Anarşizmin ve Feminizmin Bayrak Taşıyıcısı: Ursula Le Guin

Ursula Kroeber Le Guin, teknolojik gelişmeleri değil; politikayı, psikoloji, biyolojiyi ve toplumbilimi kullanmayı/irdelemeyi tercih eder, farklı toplum biçimleri yaratarak bunları sorgulama yoluna gider. 1929’da, Antropolog bir baba ile psikolog ve yazar olan bir annenin çocuğu olarak Kaliforniya’da dünyaya gelen bilimkurgu ve fantazi yazarı, yalnızca romanları ile 5 Locus, 4 Nebula, 2 Hugo ve 1 Dünya Fantezi Ödülü almıştır. Yazım hayatına öykülerle başlamış ve ilk öyküsü 1962’de yayımlanmıştır. 1969’da yazdığı Karanlığın Sol Eli romanıyla Hugo ve Nebula Ödülleri’ni aldıktan sonra ün kazanmıştır. Nebula Ödülleri’ni veren SWFA (Amerika Bilimkurgu ve Fantazi Yazarları Derneği) tarafından 2003’te “Büyük Usta” sıfatına layık görülen 20. yazar olmuştur. Yerdeniz serisi ile fantastik edebiyat severlerin de gönlünde taht kurdu. Yazdığı fantastik eserlerle de insanları büyüleyen Le Guin, fantazya alanında değerli bir ödül olan Gandalf Ödülü ile de onurlandırıldı. Eserlerinde ağırlıklı olarak anarşizmin, taoizmin, feminizmin, çevreciliğin ve varoluşçuluğun etkileri görülür.

Le Guin, J. G. Ballard, Philip K. Dick ve Michael Moorcock’la beraber, bu edebi anlayışla yazan yeni dalga bilimkurgu‘nun en önemli temsilcilerindendir. Yeni Dalga (New Wave), 1960 ve 1970’lerde bilimkurguya yeni bakış açılarının getirildiği, deneysel metinlerin öne çıktığı bir akımdır. İçinde birçok tema ve türden eser bulundurur ancak bunlar genelde hard sci-fi çerçevesinde olmaz. Yeni dalgacılar teknolojik gelişmelerin değil; politika, psikoloji, toplum bilim gibi sosyal bilimlerin ya da felsefenin öne çıktığı ve genelde alternatif toplum biçimlerinin sorgulandığı kurgulara önem verirler. Bu teknoloji karşıtlığında, doğaya dönüşün kurtuluş olduğunu söyleyen, Hiçbir Yerden Haberler(Gelecekten Anılar)’in yazarı William Morris’in etkisi de yadsınamaz.

Yeni dalganın önemli bir üyesi olarak Le Guin, dönemi şu sözcüklerle tanımlar: “Daha önceki yazar ve eserlere hiçbir biçimde haksızlık etmek veya bunları küçümsemek istemem, fakat bilimkurgunun 1960’larda değişim geçirdiğini söylemek yanlış olmaz. Bu değişim genel olarak yazar ve okurların sayısında, konuların çeşitliliğinde, bunların ele alınışındaki derinlikte, kullanılan dil ve tekniğin olgunluğunda ve eserlerdeki politik ve edebi bilinçte izlenmiştir. Altmışlı yıllar hem tanınmış ve yeni yazarlar, hem de okurlar için bilimkurguda heyecan verici bir dönemdi. Tüm kapılar açılıyor gibiydi…”

Ayrıca feminist kurgunun ikinci dalgası olarak tanımlanan dönem de yeni dalga içinde yer alır; böylelikle bilimkurguya birçok kadın yazar kazandırılmış olur. Bu yazarların öncüsü Ursula K. Le Guin, 1969’da yazdığı Karanlığın Sol Eli ile bizlere cinsiyet kavramının olmadığı bir toplumun sosyolojik yapısını düşündürür. Joanna Russ yazdığı Dişi Adam’la (1970), Marge Piercy ise Zamanın Kıyısındaki Kadın(1976) isimli eseriyle akımı devam ettirir. Akımın 80’lerdeki devam ettiricisi Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü’nde (1985) kadınların tüm haklarının ellerinden alındığı ve yalnızca birer nesne haline getirildikleri bir geleceği anlatır. Türkçede çevirilerini pek göremediğimiz Octavia E. Butler ve James Tiptree Jr. (Alice Bradley Sheldon), akımın feminist tarafında önemli yer tutarlar.

Bilimkurguda anarşizmi, feminizmi eserlerinde temsil etmesi ve hemen her eserinde bu duruşunu farklı dozlarda da olsa göstermesiyle, Le Guin’e “bayrak taşıyıcısı” sıfatını vermekte beis görmüyorum. Fantastik romanların daha çok “insan”ın kişisel sorunlarına değinir ve Taoist yanı çoklukla burada görülür. Bilimkurgu romanlarında ise radikal fikirlerini aktarır ve toplumsal problemleri ön planda tutar; bu özelliğiyle de yeni dalga akımının çehresini yansıtır. 1966’da yayımlanan Rocannon’un Dünyası ve Sürgün Gezegeni romanları ile yazın hayatına başlar. Bu iki roman aynı zamanda Hainish Cycle‘ın da başlangıcı olacaktır.

