Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı saygıyla anıyoruz…

Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Fazıl Hüsnü Dağlarca, bugün 15 Ekim 2008 tarihinde 94 yaşında zatürre tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.
Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler:
“Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”
Vedat Günyol?un deyimiyle, Fransızların Victor Hugo?ya yakıştırdıkları Mâge (büyücü, müneccim) sözüne dünya ölçüsünde en çok hak kazanan ozan; Fazıl Hüsnü Dağlarca, Garipçiler ve 1940 toplumcu kuşağı gibi çağdaşlarının ürünlerinden alabildiğine ayrı bir kişilik sergiliyordu. Bu özgünlüğünü akımların ve modaların dışında kalarak daima sürdürdü. Ancak şiiri yeni temalar ve anlatım özellikleriyle değişiklikler de gösterdi. Başlangıçta temaları arasında en önemli yeri Tanrı-insan ilişkileri, doğa, zaman, ölüm vb. tutuyordu. Gece, gökyüzü, yıldızlar, bitkiler zengin bir evren canlandırıyor, bunların kuşattığı çevrede yalnızlığını duyan insan sonsuzluk, Tanrı, inanç, ölüm konularında yanıtlar arıyordu.
Fazıl Hüsnü Dağlarca?nın şiirleri devamlı bir değişme gösterir; kurallı biçimlerden kuralsız biçimlere, anlamsız özlerden en yalın anlamlara varan şiir türlerini bir bir dener. Bireysel tutkularla toplumsal gerçekleri bol mecazlarla, hayaller ve simgelerle ortaya koyar. Şiirleri çoğunlukla, epik-dramatik, lirik-didaktik ve toplumsal gerçekçilik niteliklerinde görünür. Mısralarının örgüsü; tarihsel gerçeklerle olağanüstülüğü, en görünenden en görünmeyene varan izlenimleri, Anadolu’nun kaderini dile getiren düşünceleri kaynaştırır.
Her şiirinde bir yeniyi dener gibidir. Asonanslara, söyleyişi kuvvetlendiren tekrarlara, günlük konuşmaların yanı sıra arı dile, muhayyileyi (hayalgücü) kamçılayan çağrışımlara, «ki, ve» bağlaçlarına, şiirin güzelliğini yaratan ses kompozisyonlarına geniş yer verir. Kendisini rahatça hayallerin kucağına bırakır.

26 Ağustos 1914 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelen Dağlarca, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana’daki ortaokullardan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladı.
1935 yılında piyade subayı olarak doğu ve orta Anadolu’nun, Trakya’nın pek çok yerini dolaşan Dağlarca, ordudaki hizmeti 15 yılı doldurunca ön yüzbaşı rütbesiyle 1950’de askerlikten ayrıldı.
1952-1960 yılları arasında iş müfettişi olarak İstanbul’da çalışan Dağlarca, buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray’da kitabevini açtı ve yayımcılığa başladı.
4 yıl “Türkçe” isimli aylık dergiyi çıkaran ve ilk yazısı 1927’de Yeni Adana Gazetesi’nde yayımlanan bir hikaye olan Dağlarca, İstanbul Dergisi’nde 1933’te çıkan “Yavaşlayan Ömür” adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı.
Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri yayımlanan Dağlarca, 1967’de ABD’deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından “En iyi Türk Şairi” seçildi. Fazıl Hüsnü Dağlarca, 15.10.2008 tarihinde 94 yaşında İstanbul?da yaşamını yitirdi.
***
Türkiye tarihinin en önemli işçi hareketlerinden birisi olan 15-16 Haziran 1970 işçi direnişini, şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Türkiye bir büyük devrim yolunda” yürüyor diye müjdeliyordu.
15-16 Haziran işçi direnişine dair ilk şiiri yazan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiri ise şöyledir:
Yürüyen İşçiler Kapılarında İstanbul’un
Yürürüz devrim gününde
Bütün Ulusun önünde
Toprak bu yurt denen toprak
Bu yurt benim elim aya?m
Bu yurt benim elim aya?mla kurtulacak.
İşçi yürür mü yürür yaDaha fazla…
Koca illere varır ya
Ağayı beyi görür ya
Kalmadı gerçeğe uzak
Bu yurt benim elim aya?m
Bu yurt benim elim aya?mla kurtulacak.
Ölü girer gecesine
Ulaşır dağ yücesine
Bittim dedim nicesine
Sustular taşlar gibi bak
Bu yurt benim elim aya?m
Bu yurt benim elim aya?mla kurtulacak.

