Felsefenin Temel İlkeleri – 10. Ders: Materyalizmin ikinci çizgisi; madde bilinçten öncedir. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır. Georges Politzer (1903-1942), insanlık düşmanı Naziler tarafından 23 Mayıs 1942’de kurşuna dizilerek katledildi.
Onuncu Ders: Marksist Materyalizmin İkinci Çizgisi; Madde Bilinçten Öncedir
I . Yeni idealist hile.
II . Marksist anlayış.
a) Varlığın nesnelliği.
b) Bilinç, varlığın yansısı.
III . Düşünce ve beyin.
IV . Bilincin iki derecesi.
V . Vargı
I. Yeni İdealist Hile
Bundan önceki dersimizde, dinin nesnel idealizminin, Rönesanstan beri bilimlerin gelişmesiyle her yandan şiddetli bir top atışına tutulmuş, ve 18. yüzyılda materyalizmin darbeleri altında belini doğultamayacak hale gelmiş olduğunu belirtmiştik.
İşte o zaman, batmakta olan dünya anlayışının yerini almak üzere yeni bir idealizm biçimi, bugün birçok filozoflarda bulduğumuz idealizm biçimi ortaya çıktı. Bu idealizm, İngiliz piskoposu Berkeley’in (1685-1753) idealizmidir. Bu idealizmin amacı, maddi ilkenin dünyada varolmadığını tanıtlamaya çalışarak, bilimsel buluşların teorik önemini baltalamaktır. Artık bu çağda, engizisyonun güzel günlerindeki gibi, materyalistleri ateşte yakarak ortadan kaldırmak (sayfa 191) olanaklı olmadığına göre, onları saf, basit insanlar gibi, “felsefe yapmak” yeteneğinde olmayan kimseler gibi göstererek gülünç hale getirmek için bizzat madde ortadan kaldırılacaktır. Maddenin bir kuruntu olduğuna ilişkin bir karar çıkartılacak ve böylece, gerçeğe dayandığını öne süren bu felsefeye son verilecektir. Bundan böyle artık yalnız “bilinç” üzerinde felsefe yapılacak ve bilincin sınırlarını aşan her şey felsefi-olmayan ilan edilecektir.
Berkeley, zaten, bu görüş uğruna savaşan felsefe-dışı nedenleri gizlemiyor. Kaçamaklı söz etmeden açıkça söylüyor:
“Madde, bir kez doğadan sürülüp atıldıktan sonra, tanrıbilimciler ve filozoflar için, onların görüşlerini karartan, gözleri önünde birer perde olan bir sürü kuşkucu [tanrıtanımaz anlayınız] ve dinsiz yapıları da ve … bir sürü tartışmaları ve karmakarışık sorunları da kendisiyle birlikte alıp götürür; madde, insana o kadar yararsız iş yüklemiştir ki, bizim ona karşı ileri sürdüğmüz kanıtlar pek tanıtlayıcı olmasaydılar bile, … bu yüzden gerçeğin [feodal ideoloji diye okuyunuz], barışın [feodal düzen diye okuyunuz] ve dinin tüm dostlarının, bu kanıtların yeterli sayılmasını istemek için, her türlü nedene sahip olduklarına daha az inanmayacaktım.”[17]
Başka yerde de şöyle açıklıyor:
“Eğer bu ilkeler kabul edilmiş ve onlara gerçek gözüyle bakılmışsa bundan şu sonuç çıkar: tanrıtanımazlık ve kuşkuculuk, ikisi birden tamamıyla yenilmişlerdir, karanlık sorunlar aydınlanmıştır, hemen hemen çözülmez olan güçlükler çözülmüştür ve aykırı düşüncelerden hoşlanan insanlar sağduyuya varmışlardır.”[18]
Berkeley, idealist hezeyanı içinde, bilimin bütün buluşlarına, özellikle matematikteki sonsuz derecede küçük sayılar hesabına çatıyor, onları saçma, mantıksız ve aykırı düşüncecilik olarak ilan ediyordu.
Berkeley’in görüşünü incelemek önemlidir, çünkü bu görüş çağdaş idealizmin özünü belirler. Burjuva üniversitesinin (sayfa 192) kabul ettiği, bir materyalistin kaba bir adam olduğu düşüncesinin, idealist “filozoflar”ın bilimler ve “bilim adamları” hakkındaki hesaplı horgörüsünün kökeninde, Berkeley’in bu dünya anlayışı vardır.
Berkeley’in sistemi hakkında “… insan aklı ve felsefe için ne utanılacak şeydir ki, hepsinin en saçması olduğu halde, savaşım verilmesi en güç olan sistemdir”[19] diyen Diderot, bu sistemin, gerici önemi hakkında yanılmıyordu.
Berkeley, amacına ulaşmayı nasıl beceriyordu? Diderot, Berkeley’in idealizminin ne tür bir idealizm olduğunu belirtiyor:
“Yalnızca kendi varlıklarının, kendi içlerinde birbirlerini izleyen duyumların bilincinde olan, başka bir şeyi kabul etmeyen filozoflara idealist denir.”[20]
Şu halde sözkonusu olan, bizim bilincimizin, tasarımlarımızın, fikirlerimizin dışında hiçbir şeyin varolmadığını “tanıtlamak”tır. “Dış” gerçek yoktur; her şey, son tahlilde, bizim tasarımlarımız olan ussal tasarımlara varır. Ve eğer bilinç ya da denildiği gibi “ben” ortadan kaldırılırsa bütün gerçek kaybolur. Böylece, varlık, doğa, madde, bilincin, benim bilincimin dışında ve ondan bağımsız olarak varolamazlar. Onun içindir ki, bu tür idealizme öznel idealizm adı verilir. Berkeley’i dinleyelim:
“Madde, bizim aklımızın, zihnimizin dışında varolduğunu düşünürken sandığımız şey değildir. Biz sanıyoruz ki, şeyler vardır, çünkü onları görüyoruz, onlara dokunuyoruz; bize duyumlar verdikleri içindir ki, onların varlığına inanıyoruz.
“Ama duyumlar, bizim zihnimizdeki, bizim sahip olduğumuz fikirlerden başka bir şey değillerdir. Şu halde, duyularımızla algıladığımız nesneler, fikirlerden başka bir şey değildirler ve fikirler bizim zihnimizin dışında varolamazlar.”[21]
Berkeley diyor ki, ellerinizi ılık bir suya daldırınız, (sayfa 193) diyelim ki ellerinizden biri soğuk, biri de sıcak olsun. Su, sıcak olan elinize soğuk, soğuk elinize de sıcak gelmeyecek midir? Şu halde, su, hem soğuk hem de sıcaktır mı demek gerekecek? Bu, saçmalığın ta kendisi değil midir? Öyleyse benimle birlikte siz de şu sonuca varınız ki, suyun kendisi, maddi olarak ve bizden bağımsız olarak var değildir; bu, bizim duyumlarımıza verdiğimiz bir addan başka bir şey değildir; su, ancak bizde vardır, bizim zihnimizde vardır. Kısaca, madde, bizim madde hakkında yarattığımız fikirdir; madde, fikirdir!
Berkeley’in amacına varmak için kullandığı hokkabazlık, bilgiççilik, görülüyor. Duyumlarımın çelişkili, bağıntılı oluşundan, maddenin varolmadığı sonucuna varıyor. Şunu, belirtmeyi unutuyor ki, tam da duyumlarım çelişkili olduğu içindir ki, suyun ılık olduğu sonucunu çıkaracağım. Ayın kimi zaman hilal biçiminde, kimi zaman yuvarlak görünüşünden, ayın, bizim dışımızda varolmadığı sonucu çıkmaz, ama, ay öyle koşullar içinde bulunur ki, başka başka zamanlarda onu değişik biçimlerde görürüm anlamı çıkar. Eğer biri bana kırmızı bir kumaşı san gördüğünü açıklarsa, ben bu kumaşın ancak bizim her ikimizin bilincinde varolduğu sonucuna değil, bu kimsenin sarılık gibi bir şeyi olduğu sonucuna varırım. Bir çubuğun suya daldırılmış olduğu zaman bana kırılmış gibi görünmesinden, ben bu olayın ancak benim bilincimde varolduğu sonucunu çıkaracak değilim, tam tersi, ışık ışınlarının sudan geçerken kırılmalarının benim dışımda ve nesnel bir olay olduğunu düşüneceğim.
Berkeley’in bilgiççiliğini neye dayandırdığı da görülüyor: doğrudan doğruya, çelişkiyi olaylardan çıkartıp atan, ve olayların birbirleri üzerindeki karşılıklı etkisini hesaba katmayan metafizik düşünüş tarzına. Onun fikrine göre, çelişki, ancak zihinde olabilir, nesnel gerçekte değil. Böyle olduğuna göre, ona öyle geliyor ki, eğer benim duyumlarım çelişkiliyse, bu duyumlarımın tasarımladıkları şey, yalnızca benim zihnimde vardır; bir yanılsamadan, bir kadın vücudu ile bir balık kuyruğundan oluşan denizkızı gibi bir imgelemden başka bir şey değildir demektir. (sayfa 194)
Bir soru daha kalıyor: eğer madde yoksa, “bizde” her an ortaya çıkan bu duyumlar nereden gelebilirler? Yanıt hazır: onları bize gönderen tanrının kendisidir. Piskopos, “duyumların psikolojisi” içinde yaptığı keşif yolculuğundan sonra yeniden piskopos oluyor, ve Berkeley’in öznel idealizmi, boğulmak üzere olan kocamış nesnel idealizme elini uzatıyor; Berkeley, “iç” tanrıyı kurtarırken, geleneksel yaratıcı tanrıyı da ve bütün tanrıbilimi de kurtarmayı umuyor.
