güneşe dönüp ibadet ettiklerini söylüyor sonra da. Bir insanın Ezdî inancına mensup olması için, Ezdî bir anne ve babadan doğmuş olması gerektiğini söylüyor. Burada gülüyor ve devam ediyor, ?Yani biz insanları Ezdîlik inancına davet edecek misyoner çalışmalarda bulunmayız. Kimse bizi inançlarını yaymak isteyen misyonerlerle karıştırmasın.?

Biz sohbet ederken zaman su gibi akıp geçiyor. Arkadaşlarımdan biri, karanlığa kalmadan gitmemizin iyi olacağını söylüyor. Ebu Zeyd Amca?ya köyün içinde dolaşmak istediğimizi söylüyoruz. Köyün içinde bir mabedin olmayışı dikkatimizi çekiyor. Bunu sorduğumuzda, ?Bizde mabet gibi yapılar olmaz. İbadetimizi dört duvar arasında yaşamayız,? diyor. ?Yeryüzünün, her noktası kutsaldır. İçimizde ibadet etme isteği doğduğunda, günün hangi saati olursa olsun, yüzümüzü güneşe dönüp bulunduğumuz yerde ibadet ederiz,? diyor. Ebu Zeyd Amca?nın evi öteki evlere göre biraz daha yukarıda kalıyor. Evlerin arasından, çamurda kaymamaya dikkat ederek, aşağılara doğru iniyoruz. Evlerin bazıları her ne kadar yıkılmışsa da, yapılar birbirine benziyor. Hemen hemen hepsinin kapı ve pencereleri kemerli? Evlerin yönü doğuya bakıyor. Biraz daha indiğimizde, vadinin ortasından geçen düzlüğe varıyoruz. Köyün gençleri, harman yeri olarak kullanılan bu düzlükte cirit oynuyormuş zamanında. Yıkılmış tandırlar, bir evin duvarına yapılmış Melek Tavus kabartması, kırık çömlekler ve suyu kurumuş, ayvanlı bir köy çeşmesi görüyoruz. Bu ıssızlık bir kültürün nasıl da yok olduğunu gösteriyor.

Hava kararmak üzere? Sis, gri bir duman gibi sarıyor her yeri. Ebu Zeyd Amca?yla arabamızın bulunduğu yere kadar gidiyoruz. Vedalaşırken Mardin?e geldiği takdirde bize uğramadan dönmemesini istiyoruz. Adreslerimizi veriyoruz. Köyün girişinde bulunan mezarlığı da ziyaret etmek için izin istiyoruz. Kendine has bir tebessümle, ?Müsaade sizin,? diyor.

Biz beş kişi arabanın içinde, Ezdî dostlarla tanışmanın mutluluğu, ama aynı zamanda bölge insanının onlara yaşattığı acıların utancıyla yolumuzun üstündeki mezarlığa yaklaşıyoruz. Mezarlık, çevresi kalın ve yüksek duvarlarla örülmüş geniş bir yer. Yeni olsa gerek, sadece köşelerinde birkaç mezar var. Mezarlığın girişinde, mezarlık arazisini hibe eden kişiyle ilgili, Kürtçe ve Türkçe yazılar var. Bir mezar dikkatimizi çekiyor. Laleş vadisindeki Şeyh Adi türbesinin minyatürü gibi. Mezar, taş duvardan bir kulübenin içine yapılmış. Kulübenin tavanında göğe doğru yükselen, ince uzun taşlardan örülmüş sekiz dilimli bir kubbe var. Kulübenin kapısından içeri baktığımızda mezar taşının üstündeki bir şeritte Almanca yazılar olduğunu görüyoruz. Belli ki Almanya?da vefat ettikten sonra buraya getirilmiş. Çevredeki diğer mezar taşlarının üstünde ölenin adı yazılı olduğu halde, acıyı anlatan dörtlükler de yazılmış. Bununla birlikte her mezar taşında, Yezidilik inancını taşıyan bir sembol var. Bazılarında Melek Tavus?un haddelenmiş demirden yapılmış kabartmaları, bazılarındaysa güneş resmi dikkatimizi çekiyor.

