Felsefenin Temel İlkeleri – 11. Ders: Materyalizmin üçüncü çizgisi; dünya tanınabilir. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır. Georges Politzer (1903-1942), insanlık düşmanı Naziler tarafından 23 Mayıs 1942’de kurşuna dizilerek katledildi.
Onbirinci Ders: Marksist Materyalizmin Üçüncü Çizgisi Dünya Tanınabilir
I . İdealizmin son sığınağı.
II . Marksist anlayış.
a) Pratiğin rolü.
b) Marksist pratik kavramının bir tahrifi.
III . Göreli gerçek ve mutlak gerçek.
IV . Teori ve pratiğin birliği.

I. İdealizmin Son Sığınağı
Bundan önceki dersimizde, 18. yüzyılda, Berkeley’in öznel idealizminin ortaya çıkışının, doğa bilimlerinin ve materyalizmin darbeleri altında ezilen dinin nesnel idealizmini başka bir yola çevirerek kurtarmak zorunluğu ile açıklandığını gördük. Ama, Berkelay’in felsefesinin, kendisiyle çağdaş olan bilimsel ilerlemeleri, bu arada yalnızca bir örnek vermek istersek, örneğin matematikteki ilerlemeleri açıklamak yeteneğinde olmamak gibi büyük bir kusuru vardı. Berkeley felsefesi, bunları bilmezlikten geliyor, saçma olduklarını öne sürüyordu ve gördük ki Berkeley gibi idealist filozoflar, kendilerini, çoğu kez bilimsel sorunlardan uzak tutuyorlardı. Ama bu yeterli değildir. 18. yüzyılla birlikte, bilimlerin gelişmesi, özellikle Newton’un evrenin genel mekanik teorisini (sayfa 214) kurmasından sonra öyle oldu ki, Berkeley felsefesinin artık tutulur yanı kalmadı. İdealizm geri çekilmek zorunda kaldı: amaç hiç değilse dinin varlığını devam ettirme olanağını muhafaza etmek, ve ona, kuşkudan bir kâr sağlamaktır. Yeni felsefe, “materyalizmin maddenin ilk olduğunu iddia ettiğini, kendisinin bu konuda hiçbir şey bilmediğini” ileri sürecektir.
Böylece, bu yeni felsefe, kendisini idealizmle materyalizm arasında bir “üçüncü yol” gibi göstermeye çalışır; yan tutmanın olanaklı olmadığına karar vererek felsefenin temel sorununda bir yanı tutmayı reddeder; “dogmatik” değil “eleştirici” bir durum benimsemekle övünür.
Nesnel idealizm, maddeyi bir evrensel Ruha bağımlı kılıyordu, öznel idealizm maddeyi bilincimizde eritip yok ediyordu. Ama biri, doğa bilimleri tarafından; öteki de, fizyoloji ve toplum bilimleri tarafından yıkılmıştır. Şimdi de “Peki ama, bilimin bize gerçeği olduğu gibi tanıttığını, nereden biliyorsunuz? Elbette ki, bilimler vardır; ama, nesnel gerçeğin kendi ilkesi içinde madde mi yoksa ruh mu olduğunu bilmek için, ilkin bizim ruhumuzun bizzat nesnel gerçeği tanıyabilip tanıyamayacağını bilmek gerekirdi.” diyen yeni felsefe ortaya çıkıyor. Demek ki, böylece bu “üçüncü felsefe”, maddeyi ruha bağımlı kılmıyor, maddeyi bilincin içinde eritip yok etmiyor, ama, başlangıç noktasında sanki biri ötekine yabancı imiş gibi, sanki madde ruha ve bilgimize nüfuz edemezmiş gibi, sanki bilgimiz, doğayı ve bizim ruhumuzun olanaklarını bulup gün ışığına koymak yeteneğinden yoksunmuş gibi muhakeme yürütüyor.
Felsefenin temel sorununu yanıtlamanın olanaksız olduğu, çünkü, bizim, şeylerin birinci ilkelerini bilmek, tanımak yeteneğinde olmadığımızı ve hiçbir zaman olmayacağımızı ileri süren bu eğilim, (Yunanca “bilmek yeteneğinde” olmayan anlamına gelen iki sözcükten türetme) agnostisizm-bilinemezcilik adını alır.
Bu felsefenin 18. yüzyıldaki habercisi, İskoçyalı David Hume’dur. Bu felsefenin başlıca temsilcisi Fransız Devriminin çağdaşı, daha önce de sözünü ettiğimiz Alman (sayfa 215) Emmanuel Kant’tır (1724-1804)[55] Fransa’da, 19. yüzyılda, Auguste Comte (1798-1857), buna yakın bir tutumu benimsemiştir, ve daha bir sürü yazarda, bilinemezcilik idealizmin başka biçimleriyle karışmış durumdadır (gerçekten de, bu yazarlarda, felsefi eğilimler, öğreti kurucularındaki gibi saf durumda görülmez, ancak değişken dozlarda eğilimler vardır). Bundan başka, Kant’ın felsefesi, işçi hareketinde bir rol oynamıştır, çünkü, marksizmin düşmanları, marksizmin “revizyonu”nu denemek için bu felsefeye dayanmışlardır.
Öyleyse, şimdi de, bilinemezciliğin “kanıtları”nı görelim.
Hume şöyle yazıyor:
“İnsanların doğal içgüdüleriyle … kendi duyularına güvenmeye eğilimli oldukları ve bizim algılarımıza bağımlı olmayan ve duyarlılıkla bezenmiş bütün varlıklarla birlikte ortadan kalktığımız takdirde bile varolacak olan bir dış evrenin varlığı, en ufak bir uslamlama yapmadan ya da hatta uslamlamaya başvurmadan önce her zaman varsaydığımız, apaçık belli bir şey plarak kabul edilebilir.”
Şunu görüyoruz: buraya kadar Hume, materyalizmin sağduyuya uygun düştüğünü kabul ediyor.
“Ama bütün insanların bu evrensel ve birincil kanısı, bize, zihnimizde hiçbir şeyin bir imgesi ya da algısı dışında varolamayacağını … öğreten birazcık felsefeyle hemen sarsılır. Görmekte olduğumuz masa, ondan uzaklaştıkça daha küçük görünür, ama bizden bağımsız olarak varolan gerçek masa, değişmez; o halde bizim zihnimiz, masanın imgesinden başka bir şeyi algılamamıştır.”[56]
İşte en katıksız Berkeley tarzının bir kanıtı karşısında bulunuyoruz: “düz ve kırmızı” güneş örneğini anımsayalım (geçen dersimizden). Bununla birlikte gene bir ayrım var: Berkeley maddenin bağımsız varlığını yadsıyordu; Hume bunu yadsımıyor: bizden bağımsız olarak varolan ve bizim duyumlarımız değiştiği halde değişmeyen “gerçek masa”nın varlığını kabul ediyor, ama mademki biz bu masadan ancak (sayfa 216) duyularımızın bize verdikleri göreli imgeleri tanıyoruz, o halde hiçbir zaman bu masanın nasıl oduğunu bilemeyeceğiz. Kendinde masa ise bilinemez.
Demek ki, Hume, gerçek içinde iki düzey ayırdediyor: bir yanda bizim gördüğümüz gibi, bize göre masa, imge biçiminde bizim bilincimizde olan, öznel olan, yalnızca görünüş olan masa; öte yanda “gerçek” masa, kendinde masa, bizim bilincimizin dışında olan, nesnel olan, ve gerçeği teşkil eden ama bilinemez olan masa. Çıkan sonuç: hiçbir zaman şeylerin görünüşlerinden başkasını tanımıyoruz, hiçbir zaman onların varlıklarını bilmeyiz, öyleyse, kendimizi idealizmle materyallizm arasında gösteremeyiz. Kendinde-şeylerin ne oldukları, madde mi, yoksa ruh mu oldukları üstüne durmadan birbirleriyle tartışan idealist ile materyalist, karda yürüyen, biri mavi gözlüklü, öteki kırmızı gözlüklü ve durmadan karın ne renk olduğunu tartışan iki insana benzerler. Materyalist, eşyanın maddi yanının önemini görür, idealist ise düşüncel yanının önemini; aşkolsun kendinde-şeylerin ne olduklarını söyleyecek olana, çünkü onların ikisi de “kendi görüş açıları içine hapsolmuş” durumdadırlar.
“Tarafsız kalmak” ve “bilimsel ihtiyatı elden bırakmamak” iddiasinda olan kimseler için bu felsefenin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.
Kant, Hume’un düşünme düzenine dayanarak doğrudan doğruya bilim alanına müdahale edecektir. Kant, çok güç anlaşılır bir filozof olarak ün yapmıştır.[57] Gerçekte, kantçı ideolojiyle her yerde karşılaşılır. Bu şeylerin bir “giz”i olduğu ve bizim bu gize ulaşmadığımız fikridir, bu sanki doğru ile yanlış arasında, bilim ile bilgisizlik arasında eşit bir denge tutturmak olanaklıymış gibi, burjuva okuluna kabul ettirilen yalancı bir tarafsızlıktır; bu, fazla doğrulayıcı olmanın doğru olmadığı, her yanda gerçek olduğu, ve “herkesin kendi görüşü bulunduğu” vb. fikridir. O halde, bu, yığınların yolunu (sayfa 217) şaşırtmaya özgü ideoloji türünün kendisidir.
Şu halde Kant, bilinemez olan kendinde-şey ile, bu kendinde-şeyin bizim duyu organlarımızda oluşturduğu çarpmadan ileri gelen dış görünüş, bize-göre-şey arasında ayrım yapmakla işe başlıyor. Biz, şeylerin içinde değiliz ve hiçbir zaman da olmayacağız. Öte yanda, dış görünüşler çeşitlidir, karmakarışıktır ve çelişkilidir. Öyleyse bilimin görevi bunları bir düzene koymak ve bunlardan, bizim mantık gereksinmemizi karşılayacak bir tablo oluşturmaktan ibaret olacaktır. Bu, nasıl yapılacaktır? O zaman Kant, insan zihninin, duyuların verilerini kendi öz gereklerine göre yorumladığını belirtiyor. Bilim, bu yorumlamanın sonucundan başka bir şey değildir. Böylece bilimin yasaları, olaylar arasındaki ilişkiler, yalnızca insan zihninin ürünüdürler. Hareket halindeki maddenin gerçek yasalarını yansıtmak şöyle dursun, insan zihninin “yasalarını”, gereksinmelerini yansıtırlar. Nesnel gerçeği temsil etmekten uzaktırlar, ancak öznel bir gerçeği temsil ederler. Elbette ki, bilimin yasaları, olaylar arasındaki ilişkiler şu ya da bu kişiye bağlı değildirler. Bununla birlikte Kant’a göre insan zihnine görelidirler (sanki dünyayı başka türlü görebilen tanrısal bir zihin olabilirmiş gibi).