Berkeley’in ünlü formülleri şöyle açıklanır: “Varlık, algılanmış olmak ya da algılamaktır.” Ama benim “ruh”um öteki insanları bana duyumlar aracılığıyla tasarımladığıma, o insanların varlıklarını ancak bu duyumlarla tanıdığıma göre, mantıkı olarak bundan çıkan sonuç, insanların da ancak benim ruhumun fikirleri oldukları sonucudur. Sonuç olarak, dünyada yalnız benim bilincim vardır! İşte “tekbencilik” denen bu saçma yargıyı (yalnız “ben-kendim”in varlığı tezini) Berkeley yadsır, ama eğer sonuna kadar kendi kendisiyle mantıklı olmak istiyorsa, bu sonucu uzaklaştıracak bir çare var mıdır? Diyalektik materyalizmden farklı olarak idealizmin hiçbir zaman tutarlı olamadığını, çünkü tekbencilik demek olan bu saçma vargı önünde her zaman gerilediğini önemle belirtmekten hiçbir zaman geri durmamalıyız.
Berkeley’den sonra, nesnel idealizm, bir sürü ayrıntı noktalarında, kendi kendini “yetkinleştirmeye”, gençleşmek için gittikçe birbirlerinden daha karanlık, daha anlaşılmaz yeni sözcükler bulmaya ve idealist filozofların saygınlığını yükseltmeye uğraşta. Ama o hep aynı taneyi öğütecek bir değirmendir.
“En modern” idealist filozoflar, “materyalistlere karşı piskopos Berkeley’de bulunamayacak hiçbir, ama sözcüğün tam anlamıyla hiçbir kanıt ortaya koymamışlardır.”[22]
Üniversite çevrelerinde maddeyi ancak cımbızın ucuyla tutan ve onu ruhun yerini tutacak bir şey yapan “ruh filozofları”na, “bilinç filozofları”na verilen önem, Berkeley’vari öznel idealizmde ayak direyişi ortaya koyar. Bu felsefe özellikle (sayfa 195) Paris komününden sonra, okullarda salgın haline gelen ve materyalizmin proletaryanın bağrında kaydettiği ilerlemeler karşısında burjuvazinin duyduğu dehşeti ifade eden, gerici burjuvazinin gözde felsefesidir. Hemen 1848’den sonra, Thiers tarafından ifade edilen istekleri yanıtlayan burjuva filozoflar, her yola başvurarak, dini kalkındırmaya çaba gösteriyorlardı.
Böylece, bir Lachelier’ye göre, evren “düşünülebilen bir düşünceye asılı düşünülemeyen bir düşüncedir”. Boutroux’ya göre “tanrı, ona yaklaşmak için harcadığımız çabaların ortasında, şu, kendi kendimizin en derininde yaratıcı etkisini duyduğumuz varlığın kendisidir.” Bir Hamelin’e göre, gerçek, ruhumuzun oluşturduğu bir “yapının” (construction) ürünüdür. Bir Duhem için, bilimsel kavramlar, insan zihninin yarattığı “simgeler”den başka bir şey değildir. Bir Brunschvicge’e göre “ruh, ancak, ruhtan sorumlu olabilir”, ve bilimlerin ilerlemesi, batıda “vicdan”ın ilerlemesine bağlıdır. Ve öteki daha küçük beylerden de sözetmiyoruz. “Felsefe”, ayin havasına, gizemli bir havaya bürünüyor: o zaman, “felsefe” sözcüğü, artık yalnızca resmi idealizmin eşanlamı bir sözcük olarak kullanılıyor. Öyle bir duygu uyandırılıyor ki, sözcüğü iyi ve doğru olarak kullanmak herkese göre değildir; idealist ilahisini söylemeyi bilmek gerekir. İdealist kanıtların, kendilerinin “filozof olmadıkları”na inandırmayacağı kimseleri yanıtlayabilmek için, “Felsefeye Giriş” adlı kitapların sayısı durmadan artırılır.
Bu felsefi gericiliğin zaferi, 1900-1914 ve ondan sonraki burjuva filozoflarınin elelaşısı olan, bundan önceki dersimizde de sözünü etmek fırsatını bulduğumuz Bergson’un felsefesidir. Berkeley’in adını etmeden onun tezini alarak, Bergson, Madde ve Bellek adlı kitabının başında şunu belirtiyor: dünya imgelerden yapılmıştır, bu imgeler ancak bizim bilincimizde vardır; beynin kendisi de bu imgelerden birisidir: böyle olduğuna göre, bilincin beyinsiz varolmaması şöyle dursun, tersine, “bilinç”siz varolamayacak olan beyindir! Bilinç, “bağımsız bir gerçektir”; beyin kendinden önce varolan (sayfa 196) düşüncenin hizmetinde bir mekanizmadır. Bundan şu sonuç çıkar: eğer beyin zarara uğrarsa, bellek, onun dışında, “bilinçaltı”nda sürer! En eski dinlerde olduğu gibi, organik hiçbir dayanağı olmayan salt bir ruh vardır. Felsefi Bir Geçit Töreninin Sonu: Bergsonculuk adlı yergi yazısının son bölümünde Politzer, bu ruh felsefesinin çok maddi olan tarihsel anlamını ortaya koydu. 1914’te Bergson ve onun salt ruhu, Fransız emperyalistlerinin hizmetine giriyor. En şoven tezlere ayak uydurarak, Alman halkını, ruhu boşalmış madde gibi gösteriyor. Ruh, Fransız emperyalizminin zorla elegeçirdiği bayrakların kıvrımları arasında gizlenmişti! Aynı “filozof’, cançekişen kapitalizmin onmaz yaraları karşısında paniğe kapılıyor ve bundan … makineleşmeyi sorumlu tutuyor!
“Kendi kendine yetmek iddiasında bulunduğu zaman, hele hele aşağılık duyguların ve ahlak bozucu tutkuların hizmetine girdiği zaman, uygarlığın maddi gelişmesi barbarlıkların en kötüsüne gidebilir.” diye yazıyor.
Burada, gene, materyalizme yöneltilen eski iftirayı buluyoruz. Bergson, böylece, basit insanların dikkatini gerçek sorunlardan başka yana saptırmak ve bilimi değerden düşürmek için gericiliğin gedikli ideoloğu rolünü oynuyor.
Ayrı çağda, Almanya’da idealist Husserl, bilincin içeriğinden önce varolduğunu doğruluyor ve sonucunda, “felsefe yöntemi” olarak dünyayı ve nesnel çelişkilerini “parantez içine” almayı öne sürüyor. Bilincin kökenini gerçek içinde araştırmak yerine gerçeğin kökenini bilinç içinde aramayı öne sürüyor; bu, idealizmin önüne durmadan yeni ve çözülmez diyalektik sorunlar çıkartan bilimlerin gelişmesini kendi iradesine boyun eğdirmedeki güçsüzlüğü karşısında burjuvazinin duyduğu sıkıntıyı yansıtan umutsuz bir çabadır. Husserl’e göre, bilimlerin ortaya koydukları felsefi sorulara verilecek yanıt, her ne pahasına olursa olsun, maddenin varoluşu ya da varolmayışından bağımsız olmalıdır.
Ensonu idealizmin en son sakızı, Alman Heidegger ve Fransız öğretililerinin (bu arada Jean-Paul Sartre’ın) varoluşçuluğudur: burada sözkonusu olan varoluş, “benim (sayfa 197) varlığım, varoluşumun bilinci”nden başka bir şey değildir. Bu bilinç tek gerçektir. Varlık ve bilimsel bilgi, nesnel veriler ve bunları yansıtan kavramlar değerden düşürülmüştür. Usauygun fikirler, “varoluş”a yol vermelidirler. Kuşkusuz, bu “varoluş”, bir “durum”la (“Situation”) sınırlandırılmıştır, insan bir “durum içinde”dir. Ama bu durum, onun bilincini belirlemez; tam tersine, durumu belirleyen bilinçtir. Çünkü her durum, sonal olarak, bu durum hakkında sahip olunan bilince gider, ve her an, istenilen bilince sahip olunabilir, insan “kendi kendisini seçebilir”. Buradan şu sonuç çıkarılabilir ki, kısacası, bir mahpus, özgürlükten yoksunluğunu “varoluş bakımından” hissetmediği anda, hücresinde, ilkyazdaki bir kırlangıçtan daha özgürdür! Böylece bilinç, varlıkla, nesnel verilerle alay eder; o, bunlardan ?sözde? bağımsızdır. Kendimi maddenin varolduğunu hissetmemek üzere ayarladığım andan itibaren, madde artık yoktur; ve eğer proleter, “kendini proleter olarak seçmezse”, proleter değildir!
Tanrıtanımaz olsun ya da olmasın, bu “felsefeler”, mademki bilimin, toplumsal sorunları aydınlığa çıkarmak için zorunlu olduğunu yadsıyorlar, bilmesinlercilik değirmenine su taşıyorlar demektir. Artık sorun, kapitalizm ya da sosyalizm sorunu değildir, proletaryanın “kendisine” devrimciliği seçip seçmeyeceği” sorunudur. Onun için kilise, bu felsefelerle ya pek yumuşak bir şekilde savaşır, ya da hiç savaşmaz; bir hıristiyan bergsonculuğun ve bir hıristiyan varoluşçuluğun yaşamasına izin verir; hatta kilise, onları, kendisine “gelişmiş” bir güvence vermek için, hıristiyan aydınları, dinsel dogmanın savunulması olanaksız çelişkileri üzerine bilimler üzerine ve materyalizm üzerine felsefi düşünüşten uzaklaştırmak için kullanır. Sosyal-demokrasiye gelince, o öznel idealizmi, marksizmi tahrif etmek için kullanır.