Hainish Cycle, Le Guin’in en önemli bilimkurgu eserlerini de içeren bir seridir. Dünya’nın da dahil olduğu birtakım gezegenlerdeki insan uygarlıklarının, seyahat ederek birbirleriyle ilk kez temaslarını ve bir federasyon kurma çabalarını konu edinir. Yazar, bu aynı evrende geçen ancak birbirinden bağımsız romanlar ve öyküler serisinde, bilinmeyen dünyalara gezginler gönderir. Anarşizm dokunuşları içermenin ötesinde anarşizmi doğrudan konu edinen Mülksüzler’de de böyledir. Karakter bilmediği bir gezegene gider, gezegeni tanımaya çalışır. Farklılıklara alışması kolay olmaz. Garipsediği onlarca şeyle karşılaşır, sorgular, reddeder veya zamanla alışır. Mülksüzler, en özet haliyle iki ayrı gezegendeki siyasi ve sosyolojik yapıyı inceler ve kimse bahsetmese de vicdan kavramı üzerinde fazlasıyla durur; içsel bir sorgulama yapmamızı da ister.

İlk Hugo ve Nebula ödülünü aldığı ve tanınırlık edindiği romanı Karanlığın Sol Eli’nde, yine benzer metodlarla cinsiyet kavramının insan yaşayışı üzerindeki etkisini ve savaş görmemiş bir gezegenin sakinlerini gösterir. Sadece ikili ilişkilerde oluşan farklılıklardan bahsetmez, cinsiyet kavramının olmadığı bir toplumun sosyolojik yapısını gözümüzde canlandırmamızı hedef edinir. Bunu yaparken de ince ayrıntıları bile atlamaz. “Halkın gözünden androjen bir kral nasıl görünür?”, “Soy ilişkisi ataerkil olmayan bir toplumda nasıl sağlanır?” gibi sorular üzerinde de durur. Sürgün Gezegeni’nde birbirinden farklı gelişmişlik düzeyindeki toplumların ilişkisini merkeze alır. Gelişmiş bir medeniyetin ilkel şartlarda yeni gezegene uyum sağlama çabasını gösterir. Uygarlıkları arasında yüzlerce yıl fark olan toplulukların, birbirlerini ötekileştirmesini ve karşılıklı önyargılarını ortaya koyar. Bu kutuplaşma üzerinden toplumsal mesaj verir, bunu yaparken kadının toplumdaki rolü üzerinde durmayı da atlamaz.

Le Guin’in önemli bir özelliği olan ekolojiyi kullanma ustalığından da bahsedelim. Bu özelliği, Hainish Cycle romanlarında ön plana çıkıyor. Yarattığı gezegenlerin ekosistemlerini yaşayan insanların hayatlarının odak noktası haline getiriyor ve sosyokültürel gelişimlerini bu ekosistemin etrafında düzenliyor. Mülksüzler’de şehir ekosistemini ve çölümsü, kurak ekosistemi resmediyor. Avatar filmini düşündüren romanı Dünyaya Orman Denir‘de bir orman ekosistemini kullanıyor. Karanlığın Sol Eli’nde ise gezginin gönderildiği gezegen, Kış Gezegeni, oldukça soğuk ve çetin şartlara sahip. Game of Thrones severlere önereceğim Sürgün Gezegeni romanında, Alterra da Kış Gezegeni gibi fazlasıyla soğuk, uzun kış mevsimleri var ve bu durum gezegen sakinlerinin yaşamlarını şekillendiriyor; hikaye uyuşmasa da iki roman benzer detaylar içeriyor. İster farklı ekosistemleri ile olsun, ister siyasi ve kültürel ilişkileri ile, Le Guin’in gezegen yaratma dehası ve anarşist/feminist/çevreci yönü bizleri hayran bırakmaya devam ediyor.

ROMAN
Başlama Yeri, İletişim 1995, Ayrıntı 2016, 1980
Hep Yuvaya Dönmek, Ayrıntı, 1985
Balıkçıl Gözü, Metis, 1978
Dünyaya Orman Denir, Metis, 1976
Rüyanın Öteki Yakası, Metis, 1971
Karanlığın Sol Eli, Ayrıntı, 1969
Yaban Kızlar, Versus Kitap, 2002
Mülksüzler, Metis, 1974
Rocannon’un Dünyası, Metis, 1966
Sürgün Gezegeni, İthaki, 1966

HİKAYE
Gülün Günlüğü/Rüzgargülü, Ayrıntı, 1982
Başka Bir Yer, K Kitaplığı,
Uçuştan Uçuşa, Metis,
Dünyanın Doğum Günü, Metis, 2002
Rüzgarın Ok İki Köşesi, Ayrıntı, 1975
Bağışlanmanın Dört Yolu, Metis, 1995

KURGU DIŞI
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, Metis
Zihinde Bir Dalga: Yazar, Okur ve Hayal Gücü Üzerine, Metis, 2004
Dümeni Yaratıcılığa Kırmak, Hep Kitap
Ursula K. Le Guin’le Konuşmalar (Derleyen: Carl Freedman), Agora Kitaplığı

Canberk İleri
(bilimkurgukulubu.com 2 Nisan 2017)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here