Bu teoriden çıkan sonuçlar nelerdir? Bilim, şeylerin yüzeyinde kalır. Gerçekte, mutlak, nüfuz edilemez, sonsuz bir gizem, üzerinde bilimlerin yanılsamalı ilerlemesinin cereyan ettiği gerçek arka plandır. Sonuç olarak, bilime hiçbir mutlak gerçeklik atfetmemelidir. Bu yalnızca bir yorumlama sorunudur. Kantçılık, insanı dosdoğru, kuşkuculuğa (scepticisme), bilimsel teorik araştırmalar alanı da dahil olmak üzere hareketsizliğe götürür. Bilinemezciler, böylece, dünün biliminin yanlışları ile bugünün biliminin doğruları arasında hiçbir ayrım yapmamak durumuna düşerler. Bilim bir kez yanıldıktan sonra, hangi anda yanılmadığının bilinemeyeceği yargısına vararak, “bugün doğru, yarın yanlış” derler. Bilginin, laboratuvanndaki yöntemli eleştirici zihniyeti ile kuşkuculuktan gelen evrensel kuşku zihniyetini birbirine (sayfa 218) karıştırırlar. Onlara göre, bilgi, bizimle dünya arasına bir engel koyar. Burjuva üniversitede, modaya göre ortaya konan bilimin değeri bilimin iflası vb. üstüne bitmez tükenmez düşünceler buradan ileri gelmektedir. Eğer bilim ancak dış görünüşlere dayanıyorsa, kısacası, bir bilim görünüşünden, bir bilgi görünüşünden başka bir şey değildir.
Daha önce de söylediğimiz gibi, bilinemezcilik, gene tanınması gereken başka yakın biçimlere de bürünmüştür. Auguste Comte’un olguculuğu (positivisme), bilimin, olaylar arasındaki ilişkilerin nedenlerini araştırmaksızın yalnızca bu ilişkileri ortaya çıkarmakla yetinmesi gerektiğini savunur; bilim, şeylerin “nedenini” aramayı kendine yasak etmeli, mutlağa ulaşmayı istememelidir; Auguste Comte bu yoldaki her araştırmayı, olayların özünü ortaya çıkaran açıklayıcı her teoriyi, sözcüğün pek meşru olmayan bir kullanımı ile “metafizik” olarak mahkum eder. Bu, bilim konusunda burjuva üniversitesinin resmi amentüsüdür.
Örneğin, Henri Poinearé’nin desteklediği adcılığa (nominalisme) göre bilim, bir “anlatış”tan başka bir şey değildir, ancak, bizim olaylardan algıladığımız şeyin bir ifade ediliş tarzıdır, ama hiçbir şekilde gerçeğin kesin bir açıklaması değildir. Henri Poincaré, dünyanın, güneşin çevresinde dönüşü gibi büyük bir buluştan bile kuşku duyuyor ve Kopernik sisteminde ancak bir “anlatış” görmek istiyor. Bu felsefeler, bilim hakkında yanlış bir görüş vermekle kalmazlar, bilimi, onu kısırlaştıracak yollara sürerler; Rönesans çağındaki o güzelim gözüpekliğini ve atılganlığını, bilimin elinden alırlar; onu zararsız kılmak için elbirliği yaparlar. Bütün bu akımlar, yüz yıldan beri Fransa’da ve Almanya’da, İngiltere’de ve Amerika’da yeni kuşaklardan da bol bol yandaşlar buldular. Özelikle toplum bilimleri alanında büyük bir başarıya ulaştılar.
Şimdi bilinemezciliğin yerini belirleyelim.
1. Bilinemezcilik, bilime karşıdan saldırmaz; bu, Kant ve Comte zamanında artık olanaklı değildir. Nesnel gerçeğin varlığını da yadsımaz; öyleyse, bilinemezci, bilim karşısında, (sayfa 219) materyalisttir. Ama öte yandan hemen güvence vermekte, bilimin, bilginin tümü olmadığını temin etmekte acele eder. Bilinemezci, bilimin saygınlığını düşürmeye, onun materyalist içeriğini ve bilgi değerini saklamaya, başına hiç dert açmayacak bir şekilde bir yandan kabul ederek maddeyi savuşturmaya çabalar. Kısaca amaç, idealizm lehinde bilime elkoymaktır; bilim, “insan ruhunun” övgülerini okumaya hizmet edecektir. Kısaca, bu materyalizm, utangaç bir materyalizmdir.
“Bununla birlikte, yeni-kantçılar Almanya’da Kant’ın düşüncelerine, bilinemezciler ise İngiltere’de Hume’un düşüncelerine (bu düşünceler İngiltere’de hipbir zaman ortadan kalkmadı) yeni bir canlılık vermeye uğraşıyorlarsa da, bu, bilimsel açıdan, bunların çok zaman önce yapılmış olan teorik çürütülmelerine oranla bir geriye gidiştir, pratikte ise, materyalizmi açıktan açığa geri çevirirken, gizlice utangaç bir biçimde kabul etmektedir.”[58]
2. Bu “ara” durum, kapitalizmin hızla ilerleyişi döneminde; üretimin hizmetindeki bilimlerin gelişmesinden geçemeyen, ama aynı zamanda, ister Comte zamanındaki Fransa’da olduğu gibi kendi iktidarını daha sağlamlaştırmak için gereksindiğinden olsun, ister Kant zamanındaki Almanya’da olduğu gibi henüz feodal düzenden yakasını tam kurtarmamış olmasından olsun, feodal ideoloji ile dinle bir uzlaşma arayan buijuvazinin gereksinmelerine çok uygun düşmektedir.
3. Bilinemezcilik, ancak görünüşte bir “ara” durumdur. İlkin pratik olarak, Comte’ta, örneğin siyasette mutlakın reddi ne anlama gelir? Bunu Comte’un kendi sloganı ile görüyoruz: “Ne eskiye dönüş, ne devrim”, güzel bir burjuva sloganı. Bilinemezci, yan tutulamaz bahanesiyle yüzü açık dövüşmeye girişemeyen utangaç bir materyalizmle yetinerek alanı boş bırakır ama her iki yana da eşit şekilde değil, güçlü olana. Pratikte daha güçlü olan hangisidir? Lenin’in Ne Yapmalı?’da (sayfa 220) gösterdiği gibi, daha kuvvetli olan yadsınmaya yer bırakmayacak bir biçimde idealizmdir, çünkü, idealizmin resmi ideoloji olarak eski olma üstünlüğü vardır ve çünkü, teorik olarak kafalar için daha kolay bir yoldur. Materyalizm, tersine, resmi ideoloji değildir, güçtür, çünkü bilimseldir ve alışılmışın dışındadır. Bilinemezciliğin “yansızlığı” İspanyol Cumhuriyeti ile faşist müdahale arasındaki çatışmada Léon Blum’un “müdahale etmeme”sine benziyor. Bizzat Kant da çok iyi bilir ki, geçerli bir teorik yanıttan yoksun bırakılan insanlar, böyle bir yanıt getirdiklerini ileri sürenlere ve işin başında olanlara, idealistlere, tanrıbilimcilere doğru döneceklerdir, çünkü, insanların felsefi bir kesinliğe gereksinmeleri vardır; o halde bilinemezciliğin “yansızlığı” ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Üstelik göreceğiz ki, teorik planda, bilinemezciliğin idealistçe ön-varsayımları vardır.
4. Sonuç olarak, bilinemezcilik dosdoğru gizemciliğe (mysticisme) ya da inancılığa (fidéisme) gider. Aklın üstünde başka bir “bilgi” cinsi: inan (iman) kabul eden gerici öğretiye inancılık denir. Aslında, bilinemezciliğe göre, tanrı ya da madde olsun, alemin ilkelerini, akıl yoluyla, felsefe yoluyla tanımak mademki olanaksızdır, bilinemezcilik nesnel idealizmin kendini verdiği dinsel dogmaların ussal olarak tanıtlanması yolunda bütün çabaları reddediyor demektir. Sonuç olarak: şeylerin gizli nedeni bilinmediğine göre, insan, aklın çözemeyeceği bir gizle kuşatılmış olduğuna göre, hiçbir şey, yüce gerçeğe, ussal-olmayan (non rationelle), gizemli yollarla ulaşılmasına engel olmaz, hiçbir şey inana şans tanımaya engel olmaz, hiçbir şey inanın gerçek bilgi olduğunu düşünmeye engel olmaz.[59] Bilinemezcilik, dinsel idealizm gibi “din, felsefi bakımdan doğru olandır” demez, “belki din bir yanılgı değildir, belki dinde gerçeklik vardir” der. Aradaki “ufak ayrım” görülüyor, öyle bir ayrım ki, teorik olarak kilisenin yıldırımlarını üstüne çekmeye, pratikte ise desteğini sağlamaya (sayfa 221) yetiyor.
“Çağdaş inancılık, bilimi kesinlikle reddetmez, ancak nesnel gerçeği bulmak iddiası gibi ‘aşırı iddiaları’ reddeder. Eğer, (materyalistlerin düşündükleri gibi) nesnel bir gerçek varsa, eğer, yalnızca dış dünyayı insanın ‘deneyim’inde yansıtan doğa bilimleri bize nesnel gerçeği vermek yeteneğinde iseler, bütün inancılığın mutlak surette reddedilmiş olması gerekir.”[60]
Bilimi bir öznel gerçek haline getirirken, bilinemezcilik, nesnel gerçeği inana bırakır. “Bilinemezciyi biraz kazıyınız ?diyor Lenin? altında idealist bulacaksınız.” Öznel idealizimden hareket ederek riesnel idealizme ulaşılır. Yeter ki ona bir şans verilsin, bugün tanrıbilimin bütün isteyebileceği de işte budur. Bilinemezcilik ve olguculuk, bilginlerin ufuklarını daraltarak, onlara genişliği olan bütün teorik genellemeleri yasaklayarak, onların ellerini-kollarını bağlayıp, tanrıbilimin buyruğuna verdiği gerçekliği olmayan uydurmaların kucağına atarlar; papa, kendilerine aşağı-yukarı şu ağızla konuşur: “Bilim, görüyorsunuz, güçsüzdür: yalnız, onu aşan inan evrenin gizemini bulup ortaya çıkarmaya olanak verir.” Yalnız marksist bilgi anlayışı ve diyalektik materyalizm yöntemi, olguculuğun içine hapsettiği bu güçsüzlükten, bilimi, çekip çıkarabilir.