II. MARKSİST ANLAYIŞ

“Yalnız bilincimizin gerçekten varolduğunu, maddi dünyanın, varlığın, doğanın ancak bizim bilincimizde, (sayfa 198) duyumlarımızda, tasarımlarımızda, kavramlarımızda varolduğunu savunan idealizmin tersine, marksist felsefi materyalizm, maddenin, varlığın, doğanin, bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak varolan nesnel bir gerçeklik olduğu, maddenin bir ilk veri olduğu, çünkü duyumların, tasarımların, bilincin kaynağının madde olduğu, oysa bilincin bir ikinci veri, türev olduğu, çünkü maddenin yansısı, varlığın yansısı bulunduğu; düşünmenin, gelişmesinin yüksek bir yetkinlik derecesine varmış maddenin bir ürünü olduğu; daha belirli bir biçimde söyleyecek olursak, düşüncenin beynin ürünü olduğu ve beynin düşünmenin organı olduğu; dolayısıyla düşünmenin maddeden ayrılamayacağı, onları ayırmanın büyük bir yanılgıya düşmek demek olacağı ilkesinden yola çıkar.”[23]
Stalin, böylece, marksist bilgi teorisinin iki temel tezini ortaya koyuyor: varlık bir nesnel gerçektir, bilinç onun öznel yansısıdır. Sonra, materyalizmin, canlı varlıkların gelişmesi sırasında düşüncenin kökeni sorununu, düşünce ve beyin ilişkileri sorununu, somut olarak koyduğunu gösteriyor. Kendiliğinden anlaşılır ki, bu sorunun bilimsel olarak incelenmesiyle, bilgi teorisi alanında, yeni açıklıklara ulaşılır. Öyleyse bu çeşitli noktaları görelim.

a) Varlığın nesneliği.