Mezarlıkta fazla kalmıyoruz. Ölülere saygı, diye fısıldıyorum arkadaşlarıma. En son ben çıkıyorum. Mezarlık kapısının demirden kapısını kapalı tutmak için kullanılan teli bir daha kapının koluna sarıyorum. Arabaya doğru giderken, köye doğru bir bakış fırlatıyorum. Ve Derwêş?in Adûle için girdiği savaşta, kendisini engellemek isteyenlere söylediği sözler geliyor aklıma.

?Ne çıkar, ha genç iken bir aşk uğruna savaşta öldüm, ha yaşlanarak, bir duvarın dibinde öldüm. Dünya yalan dünya değil mi? Yeter ki bizden geriye onurlu bir yaşam anlatılsın.?

***

Ezdîler – Ronî War

Birlikte yaşadığımız halde Ezdîleri yeterince tanımıyoruz. Daha çok kulaktan dolma bilgilerdir onlar hakkında bildiklerimiz. Bildiklerimizin çoğu zaman yalan yanlış ve karalamalardan ibaret olduğunu görüyoruz. Ezdîler baskılara maruz kaldığından seslerini duyuramayıp kendileri hakkındaki bilgilerin doğru olmadığını anlatma imkânı da bulamamıştır. Onları tanımaya başladığımızda görüyoruz ki, esasında Ezdîler de Tanrı?ya inanır. Kuşkusuz var olan dinler ve Ezdî dini arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. En önemlisi Melek Tavus?un durumudur. Öteki dinlerde Melek Tavus bütün kötülüklerin temeli olarak görülürken, Ezdîlerde bu durum farklıdır. Onlara göre iyiliğin ve kötülüğün temeli birdir. Öteki dinlerde Melek Tavus Tanrının buyruğuna karşı geldiği için ?lanetli? olarak görülürken, Ezdîlerde Melek Tavus Tanrıyı çok sevdiği için Âdem?e secde olmamıştır. Tanrının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilip saygı göstermemiş, bununla ne kadar asil olduğunu evrene ispatlamış ve Tanrı tarafından sınanmıştır. Bu sınavı başarıyla vermiş olan Melek Tawûs, Tanrı tarafından önce emrine karşı geldiği için cezalandırılmış, ama sonra affedilmiş ve bu asil duruşundan dolayı dünya işlerinin başına geçme hakkı kendisine verilmiştir.

Ezdîlerin iki kutsal metni var: Mushaf-ı Reş ve Kitabü?l-Cilve. Kitabü?l-Cilve Melek Tavus?un buyruklarını, Mushaf-ı Reş ise bu dinin kurallarını, dünyanın oluşumunu, insanlığın yaradılışını ve Âdem ile Havva?nın hikâyesini anlatır.

Ezdîler güneş doğarken ve batarken günde üç kez güneşe dönerek ibadet eder. Bu ibadetleri gizlidir. Onlara göre Tanrının bin bir adı vardır. Bunlardan biri de ?ben verdim?, ?ben yarattım? anlamındaki ?Ezda?dır. Ez(î)dî ise ?gördüm?, ?inandım? anlamına gelir. Bundan dolayı kendilerine Ezîdî dendiği iddia edilir.

Ezdîler, Duhok ve Musul kentleri arasında Şeyh Adi bin Musafir?in mabedi Laleş?te yapılan hac görevi ve toplu ibadet dışında birlikte ibadet etmez.

Önem verdikleri dört kutsal bayramları vardır: Sersal (yeni yıl bayramı), Cejna Havînê (yaz bayramı), cemaat bayramı ve doğum bayramı. Newroz?u da geleneksel bayram olarak şenliklerle kutlarlar.