Kişi kişiye kul değil
Neden karanlık al değil
Yeryüzü uzun yol değil
Varılır gökler aşarak
Bu yurt benim elim aya?m
Bu yurt benim elim aya?mla kurtulacak.
Fazıl Hüsnü Dağlarca

Kendisine, Türkiye?de şair olarak yaşamanın zorlukları sorulduğunda; ?Ne zorluğu arkadaş? Türkiye?de şair olmanın güçlüğü, zorluğu yoktur. Her eleştiri, binlerce şiir yaratır, ülke bunca alçağın eline kalmışsa, onların bin katı sayıda şairi çağırmış, yaratmış demektir? diyecek kadar sözünü esirgemeyen Bilinen anlamda ilk toplumcu şiirini ise 1950 yılında, 36 yaşındayken yazar Dağlarca. Askerliği nedeniyle görev yaptığı Sivas ilindeki gözlemlerine dayanarak yazdığı ?Toprak Ana? adlı bu şiir, 58 yıl sonra bugün bile tüm gerçekliği ve güncelliğiyle karşımızda durur.

?Açım kara toprak, açım
Duyasın biraz
Kara öküzle birlikte
Açım bu gece
O düşünür, düşündükçe doyar
Ben düşünürüm, düşündükçe acıkırım
…………
Köy dediğin ne,
Namık Kemal?in mahzun dediği,
Mustafa Kemal?in bayrak açtığı dağ başı,
Ağrıdığı yer, hepimizin.
İnsanoğluna karşı,
Kurdun kuşun yediği?

Dağlarca?nın 1999 yılında kaleme aldığı ?Yapıtlarımla Konuşmalar? adlı eserinde, şiirin yazıldığı bölgeye dair yaptığı gözlemler ve şiirin öyküsü, öğrenmeye değerdir; ?1949 yılında son atama yerim olan Sivas?a varırken, içimdeki yanık yurt susuzluğunu, onu söylemek susuzluğunu, çöllerde yalnız kalmış deve sürülerince yaşıyordum. Niye deve dedim? Develer yedek besinlerini sırtlarında, hörgüçlerinde taşırlarmış da ondan. Ben onu yazmadan önce onunla yüklüydüm. Bu yükten onu yazmakla kurtulabildim. …… Varır varmaz Sivas?ı iki ay taradım. Çarşısıyla, pazarıyla, yollarıyla, evleriyle… Yere serilmiş toplum öyküleriyle, toplum destanlarıyla? Toplum yapıtlarını sözcük sözcük gözlerimle yiyerek, onlardan bir sözlük yaptım. Toprak Ana?yı yazarak, Sivas?ın sözcüklerini yaşama yeniden geçirdim.?

Sivaslı Karınca?nın ardında
Bu ilk toplumcu şiirinin ardından, diğer şiirleri de birbiri ardına hız kesmeden devam eder. Çünkü Anadolu?ya dair anlatacak çok şeyi vardır ustanın. 1950?li yılların Anadolu?sunun en büyük sorunlarından biri olan çocuk ölümlerini ?Çocuksuz Köy?de, köylülerin bazı olaylar karşısındaki bencilliklerini ise ?Değirmen?de, Anadolu köylüsünün geçim sıkıntısını ve devletin aldığı ağır vergileri ise ?Ölüsüz Köy?de anlatır. ?Sivaslı Karınca? adlı eserinde ise sadece Anadolu?ya değil, horlanan ve uyutulan tüm halklara seslenir;

Koca Kızılırmak köpüre köpüre
Akıyordu,
Bir telgraf direği dibinde,
Zamanlar kadar telaşsız ve köpüksüz,
Yürüyordu,
Sivaslı bir karınca.

Karşı kıyıdan parlak,
Kişniyordu,
Atlar doru doru,
Atların şarkısından ayrılmış,
Yürüyordu,
Atların mesafesini anlamaz.