Bundan önceki dersimizde, bilimin madde hakkında edindiği görüşleri, anlayışları, maddenin özellikleri tükenmez olduğu için gittikçe daha çok diyalektik olarak evrim gösteren, derinleşen ve zenginleşen bu görüşleri, bütün bilimsel çalışmanın, eskiyemeyen,[24] bütün bilginin temelinde yatan maddenin felsefi bilgisi (ya da kavramı) ile karıştırılmaması gerektiğini kaydetmiştik.[25] Maddenin bu felsefi kavramını kesin olarak belirtmek zamanı geldi şimdi:
“Madde, insana duyumları tarafından verilen ve (sayfa 199) duyumlarımızdan bağımsız olarak varolan, duyumlarımız tarafından kopya edilen, resmedilen ve yansıtılan nesnel gerçekliği gösteren felsefi bir kategoridir.”[26]
Lenin, başka bir yerde, şöyle açıklıyor:
“Madde, … kendisini yansıtan insan zihninden bağımsız olarak varolan ve onun tarafından yansıtılan nesnel gerçekliktir.”[27]
Demek ki, gerçeği, Berkeley’in yaptığı gibi ondan algıladığımız şeye götürmek şöyle dursun, gerçekten algıladığımızı bizzat gerçek ile açıklamak sözkonusudur.
O zaman idealilzm, kendisini yalnız sanan, ona göre kendisinden bağımsız hiçbir şeyin varolmadığı, her şeyi kendi ruhsal durumuyla, çocukça açıklayan bir insanın davranışına benzer. Dünya, onun dünyasıdır. İnanılmaz bir kendini beğenmişlikle katmerlenen bönlük, sanki bilmek için kendinin dışına çıkmak gerekli değilmiş gibi! Bu, sanki kendi “yargısı” yasaymış, hadismiş gibi, her şeye bir yanıtı olan kimsenin tutumu, kendi bilincini bütün gerçeğin ölçüsü sayan ve insan soyuna değişmez, her zaman için geçerli, kendi öz bilincinin sınırından başka bir şey olmayan bir sınır çizen bir kimsenin davranışıdır.
Birçok yüzyıllardan beri bilimlerin gelişmesi, gerçeğin eskiden hiç akla gelmeyen yönlerini ortaya çıkardı. Dünyanın varolmak için, bizim bilincimize ve idealistlerin iznine gereksinmesi olmadığını doğrulamak, zorunlu olarak bilimlerin değişmez görüş açısıdır; bilimler, bu noktada, kendiliğinden bir materyalizm öğretirler ve bilincin dışında bir nesnel gerçeği kabul ederler. Bilim, durmadan maddenin yeni özelliklerini buluyorsa, bu, maddenin bizde değil, bizim dışımızda varoluşundandır.
Mikropların, bulunuşlarından önce de varolduklarından hiç kimsenin kuşkusu yoktur, çünkü, o zamana kadar tedavi edilemez sanılan ve mikropların bulunuşuyla tedavi edilen hastalıklar, mikropların bulunuşundan önce de vardı.
Hiç kuşku yok ki, bir canlı varlığın varolabilmesi için (sayfa 200) gereken koşulların hepsinin birden yeryüzünde bir araya gelmediği bir zaman olmuştu.
İdealistler, buna şu “itiraz”la karşı çıkıyorlar: “Ama mademki insansız, insandan önceki bir dünyanın varlığını kafasında canlandıran sizin bilincinizdir, ‘bütün bilinçten bağımsız olarak varolmak’ ne ifade eder? ? Christoph Colomb’un gözüne çarpmadan önce Amerika’nın varoluşu, mademki, bu önceki varoluşu tasarlayan ‘sizin bilinciniz’dir, ne ifade eder? Mademki onu kafanızda tasarlayan sizsiniz, ıssız bir ada sizsiz var değildir.” vb…
Lenin, bütün bilgi teorisinin, belli zaman ve yer koşulları içinde dünyada bulunan insanın gerçek varlığı ile, insandan önce ya da insanın yokluğunda gerçek olarak varolan dünyanın tasarımlanmasına zihin yoluyla yardımcı olan bilinç ve düşüncenin imgesel bir şekilde varolmasını birbirinden ayırmayı kesin olarak bilmekten ibaret olduğunu uzun zamandan beri belirtmiş bulunuyor. Bunu ayırdetmeyi bilmemek tam anlamıyla filozof olmamak demektir.
Toplumun maddi yaşamının, insanların bilincinden bağımsız olarak varolduğundan hiç kimsenin kuşkusu yoktur, çünkü, ne kapitalist, ne de proleter, kimse, iktisadi bunalımı dilemez, ama o gene de kaçınılmaz bir şekilde oluşmaktadır.
Bir meta içinde bulunan emek miktarının değer ve değerin biçimleri aracılığıyla belirtilmesi yasası, yani değer yasası, her ne kadar iktisatçı Ricardo bunu 19. yüzyılda bulduysa da, meta üretiminin ta başından beri işlemektedir.
Burjuvazi ile soylular arasındaki sınıf savaşımı, burjuvazinin ilk günlerinden beri gerçektir; bununla birlikte, ancak 19. yüzyıldadır ki, bu gerçeği, burjuva tarihçiler Guizot, Mignet, Thiers bulmuşlar ve bilerek ifade etmişlerdir.
Öyleyse şu aşağıdaki idealist iddialar hakkında ne düşünmeli:
“Düşünülmemiş olan her şey salt hiçliktir. … Bize, zaman ve uzay anlayışlarını kabul ettiren doğa değildir, onları doğaya kabul ettiren biziz.”[28] (sayfa 201)
Eğer burjuva ideologların buna benzer tezleri tutmalarına neden, diyalektik materyalizm konusundaki eldeğmemiş bilgisizlikleri değilse nedir? Kuşkusuz marksist felsefi yönteme sahip olmayan birine, doğa, varlık, madde, kendi gereksinmelerini kabul ettiren insan düşüncesini yansıtıyor gibi gelebilir. Örneğin, bir kez bir baraj kurulduktan sonra, doğa, mühendisler tarafından tasarlanıp hazırlanmış olan planı yansıtacaktır, ve baskı altına alınan sel, insanların iradesine boyun eğecektir. Bu, her şeye karşın, doğa yasalarının bozulabileceği, değiştirilebileceği ve işlemez hale getirilebileceği ve insan bilincinden bağımsız olarak varolmadıkları, insan bilinci olmazsa, ortadan kalkacakları anlamına gelir mi? “Tersine, bütün bu önlemler, doğa yasalarının, bilimsel yasaların doğru temeli üzerinde alınmıştır, çünkü doğa yasalarının herhangi bir biçimde bozulması, bu yasalara herhangi bir saldırı, bu önlemlerin bozulmasını ve başarısızlığını doğururdu.”[29]
“Sonuç olarak, doğa güçlerini ya da ekonomik güçleri ’emrimiz altına almak’, onlara ‘egemen olmak’ vb. dendiği zaman, hiçbir biçimde bilimsel yasaların ‘yok edilebileceği’ ya da ‘oluşturulacaği’ ifade edilmemektedir. Tersine, bu sözlerle kastedilen şey şudur ki, yasalar keşfedilebilir, tanınabilir, özümlenebilir, tam bir bilinçle uygulanabilir, toplum çıkarına işletilebilir, ve bu yolla, egemenlik altına alınarak fethedilebilir.”[30]
Stalin’in son yapıtında bilim yasaları üstüne yaptığı açıklama, temel marksist tezin bütün önem ve kapsamını ölçmemize olanak sağlıyor.
“Marksizm, ?ister doğa yasaları, ister ekonomi politik yasaları olsunlar? bilim yasalarını, insan iradesinden bağımsız olarak etkilerini sürdüren, nesnel süreçlerin yansımaları olarak anlar.”[31] (sayfa 202)

b) Biliç, varlığın yansısı.

