Faust – Goethe. “İnsan kendini yalnızca insanda tanır.”

Faust, Johann Wolfgang von Goethe’nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. Urfaust adıyla onsekiz yaşında başladığı oyunu, Faust I ve Faust II adıyla iki büyük bölüm halinde yazarak seksenüç yaşında ölümünden kısa bir süre önce bitirebilmiştir.
Oyunun baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Faust’un bu arayışı Şeytan’ı (Mefistofeles) rahatsız etmektedir.
Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok insanı dünyasal hazlarla uçuruma düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı’dan Faust’u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles, onun bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve Faust’a dünya hazlarını vaad eder. Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar karşısında Faust “Dur ey zaman, ne güzelsin!” diyecek olursa iddiayı Mefistofeles kazanmış olacaktır. Mefistofeles, Faust’u gençleştirir ve ona aşk duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye karşın Mefistofeles’e beklediği cavabı vermeyecektir.

Goethe’nin dünya çapındaki klasikleşmiş eseri “Faust” un kahramanı Doktor Faust (Faustus) bir hayal ürünü değildir. Kayıtlara göre Johann Faustus 1480’li yıllarda Almanya’da Knittlingen’de doğmuştur ve 1540 yılına doğru da Staufen-Brisgau’da ölmüştür.
Faust’un hikayesi şöyle rivayet edilir: Faust, şeytanla arasında bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşmaya göre, Şeytan, Faust’a yaşadığı sürece bilgi, zenginlik, gençlik ve büyü yapma gücü verecektir. Buna karşın, Faust da öldüğü zaman, ruhunu Şeytana teslim edecektir. Faust’un Almanya’nın taşrasını dolaşırken yanından ayırmadığı köpeğinde şeytan olduğuna yaygın olarak inanılmaktadır.

Doktor Faust bir gece Würtemberg’te bir handa ölü bulunmuş. Yüzündeki izler dehşet verici bir biçimde öldüğünü gösteriyormuş; bu nedenle halk arasında onu şeytanın öldürdüğü yargısı yerleşmiş ve halk onun ruhunu şeytana sattığına ve gerçek bir büyücü olduğuna kuvvetle inanmıştır. Faust’un hikâyesi başta Almanya olmak üzere çeşitli ülkelerde bir çok yazar tarafından ele alınmıştır.

Goethe, Faust’un konusunu çok eski bir öyküden almıştır. Şeytanla bahse giren insanoğlu teması önceki yüzyıllarda da birçok öyküye ve oyuna konu olmuştur. Goethe’den önce birçok yazar tarafından defalarca işlenmiş bir konu olan Faust, daha önce de usta bir İngiliz yazarı olan Christopher Marlowe (1564-1593) tarafından Doktor Faustus adıyla işlenmiştir. Aynı konudan hareket etmelerine karşın iki oyunun olay örgüsü çok farklı biçimde gelişir ve sonuçlanır. Marlowe, Faust’u şeytanla girdiği anlaşmayı kaybeden biri olarak ele almıştır. Oysa Goethe Faust karakterini Şeytan Mefistofeles’e yenilmeyen bir insan olarak incelemiştir. Goethe, Faust’unda evrensel bir insan tragedyası yaratmıştır.

Goethe’nin Faust’u içeriğinin çok zengin felsefi derinliği nedeniyle pek çok farklı yorumla yüzlerce kez yeniden incelenmiş, dünyanın tüm ülkelerinde çok farklı yorumlarla sahnelenmiştir.

Kaynak: Faust Oyun Broşürü, Önder Paker, “Faust’u Sahnelerken”, 2005

Faust, Goethe’nin butün eserlerinin bir birleşimi olarak kabul edilir.