II. MARKSİST ANLAYIŞ

“Dünyayı ve onun yasalarını bilebilme olanağını yadsıyan, bilgilerimizin değerine inanmayan; nesnel gerçeği tanımayan ve dünyanın, bilimin hiçbir zaman tanıyamayacağı, bilemeyeceği ‘kendinde-şeyler’le dolu olduğunu düşünen idealizme karşılık, marksist felsefi materyalizm, dünyanın ve yasalarının pekala tanınabilir, bilinebilir oldukları, deneyimle, pratikle gerçeklenmiş doğanın yasaları hakkındaki bilgimizin geçerli bir bilgi olduğu, nesnel bir gerçek imlemi taşıdığı; dünyada hiç de bilinemez şeyler olmadığı, ama yalnızca (sayfa 222) henüz bilinmeyen, bilim ve pratik yoluyla bulunacak ve bilinecek şeyler olduğu ilkesinden hareket eder.”[61]
Görüyoruz ki, Stalin, gerçeğin bulunuşu ve bilgilerimizin doğrulanması aracı olarak, bilimin temeli olarak pratiğin merkez olma rolünü belirtiyor.

a) Pratiğin rolü.

Engels, ünlü bir metninde, Kant’ın kendinde-şey teorisini eleştirmiştir:
“Bu felsefi saplantanın en çarpıcı çürütülmesi, bütün öteki saplantılarda olduğu gibi, pratiktir, özellikle deneyim ve sanayidir. Eğer biz, doğal bir süreç hakkındaki anlayışımızın doğruluğunu, bu süreci biz kendimiz yaratarak onu koşullarından çıkarıp varlık haline getirerek ve onu kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın bilinemez ‘kendinde-şey’inin işi biter. Bitkisel ve hayvansal organizmalarda üretilen kimyasal tözler, organik kimya birbiri ardından onları birer birer yapmaya koyuluncaya kadar böyle ‘kendilerinde-şeyler’ olarak kaldılar; ama kimya onları yaptı mı, ‘kendinde-şey’ bizim-için-şey haline gelir, tıpkı örneğin, artık kızıl kök halinde tarlalarda yetiştirmeyip çok daha kolaylıkla daha ucuza taş kömürü katranından çıkardığımız alizarin gibi. Kopernik’in güneş sistemi, üç yüzyıl boyunca bir varsayım oldu; bunun üzerinde bire karşı yüz, bin, onbinle de bahse girişilse, gene de varsayımdı; ama Le Verrier, bu sistemden çıkarılan veriler yardımıyla, yalnız, bilinmeyen yeni bir gezegenin varlığının zorunlu olduğunu değil, ama aynı zamanda bu gezegenin gökyüzünde bulunması gereken yeri hesaplayınca ve daha sonra Galilei onu gerçekten bulunca Kopernik’in sistemi tanıtlanmış oldu.”[62]
Pratiğin tahlili, neden, bilinemezcilik olan bu “felsefi (sayfa 223) kapris”in çürütülmesini sağlar? Bir teori, pratikte nasıl çürütülür? Bizzat bu, idealistlerin söylemekten hiç geri kalmadıkları gibi, bizi “felsefenin dışına” çıkarmaz mı? İlkin onların kendi görüşlerinin savunulamaz bir görüş olduğunu görelim: onlar, bilimin pratik, sınai bir değeri olduğunu, ondan yararlanmanın yerinde olduğunu ifade ederler, ve aynı zamanda da bilimin bütün teorik değerini reddederler. Bu iki davranış birbiriyle nasıl uyuşur, idealistler bilimin “pratik” değerinden ne anlarlar? Gerçekte bunu yanıtlayamazlar. Eğer pratikle teorinin ayrılmasının bir anlamı varsa, bu ancak şu olabilir: bu ayrılma, kapitalist düzende kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlık, ayrılık demektir, başka bir şey değil.
O halde marksist pratik anlayışı nedir? Pratik sözcüğü aynı zamanda hem 1° emek, üretim, sanayi; hem 2° bilimsel araştırma çalışması, deney, deneysel denetleme; hem de 3° toplumsal pratik, öteki iki pratiğin tabi oldukları pratiğin en üst biçimi, örneğin sınıf savaşımı pratiği için kullanılır. Pratik, gerçeği değiştiren insanın eylemidir; pratik, maddi emek ve duyum ile başlar. Kant, duyumu basit bir imge olarak kabul eder, duyarlığı edilgin bir yeti sayar: diyalektiğe göre duyum harekettir, ve bundan önceki dersimizde gördük ki, duyum, pratik eyleme bağlıdır. Duyarlık ve eylem, Kant’ın[63] metafizikçi olarak öğrettiği gibi, birbirinden ayrılmış şeyler değillerdir.
Pratik, duyumların, izlenimlerin, bilginin birinci derecesinin kaynağı olduğuna göre aynı zamanda nesnelerin üretimidir de. Kant diyor ki: biz şeylerin içinde değiliz; Kant, nesne ile özneyi metafizik bir biçimde ayırır, düşünce ile gerçek arasına bir kopukluk koyar. Bundan daha yanlış bir şey olamaz. Biz, şeyleri ürettiğimiz ölçüde, şeylerin “içinde”yiz: onları üretirken kendi eylemimizi, kendi düşüncemizi onlarda cisimleştiriyoruz. Eğer biz “yapay olarak” alizarini üretmeyi biliyorsak, bu, onun niteliğine hükmedebildiğimizden, onu (sayfa 224) kendisi olarak tanıyabildiğimizdendir. Materyalizm için “yapay” bir ürünün, “doğal” bir ürün değerinde olmadığı yolundaki boşinanın yeri yoktur. O halde eğer, bir şey hakkındaki görüş ve anlayışımız doğru, kesin ise, pratiğimizin ortaya koyduğu sonuç, bizim beklediğimize uygun olacaktır ve bu, bizim bilgilerimizin nesnel olarak doğrulanması olacaktır. Her nesne, kendisini oluşturan sürece, çözülmez bir biçimde bağlıdır. İnsan, doğru bir biçimde bu sürece müdahale ederek, onu ortaya çıkartarak, bizzat o şeyle kendisi arasında tam bir ilgi kurar, ona nüfuz eder ve böylece kendi anlayışının doğruluğunu tanıtlar.
“Bu nesneleri, onlarda algıladığımız niteliklere göre kendi yararımıza kullanmaya başladığımız an, duyusal algılarımızın doğruluğunu ya da yanlışlığını yanılmaz bir sınamadan geçirmekteyizdir. Bu algılar yanlışsa, bir nesnenin onlara göre kestirdiğimiz kullanım yolunun da yanlış olması ve çabamızın boşa gitmesi gerekir. Ama amacımıza varmayı başarırsak, o nesne ile onun bizdeki imgesinin uyuştuğunu anlarsak; nesne, ereğimiz için kendisinden beklediğimizi verirse, o zaman bu, bizim o nesne ve onun nitelikleri üzerine olan algılarımızın kendi dışımızdaki gerçeklikle uyuştuğunun o ölçüde olumlu kanıtıdır. Ve bir başarısızlığa uğtadığımız zaman, başarısızlığımızın nedenini bulmada genellikle pek gecikmeyiz; kendisine dayanarak iş gördüğümüz algının ya eksik ve yüzeysel, ya da başka algıların sonuçları ile onların elvermediği bir tarzda birleştirilmiş olduğunu ?kusurlu savurma dediğimiz şey budur? anlarız. Duyularımızı gerektiği gibi eğitmeye ve kullanmaya, ve eylemimizi gerektiği gibi edinilmiş[64] ve kullanılmış algıların belirlediği sınırlar içinde tutmaya ne kadar dikkat edersek, eylemimizin sonucunun, algılarımızla algılanan şeylerin nesnel doğası arasındaki uyuşmayı gösterdiğini o kadar iyi anlayacağız.”[65]