Ahirete olan inanç gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığına inanmazlar. İnsanların inanışlarına ve yaşam tarzlarına göre yaşanılan dünya cennete ya da cehenneme dönüşebilir. Melek Tavus bu işlerin denetleyicisi ve Tanrının bu dünyaya atadığı elçisidir. İnanç ve geleneklerine bağlı olan Ezdîler, kültürlerini yaşatmaya devam etmektedir.

***

Kürt Edebiyatında Ezdîler – Azad Zal

Kürt edebiyatında birçok Ezdî yazar ve şair anadilleri Kürtçede önemli eserlere imza atmıştır. Önemli eserlerinin yanı sıra kendi dallarında ilk olmuşlardır. Dikkat çekici olan ise, Kürt edebiyatının bu önemli kişiliklerinin Kafkaslardan çıkmasıdır. Ancak bölgenin özgün koşulları, Kafkasya?daki Ezdî yazarların, öteki bölgelerde yaşayan Kürt edebiyatçılarla iletişim kurmasına uzun süre engel olmuştur.

Kafkaslardaki Ezdîler edebiyat ve dil çalışmalarının yanı sıra Leningrad?da ilk Kürdoloji kurumunun açılmasına ve ilk Kürtçe romanının yazılmasına öncülük etmiştir. Ancak ağır koşullar altında büyük emekler harcanarak meydana getirilen yapıtlar Kürt dili üstündeki yoğun baskılar nedeniyle geniş kitlelere ulaşamamıştır. Bu yapıtları incelediğimizde Ezdî Kürt aydın ve yazarlarının yarattığı hazinelerin Kafkasya?da saklı kaldığını görüyoruz.

Birkaç ad sıralayacak olursak:

1. Erebê Şemo (1897-1979): İlk Kürt romanının yazarı Erebê Şemo?dur. 1935 yılında, Şivanê Kurmancan?ı (Kürtlerin Çobanı) yazan Şemo ardından, Jîyana Bextewar (Mutlu Yaşam), Dim-Dim (Dımdım) ve Hopo?yu kaleme almıştır. Erebê Şemo ayrıca 1959 yılında, Kurdên Ermenistana Sovyêtê (Sovyetlerdeki Ermenistan Kürtleri) adlı filmin senaryosunu yazmıştır. Öte yandan çeşitli piyes ve kısa öyküleri de vardır.

2. Hecîyê Cindî (1908-1990): Kürtbilimci ve Kürt folkloru uzmanıdır. Şiir ve öyküleri 1930?lı yıllarda yayımlanmıştır. 1949?da Siba Teze (Taze Gün) adlı kısa öykü derlemesi, 1967 yılındaysa Hewarî (Taziye) adlı romanı yayımlanmıştır.

3. Emînê Evdal (1906-1964): Kürtbilimci ve antropologdur. 1930?da Mem û Zîn ve Zembîlfiroş gibi Kürt folklorunun önemli destanlarından esinlenerek birkaç şiir ve destan yazmıştır. Gulizer adlı destanın yanı sıra birçok şiir kitabı da yayımlamıştır.

4. Casime Celîl (1908-1998): 1930 yılında yazmaya başlayan Celîl?in birçok şiir kitabı ve destanı yayımlanmıştır.

5. Qaçaxê Mirad (1914-1979): Dört şiir kitabı yayımlanmıştır.

6. Ahmedê Mîrazî (1899-1961): Pek çok şiiri yayımlanan Mîrazî?nin Zemanê Çûyî (Giden Zaman) adlı bir piyesi ve Bîranînên min (Anılarım) adlı bir kitabı vardır. Edebi dil bakımından önemli bir yere sahiptir.

7. Usivê Beko (?-?): Edebi yönü oldukça güçlü olan şairin yedi şiir kitabı yayımlanmıştır.

8. Semend Sîabendov: İki adet şiiri yayımlamıştır.

9. Xelîl Mûradov: Têmûr Xelîl?in babası Mûradov?un Du Poêm (İki Şiir) adlı bir yapıtı ve bir kısa öykü kitabı yayımlanmıştır.