Hamurumuzda var kötülük – Murat Özer
(29/06/2012 tarihli Radikal Kitap Eki)
Alman edebiyatının ?romantikten uzak? zirvesi olmasına karşın, ?Genç Werther?in Acıları? gibi bir romantik akım başyapıtı ortaya koymayı da bilen Johann Wolfgang von Goethe, kendisinin de başyapıtı olan bu metni yazdığında 26 yaşındaydı, ki dehasının bütün ışıltısını bu esere yaymayı başarmıştı. Onun ölümüne kadar aralıksız devam eden yazın serüveni, ?duygu? olarak bu romana ulaşan bir metinle taçlanamadı belki, ama giderek olgunlaşan ve aralıksız sorgulayan yazarın felsefî derinliğinden yepyeni ışıltılar aksetti edebiyat dünyasına.
Goethe?yi çok zorlayan, zaman olarak da neredeyse hayatının tamamına yayılan projesiyse ?Faust?tu kuşkusuz. Tragedya geleneğine uygun bir biçimde kaleme aldığı bu devasa eser, bir ?oyun? olmasına karşın, sahnelenmesi imkânsıza yakın zor bir metindi. Zaten Goethe?nin derdi de bunu oyun olarak sahnede görmek değil, varoluşsal meselesini ?Faust? vasıtasıyla kusmaktı. Öyle de yaptı; 1808?de ilk bölümü, 1832?de de ikinci bölümü yayımlandı 12111 dizelik tragedyanın. Sahnelenme zorluğuna rağmen, kimi önemli sahneleme çabaları da gözlemlenmedi değil bugüne kadar. Tiyatroyla kalmadı bu tragedyanın etkilediği disiplinler; edebiyattan sinemaya, müzikten resme kadar neredeyse her sanat formunda kendine yer buldu ?Faust?.
?Faust?, aslen bir Alman halk efsanesiydi, ki Goethe?nin gençliğinden itibaren ilgi alanına girmişti bu efsane. ?Ruhunu şeytana satan adam?ın dramına duyduğu ilgiyi hayatının sonuna kadar ayakta tuttu yazar, 1832?deki ölümüne değin bu meselenin dehlizlerinde dolaşmayı sürdürdü.
Tragedyanın ilk bölümü, Mephistopheles?in Tanrı?yla ?iddialaşması?yla açılır. Bilgi açlığıyla kendini her şeyi öğrenmeye adamış Faust?u ?yoldan çıkarmak?tır amacı Şeytan?ın. Yeryüzüne inip kahramanımızın karşısına çıkar ve Faust?un kanıyla imzalanan ?anlaşma?yla birbirlerine bağlanır bu iki karakter. Faust?un Margarete (ya da Gretchen) olan aşkıysa Şeytan?ın devreye girmesiyle karşılığını bulur. Ancak kara bulutlar dolanmaktadır, trajediden kaçış yoktur…
İkinci bölüm, ilkinin aksine, Faust?un yaşadığı ?küçük dünya?dan uzaklaşan ve iyice mitolojiye tutunan bir yapıyla karşımıza gelir. Mephistopheles?le Faust?un yoldaşlığı burada da sürer, ancak ?güç?le kurulan ilişki çok daha görünür bir kimliğe bürünür burada. İki bölüm arasındaki onlarca yıllık süreç, Goethe?nin romantik bakışını da törpülemiş, çok daha ?sorgulayıcı? bir atmosferin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Buradaki referans bombardımanı yorucudur gerçekten de. İlk bölümdeki klasik efsane hikâyelemesinin yerini tam bir Yunan tragedyası formu almıştır.
Goethe?nin eserinin ilk bölümünün finalinde trajediyle baş başa kalan Gretchen?le yeniden karşılaşırız ikinci bölümün finalinde. İki bölüm arasındaki en keskin bağlantı noktası da bu olur. Tümüyle birbirinden bağımsız gibi görünen iki ?Faust?u buluşturur Gretchen.
?Faust?, tragedya kurallarıyla kaleme alınmış, şiirsel bir dilin egemen olduğu, başkarakterini varoluşsal bir kaosun içinde resmeden, insanoğlunun hamurundaki ?kötülük?ü apaçık ortaya koyan, bu kavramın ?güç?le temsil edilişinin yan etkilerini kusursuzca yansıtan efsane bir metindir kuşkusuz. Yazım sürecinde, Goethe?nin geçirdiği entelektüel gelişimi de net biçimde görürüz ?Faust?ta. Yazar, insanın ?bütün sorular?a cevap bulma isteğinin getirdiği deformasyonu aktarır bu oyunda. Aslında buradaki soruları kendisi için sormaktadır, hayatı boyunca cevaplarını bir türlü alamadığı soruları…

Oyun ve roman harmanı
Rus sinemasının 20. yüzyılın sonuyla 21. yüzyılın başlarını adeta domine eden, yedinci sanatı ?ahlâkî? sorgulamaları için kullanan büyük usta Aleksandr Sokurov?un ?Faust?u, Goethe?nin eserinin ilk bölümünden uyarlanmıştır temel olarak. Faust karakterinin oyundaki rotasını üç aşağı beş yukarı takip eden film, bir yandan da Thomas Mann?ın ?Doktor Faustus?una (romanda başkarakter bir bestecidir) takar kancayı. Bu iki eseri harmanlayan Sokurov, ortaya sağlam bir bileşim çıkarmayı da başarır.
?Faust?un beyazperde versiyonu, tragedyanın açılışındaki Tanrı?yla Mephistopheles arasındaki iddialaşmayı göstermez bize. Gökyüzünden süzülen bir kâğıt parçasıyla açılır film; belli ki anlaşma yapılmış, Şeytan?ın Faust seferi başlamıştır. Bundan sonrası, Goethe?nin ilk bölümde izlediği yolla aynı çizgiyi takip eder. Faust?un yığınla bilgiye sahip olmasına karşın yaşadığı ?bilgi açlığı?, umutsuzluğu, çaresizliği verilir net biçimde. Oyunda bir köpek olarak Faust?un mekânına sızan Şeytan, filmde bir ?rehinci? olarak resmedilir. Faust?u kafa karışıklığını, hayattan beklentilerinin gerçekleşmemiş olmasını iyi değerlendirir Şeytan, beynine girer karakterin. Ardından, Faust?un Margarete?e olan aşkı ve devamında yaşananlar girer devreye. Şeytan?ın, Faust?un dünyadaki ?hizmetkârı? olma durumu işliyor gibidir…
Sokurov, Goethe?nin yüzyıllar önce sorduklarının bugün de aynen geçerliliğini koruduğunu belgelemeye sıvanır ?Faust?la. Tragedyanın dayanak noktası olan ?kötülük?, burada da baskın unsurdur. Aşka yüklediği ?saflık? motivasyonuysa sadece Margarete karakterinde kendini gösterir, Faust?un aşkının masumane bir görüntüsü yoktur. Onun derdi, ?güç?le birlikte kazanacaklarıdır. Aşk da bu kazanımlarla birlikte sunulan bir şeydir belli ki. Mephistopheles?in, insanoğlunun aslında ?kötü? bir yaratık olduğu savını kanıtlayacak hamleleri vardır. Elde ettiğiyle değil de, elde edecekleriyle ilgilidir daha çok.
Bu film, en az Goethe?nin metni kadar ?zorlayıcı? bir atmosfer sunar bizlere. Tragedyanın doğal gelişimi içinde karşımıza çıkan ?çok konuşma? durumu burada da vardır. Şeytan?la Faust?un uzun yürüyüşleri, hep bir sorgulama ve anlatma/açıklama durumunu getirir beraberinde. Varoluşun sorgulanması zordur ve açıklanması gereken çok şey vardır; hele ki ?açlık?la çevrelenmiş bir karakter söz konusuysa. Konsantrasyonu üst düzeyde tutup izlenmesi gereken bir film ?Faust?. Sorular labirentinde kaybolmamak, felsefî karanlığında ve ?dolu cümle? yoğunluğunda yolunuzu kaybetmemeniz için olmazsa olmaz bu.
Venedik?te Altın Aslan?a uzanan Goethe-Mann-Sokurov buluşması, seyirciyle arasına koyduğu mesafeyi oyuncularına da koyar, ki her bir oyuncunun gözlerinden yığınla soru biriktirdiklerini anlayabilirsiniz. Faust?u canlandıran Johannes Zeiler, Şeytan?ı inanılmazın ötesinde beyazperdeye yansıtan Rus aktör Anton Adasinsky ve Margarete karakterine ?saflık? kazandıran Isolda Dychauk, filmin ?şaytana satılmış ruhu?nu şahlandıran unsurların başında gelirler. Unutmadan, Faust?un öğrencisi Wagner?i canlandıran Georg Friedrich de karakterinin ?delilik?ini mükemmelen aktaran bir performansa ulaşır.
Eskimeyen ve eskimeyecek bir metnin yedinci sanatla buluşmasının doğru ellere düştüğünü gösteren bir filmdir ?Faust?. Çağlar boyunca sorulan ve cevapları alınamayan sorularla bir kez daha muhatap kılar bizi. Ve bir kez daha cevapsız kalmaya mahkûm olduğumuz gerçeğini suratımıza çarpar!
Not: ?Faust? bugünden itibaren gösterimde.