Engels’in de andığı bir deyişi yinelersek “çöreğin kanıtı, onu yememizdir”, bilimin doğru olduğunun kanıtı, doğal ve (sayfa 225) toplumsal dünyayı değiştirmeye olanak vermesindedir. Bunun için Marx:
“Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilemeyeceği sorunu, bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır.”[66] diye yazdı.
Bunun için pratik, bize, gerçeğin ölçütünü verir. Ama belki de, bu neden böyledir ve neden bilim olanaklıdır, bilimin olanaklı oluşunun temeli, gerçeğin temeli nedir, diye sorulacaktır. Bu sorunun yanıtı bundan önceki derste vardı. Kant, bize, “insan zihni”nden sözeder ve onun gerçeği bilebilmesinden kuşku duyar, onu maddeye yabancı ve deneyimden önce gelen bir şey olarak imgeler; ayrıca insan zihninin değişmez olduğuna ve değişmelere elverişsiz olduğuna inanır. İşte burada, Kant’ın metafizik, anti-diyalektik durumunu görüyor, aynı zamanda, zihnin kaynağında bir defada ve son şekliyle oluşmuş bütün “yetileri” ile birlikte verilmiş olduğunu kabul eden her idealizmin ön-varsayımını tamıtamına elegeçiriyoruz. Gördük ki, materyalizm, tersine, insan zihninin kökeni sorununu koyar ve gözer, insan zihninin, evrimin bir ürünü, insanlığın binlerce yıllık deneyiminin ürünü, pratiğin bir ürünü olduğunu, bilincin ise toplumsal bir ürün olduğunu gösterir. Eğer bilinç, doğadan ve toplumdan çıkıyorsa, doğaya ve topluma yabancı değildir. O halde doğanın ve toplumun yasalarını doğru olarak yansıtabilir. “Fikirlerin diyalektiğini oluşturan, şeylerin diyalektiğidir, fikirlerin diyalektiği şeylerin diyalektiğini oluşturmaz.” (Lenin).
Sonuç olarak, yanılgıyı insan için doğal bir şey gibi gösteren, ve gerçeğin bulunmasını hemen hemen bir mucize sayan idealizmin tersine, materyalizm, ilk elde hemen eksiksiz olmasa bile gerçeğin ilk olduğunu gösterir, çünkü, gerçek, gerçek olanın insan beynindeki yansısından başka bir şey değildir, ve bu yansi doğal bir süreçtir: dünyanın varlığı bizim için her an vardır. (sayfa 226)
Bu koşullarda materyalizm yanılgıyı nasıl açıklar? Yanılgının olanaklı olması nereden gelmektedir? İdealist dünya anlayışı gibi, öteki şeyler arasında dinler gibi, yeryüzünde varolan birçok yanlış anlayışlar, nereden gelmektedir? Bu soruları yanıtlamak için, şeylerin, ancak bizim pratik eylemimizin gelişmesi sayesinde duyularımızın peşpeşe ortaya çıkarttıkları pek çok yönleri bulunduğu olgusundan hareket etmek gerekir. Bu yönlerin ancak bir tanesi ile yetinilirse, şeyler hakkında geçerli bir bilgiye sahip olmak olanaklı değildir. Örneğin, suya daldırılmış bir çubuk biçimi hakkında, yalnız gözlerimizin tanıklığıyla yetinirsek, o, tam olarak bilinemez. Her şey için durum aynıdır. Yanılgı mutlak değildir. Pratiğin bir anı, öteki anlarından ayrı tutulursa, yanılgı kökleşir. Bunun içindir ki, yanılgı her zaman pratiğin kendisiyle düzeltilebilir ve giderilebilir.
Ama bundan önceki derste gördük ki, bilgi, iki derecelidir: duyum ve kavram. Birinci dereceden ikinci dereceye geçiş bir genelleme oluşturur. İşte burada da ikinci bir yanılgı kaynağı olabilir, çünkü, öyle durumlar olabilir ki, yeterli olmayan temellerden hareket edilerek genelleştirmeye gidilebilir. Örneğin, bazı burjuva siyasetçilerinin tutumlarına bakarak, bütün siyaset adamlarının kokuşmuş olduğunu ifade eden bir kimsenin durumu buna benzer. Burada, gerçeğin bir yönünü mutlağa götüren metafizik düşünce tarzını saptıyoruz: işte burada da gene, somut tahlil yetersizliğinin, yanılgının kökeninde olduğunu görüyoruz. Ama, şuna da işaret etmek gerekir ki, bir genelleme yapıldığında, gerçek olandan ayrılma ve bu gerçekten edinilen imgeyi bozma olasılığı vardır. Yanılgı mutlak değil, biçimi bozulmuş bir gerçektir. Lenin’in sözlerine göre, bizzat bilgi sürecinde gerçeğin dışına doğru imgelemeci bir uçuş olasılığı bulunur. Fikirlerin, kendilerine özgü olan bir sürükleme güçleri vardır. Bir kere doğduktan sonra, kendiliklerinde vardırlar. Yani başka türlü söylersek, beyin, kendisinin dışında biçimlenen fikir yapılarının değerlerini yalnız kendisi denetleyebilen pratikten ayrılarak, nispeten özerk bir şekilde işleyebilir. İşte pratik, (sayfa 227) burada da, yanılgıyı gerçeğin boyutları içine indirgemenin, düşünceyi “yere ayak bastırmanın” tek çaresidir.
Şunu da not etmek gerekir ki, üretimin ve toplumsal varlığın bazı koşulları, bu sürekli yanılgının giderilmesini kolaylaştırmazlar. Örneğin, toplumların başlangıcında ‘üretici güçlerin zayıf gelişmesi insana doğal olayların gerçek nedenlerini bulmak olanağını vermiyordu, bunun üzerine insan, doğal olayları kendi kendine imgesel nedenlerle açıklıyordu: efsaneler, mitler, dinsel inançlar buradan geliyor. Engels şöyle yazar:
“Tüm uygar halkların geçtikleri belli bir aşamada, … her yerde tanrılar yaratmış olan [doğa güçlerini] … kişileştirme iç güdüsü … dinin evrenselliğini tanıtlar.”[67]
Toplumun, biri çalışırken, öteki mülk sahibi olarak üretimi yöneten, planlar kuran ve kendisini bir fikir çalışmasına verebilen iki karşıt sınıfa bölünmesi, salt kurgusal kavramların gelişmesini kolaylaştırıyor. Aynı zamanda insanın zihinsel eyleminin ürünleri, üretimi ve toplum yaşamını yönetmekte kullandığı fikirleri, gerçeğin gerçek kökeni imişler ve ancak kendi kendilerine bağlı imişler gibi görünüyor. Nesnel gerçek ile fikirler arasindaki ilişkinin, ancak “gerçek olanın dışına doğru imgelemeci bir uçuşla” olanaklı olabilen bu tersyüz edilişi, her şeye tersine dönmüş, “gerçek-dışı” bir imge veren, ve yanılgının en yüksek biçimini temsil eden idealist dünya anlayışını oluşturuyor.
Böylece, materyalizm, idealizmi yalnız çürütmekle kalmıyor, onun kökenini de açıklıyor. Lenin, idealizm için, aşırı bir şekilde mutlak içine, maddeden kopmuş bir mutlak içine dalan bilginin çizgilerinden ya da küçük yüzeyciklerinden biri, bir urudur, diye yazmıştır. İdealizm, elbette ki gerçek olanı yansıtır, ama tersine yansıtır, ve onu başaşağı yürütür. İdealistler, diyor Lenin, kısır çiçeklerdir, nesnel ve mutlak olan gerçek insanlık bilgisinin canlı, üretken ve güçlü ağacı üzerinde biten asalaklardır. Ve Mao Çe-tung, “Pratikten (sayfa 228) ayrı, ondan kopmuş bilgi anlaşılamaz”[68] diye yazıyor.