Bilincin, varlığın, doğal ya da toplumsal gerçeğin yansısı olduğu fikri ne demektir?
Bu demektir ki, ikicilik artık sona erdi; düşünce, hareket halindeki maddeden ayrılmaz. Bilinç, maddeden bağımsız olarak ve onun dışında var değildir; “… duyularla algılanabilir maddi dünya, bizim de bir parçası olduğumuz bu maddi dünya tek gerçeklik”tir.[32]
Bu, hiç de, düşüncenin, organlarımızın salgıları gibi maddi olduğu anlamına gelmez. Buna inanmak, materyalizmle idealizmi karıştırmaya doğru, yanlış bir adım atmak, madde ile düşünce arasında, madde ile bilinç arasında bir özdeşlik kurmak demektir. Kaba materyalizmin içine düşmek demektir.
“Öte yandan, bilincin, varlığın bir biçimi olduğu düşüncesi, niteliği bakımından bilincin de madde olduğu anlamına gelmez. … Marx’ın materyalizmine göre, bilinç ve varlık, düşünce ve madde, genel bir deyişle, doğa ve toplum adı verilen aynı görüngünün (phenomenon) farklı iki biçimidir. Dolayısıyla birbirlerini yadsımazlar;[33] bir ve ayni görüngü de değillerdir.”[34]
Bu, marksist teze göre, bilincin edilgin olduğu, hiçbir rolü bulunmadığı, marksistlerin “bilincin rolünü reddettikleri” vb. anlamına da gelmez. Buna inanmak, marksizmi sahte bir görüş olan “epifenomenizm” (katmaolaycılık, gölgeolaycılık) ile karıştırmak, marksizm kalpazanlarının ardından gitmektir. Eğer bilinç hiçbir etki oluşturmasaydı, Marx ne diye o kadar kitap yazacaktı, ne diye Birinci Enternasyonali kuracak, fikirlerini yaymak için her yola başvuracaktı? (sayfa 203)
Marksist tez, bilincimizin içeriğinin, içinde yaşadığımız dış koşulların bize sunduğu ve bize duyumlarımız içinde verilen nesnel özelliklerden başka hiçbir kaynağı olmadığını ifade eder:
“Bu konuda, materyalist teori, kavramlarımızın, ‘ego’muzun, ancak ‘ego’muz üzerinde izlenimler yaratan dış koşullar varolduğu sürece, varolduğunu söyler. … Bizim dışımızdaki nesne, bizim onu kavramamızdan önce gelir; bu durumda da, kavramımız, biçim, nesnenin gerisinde ?özün gerisinde? kalır. Bir ağaca baktığım ve onu gördüğüm zaman, bu, ancak, bu ağacın benim kafamda bir ağaç kavramının uyanmasından da önce varolduğunu ortaya koyar; yani kafamda ona uygun düşen kavramı yaratan bu ağaçtır.”[35]
Bilinç, maddenin hareketinin insan beyninde yansımasıdır.
Ensonu marksist tez, bilincin, doğa ve toplum tarihi açısından olduğu kadar, bireyin ve her bireyin kişiliğinin tarihi bakımından da tarihsel gelişmenin bir ürünü olduğunu ifade eder:
“… doğanın ve toplumun gelişmesinde, bilinçten, yani kafalarımızda oluşan şeyden önce, buna ilişkin maddi bir değişiklik, yani bizim dışımızda oluşan şeyler gelir. Her belli maddi değişikliğin ardından, ergeç kaçınılmaz olarak, buna uygun bir düşüncel değişiklik gelir.”[36]
“Dış koşulların gelişiminin, maddi yanın gelişiminin, bilincin gelişiminden önce geldiği çıkar: önce dış koşullar değişir, önce maddi yan değişir, sonra da buna uygun olarak bilinç, düşüncel yan değişir.”[37]
Bu olay, ki herkes tarafından denetlenebilir, materyalizmin ve bilincin varlığa göre bağımlılığının deneysel kanıtını oluşturur. Aynı zamanda, bilincin, aynadaki yansı gibi gerçeğin hemen beliren, doğru ve şaşmaz bir yansısı olmadığını, canlı, hareketli, değişken, durrnadan ilerleyen bir yansı (sayfa 204) oluşturduğunu gösterir.
Elbette, düşündüğümüz zaman, bu hemen gözümüzün önüne gelmez. Düşünce, görkemle kendi kendisini işletiyor, yönetiyor gibi gelir insana. Descartes’in kabul ettiği gibi, varolmak için düşünmenin yeterli olduğunu ve bu düşüncenin kendi kendini yetiştirinek için bir bedene gereksinmesi olmadığını tasarlayabilir, kendi kendimizi buna kandırabiliriz. Ve idealist filozoflar, varolan her şeyin, onların yüce ve “özgür” düşüncelerinin erdemi sayesinde varolduğu düşünmekten o kadar mutlu oluyorlar ki, buna inanmaya hazır bulunuyorlar. Düşüncenin doğal ve toplumsal köklerini bilmedikleri için, her şeyin düşünceden yola çıktığını sanıyorlar ve düşünce karşısında büyük bir hayranlık duyuyorlar:

“Bütün evren soyumda sallanıyor ve titriyor.”
(P. Valéry)

Fikirlerin, bizzat kendilerini muhafaza ettiklerini, bizzat kendilerini geliştirdiklerini, bilincin her şeye kadir iç tanrı üslubu olduğunu sanmak: hem korkunç, hem de zevk verici bir eğilim. Daha önce büyük materyalist Diderot tarafından alaya alınmış bir yanılsama; Diderot, idealizmin oluşu sürecini, duyarlıkla bezenmiş, dünyada kendini tek sanan ve “evrenin tüm uyumu”nun kendinde olduğunu sanacak, bir piyanonun yanılsamaları ile karşılaştırır.[38]