Faust’un Özeti
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sadelik hakimdir, olaylar tek bir motif etrafında geçmektedir. Anlaşılması büyük bir zorluk göstermez. İkinci bölümde ise bir bütünlük kurmak güçtür. Anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak , ilişkilendirmek çok zordur.
FAUST: Faust, latince mutluluk demektir. Faust, bilgi ihtirası içinde kıvranan karamsar bir tipi anlatır. Bilim uğruna bütün ömrünü harcamış, nefsine bütün dünya hazlarını yasak etmiş ve tam anlamıyla yasak bir ömür geçirmiş olmasına rağmen, amacına ulaşamamış olmanın ızdırabı içindedir. Bu hal içinde şeytana teslim olduktan sonra, onun akıbeti çeşitli Faust efsanelerinde türlü türlü gösterilmiş ve dünyaya beyan edilmiştir.
MEFİSTO: Mefisto’ya şeytan demek yerinde olur. Mefisto sadece fenalıkları sürükleyen bir hüviyet olmakla kalmaz, aynı zamanda bir çeşit Azrail rolünü de üstlenmektedir.
Eserin anlatımı çok sadedir. Faust, zamanın bütün bilimlerini tahsil edip bitirmiştir. Artık öğrenilecek bir bilim kalmamıştır. Fakat görmektedir ki; gerçeği bulma sahasında bütün bu bildiği şeyler kendisini bir adım bile ileriye götürmemiştir. Halbuki zamanın olanaklarından çok, ileriye göz diken bir ihtirasla, salt gerçekleri anlamak ve bilgi sahibi olmak arzusundadır. Normal bilgi edinmek yollarından bir hayır gelmeyeceğini anlamıştır. Böylece son umut olarak, kendisini büyücülüğe vermiştir. Ruh kuvveti sayesinde arzu ettiği bilgileri elde edebileceğini ummaktadır.

Gökte Tanrı ile Şeytan aralarında bir bahse tutuşmaktadırlar. Şeytan Faust’u kolayca baştan çıkartacağını onu asli kaynağından uzaklaştırıp, sapıklığa sürükleyebileceğini iddia etmektedir. Tanrı ise, insanın yaradılış itibarı ile iyi olduğunu ve yeryüzünde bir gaye için çalışırken yanılabileceğini, fakat şeytan araya girse bile yine kendi ruhunun iyiliği sayesinde doğru yolu bulabileceğini bilmektedir. Bu itibarla şeytanı Faust üzerinde deneme yapmakta serbest bırakmıştır.
Faust, büyücülükle uğraşırken, alışılmış şekilde, ruh çağırmaya başlar. Bu çağırmaların birinde Mefisto karşısına çıkar. Faust, hayattan bezgindir. Hiçbir şeyden tat almamaktadır. Oysa Mefisto, ona parlak vaatlerde bulunmaktadır. Nihayet aralarında bir sözleşme yapılır. Faust der ki; beni istediğin yere götür. Eğer bir an gelip ben, zamana, “dur geçme, ne kadar güzelsin” diyecek kadar bir mutluluk duyarsam, artık ölmeye razı olurum.