b) Marksist pratik kavramının bir tahrifi.

Marksizmin yükselişiyle, bu pratik kavramı öyle bir önem kazanmıştır ki, artık bundan vazgeçmek olanaklı değildir. Bunun içindir ki, gerici burjuvazi onu elegeçirip kendine maletmeye ve tahrif etmeye kalkıştı. Burjuvazi de kendine bir eylem felsefesi hazırlamak istedi, işte bu, pragmacılık denen öğretidir.
Emperyalist genişleme döneminde, Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan pragmacılık, özellikle İkinci Dünya Savaşından beri Avrupa’da geniş çapta yayılmıştır.
Pratik, bilginin gerçekliğini tanıtladığına göre, pragmacılık bundan şu sonucu çıkarmak iddiasındadır: başarılı olan her şey, yararlı olan her şey, gerçektir. “Gerçek olan her şeyin yararlı olduğu” formülünden hareket eden pragmacılık bunu döndürür, ve “yararlı olan her şeyin gerçek olduğunu” ileri sürer. O halde marksizmin tam karşıtıdır.
Pragmacılığın, bilinemezciliğin kaba bir çeşidi olduğunu görmek güç değildir. Pragmacılığa göre gerçeğin temeli, gerçek olana uygunluk, gerçek olanın doğru, gerçeklenmiş, doğrulanmış ve denetlenmiş yansısı değil, yalnızca yararlılıktır. Ama kim için yararlılık? Ahmet için mi, yoksa Mehmet için mi? Burjuvazi için mi, yoksa proletarya için mi? Gerçek olan her şey yararlıdır, yalana gereksinmesi olanlardan başka herkese yararlı. Gerici burjuvaziye gittikçe daha çok yararlı olan ise yalandır, ve proletaryaya yalnızca gerçek yararlı olabilir. O halde pragmacılığa göre, gerçek, özneldir, nesnel dedildir. Aslında pragmacılık bizzat gerçeğin kendisiyle ilgilenmez; o, bir bilisizlik felsefesidir, idealizmlerin en gerisidir.
Örnğin pragmacılık şöyle diyecektir: “din vardır, bazı kimseler için yararlıdır, o halde gerçektir”. Aslında, gerileyen burjuvazinin, bilimi yadsıyan burjuvazinin tipik ideolojisi (sayfa 229) olan pragmacılık, gerçeği doğrudan doğruya egemen sınıfın çıkarlarına tabi kılar. Bu, makyavelciliğin savunmasıdır. Devletin çıkarı (makkarticilik), Rosenbergler cinayetini haklı gösterecektir. Eğer sermayenin çıkarı öyle ise, zaman zaman birbirine en karşıt şeylerin doğru olduğu karar altına alınacaktır. Bu, azami kâra tapınmadır.
Eylemin felsefesi olarak pragmatizm, ilkeleri ne olursa olsun, başarılı olan eylemi salık verir; ona göre sonuç, yararlılık, kullanılan araçları haklı gösterir. Bu, “Gerçek, şu anda Mussolini’nin düşündüğüdür” formülüne uyan faşist serüvencilerin tipik felsefesidir.
Bilimsel alanda, pragmacılık, teoriden, düşünceden ve olacağı bilmeden vazgeçilmesini öğütler. Gelişigüzel, “görmek için deneyimler”i över, bunlar ne olursa olsun. Bu deneyimler, başarılı olursa ne âlâ, yok başarıya ulaşamazsa ne yapalım, yazık! Pragmacılık böylece caniyane “deneyimler”e de izin verir. Bu iğrenç “teori”, mahpuslar üzerinde deneyimler yapan nazi doktorlarının ve onlara özenen Japon doktorların bütün ideolojik yönünü teşkil ediyordu; gene bu teori, şimdi de bakteriyolojik savaş konusunda Amerikalıların teorisidir.
Burjuva ideologları bir yandan böylece burjuvazinin kendi sınıf pratiğini “haklı göstermeye” çalışırken, aynı zamanda pragmacılığı marksistlere maletmek iddiasındadırlar. Onların sözlerine bakılırsa, güya, marksistler “etkililiği” her şeyin başına geçirirlermiş, ve kendi topluluklarının karanlık amaçları için yararlı olan şeyi, doğru ve gerçek olarak kabul ederlermiş. Bazı ideologlar, böylece, Hitlerin “yaşamsal yalan” teorisini, marksistlere bağlamak iddiasindadırlar.
Marksist anlayış bambaşka bir anlayıştır. Bir fikrin yararlı olduğu için gerçek olması şöyle dursun, tam tersine, bir fikir doğru ve gerçek olduğu, yani nesnel olarak şekillenmiş oldu içindir ki ve yalnız bu takdirde yararlıdır, uygulanabilir, çunkü , daha zamanında, rasyonalist Descartes’in da[69] belirttigi gibi, pratik, gelip yanlış görüşü, hatalı yöntemi (sayfa 230) “cezalandıracak”tır. Amerikan emperyalizmi, Hitler’in de yaptığı gibi, bunu her gün deneyip duruyor. Bir fikir başarısızlığa uğradığı için yanlış ilan edilmez, tersine, nesnel olarak yanlış olduğu için başarısızlığa uğramıştır.
“Yararlı” yalanı, gerçeğin eşanlamı haline getirmek, oportünistin “taktiği”dir. Yalnız ilkesiz ikbal avcıları ve emperyalist çöküşün ürünü serüvenciler, böyle bir davranış çizgisini övebilirler. Marksizm hiçbir zaman gerçeği feda etmez. Marksistler görünüşteki ve geçici “başarısızlıklar”a katlanmasını ve pratiğin en büyük iyiliği için bilimsel gerçeği açıklamasını bilirler. Bir zaman oldu ki, Fransa’da, Marshall planını ulusun çıkarlarına aykırı olarak niteleyenler, yalnızca komünistler oldu. Pragmacılık, tersine, her zaman rüzgarın estiği yandadır, ve yalnızca yakın başarıyı araştırır. Ama, pratik, Marshall planını suçlamanın dayandığı teorik verilerin doğrulanmasına olanak verdi, geniş yığınların gözü önünde gerçeğin ortaya çıkmasına, hangi değerlendirmelerin gerçeğe uygun, hangilerinin ise gerçeğe aykırı olduklarının gösterilmesine olanak verdi.
İşte bu anlamdadır ki, pratik, gerçeğin ölçütüdür.