III. DÜŞÜNCE VE BEYİN

Materyalizm, bu yanılsamayla her zaman savaşmıştır. Diderot, daha o zaman, maddenin düşünebildiği varsayımını açıkça dile getiriyordu. Marx şunu yazdı: “Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bu madde, evrende oladuran bütün değişmelerin etkenidir.”[39] (sayfa 205)
Engels ise, “bize ne kadar yüce görünürlerse görünsünler, bilincimizin ve düşüncemizin, maddi, bedensel bir organın, beynin ürünlerinden başka bir şey olmadıkları”nı[40] belirtir. Ve Lenin, “Alemin tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve ‘maddenin’ nasıl ‘düşündüğünü’ gösteren bir tablodur”[41] diyor ve, düşünce bir hareket değildir, düşünce, “düşünce”dir demek, hemen hemen “ısının bir hareket değil, ısı olduğu” ileri sürmek kadar bilimseldir, gözleminde bulunuyor.
Doğa bilimleri gösterir ki, bir kimsede beyin gelişmesinin yetersizliği, bilincin, düşüncenin gelişmesi için büyük bir engel teşkil eder: aptalların durumu böyledir. Düşünce, canlı türlerdeki duyu organları, sinir sistemi, ve özellikle sinir sisteminin organizmaya komuta eden üst segmenti beyin, temsil ettikleri yüksek bir yetkinlik derecesine varan doğa gelişiminin tarihsel bir ürünüdür. Beyin, aynı zamanda, hem organizma içinde hüküm süren koşulları, hem de dış koşulları yansıtır.
Bilincin, düşüncenin hareket noktası nedir? Duyumdur, duyumların kaynağı ise, insanın doğal gereksinmelerinin baskısıyla işlediği maddedir. İnsan türünün başlangıcında düşüncenin ilk hareketlerini oluşturan iştir, pratiktir, üretimdir. İş, bir bedduanın, “ekmeğini alnının teriyle kazanacaksın” bedduasının meyvesi değildir. Emek, insanla doğanın öz birliği, tözel birliğidir, insanın yaşayabilmek için doğaya karşı savaşımıdır, bütün düşüncenin kaynağıdır.
“… tüm materyalizmin … başlıca kusuru, nesnenin, gerçekliğin, duyumluluğunun duyumsal insan etkinliği, pratik olarak”[42] ele alınmamasıdır.
Engels, ünlü bir metinde, emeğin, hayvanlıktan henüz çıkmakta olan insanın duyurnlarını çoğaltarak, ellerini ve bunun sonucu olarak da beynini nasıl geliştirdiğini ve bunun da (sayfa 206) ona nasıl yeni pratik ilerlemeler sağladığını göstermiştir. Demek ki, el, emek organı el, aynı zamanda emeğin ürünüdür.[43] Öte yandan bilimler şunu da öğretiyor ki, eğer bir kişi her türlü toplum yaşamından kopar, onun dışında kalırsa, düşüncesi aşırı ölçüde bozulur, körelir; belleği dağılır; iradesi çöker, yokolur. Eğer bu kişi toplum yaşamını hiç tanımadıysa onun insan niteliği kaybolur. Ormanlara bırakılmış ve kurtların koruyup baktıkları çocukların, kurtların huylarını aldıkları görülmüştür.
Engels, bütün insan çalışmasının ta ilk zamanlardan beri topluluk halinde bir çalışma olduğunu, aksi halde, insanın doğal tehlikelere bile karşı koyamayacak olduğunu kaydediyor.
Bu, düşüncenin ve düşünmenin (düşünme işinin) kökenlerini anlamak bakımından çok büyük önemi olan bir gözlemdir. Emek, durmadan, gerçeğin yeni yönlerini ortaya çıkarır, o zamana kadar bilinmeyen sorunlar getirir. Duyumların yansıtmaya yetmediği yeni nesnel bağlantıları ortaya çikarır. Oysa emek, bir grup insanın bütün enerjilerinin aynı anda ve aynı noktaya uygulanması için ?örneğin bir kayayı yerinden oynatmak için? toplu çabayı ve toplu eylemi gerektirir. İnsanları toplu halde hareket ettirmek için bir işaret, bir emir gerekir. Ama eylem daha karmaşık olur olmaz ne bağırış, ne de el-kol hareketi yetmiyor; yerine getirilecek işi açıklamak gerekiyor, yani artık duyumların da ötesinde, yeni işaretler, duyumlar arasındaki bağlantıları ifade eden nitel bakımdan yeni işaretler, yani sözcükler gerekiyor. Böylece, emek, insanlarda oluşturduğu karmaşık izlenimlerin, insanlar arasında birbirlerine iletilmesini gerektiriyor. Şu halde, birbirine iletme, birbirine nakletme gereksinmesini, emek ortaya çıkarmıştır. Böylece, bir anlatım olmaktan önce bir iletim olan dil doğdu.[44] (sayfa 207)
Aynı zamanda insan beyni, inceliyor ve yeni bağlantılarla zenginleşiyor. Şu halde beyin, toplumsal bir üründür de. Ensonu dilin ortaya çıkışı, ön anlamıyla düşüncenin ve düşünmenin ortaya çıkışı demektir. Önemli bir basamak atlanmış, ileri doğru kesin bir adım atılmıştır. Emek olmadan, toplumsal eylem olmadan, dil olmaz, düşünce olmaz.
“Diyorlar ki, düşünceler, insanın aklına demeç halinde ifade olunmadan önce gelirler, bunlar dil malzemesi olmaksızın, dil zarfı olmaksızın, sözümona, çıplak olarak doğarlar. Oysa bu, kesinlikle yanlıştır. İnsanın aklına gelen düşünceler ne olurlarsa olsunlar, bunlar, ancak dil malzemesinin temeli üzerinde, dilin deyim ve tümcelerinin, dilin temeli üzerinde doğabilirler ve varolabilirler. Çıplak, dilin malzemesinden kurtulmuş, dil denen ‘doğal madde’den kurtulmuş düşünce olamaz. ‘Dil, düşüncenin dolaysız gerçekliğidir’ (Marx). Düşüncenin gerçekliği dilde belirir. Yalnızca idealistler, ‘doğal madde’si olan dilden kopmuş bir düşünceden, dilsiz bir düşünceden sözedebilirler.”[45]
Diyalektik materyalizmin bu tezleri, Lenin’in de önceden sezip yapılmasını istediği gibi, doğa bilimleri tarafından, büyük bilgin Pavlov’un fizyoloji alanındaki çalışmalarıyla apaçık göze çarpacak bir şekilde doğrulanmıştır.
Pavlov, beyin etkinliğinin esas süreçlerinin, belirli koşullar altında oluşan, dıştan gelme olduğu kadar içten gelme duyumların harekete geçirdiği şartlı refleksler olduğunu buldu. Bu duyumların, canlı organizmanın bütün eylemi için işaret hizmeti gördüklerini gösterdi.
İkinci clarak, sözcüklerin de, içerikleriyle, anlamlarıyla, kendi belirttikleri nesnelerin sağladığı duyumların yerine geçebildiklerini, ve bu sözcüklerin de, sırasında, şartlı reflekslere, ister organik, ister sözlü olsun yanıtlamalara neden olabildiklerini buldu. Böylece sözcükler, işaretlerin işaretlerini, yani birincisi üzerinde oluşan ve insana özgü olan ikinci bir işaretleşme sistemi oluştururlar. Böylece, dil, insanın üst (sayfa 208) eyleminin, toplumsal eyleminin koşulu, şu anda varolan duyurnu aşan soyut düşüncenin dayanağı, düşünmenin dayanağı oluyor. İnsana, gerçeği azami kesinlikle yansıtmak olanağını sağlayan, dildir.
Böylece Pavlov, aynı buluşla insan bilincini en başta belirleyen şeyin, kaba materyalistlerin ve psikanalistlerin sandıkları gibi, insan organizması ve biyolojik koşullar olmadığını, tersine, içinde yaşadıkları toplum ve toplum hakkında sahip oldukları bilgi olduğunu göstermiş oldu. İnsanda biyolojik olan, toplumsal olana bağımlıdır. Yaşamın toplumsal koşulları, organik ve ussal yaşamın gerçek düzenleyicisidir.[46] Düşünce, doğası gereği, toplumsal bir olaydır.
Demek ki, böylece beynin düşüncenin organı olduğu, ama onun yalnızca organı olduğu çok doğrudur, ve bu, marksizmin, “insanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.”[47] diyen öz görüşünü yalanlamaz.