10. Mîkaêlê Reşîd (1924-1983): Büyük bir şairdir. Kürt şiiri ve destanına birçok yenilik getirmiştir. Ona yakın eseri yayımlanmıştır.

11. Sihîdê Îbo (1924-1991): Çocuk doktoru olan ve tüm Ermenistan?da tanınan Îbo?nun birkaç şiir kitabı, bir kısa öykü derlemesi ve Kurdê Rêwî (Yolcu Kürtler) adlı bir romanı yayımlanmıştır.

12. Simoyê Şemo (1924-2001): Doktordu ama edebiyatla ilgilenirdi. Dokuz şiir kitabı yayımlanmıştır. Değerli bir şair olarak bilinir.

13. Şikoyê Hesen (1928-1975): Dört şiir kitabı yayımlanmıştır.

14. Fêrîkê Ûsiv (1934-1997): Büyük şairin sağlığında beş şiir kitabı yayımlanmıştır. Ölümünden sonra ise iki kitabı yayımlanmıştır.

15. Rizalîyê Reşîd (1929-1999): Üç şiir ve bir öykü kitabı yayımlanmıştır. Ama şair olarak bilinir.

16. Emerîkê Serdar (1935): Önemli bir yazar ve gazetecidir. Beş öykü kitabı yayımlanmıştır.

17. Wezîrê Eşo (1934): Birkaç öykü kitabı yayımlanmıştır.

18. Sîma Semend (1933-2008): Kısa öykü yazarıdır. Üç kitabı yayımlanmıştır.

19. Ezîzê Îsko (1929-2008): Üç şiir kitabı yayımlanmıştır.

20. Eskerê Boyîk (1941): Şair, öykü ve roman yazarıdır. Yedi şiir kitabı, iki kısa öykü kitabı ve bir romanı yayımlanmıştır.

21. Ezîzê Gerdenzerî (1941): Birkaç kısa öykü kitabı yayımlanmıştır.

22. Tosinê Reşîd (1941): Şair, öykücü ve roman yazarıdır. Üç şiir kitabı, iki kısa öykü kitabı, bir roman, bir piyes ve Ezdî dini üzerine bir araştırma kitabı yayımlanmıştır.

23. Qanadê Kurdo (1909-1985): Kürdolojinin öncülerindendir. 28 Şubat 1959 yılında Leningrad?da açılan Kürdolojinin bölümünün başkanlığını yapan bilim insanı Kurdo?nun başlıca eserleri: Gramera Zimanê Kurdî (Kürt Dilinin Grameri), Ferhenga Kurdî-Rusî (Kürtçe-Rusça Sözlük), Dîroka Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatının Tarihi). Kurdo, Kürt dili, folkloru ve edebiyatının en büyük emekçilerinden biridir.

Ayrıca Etarê Şero, Smaîlê Dûko, Şerefê Eşir, Babayê Keleş, Çerkezê Reş, Korda Mad, Têmûrê Xelîl, Egîdê Çerkez?in de aralarında bulunduğu birçok şair, öykücü ve romancı vardır.

Bu adlara bakınca Kafkas ve Eski Rusya Kürtlerinin bir hazine yaratmış olduklarını görürüz. Bu edebiyatçıların çoğunu da Êzdî Kürtler oluşturmaktadır.

Kürtçeden çeviren Ronî War

Kaynakça

W dergisinin 15. ve 24. sayıları, Diyarbakır Kürt Enstitüsü.

Mehmet Uzun, Kürt Edebiyatı Antolojisi.

Feqî Hüseyin Sağnıç, Kürt Edebiyat Tarihi.

Yazar Tosinê Reşîd?in arşivi.

Hazırlayan: http://www.notosoloji.com/yezidi-edebiyati/

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Mark Twain?den “Çift Taraflı Bir Dedektif Hikâyesi”

Daha çok "Huckleberry Finn" ve "Tom Sawyer?ın Maceraları" adlı kitaplarıyla tanınan Mark Twain, bu kez bir Sherlock Holmes hikâyesiyle okur...

Kapat