III. GÖRELİ GERÇEK VE MUTLAK GERÇEK

Demek ki, pratik, bize, bir şeyin özellikleri hakkında sahip olduğumuz fikrin doğruluğunu tanıtlama olanağını verır. Bu andan itibaren Kant’ın “kendinde-şey”inden geriye ne kalır artık? Hiç!
Nitekim diyalektik, hatta idealist diyalektikçi Hegel bile, bir şeyin özellikleri ile kendinde-şey arasında bir ayrıım yapmanın saçma olduğunu öğretir. Eğer bir şeyin bütün özelliklerini biliyorsanız o şeyin kendisini de bilirsiniz; kaldı ki, bu özellikler bizden bağımsızdır. İşte dünyanın maddiliğinden anlaşılması gereken şey budur; ama madem ki onun özelliklerini tanıyoruz, bu nesnel gerçek hiç de tanınması olanaksız bir şey değildir. Örneğin şöyle bir şey söylesek saçma olurdu: “Sizin karakteriniz başka bir şeydir, meziyetleriniz ve kusurlarınız (sayfa 231) başka bir şey; sizin meziyet ve kusurlarınızı biliyorum, ama karakterinizi bilmiyorum”; çünkü, “karakter” doğrudan doğruya kusurların ve meziyetlerin bütünüdür. Aynı şekilde, ressamlık, resme ilişkin yapıtların tümüdür; tablolar, ressamlar, renkler, çeşitli tarzlar, okullar vardır ve sonra kendinde “ressamlık” vardır, ve bunların hepsinin üstünde duru ve tanınmaz bir şeydir, demek de saçma olurdu. Nesnenin içinde iki bölüm yoktur. Nesne, bizim, pratikle, derece derece başka yönlerini bulduğumuz bir bütündür.
Şeylerin “saklı” özelliklerine gelince, diyalektik, bu özelliklerin, değişikliği doğuran karşıtların iç savaşımıyla kendilerini ortaya koyduklarını bize öğretti: “kendinde” sıvı durumu, kendi iç çelişkisini donma ya da kaynama anında açığa vuran bu durum, göreli denge halidir. Sonuç olarak:
“İlkede, dış görüntü ile kendinde-şey arasında hiçbir ayrım yoktur ve olamaz. Ancak bilinenle henüz bilinmeyen arasında ayrım vardır.”[70]
Gerçek olanın gitgide daha derin bir biçimde tanınmasıyla “kendinde”-şey, derece derece “bize-göre”-şey haline gelir.
Şu halde görüyoruz ki, diyalektik materyalist bilgi teorisine göre, bir mutlak gerçek, yani kendinde gerçek olana uygun olan gerçek vardır. Kant’a göre, gerçek, insan zihnine göre görelidir. Kant’ın tersine, marksizm, gerçeği doğal bir süreç olarak tanımlar: insanların bilincinde, bu bilincin dışındaki nesnel gerçeğin gittikçe daha doğru olan yansısı, marksistlerin gerçeği yadsıdiklarını söylemek; bu, artık düpedüz karaçalmadır.
Ama sıvı örneğine tekrar gelecek olursak, görürüz ki, bir olayın iç içeriği değişiklikle ortaya çıkar. Şu halde, bazan, bir olayın gerçeğinin net olarak belli olması için olayın belli bir gelişme ve olganlaşma derecesine ulaşmasını beklemek gereklidir; çelişkiler daha gelişmemiş oldukları zaman henüz farkedilemezler. Örneğin bir canlı varlığın başlangıçlarının incelenmesini güçleştiren budur. Kapitalizm için durum aynıdır; onun onulmaz yaraları, çözülmez gelişkileri, can çekişme (sayfa 232) haline geldiği zaman geniş halk yığınlarının gözüne gittikçe daha iyi çarpar. Diyalektikçi Hegel’in gösterdiği gibi: “Minevra gecekuşu (bilimin ve gerçeğin simgesi) ancak akşamın alacakaranlığında uçar.”
Öyleyse olayların gelişmesi bilginin ilerlemesine olanak sağlar; ve onun içindir ki, sabırla gözlemde bulunmasını ve gerçeğin yansısının beyinde şekillenmesi için gerekli zamanı hesaba katmasını bilmek gerekir.[71]
“Bilgi teorisinde, bilimin bütün öteki alanlarında da olduğu gibi, diyalektik olarak düşünmek gerekir, yani bilgimizi hazır ve değişmez olarak görmemiz, bilginin bilgisizlikten nasıl çıktığını, nasıl eksik, tam doğru olmayan bilginin, daha eksiksiz ve daha kesin bir hale geldiğini belirlememiz gerekir.”[72]
Acaba hiçbir zaman tanınamayacak, bilinemeyecek şeyler var mıdır? Hayır, asla; yalnızca “bilim ve pratik yoluyla bulunacak ve bilinecek” şeyler vardır. , Bütün bilim tarihi, bilinemezin varolmadığını, bilinmeyenin durmadan bilinen haline dönüştüğünü doğrular. Kant, tersine; bazı sorunları çözülmez sayıyordu. Zaten onun bilimsel ufku zamanın bilimlerinin sınırlarıyla kısıtlanmıştı: örneğin o zaman organik kimya, biyoloji… henüz yoktu. O zamandan beri ufuk genişledi, ama durmadan Kant’ı yineleyenler bunu görmek istemiyorlar.
Bunun için, bilinemezcilik kötümser olduğu ve “insan zihni”nin eksikliğinden yakındığı halde, materyalizm iyimserdir, hiçbir sorunu, örneğin kanser sorununu çözümsüz saymaz. Yalnız geçici olarak bilinmeyen şeyler vardır ve kapitalist rejim, bilimin hızını engelleyerek bu geçiciliği uzatır. Dahası var, materyalizm, buluşların olganlaşmış oldukları alanları önceden görerek ve bunların çabuklaştırılması için bütün önlemleri alarak bilimin gelişmesinin planlanmasını sağlar. Zaten, geçmişte, bir olgunluğa ulaşmış olan buluşların, (sayfa 233) birbirlerinden habersiz olan bilginler tarafından hemen hemen aynı zamanda yapıldığı sık sık olmamış mıdır; bilginin, şeylerin kendilerinin bizde neden oldukları doğal bir süreç olduğunun en güzel kanıtı değil midir bu?
Ama, şunu da gözönünde bulundurmak gerekir ki, belli bir olayın gelişmesi, bütün ötekilerden bağımsız değildir, her şey birbirine bağlıdır ve doğa, zaman ve uzay içinde sonsuzdur, doğa daima yeni şeyler oluşturur, bitmez tükenmezdir. Bunun içindir ki, bilginin gelişmesi de sonsuzdur. Dünyada hiçbir zaman bizim bilgimizin içinde yeralmayacak kadar çok şey vardır, ama her şey birbirine bağlı olduğuna göre, bilmediklerimiz de bildiklerimizle birbirine bağlıdırlar. Sonuç olarak bilim, belli bir noktada durmaz ve bu anlamda, bilimin gerçeklerinden her biri, kendi başına ele alındığında görelidir, çünkü bütün öteki gerçeklerle bağıntılıdır. Molekülün ötesinde atom bulundu, atomun ötesinde elektron, çekirdek bulundu, çekirdeğin ötesinde öteki parçacıklar, ama gerçeğin sonuna ulaşılabileceğini sanmak yersizdir. “Elektronun kendisi de ?diyor Lenin? bitmez tükenmez.”
Bu da, bilgilerimizin nesnel değerinden hiçbir şey kaybettirmez, çünkü, “görelinin içinde mutlak vardır” (Lenin).
“Modern materyalizm, yani marksizm açısından, bilgilerimizin nesnel, mutlak gerçeğe yaklaşık sınırları tarihsel olarak görelidirler, ama bu gerçeğin varlığı,bizim ona yaklaşmakta olduğumuz kadar kesindir. Tablonun çevre çizgileri tarihsel olarak görelidirler, ama tablonun nesnel olarak varolan bir modeli temsil ettiği kesindir. Şu ya da bu anda, şu ya da bu koşullar içinde, şeylerin doğasına ilişkin bilgimizde, maden kömürü katranı içinde alizarini bulacak ya da atom içinde elektronları bulacak noktaya kadar ilerlemiş olmamız olgusu tarihsel bakımdan görelidir, ama hiçbir bakımdan göreli olmayan şey, bu cinsten her bulgunun mutlak nesnel bilgilnin bir ilerlemesi olduğudur.”[73]
Şu halde, zamanla, yanlış ya da günü geçmiş bir hale gelecek, doğru bilimsel bir teori olamaz; her bir teori, değerini (sayfa 234) korur; teorinin darlıkları, sınırlamaları bulunduğu zaman, bunlar, deneyimin tükenmez katkısıyla aşılmış olurlar. Bilimin ilerlemesi, özgünlüğe doğru, beceriye doğru bir yarış değildir, gerçeğin içinde derinliğine doğru bir ilerlemedir.