IV. BİLİNCİN İKİ DERECESİ

Pavlov’un fizyolojik çalışma ve buluşları, bilinçte, gerçeğin yansısını, varlığın yansısını, yani bilginin oluş tarzını açıklıkla belirtmemize de olanak sağlar.
Basit bir örnek alalım: bir çocuğa, kullanılagelen sözcüklerin anlamı nasıl öğretilir? Önce çocuğa sözcüğün anlattığı şeyin birçok kez ardarda gösterilmesi gerekir; ikinci olarak da aynı zamanda, ona şeyin adını söylemek ve çocuk, sözcüğü, doğru olarak ve “kendiliğinden”, şeyle birleştirinceye ve sözcüğü şeyin yokluğunda da, yani soyut olarak kullanabilinceye kadar sık sık söylettirrnek gerekir.
Böylece, sözcüğün anlamı, özümlendiği anda şeyin fikrini temsil eder ve bu fikir ya da kavram, yinelenen duyumlar temeli üzerinde ve bu duyumlari işaret eden dil temeli üzerinde (sayfa 209) şekillenir. Şu halde, bilginin iki derecesi vardır: aralıksız (hemen uyarıyı izleyen) duyum ve soyut fikir (ya da kavram). Ayrıca, tek başına duyumun fikirden daha az tam bir bilgi olduğunu görmek kolaydır; gerçekten de çocuk yalnız beyaz kuğuları gördüğü sürece kuğunun beyaz bir kuş olduğuna inanacaktır, ki bu da kısmen yanlıştır; tersine, kuğuyu bilimsel tanımlamasıyla bilen bir zoolog onun hakkında daha kesin, daha doğru ve daha “tam” bir fikre sahip olacaktır. Şu halde görülüyor ki, gerçeği daha doğru olarak yansıtan soyut fikirdir, ama şurası kesindir ki, bu bilimsel kuğu fikri, ancak, doğada varolan türlerin ve çeşitlerin sistematik bir envanterinin temeli üzerinde, duyumlar temeli üzerinde oluşabilir.
Kendiliklerinden “soyut” şeyler, örneğin akrabalık kavramları sözkonusu olduğu zaman, çocuk, bunları da, gene yeteri kadar sık sık yinelenen toplumsal pratik aracılığıyla edinebilir.
Daha karmaşık bir örnek alalım: küçük tüccar, çok ağır vergiler ödüyor, tekstil işçisi işsizlik tehdidi altında, küçük memur ayda 20.000 frank kazanıyor. Diyelim ki birincisi L’Aurore, ikincisi Franc-Tireur, üçüncüsü ise Figaro gazetesini okuyor. Herbiri kendi gazetesinde kendi sefaletinin bir yankısını bulur; burjuva yazar, küçük insanların hazin kaderinden yakınır. Bu gazeteler, durumu duygusal yönleriyle kısmen yansıtırlar. Ama o kadarla kalırlar, durumu açıklamaya hiç yanaşmazlar, gelişigüzel onu-bunu, yönetimin israfını küçük işletmelerin sayısını ya da köylüleri suçlarlar. Tersine, L’Humanité gazetesinin, Maurice Thorez’nin bir raporunun okuru, kendisine durumun bütün yönlerinin anahtarını veren açıklamayı, kapitalizmin ve çelişkilerinin tahlilini, bugünkü kapitalizmin temel yasası hakkında, yani azami kâr peşinde koşma hakkında, soyut ama gerçeği derinlemesine yansıtan bir kavram bulacaktır.
Böylece, bütün alanlarda, bilgi, duyumsal olandan, ussal olana doğru gider. Berkeley’e göre güneşin düz ve kırmızı görülmesi olgusu, onun yalnız bizim bilincimizde varolduğunun bir “kanıt”ıdır; marksizme göre bu, yalnızca (sayfa 210) duyularımızla algıladığımız bilginin yeterli olmadığının, çünkü, her ne kadar duyularımız gerçekle temasımızı sağlıyorlarsa da bize gerçeğin ne olduğunu anlatamadıklarının kanıtıdır. Diyalektik bize öğretti ki, bir olayı anlamak için, olayla başka olaylar arasında bağlantılar kurmak, onun kökenini bilmek, iç çelişkilerini yakalayıp ortaya çıkarmak gerekir. Bilim, fikirlerle tanıma, yalnızca güneşin gerçekte nasıl olduğunu bize bildirmekle kalmayacak, aynı zamanda, onu neden düz ve kırmızı gördüğümüzü de öğretecektir. Bilim bize olayların özünü teslim eder.
“Mantıksal bilgi ve algılarımızla elde edilen bilgi arasındaki fark, algısal bilginin tek tek olaylarla, şeylerin dış ilişkileriyle ilgilenmesine karşılık, mantıksal bilginin büyük bir adım atarak bütüne varması, şeylerin özünü, iç ilişkilerini kavraması ve bizi çevreleyen alemin iç çelişkilerini açıklamasıdır. Böylece o, çevremizdeki alemin gelişmesini, bütün aşamalar arasındaki iç ilişkileri içinde kavrayabilir.”[48]
Bilginin birinci aşamasından, duyumlar, izlenimler, heyecanlar derecesinden, ikinci derecesine, kavramlar aşamasına geçiş, kayda değer, önemli bir diyalektik örneğidir, çünkü, nitel bakımdan yeni olan bu olayı, yani kavramı oluşturan şey, duyumların nicel bakımdan birikimidir.
“… bilginin duyusal aşaması, yani duyumlar ve izlenimler aşaması, bilginin ilk aşamasıdır. …
Toplumsal pratik sürüp gittikçe, pratiğin seyrinde insanda algılar ve izlenimler uyandıran şeyler,[49] birçok kez yinelenir ve insan zihnindeki bilgi sürecinde, sonucu kavram kurulmasına varan, ani bir değişme, bir sıçrama olur. Bu haliyle kavram, artık, şeylerin doğasını, bunların birleşimden kopuk aşamalarını ya da dış ilişkilerini değil, bunların özlerini, bütünlüklerini, iç ilişkilerini kapsar. Kavram ve algı, yalnızca nicelik yönünden değil, nitelik yönünden de birbirinden farklıdır.”[50] (sayfa 211)
Gene Lenin’in forrnülünü alırsak: “Kavramlar maddenin kendisinin en yüksek ürünü olan beynin en yüksek ürünleridirler.”[51] Ve eğer, insanların fikirleri arasında çelişkiler varsa, bu, bizim düşüncemizin yansıttığı gerçekte de çelişkiler olmasındandır: “şeylerin diyalektiği, fikirlerin diyalektiğini yaratır ve tersi olmaz.”[52]
Marx daha önce şöyle demişti: “…fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.”[53]