Bu bahislerden sonra Mefisto, mel’un teşebbüslerine başlar. O ana kadar kitapların içine kapalı kalmış Faust’u küçük ve büyük alemlerde dolaştırır. Sefil meyhanelerden, en lüks saraylara kadar her yeri gezdirir. Bir taraftan da Faust’u türlü içkilere alıştırır. Bir büyücü kadına hazırlattığı aşk içkisini Faust’a içirdikten sonra, onun karşısına masum Margaret’i çıkarır. Faust 25 yaşındaki bir gencin heyecanı ile kızcağızı sever. Kız da masum duygularla bu aşka karşılık verir. Bu yüzden rahatça baş başa kalabilmeleri için annesinin fincanına Faust’un verdiği zehiri damlatır. Kadıncağız ölür. Margaret, Faust’dan olan çocuğunu boğar. Bu yüzden Margaret’in kardeşi de Faust tarafından öldürülür. Böylece Faust’un eli kana bulanır. Margaret’i hapisten kurtarma denemesi de başarılı olmaz.
Araya Yunan güzeli Helena girer. Faust ona da aşık olur. Fakat aradığı mutluluğu burada da bulamaz. Nihayet İncil’in bir sözüne göre düşünmeye başlar. Yani yaradılışın ilk eseri “söz” müdür, “anlam” mıdır, “faaliyet” midir? Faust beşeri mutluluğu faaliyette bulur. Bir bataklık sahayı bayındır haline getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana “dur geçme, çok güzelsin” der.
Sonuç olarak yazar her iki bölümde de insan karakterini oldukça detaylı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazar isterse bir konuyu nasıl haşmetli, heybetli bir sadelik ve bütünlükle işleyebileceğini göstermiştir. Bununla birlikte bazı bölümlerinin anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak çok güçtür.

Başlıca Kahramanlar

Faust: Felsefe, hukuk, tıp ve ilahiyatla ilgilenen, dokto­rasını yeni tamamlamış bir kişidir. Fakat zihninde ilahî olana karşı şüpheler taşımaktadır. Gençliğindeki huzur ve manevi tatmini yitirmiştir. Çekingen yaratılışı, genelde iyi yürekli bi­ridir.

Mefistofeles: Şeytanın kendisidir. Faust’u yoldan çıkar­mak için her yolu dener. Ona çeşitli kılıklarda görünür. Kadın, içki, büyü gibi yollarla insanları Allah’tan uzaklaştıran, topal biridir.

Wagner: Faust’un arkadaşıdır. Saf, duygularıyla hareket eden biridir.

Marthe: Eşi yanında olmayan, kendi hâlinde, çöpçatan fakir bir kadındır. İhtirasları ile Margarete’i de etkiler.

Margarete: Duygusal, fakir bir kızdır. Dinine ve ahlaki değerlere önem veren; fakat nefsine uyduğu için cezalandırı­lan biridir.

Eser, ‘Tiyatroda ön oyun’ başlıklı bölümle başlamaktadır. Bu bölümde, tiyatro müdürü, ozan ve palyaço arasında diya­loglar söz konusudur. Tiyatro müdürü, sahnelenecek bir o-yun üzerinde ozan ve palyaço ile konuşur. Her oyunda onla­ra yardım ettikleri içirt mutludur. Fakat aralarında görüş ayrılıkları vardır. Tiyatro müdürü, sahnelenecek oyunun se­yirciyi merak ettirecek olaylardan oluşması gerektiğine inan­maktadır. Ona göre tiyatro, halkın ruhunu doyurmalıdır. Ozanın ise kusursuz bir yapıtın, uzun yılların ve emeğin sonu­cunda olunabileceğini düşünmektedir. Seyircinin beklentisi yeterli değildir ona göre. Palyaço ise seyircinin sadece eğlen­ceyi istediğine inanır. Neticede, tiyatro müdürü bütün imkân­ları kullanarak iyi bir oyun düzenlemelerini istemektedir.

Oyun, gökyüzünde mukaddime ile başlar. İsrafil, Cebra­il, Mikail ve Mefistofeles arasında bir diyolog geçer. Mefistofeles ile diğer melekler arasındaki farklılık bu konuşmayla or­taya çıkar. Konuşmalardan Mefistofeles’in şeytan olduğu an­laşılır. Konuşmaya Tanrı da katılır. Mefistofeles, Tanrı ile bir yarışa girer. Bir insanı yoldan çıkartacaktır şeytan. Gökyüzü kapanır ve melekler dağılır.

Yüksek tavanlı, dar, gotik tarzında bir odada Faust tek başına oturmaktadır. Pek çok ilme vâkıf olan Faust, kendisi­nin aslında bir şey bilmediğini düşünmektedir. Bu yüzden, ar­tık öğrencilere bir şeyler anlatamayacağına inanmaktadır. Ay­rıca eski huzurunu yitirmiştir. İlahî olana karşı şüphe içinde­dir. Bugünlerde bu boşluğu doldurmak için büyülerle ilgilen­mektedir. Nosrtadamus’un el yazmasını açar. Doğayı nasıl kavrayabileceğini düşünür. Doğa ruhunun işaretini söyleyin­ce gizemli bir ruh ortaya çıkar. Ruh onun kendisine benzeme­diğini söyler. Aralarındaki konuşmayı duyan Wagner içeri gi­rer. Faust’un bir tirad okuduğunu sanır. Faust, Tanrı’yı, var­lığın anlamını sorgulamaktadır. Paskalya kutlamalarının oldu­ğu o gün, o, Hristiyanlıktan uzaklaşmış durumdadır.

Şehir kapısının önünde pek çok insan törenlerde eğlen­mek için gelmiştir. Neşe içinde, eğlenmeyi hayal etmektedir­ler. Bu ilkbahar günlerinde Faust ve Wagner de bu kalabalığa katılır. Halk, babası ve kendisi halka büyük yardımları olmuş bu doktoru yanlarında görmekten dolayı çok mutludur. Oysa Faust onların iyi niyetleri karşısında çok üzgündür. Çünkü aslında bir doktor olan babası ona göre pek çok kişinin ölümüne neden olmuştur. Wagner’le bunları konuşurken garip bir köpeğin geldiğini görür.