Sesi, adımlarının sesi, memnun ve bahtiyar,
Duyuluyordu,
Kahraman.
Bir açlığın ayaklarınca aziz,
Yürüyordu
Yeryüzünden.

Rahat gidişinden belli,
Biliyordu,
Dağı, suyu, otları, lezzetle.
Başka karıncalardan kopmuş,
Yürüyordu,
Başka karıncalara.

Gayretle, çalışmakla, yorulmazlıkla,
Benziyordu,
Afrika´dakine, Çin´dekine, Paris´tekine,
Kara toprağın alnı üstünde, kara,
Yürüyordu,
Alın yazısından daha hür.

Yoktu fikirlerden, davalardan haberi,
Yürümüyordu,
Rüyası hiç.
Buğday tanesi üzre,
Yürüyordu,
Sivaslı bir karınca.

Dağlarca?nın, Aksaray?da açtığı kitabevinin duvarında yayımladığı ?Karşı Duvar? dergisinin, sanat yaşamında oldukça büyük bir önemi vardır. Çoğunlukla ülke ve dünya gündemine ilişkin olarak yazdığı toplumcu şiirlerini okuyucularıyla burada buluşturur. Emekçileri de ele alır Karşı Duvar?daki şiirlerinde, 40 kuşağı aydınlarının yaşadığı baskıları da, Kore savaşı sonrası madalyalarını geri veren gazileri de?

?Ulan senin barış diye anlattığın bu mudur?
Yeşil adamızda bir sansar topluluk,
Anneleri, çocukları çığlık çığlık öldürmede,
Aksakallı dedeleri su içerken vurmada.
Al bunları alçakların göğsüne dik
Ulan sana inandıksa suçmettik??

Dağlarca?nın da dediği gibi, uluslar büyük evlatlarıyla soluk alırlar. O halde gönül rahatlığıyla Dağlarca için Türkiye?nin akciğerlerinden biridir diyebiliriz. İlhan Berk?in Türk şiirinin Ağrı Dağı olarak nitelediği, Cemal Süreya?nın ?Onu nerede görsem, hemen ceketimin önünü iliklerim? dediği Dağlarca, Nazım Hikmet ile birlikte Türk şiirinin en üretken, Türk dilini en iyi kullanan şairlerinden birisidir.

Dağlarca?nın Şiirinde Üç Devre
Bazı eleştirmenler Dağlarca?nın şiirinin üç devre geçirdiğini belirtir: Sezgisel Dönem (1933-45), Geçiş Dönemiö (1945-55) ve bugüne dek uzanan ?Akılcı Dönem”. Ş. Kurdakul, Dağlarca?nın değişik dönemlerinde şiirine kaynak olan duyarlılıkların üç yönde geliştiğini söyler. Birincisi tek olarak insanın evren karşısındaki şaşkınlığını, yalnızlığını, korkularını ölüm gerçeğine karşın yaşarken duyduğu bunalımları işlemeye çalıştığı daha çok içe dönük şiirler; ikincisi insanın doğa ve aykırı toplum güçleri, kurulu düzenin görülen görünmeyen yasaları içinde günlük yaşamlarını saran sıkıntı ve acıları, buhran ve patlamaları işlediği dışa açık, toplumsal şiirler; üçüncüsü ise destanlar ve çocuk şiirleridir.