V. VARGI

Maddenin bilince göre önceliği konusunda marksist tezin büyük pratik önemini anlıyoruz.
Birinci olarak eğer ilkin değişikliğe uğrayan koşullarsa ve sonra bunun sonucu olarak insanların bilinci değişiyorsa, şu ya da bu öğretinin, teorinin, ya da idealin derin nedenini, ne insanların beyninde, ne onların imgeleminde, ne de yaratıcı dehasında değil, maddi koşulların gelişmesinde aramak gerekir. Ancak bu koşulların incelenmesine dayanan bir fikir iyidir ve kabul edilebilir.
İkinci olarak, eğer insanların bilincini, duygularını, örf ve adetlerini dış koşullar belirliyorsa, yalnızca bu koşullardaki değişikliğin insanların bilincini değiştirebileceği besbelli bir şeydir. Sonsuz bir insan, “sonsuz bir insan doğası” yoktur. Bireysel bir varolma savaşımının geliştiği bir özel mülkiyet düzeninde, insanin bir başka insan için kurt olması “doğal”dır. Sosyalist yarışmanın, sosyalist mülkiyetin geliştiği bir düzende, insanlar arasındaki kardeşlik fikirlerinin zafer kazanması kaçınılmaz bir şeydir. İnsan ne iyi, ne de kötüdür; koşullar nasıl yapmışlarsa öyledir. Marksizm, burjuva ideologlarının ortaya attıkları, insanı kötü yapan “kötü (sayfa 212) kurumlardır” demek mi doğrudur, yoksa insanın kötülüğü “kurumları” bozar demek mi doğrudur, sorusuna kesin bir yanıt getirir. İnsanın ahlakını bozan “kurumlar” değil, kapitalizmdir. “Ahlaki yenilenme” yoluyla devrim fikri, bir yalandır.
Gerçekte, yeni, sosyalist bir bilinçle yeni bir insan, yeni, sosyalist yaşam koşullarında oluşabilir. Bunun için ne yapmalı? Toplumsal gerçek üzerinde, insanlık-dışı kapitalist sistem üzerinde oluşturulacak değiştirici bir etkiyle bu yeni koşulların gelişini hızlandırmalı. Marx’ın dediği gibi “Eğer koşullar insanı biçimlendiriyorsa, bu koşulları insanca biçimlendirmek gerekir.”[54]
Böylece, daha aydınlanma çağının bazı Fransız filozoflarının da sezinledikleri materyalizm ile sosyalizm arasındaki bağlantı, bütün açıklığı ile ortaya çıkıyor. Sosyalizmi istemeyen sağcı sosyal-demokrat liderler, öteki derslerimizde göreceğimiz gibi, materyalizmi reddederek ve en geri idealizmin arkasına gizlenerek marksizmi tahrif etmek için ellerinden geleni yapmak durumuna düşerler. Materyalizm, tersine, proletaryaya ve insanlığa, maddi ve kültürel açılıp gelişmesinin yolunu, devrimci yolu açar. (sayfa 213)

YOKLAMA SORULARI

1. Fikrinizce, öznel idealizmin kanıtları en çok kimin üzerinde etki yapabilir? Neden?
2. Doğanın ve toplumun yasalarının nesnelliği fikrinden ne anlaşılır? Örnekler veriniz.
3. Bilincin, gerçeğin yansısı olduğu tezi ne anlama gelir?
4. İnsan bilincinin şekillenmesinde emeğin rolü nedir?
5. Bilincin toplumsal gelişmenin bir ürünü olduğunu gösteriniz.
6. Bilimin soyut fikirleri, neden azami bir doğrulukla gerçeği yansıtırlar?
7. Materyalizm ile sosyalizm arasındaki bağı gösteriniz.

________________________________________
Dipnotlar

[17] Aktaran. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, Ankara 1993, s.18-19.
[18] Berkeley, Trois dialogues d’Hylas et de Philonoüs,”Önsöz”.
[19] Aktaran: Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 27.
[20] Diderot, aktaran: Lenin, aynı yapıt, s. 27.
[21] Berkeley, adı geçen yapıt.
[22] Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 30-31.
[23] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 659-660.
[24] Bu konuda bakınız: Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 135-137 ve 287-292.
[25] Bu fikir, gelecek dersta aydınlatılacaktır.
[26] Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 136.
[27] Aynı yapıt, s. 290.
[28] H. Poincaré, La valeur de la science.
[29] J. Stalin, “SSCB’de Sosyalizmin Ekonornik Sorunları”, Son Yazılar 1950-1953, s. 63.
[30] Aynı yapıt, s. 68.
[31] Aynı yapıt, s. 62.
[32] Ludwig Feuerbach…, s. 24; Felsefe İncelemeleri, s. 26; Din Üzerine, s. 214.
[33] Burada Stalin, bunun biçim ve içerik arasında bir çatışma olduğu düşüncesiyle çelişmediğini, çünkü çatışmanın genel olarak biçim ile içerik arasında değil, ama yeni bir biçim arayan ve bu yönde çaba gözeten yeni içerik ile eski bilim arasında olduğunu belirtiyor.
[34] J. Stalin, Anarşizm mi? Sosyalizm mi? s. 32-33.
[35] J. Stalin, Anarşizm mi? Sosyalizm mi? s. 33.
[36] Aynı yapıt, s. 33.
[37] Aynı yapıt, s. 29.
[38] Diderot, Entretien avec d’Alembert; Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 27-3 1.
[39] Aktaran: Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 35.
[40] Ludwig Feuerbach…. s. 24; Felsefe İncelemeleri, s. 26; Din Üzerine, s. 229.
[41] Lenin, Tüm Yapıtlar, c. XIII, s. 310, [Rusça baskı].
[42] Karl Marx, “Feuerbach Üzerine Tezler”, Felsefe İncelemeleri, s. 67; Ludwig Feuerbach… s. 61; Din Üzerine, s. 61.
[43] Bkz: Engels, “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü”, Doğanın Diyalektiği, s. 186-200.
[44] Çalışmayan gerçeğin biçmini değiştirmesini sağlamayan ve bunun sonuca olarak da duyumları da değişmeyen hayvanların, konuşma diline gereksinmeleri yoktur.
[45] J. Stalin, “E. Kreşeninkova Yoldaşa Mektup” Son Yazılar, 1950-953, s.42.
[46] Bkz: “Introduction â I’?uvre de Pavlov”, Questions scientifiques, n° 4, Editions de la Nouvelle Critique.
[47] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, “Önsöz”, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 23.
[48] Mao Çe-tung, “Pratik Üzerine”, Teori ve Pratik, s. 11.
[49] Bu yineleme beklenmedik bir şey değildir, doğal zorunluluğun sonucudur.
[50] Mao Çe-tung, “Pratik Üzerine”, Teori ve Pratik, s. 10.
[51] Lénine, Cahiers philosophiques.
[52] Aynı yapıt.
[53] Karl Marx, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, Kapital, Birinci Cilt, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 28.
[54] Karl Marx, “Fransız Materyalizminin Tarihine Katkı”, Felsefe İncelemeleri, s. 172.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Felsefenin Temel İlkeleri – 11. Ders: Materyalizmin üçüncü çizgisi; dünya tanınabilir. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer'in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi'nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından...

Kapat