IV. TEORİ VE PPATİĞİN BİRLİĞİ

Diyalektik materyalizme göre bilgi, aklın, duyuların verilerini “yorumlamasına” aracılık eden bir işlem değildir, insan beyninde gerçeğin gittikçe daha doğru, daha şaşmaz yansısını oluşturan karmaşık bir süreçtir. Biliyoruz ki, bu süreç, nitel bakımdan birbirinden ayrılan iki dereceyi içine alır: duyusal derece, ussal derece ya da pratik ve teori. Ayrıca gördük ki, pratik, teorinin zorunlu hareket noktası, bilginin kaynağıdır ve aynı zamanda gerçeğin ölçütüdür. Şu halde her teori, zorunlu olarak, pratiğe dönmelidir ve bu, iki nedenden böyle olmalıdır: birincisi, teori, kesin olarak pratik tarafından yaratılmıştır, dünyayı seyreden hevesli bir hoş merak için değil, dünyayı değiştirmeye yardım etmek için kurulup hazırlanmıştır; ikincisi, mademki gerçek, kesiksiz hareket ve değişikliktir, kendi kendine yeterli olmaya çalışan bir teori, kısırlaşır, artık ölü bir dogmadan başka bir şey değildir; ısrarla, durmadan pratiğe dönmezse, bilgi süreci duraklar, artık gerçeğin gittikçe daha kesin, daha şaşmaz bir yansısını elde etmek, teorinin yetersizliklerini düzeltmek, dünya bilgisini derinleştirmek olanaklı olmaz.
Bilginin tüm birinci dereceye, duyumlar derecesine dayandığını düşünen filozoflara görgücü (empiriste) denir; fikirlerin, teorik bilginin rolüne büyük yer veren, ama onları gökten inmiş sayan, fikirlerin pratikten çıkamayacağını kabul eden filozoflara da rasyonalist (akılcı) idealistler denir. Bunlar da, ötekiler de, bilginin iki derecesini keyfi olarak ayınırlar; bu iki derecenin birliğini kavramazlar.
Bu tezin devrimci pratik alanındaki önemi kolayca anlaşılabilir. Bilimlerde olduğu gibi, burada da her insanın kendisi, her şeyi deneyemez; teorinin hazırladığı ve işçi (sayfa 235) hareketinin yüz yıllık deneyimi sayesinde yanlışlığı daha önce kabul edilen ve düzeltilen dünya anlayışlarına kapılmak istemeyen her insanın özümlemeye çabalamak zorunda olduğu birikmiş bir toplumsal deneyim vardır.
Teoriyi ihmal eden pratikçiliğe saplanır, körler gibi davranır ve karanlıklar içinde yürür. Pratiği ihmal eden ise dogmacılık içinde donar kalır, artık kafası tın tın öten bir doktrinerden başka bir şey değildir.
“Kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, elyordamıyla yürümesi gibi.”[74]
Marksist bilgi anlayışı, “yansız”, “nesnel” olmak için, kendinde gerçeği görmek için kendini pratikten uzak tutmak gerektiği yolundaki yanlış fikri çürütmemizi sağlar. Burjuva nesnelciliği denen bu yanlış fikir, marksizme karşı bir savaş makinesidir. Bu, kendi deneyimlerinden “etkilenmiş” olduğu için deneyler yapan fizikçinin nesnel olamayacağını söylemek gibi bir şeydir!
“Bilgi edinmek isteyen, dünyayı, yani gerçeği değiştirme pratiğine bizzat katılmalıdır. Armudun tadını bilmek isteyen, armudu, yiyerek değiştirmek zorundadır. Atomun yapısını ve özelliklerini bilmek isteyenin, atomun durumunu değiştirmek için, fizik ve kimya deneyleri yapması gerekir. Devrimin teorisini, yöntemlerini bilmek isteyen, devrime katılmak zorundadır. Bütün gerçek bilgi, doğrudan deneyimlerden doğar.”[75]
Bunun içindir ki, harekete katılmak yerine kollarını bağlayıp seyretmekle, marksizmi doğru olarak ve derinlemesine özümlemek olanaklı değildir, ancak hareketten uzak durularak marksizmin değeri hakkında bir yargıya varilabileceğini ileri süren küçük-burjuva ideologları bundan alınmasınlar; teori ancak hareketle kurulur, doğdulanır ve zenginleşir. Yalnız devrimci pratik, kapitalist toplumun gerçeğini bulmak (sayfa 236) olanağını sağlar, çünkü yalnız devrimci pratik, bu toplumu dönüştürmeye, bu toplumun içinde hareket ettiği koşulları değiştirmeye niyetlenir; ve yalnız devrimci pratik, gerçeğe gereksinme duyar, çünkü, doğru bir teori olmayınca başarıya ulaşılamaz. Bunun içindir ki:
“Materyalizm, şu ya da bu biçimde parti zihniyetini varsayar; materyalizm, her olayın değerlendirilmesinde, belirli bir toplumsal grubun görüşünü açıkça ve hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek biçimde benimsememizi zorunlu kılar.”[76]
Zamanımızda bu grup, devrimci proletaryadır.
“Pratik yoluyla doğruyu bulmak ve pratik yoluyla doğruyu tanıtlamak ve geliştirmek. Algısal bilgiden başlayarak onu fiilen usa-uygun bilgi haline getirinek ve sonra usa-uygun bilgiden başlayarak öznel ve nesnel dünyayı yeni bir kalıba dökmek için devrimci pratiğe geçmek, pratik, bilgi, daha fazla pratik, daha fazla bilgi ve bu örneğin sonsuza kadar yinelenmesi ve her devirde pratik ve bilginin kapsamını daha yüksek bir düzeye ulaştırmak.”[77]
Şu halde, marksizmi bir bilim olarak değil de, yalnızca tarihin proletarya için taşıdığı “öznel” anlamı (başka bir deyişle proletaryanın olaylar hakkındaki öznel yorumunu) temsil ettiğini sanmak kesinlikle yanlıştır. Bu değerlendirmeden şöyle bir sonuç çıkardı: mademki, bu onların kendiliğinden gelme görüşleridir, proleterlerin marksizmi öğrenmeye gereksinmeleri yoktur, proleter olmayanlar ise, mademki marksizm kendi görüşlerini temsil etmeyecektir, marksizmi öğrenmek zorunda değildirler! Tam tersine, biz diyoruz ki, marksizm bir bilimdir; herkes ona gereksinme duyar ve onu öğrenmelidir; marksizm hiç kimse için ne gereksizdir, ne de yararsızdır!
Nesnel olmak, bütün teorileri reddetmek demek değildir; toplumsal gelişmenin süreçlerine uygun bir teoriyle yetinmektir. Bu uygunluk, ancak toplumsal pratikle denetlenebilir, (sayfa 237) bu, pratik gelişme sürecini yaratmaz, ona ancak yardım eder, nasıl ki, bir bilgin, laboratuvannda bir sürecin gidişini hızlandırmaya çalışabilir ama bu sürecin yasasını ne ortadan kaldırabilir, ne de yaratabilirse.
Sonuç olarak, bilinemezciliğe karşı yalnızca teorik bakımdan savaşmamalıyız, aynı zamanda, eylemimizle, ne yaptığını bilerek, dünya üzerinde etki yapılabileceğini ve marksizmin tarihsel gerçek olduğunu kanıtlayarak onu pratik bakımdan da yıkmalıyız. Örneğin, bilinemezcilik, savaş kimin suçu? bilinmez! derken, namuslu insanların eylemi, onları, savaş suçlularını ortaya çıkartmaya yöneltti. Böylece proletarya, marksist materyalizmin değerini, olmadan olacağı bilmenin değerini deneyimleriyle doğruladı. Sosyalistlerin hiçbir zaman doğruyu söyleyen ve haklı olan ilk insanlar olmaktan başka kusurları olmadığı yargısına vardı. Oysa, olmadan olacağı doğru söyleyen, doğru bilimi söylüyor demektir.
Böylece, bilinemezcilik burjuvazinin sınıf çıkarlarına hizmet eder: eğer toplum bilimi yoksa hiçbir şey önceden bilinemez ve elbette hiçbir şey yapmamak gerek; egemen sınıf rahatına baksın! Bilinemezcilik sömürülenleri güçsüzlüğe götürür. Tam tersine, toplumun bilimsel olarak bilinmesi olanaklıysa, ezilenler ve sömürülenler bu bilgiye sahip olabilirler, pratik ile teori arasındaki birliği, savaşımlarının yolgösterici yıldızı yapabilirler.
Kuşku ve kötümserlik doğuran, kavrayamadıkları olayların gerisinde kalan insanların, artık hiçbir şeye inanmayan, yani ne olursa olsun, herhangi bir şeye inanmaya hazır insanların işi olan bilinemezciliğe karşı diyalektik materyalizm, akıllıca bir iyimserlik yaratır ve insanın, olayların akışına bilerek yön verebileceğinin anlaşılmasını sağlar. Materyalizm, eylemle birleşen düşüncenin gücüne sınırsız bir güven ilham eder. Marx’ın tezinin derin gerçeği böylede ayrınlanır.
“Filozoflar, dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar oysa sorun onu değiştirmektir.”[78] (sayfa 238)