Faust, fino köpeği ile çalışma odasına girer. İncil’i açan Faust, onu farklı anlamlandırmaya başlar. Şüpheler içinde kıvranmaktadır. Köpek, bir öğrenci kılığına bürünür. Faust, onun kötü bir ruh olduğunu anlar. Önce köpek, sonra öğrenci kılığına bürünen varlık, Tanrı ile bir insanı yoldan çıkarma anlaşması yapan Mefistofeles’tir. Mefistofeles, Faust’la konu­şarak onu kandırmaya başlar. Mefistofeles onu haz ve eylem­lere sürükleyebileceğini ve mutlu anlar yaşatabileceğini söy­ler. Bu süreç içinde hep yoldaşı olabilecektir. Ancak bir anlaş­ma yapmalıdır onunla. Faust, gözünü boyayarak onu kandırabilirse anlaşmayı kabul edeceğini söyler. Mefistofeles kanla yazılmış yazılı bir anlaşma da ister ondan.

Mefistofeles önce akıl ve bilimi bırakmasını ister ondan ve çalışma odasından birlikte ayrılmaya karar verirler. Faust hazırlanmak için gittiğinde odaya gelen bir öğrenciyi Mefisto­feles kısa sürede kandırır ve şeytanlığıyla onu yoldan çıkarır. Faust ve Mefistofeles pelerinlerini açarlar ve uçarak bir mey­haneye giderler. Neşeli bir topluluk içine girerler. Mefistofeles oradaki insanların nefislerini kullanarak onlara en iyi içki ve şarap mahzenlerini gösterir. Gerçekte bir hayal olan bu gö­rüntülere ellerini uzattıklarında görüntüler ateş olur; çünkü cehennemden gelmişlerdir.

Meyhaneden sonra Faust ve Mefistofeles, cadıların kazan oynattıkları bir mutfağa giderler. Çok çirkin görüntüleri olan bir cadı ailesi ile karşılaşırlar. Faust 30 yıl önceki gibi kendini dinç hissetmek için bu kazanda kaynatılan iksiri içmek zorundadır. Faust orada bulunan büyülü bir aynada arzularını harekete geçiren bir kadın hayali görür. Faust, büyülü iksiri içer. İçtikten sonra bütün kadınları çok güzel görmeye başlar, Mefistofeles, onu yoldan çıkarmaya başlamıştır.

Zaddede gezen Faust yolda Margarete’i görür, onu çok bulur ve yanına yaklaşır. Ona eşlik etmek ister. Ahlaklısız olan Margarete buna müsaade etmez. Faust, Mefistofeles?e o kızı kendisine ayarlamasını söyler. Mefistofeles, bunun zaman alacağını; çünkü kızın dindar olduğunu söyler, tamamen arzularının esiri olmuştur.

Mefistofeles, Margarete’i baştan çıkarmak için çok pahalı bir mücevheri gösterişli bir kutu içinde dolabına koyar. Fakir bir kız olan Margarete hayretler içinde kalır. Mücevherleri ki­min koyduğunu anlayamaz. Önce nefsine çok hoş gelir, ta­kar. Sonra annesine verir. Dini bütün bir kadın olan annesi de mücevherleri kiliseye bağışlar. Bu arada Margarete, Faust’u unutamamaktadır. Onun çok yakışıklı olduğunu düşün­mektedir.

Margarete’e yeni bir mücevher daha gelmiştir. Komşusu Marthe’nın yanına gider ve bu sefer mücevherleri vermek is­temediğini anlatır. Onun evine gelip canı isteyince mücevher­leri takacaktır. O da yavaş yavaş yoldan çıkmaktadır. Bu ara­da Mefistofeles, Marthe’nın evine gelir. Ona kocasının öldü­ğünü söyler. Şahit olarak da arkadaşı Faust’u getirecektir. Ka­dına sadece ölüm yalanını uydurmakla kalmaz, kocasının onu aldattığını da söyler.

Akşam, olunca Mefistofeles ve Faust güya şahitlik yap­mak için Marthe’nın evine giderler. Faust, Margarete’i kandırır. Ona onu sevdiğini söyler. Bir süre sonra Margarete’e sahip olur. Fakat arzulannı yenemeyen Faust, bütün insani değerlerini kaybetmediğinden vicdan azabı duyar. Margarete’in kirlendiğini ve bir de çocuk beklediğini ağabeyi öğrenir. Mefistofeles, Faust’la Margarete’in abisinin yan yana gelme­sine sebep olur ve Faust’a zorla onu öldürtür.

Faust, şeytan yüzünden her kötülüğü yapmıştır. Kendini kötü hissetmektedir. Margarete’in hapiste olduğunu ve idam edileceğini öğrenir. Onu kurtarmak için Mefistofeles’le bulun­duğu hücreye giderler. Margarete, yaşadığı olaylardan sonra yarı deli hâlinde, pişmanlık içinde kıvranmakta, günahlarının bağışlanması için Allah’a dua etmektedir. Faust’la gelmeye­ceğini, günahlarının cezasını bu dünyada çekmek istediğini söyler. Melekler, Margarete’in yüce katta kurtulduğunu söy­lerler. Faust şeytanla birlikte oradan ayrılır.

Kitaptan Bölümler

Faust:
Zavallı şeytan, bana ne verebilirsin ki?
Yükseklere göz dikmiş insan bilincini,
senin gibiler kavrayabilir mi hiç?
Sendeki gıda doyurmaz insanı.
Elindeki kızıl altın, cıva gibi
avucunun içinden akıp gider
senin kumar masalarında
kimse kazanmaz.
Daha sarılırken, başkalarına bakar
göndereceğin kızlar.
Vereceğin itibarın tanrısal gururu,
kuyruklu bir yıldız gibi
kayar gider;
bunları mı sunacaksın?
Göster bana bakalım,
koparılmadan çürüyen bir meyveyi,
her gün yeniden yeşillenen ağacı!