Büyük şairin vasiyeti: Evimi müze yapın
“Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu yılın ilk aylarında yaptığı bir röportajda ölümünden sonra Kadıköy?de yaşadığı evin müze haline getirilmesini vasiyet etmişti. Evini Kadıköy Belediyesi?ne bağışlayan Dağlarca, Mühürdar Caddesi?ndeki evinde kendisini ziyaret eden Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk?e, evinin müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulundu.
Dağlarca, Öztürk?e, “Barış Manço?nun evinin belediye tarafından müze olarak düzenleneceğini öğrenip memnun oldum. Ben de yıllardır içinde yaşadığım, şiirlerimi yazdığım evimin ölümümden sonra yaşamaya devam etmesini istiyorum. Evimi alıp müze olarak düzenlesinler” dedi.
Ünlü şair, müzenin yaşayan bir müze olması, bir bölümünde kitapları ve eşyasının sergilenmesi, bir kısmının da kafeterya gibi olmasını dileğini Öztürk?e aktararak, “Buraya gelip gençler, kadınlar, kızlar otursun, kitap okusun, bir şeyler içsinler. Tabii burayı belediye işletsin” diye konuştu.
Dağlarca, vasiyetinin nedenini ise şu şekilde açıkladı: “Ben İstanbul?un birçok yerinde ikamet ettim. Gezdim, gördüm, yaşadım. Ama en çok Kadıköy?ü sevdim. Tabii Kadıköy eskiden bir başka güzeldi. Güzellik sergisiydi; çirkin kadın, çirkin adam, çirkin çocuk yoktu. Ya da biz göremezdik. Kadıköy?e Moda?ya çıktığımız zaman, üstümüze başımıza ayrı bir özenirdik. Kadıköy?ün kadınları hep güzel kokardı.” Dağlarca, çocukları çok sevdiğini belirterek, “Onlar için çok kitap yazdım. Okullara gittiğimde etrafımı sarıp imza istemeleri de beni çok mutlu ediyor. Ama artık sokağa çıkamadığım için gidemiyorum. Evim müze olursa çocuklar gelsin burada iyi vakit geçirsinler istiyorum” şeklinde konuştu.” 15 Ekim 2008 Hürriyet Gazetesi

Eserleri
Bir ara Sözcü dergisinde 1960 ve Vatan dergisine 1961-1962 yazdığı, özdeyiş niteliğinde kısa düzyazıları bir yana bırakılırsa, yalnız şiirle uğraşan ve şiirlerini Türkiye?nin hemen bütün edebiyat dergilerine yaymış olan Dağlarca?nın kitapları.

* Havaya Çizilen Dünya (1935)
* Çocuk ve Allah (1940)
* Daha (1943)
* Çakırın Destanı (1945)
* Taşdevri (1945)
* Üç Şehitler Destanı (1949)
* Toprak Ana (1950)
* Aç Yazı (1951)
* İstiklâl Savaşı-Samsun’dan Ankara’ya (1951)
* İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)
* Sivaslı Karınca (1951)
* İstanbul- Fetih Destanı (1953)
* Anıtkabir (1953)
* Asû (1955)
* Delice Böcek (1957)
* Batı Acısı (1958)
* Hoo’lar (1960)
* Özgürlük Alanı (1960)
* Cezayir Türküsü (1961)
* Aylam (1962)
* Türk Olmak (1963)
* Yedi Memetler (1964)
* Çanakkale Destanı (1965)
* Dışardan Gazel (1965)
* Kazmalama (1965)
* Yeryağ (1965)
* Vietnam Savaşımız (1966)
* Açıl Susam Açıl (1967)
* Kubilay Destanı (1968)
* Haydi (1968)
* 19 Mayıs Destanı (1969)
* Hiroşima (1970)
* Malazgirt Ululaması (1971)
* Kuş Ayak (1971)
* Haliç (1972)
* Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)
* Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)
* Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)
* Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)
* Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)
* Arka Üstü (1974)
* Yeryüzü Çocukları (1974)
* Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)
* Horoz (1977)
* Hollandalı Dörtlükler (1977)
* Balinayla Mandalina (1977)
* Yazıları Seven ayı (1978)
* Göz Masalı (1979)
* Yaramaz Sözcükler (1979)
* Çukurova Koçaklaması (1979)
* Şeker Yiyen Resimler (1980)
* Cinoğlan (1981)
* Hin ile Hincik (1981)
* Güneş Doğduran (1981)
* Çıplak (1981)
* Yunus Emre’de Olmak (1981)
* Nötron Bombası (1981)
* Koşan Ayılar Ülkesi (1982)
* Dişiboy (1985)
* İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)
* Takma Yaşamalar Çağı (1986)
* Uzaklarla Giyinmek (1990)
* Dildeki Bilgisayar (1992)
* Ahmet Necdet, Modern Türk Siiri Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler, Broy Yayınevi, Ekim 1993.

Ödülleri
* 1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
* 1956 Yeditepe Şiir Armağanı
* 1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
* 1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
* 1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)
* 1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
* 1974 Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
* 1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
* 1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

ÖTELERDE ARAMAK
Kaçmış uykum yabancı ormanlardan,
Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış.
Yağız at bir başka kişi, bir uzak,
Çözülür çözülmez kaçmış.
Soğuk, düzgün, anlamlı, taş, oyunsuz,
Dev okuldan mini mini çocuklar kaçmış.
Suçlama bu ak gövdeyi şimdicik,
Usu bilinmeze kaçmış.
Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına,
Yüz ölü’m var, biri kaçmış.