YOKLAMA SORULARI

1. Bilinemezcilik, siyasal görüşlerde kendini nasıl ortaya koyar?
2. Bilinemezciliğin bilim karşısındaki tutumu nedir?
3. Bilginler neden dine inanmaya devam ederler? Bilinemezcilik neden insanı inancılığa götürür?
4. Bilinemezciliği nasıl çürütmeliyiz?
5. Pragmacılık nedir? Neden bu anlayışa karşı savaşmalıyız?
6. Marksizme göre gerçeğin göreli olduğu doğru mudur?
7. Neden teori ile pratiğin birliği üzerinde ısrar etmek gerekir?

________________________________________
Dipnotlar

[55] Dokuzuncu derse bakınız: “Marksizm ve Din”, V.
[56] Aktaran: Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 25-26.
[57] Kant’ın felsefesini eleştirmemiz, onun bilim adamı olarak katkılarını, Laplace’ın yeniden ele aldığı ve geliştirdiği bulutsu varsayımını değerlendirmediğimiz anlamını taşımaz.
[58] Ludwig Feuerbach…. s. 23; Felsefe İncelemeleri, s. 24-25; Din Üzerine, s. 213.
[59] Yukarda (9. Ders) gördüğümüz gibi Kant için dinsel inancın karşı-devrimci pratik bir rolü vardır. Benim felsefem, diye açıklar Kant, hem bilime, hem de inanca yer verebilme üstünlüğüne sahiptir.
[60] Lenin, Tüm Yapıtlar, c. XIII, s. 98-99 [Rusça baskı].
[61] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 661.
[62] Ludwig Feuerbach…, s. 23; Felsefe İncelemeleri, s. 24; Din Üzerine, s. 213. Yukarda Engels’ten sonra yaşayan bilinemezci Poincard’nin, Kopernik sistemini bir varsayım olarak düşünmekte direndiğini gördük; o, Engels’in sözünü ettiği parlak doğrulamayı düpedüz bir yana bırakmış bulunuyordu.
[63] “Im Anfang war die Tat” (“Başlangıçta Eylem Vardı”) (Goethe), aktaran: M. Thorez, Fils du Peuple, s. 68.
[64] Yani “bilimsel olarak denetlenmiş” (Engels).
[65] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 38.
[66] Marx, “Feuerbach Üzerine Tezler”, Felsefe İncelemeleri, s. 68; Ludwig Feuerbach…, s. 62; Din Üzerine, s. 62.
[67] Friedrich Engels, “Anti-Dühring İçin Elyazmaları”, Anti-Dühring, s. 470
[68] Mao Çe-tung, “Pratik Üzerine”, Teori ve Pratik, s. 14.
[69] Discours de la méthode, 1. bolum.
[70] Lenin, Materyalism ve Ampiryokritisizm, s. 104-105.
[71] Bu, elbette, bilgi edinme sürecini hayalgücü, bilimsel öngörü, varsayım aracılığıyla hızlandırmanıh olanaklı olduğu olgusunun reddedilmesi anlamına gelmez.
[72] Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 105.
[73] Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 143-144.
[74] J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 21; Leninizmin Sorunları, s. 24.
[75] Mao Çe-tung, “Pratik Üzerine”, Teori ve Pratik, s. 13.
[76] Lenin, Tüm Yapıtlar, c. I. s. 380, 381, 4. baskı, [Rusça baskı], 1946; ve Bref aperçu de sa vie et de son ?uvre, Moscou 1946.
[77] Mao Çe-tung, “Pratik Üzerine”, Teori ve Pratik, s. 23.
[78] Marx, “Feuerbach Üzerine Tezler”, Felsefe İncelemeleri, s. 70; Ludwig Feuerbach…, s. 64; Din Üzerine, s. 64.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Felsefenin Temel İlkeleri – 12. Ders: Toplumun manevi yaşamı maddi yaşamının yansısıdır. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer'in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi'nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından...

Kapat