Mefistofeles :
Zavallı dünyalı!
Ben olmasaydım
nasıl bir yaşantın olacaktı?
İmgelemin kuruntularından
seni kurtardığımı sanmıştım.
Ve ben olmasaydım, şimdiye kadar,
bu dünya yuvarlağından çekip gitmiştin.
Mağaralarda, kayaların çatlaklarında,
ne diye bir baykuş gibi oturuyorsun?
Niçin yiyeceğini bir kurbağa gibi,
karanlık yosunların,
ıslak taşların arasında arıyorsun?
Ne güzel, ne tatlı bir uğras!
Doktor hala yaşıyor içinizde

Cebrail:
Hızla ve akıl almaz bir hızla
döner yeryüzünün ihtişamı kendi çevresinde;
bırakır cennetin aydınlığı
yerini derin ürpertici geceye;
kabarmakta deniz geniş ırmaklarda
kaya diplerinden yukarılara
ve sürüklenip gider hem deniz, hem kaya
ebedi hızdaki yörünge karşısında.

Mikail:
Ve fırtınalar uğuldar sanki iddiasına
denizden karaya, karadan denize
ve öfkeyle bir zincir oluşturur
çevresini en derinden etkileyen.
Şurada alevleniyor şimşekler yakıcı biçimde
düştü patikaya yıldırım, gök gürültüsünden önce.
Ama senin elçilerin, efendim, takdir ediyor
gününün yumuşak seyrini

Mikail-Cebrail:
Görünüşün güç veriyor meleklere,
açıklayamadığı için kimse seni
ve yüce eserlerinin hiçbiri
görkemli ilk günkü gibi.

Mefistofeles:
Madem sen, ey tanrımız!
Yaklaşmaktasın bize yeniden
ve sorarsın, nasıldır bizde hal hatırlar?
Ve aslında sevdiğinden beni görmeyi başka zamanlarda,
işte görünürüm sana zaman zaman
tayfaların arasında.
Affet, gelmez elimden şaşalı sözler.
Şüphem yok, heyecanlı tarzım güldürürdü seni
vazgeçmeseydin gülme alışkanlığından.
Yoktur sözüm güneş ve dünya ile ilgili,
gözüm yalnızca görürü insanların çektiği eziyeti.
Dünyanın küçük efendisi hala hiç değişmedi
ve şaşırtıcı hala ilk günkü gibi.

Tanrı:
Bu kadar mı bana söyleyeceklerin,
sadece şikâyet için mi gelirsin?
Yok, mu yeryüzünde hiçbir şey
seni edebiyen hoşnut edecek?

Mefistofeles :
Arada bir görmeyi severim ihtiyarı!
Ve sakınırım onunla bozuşmaktan.
Ne hoş aslında onun gibi büyük bir efendinin,
şeytan’nın ta kendisi ile gelip,
insanca konuşması!

Johann Wolfgang von Goethe’nin Yaşam Öyküsü
(d. 28 Ağustos 1749, Frankfurt ? ö. 22 Mart 1832, Weimar), Alman şair ve oyun yazarı.

1749’da Frankfurt’ta doğdu. 1765-1768 yıllarında Leipzig’de, 1770-1771’de Strasburg’da hukuk öğrenimi gördü. İlk gençlik yapıtı olan ve romantik akıma özgü özellikler taşıyan Goetz von Berlichingen’i 1773’te tamamladı. 1773-1775 yılları arasında Faust’un çekirdeği olarak kabul edilen Urfaust adlı yapıtını tamamladı. 1774’te Clavigo, 1775’te Stella adlı oyunlarını yazdı. 1775’te gittiği Weimar kasabasını yıllar içinde bir kültür kenti yaptı.

Goethe, yaşamının 60 yılı boyunca ünlü yapıtı Faust üzerinde çalıştı. Yaşamının son günlerinde bitirdiği Faust, Dünya Tiyatrosunun en önemli yapıtlarından biri sayılır.

Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Johann Wolfgang von Goethe, yalnızca edebiyatla değil eğitim, doğa bilimleri ve felsefe de içinde olmak üzere pek çok konuyla yakından ilgilenmiştir.

Frankfurt am Main’de doğan Goethe’nin anne babası varlıklı ve aydın insanlardı. Evlerinde zengin bir kütüphane ve değerli bir resim koleksiyonu vardı. Wolfgang ve kız kardeşi Charlotte bu evde büyüdü. Aydınlanma Çağı’nın düşünceleriyle yetiştirilen Goethe küçük yaşta Fransızca, Latince ve Eski Yunanca öğrendi. O yıllarda Fransız işgali altında bulunan Frankfurt’ta sergilenen Fransız tiyatro topluluklarının oyunları küçük Wolfgang’ı çok etkiledi ve Fransız Edebiyatı’na ilgi duymasına yol açtı.

18 yaşına gelince babasının isteğine uyarak hukuk öğrenimi için Leipzig’e gitti. Orada dönemin sanatçıları, edebiyatçıları ve arkeologlarıyla tanıştı. Eski Yunan sanatına hayranlığı bu sıralarda başladı. Gözlerini kullanmayı, bir insana veya nesneye bakıp geçmek yerine onu görüp tanımayı ve anlatmayı öğrendi. Başladığı işi en iyi şekilde yaparak sonuna kadar götürmek gibi bir özelliği vardı. Leipzig’e gittikten üç yıl sonra, 1768’de büyük bir hastalıkla evine dönmek zorunda kaldı. Evde kaldığı iki yıl boyunca simya ve astrolojiyle iigilendi.