AĞIR HASTA
Üfleme bana anneciğim korkuyorum,
Dua edip edip, geceleri.
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.
Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.
Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun, nur gibi
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle, nasibi.
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

SULAR BİZDEN AKILLIDIR
Sular bizden akıllıdır, daha evvel görür akşamı,
İner havadan önce, karanlığa,
Büyük bir balık gibi ortadan silinir,
Kaçışırken hayvanlar dağa.
Sular bizden akıllıdır, memnun olur,
Sadece ağaçlardan
Başka insanlardan değil.
Bizi yalnız bırakan.
Sular bizden akıllıdır, uyumaz,
Açar maviliğe, iri gözlerini.
Ve bekler bir ölüm sırrı içinde,
Kendi hayatının yerini.

ÇOCUK KUŞ
Bir kuştu,
Allı allı bir kuş.
Her tüyüne bir çiçek bağladılar
Uçmadı o.

Bir kuştu,
Mavili mavili bir kuş.
Her tüyüne bir boncuk bağladılar
Uçmadı o.

Bir kuştu,
Yeşilli yeşilli bir kuş.
Her tüyüne bir çocuk kordelası bağladılar
Uçtu o.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

KİTABIM
Kitap en iyi arkadaş
Bana neyi sorsam söyler.
Ne anlatsa en sonunda
Çalış, iyi, doğru ol der.

Geceleri uyumaz o,
Beni kaldırır erkenden.
Okulum kadar güzeldir,
Kitabı çok severim ben.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

ÖLÜ
Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum, kalabalık.

Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

RAHATLIK
Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine çiçekler açacak dallarda.
Dallarda açan çiçekler gibi,
Yine çocuklar uyuyacak masallarda.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine uykular havuzda dibe gidecek.
Havuzlarda kaybolan uykular gibi,
Yine çocuklar mektebe gidecek.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine göklerden mavi gölgeler inecek yere.
Toprağı nurlandıran mavi gölgeler gibi,
Yine çocuklar gülümseyecek, askerlere.

Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine meltemler geçecek denizlerden.
Denizlerden geçen meltemler gibi,
Yine çocuklar olacak, rahatlık veren.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

SİNCAP
Şu ağacın tepesinde
Var bir sincap
Ceviz kırar, yemek arar.

Her gün göremem ki
Saklar onu
Anne yapraklar.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

YENİ ER
Savaş çıkmıştı
Orduya aldılar onu
Tüfek verdiler
Mermi verdiler
Süngü verdiler
Bomba verdiler
Gaz maskesi verdiler
Tanımadığı adını bilmediği
Bütün gereçleri verdiler
Dağ başında gözcüydü o
Aşağıda ırmak sanki bir gelin-
Sanki bir kuş – yeryüzünde akan bir kuş
Orman koyu yeşil – yeşil – açık yeşil
Sanki bilgeler arası çağsal toplantı
Ki mavi söylencelere benzemektedir
Yarısı görünen göl
İşte başaklar sallana sallana
Sürezi yenilemekte evrensel bir devinim
Hepsi bir severlik içinde sessiz
Ötelere ulaşmaktadırlar kendi varlıklarından
Baktı yeni er üstüne başına mırıldandı:
Peki niye
Bunca güzelliklere karşı
Böylesine çirkin giyinmek
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

YÜZÜKOYUN
Yüzükoyun yatma diyor annem
Yatar mıyım hiç,
İster miyim
Yüzümün
Koyun olduğunu?
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

AF AKŞAMI
Af buyruğuyla açılmıştı hapishane kapısı
Taşıyordu koca burunlar tıraşlı enseler kara çeneler
Dizleri eğri omuzları çarpılmış sırtlar çıkık dökülüyordu
Vakitlere kapanmış büyük karanlıklardan
Taşıyordu vay dökülüyordu vay
Yırtık pis bitli çirkin
Sokağı dolduruyordu terli can uğultusu