1774’te yazdığı ilk romanı Genç Werther’in Acıları (Die leiden des jungen Werther) gerek anlatımı gerek duygularının coşkunluğu ve çağdaş gençliğin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktaki başarısıyla evrensel bir üne kavuştu. Bu romanla Alman Edebiyatı’nda Coşkunluk Akımı olarak bilinen yeni bir çığır açıldı. Bu yıllarda ilahiler, kısa ama özlü pırıl pırıl şiirler yazıldı.

Goethe 1775’te Weimar Dükü Karl August’un çağrısı üzerine Weimar’a gitti. Dükün özel elçilik danışmanı olarak maden ocaklarını ve sulama projelerini denetlemekten küçük Weimar ordusunun askerlerinin üniformalarını seçmeye kadar her türlü işle uğraştı. Weimar’da tanışıp aşık olduğu Charlotte von Stein, Goethe’yi her yönden etkiledi. Ondan aldığı esinle çok güzel şiirler ve baladlar yazdı. Iphigenie Tauris (Iphiginei auf Tauris; 1787) ve Tarquato Tasso (1780-1787) adlı yapıtlarındaki kadın kahramanlar, Charlotte von Stein’den izler taşır.

Goethe, 1786’da Weimar’dan ansızın ayrılarak İtalya’ya gitti. İtalya onun için bir kaçış ve yeniden doğuştu. Duygusal ve sanatsal geçmişinden koparak kendini yenilemeye kararlıydı. İtalya’da ilk kez Eski Yunan ve Roma sanatını yakından tanıma olanağı buldu. 1794’te yazar Friedrich von Schiller’le yaşam boyu sürecek bir dostluk kurdu. Goethe ve Schiller’in dört cilt tutan mektupları Alman Edebiyatı’nın bu en verimli dönemine ışık tutar. Her iki yazar da dostluk yılları boyunca verdikleri ürünlerle, Alman Edebiyatı’nda Klasik Dönem’in önde gelen temsilcileri oldular. Goethe’nin 1770’te başlayarak yaşamının son yıllarına kadar yazmayı sürdürdüğü Faust adlı oyunu, yazarın baş yapıtı sayılır. 1824’te ilk bölümü çıkan özyaşamöyküsünün ikinci bölümü Wilhelm Meister’in Seyahat Yılları (Wilhelm Meisters Wanderjahre) 1829’da yayımlandı. Goethe toplumsal ve teknolojik ilerlemeye, insanlık erdemlerini yadsımadan doya doya yaşamaya inanıyordu.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Johann_Wolfgang_von_Goethe

Goethe’den Özlü Sözler
Anlamayacaklara anlatma sakın bilebileceğin en güzel şeyleri.
Kalp ne ile doluysa, dudaklardan o dökülür gider.
Sevgiye ve tutkuya açık bir kalp kadar dünyada değerli bir şey yoktur.
Malını kaybeden, bir şey kaybetmiştir, onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir. Fakat cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.
Uşağım bile olsa, yanlışlarımı düzelten efendim olur.
Sevincin bir acı yanı, acının da bir sevinçli yanı olmalıdır.
Yapabilirsiniz. Çünkü yapmalısınız!
En iyi devlet nedir? Bize kendimizi yönetmemizi öğretendir.
Tüm erdemlerin temel özelliği, yükselme yolunda sürekli bir çaba, bizzat kendinle cenkleşme, daha büyük ve derin bir saflığa, bilgeliğe, iyilik ve sevgiye yönelik doymak bilmez bir istek.
Aşkım için herşeyden vazgeçerim, fakat özgürlüğüm için aşkımdan da vazgeçerim.
Düşünmek kolaydır, yapmak zordur. Dünyada en güç olan şey de düşünüleni yapmaktır.
Yetenek, sükunet içinde ortaya çıkar. Karakter ise dünyanın fırtınaları içinde.
Kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur.
Yanlışlıklar denizine gömüldüğü halde, umutla bekleyebilen insan ne talihlidir.
Her zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlışlıktır.
Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar.
İnsan, babasına borçlu olduğu saygıyı ancak baba olduğu zaman duyar.
Samimi olmayı vaadedebilirim, tarafsız olmayı asla.
Âdettir; babanın topladığını oğlu saçar.
İyi bir karın mı olmasını istiyorsun? Öyleyse tam bir koca ol!
Mezardakilerin pişman olduklari şeyler için, dünyadakiler birbirlerini yiyorlar!
Biraz daha ışık.Son sözleri
Orijinali:Mehr Licht!
Dünya o kadar büyük ve zengin ki, yaşam da öylesine çeşitli ki insan her zaman bunlardan şiir çıkarma fırsatını bulabilir. Ama her şiirin bir durumdan doğması gerekir, yani şiirin maddesi gerçek olmalıdır. Hiçbir şey üzerine dayanmayan bir şiirin iyi olacağını sanmıyorum.
Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak bir sanattır.
3000 yıllık tarihinin hesabını yapamayan insan boş insandır.
Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir.
Gülün dikeni var diye üzüleceğine, dikenin gülü var diye sevin…
İnsanlara oldukları gibi muamele edersek, onları daha kötü kılarız. Eğer onları olmaları gerektiği gibi ele alırsak, olabilecekleri kadar iyi yaparız.
Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar.
Dünya güzeldir, ama bir şairin gözüyle daha da güzel olur.
Tanrılar bir şarkı için biz o şarkıya dönüşünceye kadar, bizden ne çok bedel alırlar!
İnsanın bilgisi arttıkça, huzursuzluğu da artar.
Eğer Tanrı başka türlü olmamı isteseydi, beni başka türlü yaratırdı.
Aşk imkansız olan birçok şeyi mümkün kılar.
Kardeşlerimi tanrı yarattı ama dostlarımı ben buldum.
Pusulanın sana doğru yol göstermesini mi istiyorsun , öyleyse onu yanındaki mıknatıslardan koru.
En iyi yönetim kendi kendimizi yönetmeyi bize öğretebilecek yönetimdir.
İnsan her gün ya güzel bir ses işitmeli, ya gönül açıcı bir kitap okumalı, yahut güzel bir şey dinlemelidir.
Ana-baba iyi terbiye almışlarsa, çocuklar da terbiyeli olur.
Bir tartışma sırasında, kızdığımız anda gerçek için uğraşmayı bırakır, kendimiz için uğraşmaya başlarız.
İyilik, insanları birbirine bağlayan altın zincirdir.
Bütün dikkatiniz kendinizdeyse mutluluğu garanti ettiniz demektir.
İnsan kendini yalnızca insanda tanır.
Niye ki bu bitmek bilmez yaratılış,
Yok olacaksa bir gün her yaratılmış! (Faust)
Bir insanı tanımak için neyi gülünç bulduğundan daha iyi bir gösterge olamaz.
Geleceğe bakmayı severiz çünkü önümüzde şekilsizce uçuşmakta olan olaylara dilediğimiz gibi şekil vermek isteriz.
Kalabalık bir toplantıda olup da, bunca insanı bir araya getiren şansın kendi dostlarımızı da bir araya getirmesi gerektiğini düşünmeden edemeyiz.
Ne kadar yalıtılmış bir yaşam sürerseniz sürün, haberiniz bile olmadan ya borçlu ya da alacaklı olursunuz…
Bize teşekkür borcu olan biriyle karşılaştığımızda hemen bunu düşünürüz. Teşekkür borçlu olduğumuz ve bunu hiç aklımıza getirmediğimiz kişilerle ise ne kadar sık karşılaşırız?
Başkalarına kendimizden söz etmek gayet doğaldır; başkalarının kendileri hakkında söylediği şeyleri, onların kast ettiği biçimde anlamaksa bir kültür meselesidir.
Duyduğumuz şeyleri başkalarına anlatırken onları tahrif etmemizin nedeni zaten başta tam anlayamamış oluşumuzdur.
Uzun süre konuşup da dinleyicilerine yaltaklanmayan kişi, hoşnutsuzluk uyandırır.
Söylenen her söz karşıtını kışkırtır.
Çelişki ve dalkavukluk; ikisi de sohbetin değerini düşürür.
En huzurlu toplumlar, üyeleri arasında karşılıklı güler yüz ve saygının eksik olmadığı toplumlardır.
Ahlaka aykırı unsurlar, hislerimizi rahatsız etmeyecek şekilde dile getirildikleri zaman, bunları gülünç buluruz.
Mantıklı insan sık sık gülünecek bir şey olmadığı halde güler. Onu kışkırtan her ne olursa olsun, verdiği tepki kendi iç huzurunu ifade eder.
Sağduyulu bir insan hemen hemen her şeyi gülünç bulur; bilge insansa hemen hemen hiçbir şeyi.
Yaşlı bir adam hala genç kadınlarla ilgilendiği için kınanınca şöyle demişti: ? Bir insanın kendini gençleştirmesinin tek yolu budur ve bunu yapmayı herkes ister.?
Hatalarımızın yüzümüze vurulmasından , bunlardan ötürü cezalandırılmaktan rahatsız olmayız, sabırla bunların acısını çekeriz; ama kendimizi bu hatalardan arındırmamız gerektiğinde sabrımız ortadan kalkar.
Bazı kusurlar bir insanın var oluşu için gereklidir. Eski dostlarımızın bazı tuhaf özellikleri ortadan kalkmış olsa bu hoşumuza gitmezdi.
Eğer bir insan kendi karakterine aykırı davranırsa ?Fazla zamanı kalmadı? diye yorumlarız bunu.
Hangi kusurlarımızı muhafaza edip, kendi içimizde dizginleyebiliriz? Diğerlerine zarar vermektense, onların hoşuna gidenleri.
Tutkularımız; ya birer kusur ya da birer erdemin daha şiddetli halleridir.
Tutkularımız gerçek anka kuşlarıdır. Eskisinin küllerinden bir yenisi doğar.
Büyük tutkular umutsuz birer hastalıktır. Onları tedavi edebilecek olan şey, onları gerçekten tehlikeli hale de sokabilir.
Tutkular itiraf edildiklerinde hem şiddetleri artar, hem de yatışırlar. Sevdiklerimize söylediklerimiz ve söylemediklerimiz arasında bulunacak bir orta yol, belki de başka hiçbir alanda bu kadar arzu edilir bir şey değildir.
Sanatçılar ve zanaatkarlar, bir insanın, tamamen kendine mahsus olan şeyleri bile kendine mal edemediğinin en açık kanıtını sunarlar. Sanatçının çıkardığı işler, doğduğu yuvayı terk eden kuşlar gibi elinden kaçıp giderler.
Ancak az şey bildiğimiz zaman bilgimizden emin olabiliriz.Kuşku,bilgi arttıkça artar.

Kitabın Künyesi
Faust
Johann Wolfgang von Goethe
Sosyal Yayınları / Dünya Klasikleri Dizisi
Çeviri : İsmet Zeki Eyuboğlu
İstanbul, 2011, 1. Basım
654 s

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Romanlar
Satranç – Stefan Zweig ‘Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.’

Kapat