Geçiriyordu avucunu şaşkınlıkla saçından saçından
9 yıl yatmış

Kolunda anası kucağında yavrusu
Doldurmustu kapının önünü kalabalık
Kimi ta dağ köylerinden koşmuş
Kimi ta denizlerden
Bir özlem sarmış bağrı ölümden yüce
Sevgiyle arıyorlar parçalarını
Heybelerinde ekmek destilerinde su

Bir türlü inanamıyordu sokaklara sokaklara
20 yıl yatmış

Gönüllere sığmaz olmuş kavuşmak duygusu
Öyle sarılır ki geçmişe
Erir göğsü göğsünde tutuklunun
Pişmanlık kavaklar tarlalar davarlar için
Pişmanlık gemilere düğünlere ırmaklara
Pişmanlık beşiklerden kağnılardan sessiz
Yerce gökçe değil insan dolusu

Çılgınca kucaklıyordu hepimizi hepimizi
5 buçuk yıl yatmış

Taşar içerde kalanların sorusu
Çubuk demirler arkasından maviliğe
Hem esenliğe ermiş hem yaşlı yelcek
Bir yurt türküsü yeniler karanlığı
Zaman yeğnik değildir yeğniktir
Dön de gör ananı belleyecek
Boş koğuşlar kurmuş pusu

Sönük gözü aydınlıkla büyüyordu büyüyordu
8 yıl yatmış

Çıkınlarda gecenin binlerce gecenin uyunmamış uykusu
Bir yorgunluk çökünce yürünmüş yeryüzünden
Kalabalıkta dağılır birer ikişer özgür
Doğuya batıya kuzeye güneye özgür
Yüreklerinde bir çığ
Yaşamak sevinci vay
Yaşamak korkusu

İnmeli yani sıçrıyordu havaya havaya
17 yıl yatmış

AKDENİZ ACILIYDI XI
Denizin sakladığı bir şey var
Sevmek der kimi,
Kimi unutulmak.

Peki neden üşütür hep
Bu ağustos gecesinde
Karanlığın büyüklüğü?

Beni düşünme, dedindi ayrılırken
Düşünmüyorum ki
Düşüncem sende kalmış.

AKDENİZ ACILIYDI XIX
De bana nasıl öldürebilir kişi kendini
Sevgiyçin.
Sonra nasıl düşünebilir deniz deniz
Sonra nasıl sever?

Güzellikle çirkinlikle ilgin yok
Büyüksün
Ve varsın her oluda
Buğdaydan yalıma dek.

Duy gecenin üstünden
Seni düşündükçe
Öyle yaslıyım ki
Yeryüzünün bütün sevgilerine gülüyorum.

AKDENİZ ŞİİRLERİ
Sen Deniz Gök,
Bir an dursanız uykuda
Büyür bir yosun geceye karşı.

Tedirgin olur ölüler
Bir an yaslansanız karanlığa,
Sen Deniz Gök.
———————
Dalarım engine
Ki yaşadığım
Anladığımdır.

Roma’yla Kartaca’nın arasında
Yüzer, sevgi sevgi
İstanbul.

Böler bir kuş düşüncemi ikiye
Maviden
Yarıda kalır içki.
———————
Dersin ki
Ellerimize değecek
Yıldızlar
Büyüyecek büyüyecek de.

Dersin ki
Bir aydınlığı var
Sevgililer için,
Karanlık sessiz de.

Dersin ki
Uyuyamıyorum
Yalnızız
Gece, mavi de.
———————
Sessizdi yeryüzü
Yeryüzünde biricik Akdeniz vardı
Akdenizde
Yalnız ikimiz.

Beni seviyor musun dedim,
Yumdu gözlerini uzaklığa,
Tam sorulacak an, diye gülümsedi,
Tam sorulacak yer.
———————
Bir kocaman yeşil bir kocaman boz
Yellerde
Çarpar birbirine çarpar enginlere dek.

Dalgaların ucunda yıldızların ucu
Her köpük bir fırtına
Her köpük bir evren.

Su deniz su gök gizlenebilir
Seni sevdiğim
Gizlenemez.
———————
Havaya da yalıma da ağaca da benzer ama
En çok suya benzer
Sevgimiz.

Morluğun acısı var sonu yok
Karışır yaşamımıza
Kendiliğinden.

Herkes ölünce toprak olurmuş
Hayır hayır
Bizim su olacağımız besbelli.
———————
Akdeniz enginlerde kararmaktadır
Ama
Ben
Öyle maviyim ki.

Akdeniz bir gitmişlikle eski, uzak,
Ama
Ben
Sahibi gibiyim yıldızların.

Akdeniz seni bir daha yaratamaz
Ama
Ben
Seni bir daha sevebilirim.
———————
Deli gibi bir gürültu, ansızın,
Yırtılırcasına yarılır sessizlik,
Düşünür Akdeniz.

İşte uçaklar geçer havalarından
Kalır mavilik üstünde apak izleri,
Akdeniz anlar ve sever.
———————
Denizdir,
Her akşam üstü
Bütün düşüncelerde
Gelip gider.

Seninle
Acısı
Uzunluğu
Aksi.

Ve gece yarısıdır bu masmavi şey,
Senin
Uzaklarda
Unuttuğun sessizlik.
———————
Duymuştun
Bu türküyü
Çok eskiden de.

Bu türküyle anlarsın yelden
Yeşilden
Kadırgaların dibindeki sessiz yosunları.

Bu Akdeniz dalgalarında bu türküde sen
Varsın ışıl ışıl
Ve yoksun biraz.
———————
İyice düşün bu bütün yaşamamızdır.

DÜNYACA
Burda, Hindistan’da, Afrika’da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan’da, Afrika’da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

KIZILIRMAK KIYILARI
Kardaş, senin dediklerin yok,
Halay çekilen toprak bu toprak değil.
Çık hele Anadoluya,
Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,
O kadar uzak değil.

Çamı bitmiş, kavağı azalmış,
Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
Yedi ay kıştan sonra,
Yeşeren senin yaşamındır,
Yaprak değil.

Yersin, içersin sofrasından, üç yüz senedir,
Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan,
Mevsimler soğumus, sular azalmış,
Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil.

Parça parça yarılmış öküz ardında,
Parmağı üç pare, tırnağı ak değil.
Utanır elin ayağın,
Korkarsın yakından görsen,
Eli el değil, ayağı ayak değil.

Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,
Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil.
Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,
Uyandırmazsan,
Uyanacak değil.

Dertle, sefaletle yüklü,
Siyah leşlerle kararmış, berrak değil.
Çağlayan ne,
Akan kim,
Kızılırmak değil.

Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum,
Geçmiş zamanlar gelecek zamanlardan parlak değil.
Vakte şahadet edercesine yükselmiş,
Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine,
Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil.

ZAMAN PARILTISI
Karanlıklarda, gündüzlerin arkasındayım,
Bitmiş ikinci dünya savaşı, uğursuz ve kahraman,
Uzakta esir uluslar türkü söyler,
Türklügümün farkındayim.

Bir soluk gelmekte karşı gezegenlerden,
Vakt içinden inmektedir gölgeler.
Toprak üzerinde, atmosferler üzerinde
Soğuyan gecemin farkındayim.

Biçimler, evlere, eşyalara rahatça sığmış,
Var olmuş var olmayan.
Biçimler sonsuzluğa yaklaşmış,
Aklımın farkındayim.

Ne ağaçlar uzanmış mevsimlerimce
Ne yıldızlar gerçek, aydınlığım kadar.
Aşkla kımıldayan küçücük ışıklar uçusur içimde yön yön,
Yaşadığımın farkındayım.

YENİLEN BÜYÜR
İşte karanlık büyümüştür,
Dağ daha dağ
Su daha su
Yıldız daha yıldız olmuştur ötelerde.
İşte karanlık büyümüştür,
Ellerin
Ayakların
Solukların karası,
Göklere, göklerin karasına karışmıştır kocaman.
İşte karanlık büyümüştür,
Yaralı atların kişnemeleri
Geri çekilen topların gıcırtısıyla büyümüştür yusyuvarlak.
Uzaklarda
İzmirden çok uzaklarda
İşte karanlık büyümüştür,
İşte gözlerini örtmüştür yenilen.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Nail Çakırhan’ın Hayatı

Can Yücel?in, ?yüksek mimardan geçilmeyen bu ülkede yüksek olmayan mimar bir tek Mimar Sinan var, diyordum. Bir ikincisi var yüksek...

Kapat