Felsefenin Temel İlkeleri – 12. Ders: Toplumun manevi yaşamı maddi yaşamının yansısıdır. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır. Georges Politzer (1903-1942), insanlık düşmanı Naziler tarafından 23 Mayıs 1942’de kurşuna dizilerek katledildi.

Üçüncü Bölüm: Diyalektik Materyalizm Ve Toplumun Manevi Yaşamı
İkinci bölümde gördüğümüz gibi, ancak diyalektik materyalizm bilinç sorununa bilimsel bir yanıt
getirebilmektedir. Gene, ancak diyalektik materyalizm, fikirlerin, toplumsal teorilerin, siyasal görüşlerin ve aynı zamanda, toplumun yapıcı birer unsuru olan siyasal kurumların kökenlerinin ve etkilerinin anlaşılmasına olanak sağlar.
Stalin, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm adlı yapıtında, başlıca sayfaları bu soruna ayırmaktadır.
Sorunun birbirinden dikkatle ayrılması gereken iki yönü vardır:
1° Toplumsal yaşamda değişik bilinç biçimlerinin ortaya çıkması.
2° Bunların önemi ve toplumsal yaşamda oynadıkları rol.
Onikinci ders, sorunun birinci yönünü, onüçüncü ders de ikinci yönünü ele almaktadır.
Ondördüncü ders ise, bilimsel sosyalizmin kökenini ve önemini incelemektedir. (sayfa 242)

Onikinci Ders: Toplumun Manevi Yaşamı Maddi Yaşamının Yansısıdır
I . Bir örnek.
II . İdealist “açıklamalar”.
III . Materyalist diyalektik tez.
a) Toplumun maddi yaşamı, yalnız tek tek bireylerin bilincinden değil, genel olarak, insan bilincinden ve iradesinden bağımsız olarak varolan nesnel bir gerçektir.
b) Toplumun manevi yaşamı, toplumun nesnel gerçeğinin bir yansısıdır.
c) Yeni toplumsal ve siyasal fikirler ve teoriler nasıl ortaya çıkar?
d) Kalıntılar sorunu.
IV . Vargı.

I. Bir Örnek
UNESCO’nun bazı broşürlerinde, barışın ancak “barış zihniyetinin kafalarda yeralması” ile sağlanabileceği, onun için de savaştan kurtulmak isteniyorsa, onu, insanların kafalarında öldürmek gerektiğini okuyoruz. Kısaca, savaşların nedeni özneldir. Ya da, psikanalistlerin diyeceği gibi, her insanın bilincinde saklı bulunan “saldırganlık içgüdüsüdür.” Ya da “soydan geçme kin”dir.
Savaşın nedenlerini böyle düşünen bir anlayış, idealist bir anlayıştır.
Marksist materyalizmin durumu bambaşkadır: savaşların (sayfa 243) nedeni, toplumların nesnel gerçeklerindedir. Emperyalizm çağında, savaşların kökeninde, zor yoluyla yeni pazarlar elde etmeye çalışmasına neden olan iktisadi bunalımlar yatar. Nesnel bir yasa olan azami kâr yasası, savaşları böyle açıklar. Öznel sürece (savaş fikrine, kine, saldırganlık içgüdüsüne) gelince, bunun kökeninde, nesnel bir savaş durumu yaratan maddi çelişkiler vardır. Öznel sürecin ortaya çıkışını açıklayan nesnel gerçektir, nesnel gerçeği açıklayan öznel süreç değildir.
Pekala başka örnekler de alabiliriz. İçinde bulunduğumuz zamanlar, genel olarak, cançekişmekte olan kapitalizmin ideolojisiyle, yani ulusal ve ırksal kinler ideolojisiyle, vurgun ve savaş ideolojisi[1] ile sosyalizm ideolojisi, uluslar ve insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma ve kardeşlik ideolojisi, barış ideolojisi arasında nasıl büyük bir karşıtlık olduğunu ortaya koyuyor.
Bu durumda ve öteki durumda, fikirlerin savaşımını anlaşılır kılan, toplumların nesnel gerçeğidir – burada kapitalizm, kozmopolit büyük burjuvazi, ötede sosyalizm ve uluslararası işçi hareketi. Toplumun manevi yaşamı, maddi yaşamının yansısıdır.
Toplumun manevi yaşamının çok çeşitli yönleri vardır. Sanat, hukuk, din, toplumun manevi yaşamına girerler. Bunları bütün ayrıntılarıyla incelemeliyiz. Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm’e başvuran okurlar, Stalin’in, büyük pratik önemlerinden dolayı, toplumsal fikirler, toplumsal teoriler, siyasal inanışlar, siyasal kurumlar üzerinde özellikle durduğunu göreceklerdir.
Toplumsal fikirler: yani, bireyin belli bir toplumda, varlık içindeki kendi yeri hakkında edindiği fikirler (şu sanatçı kendini “bağımsız” sanır); mülkiyet hakkındaki fikirler; aile, aşk, evlenme, çocukların yetiştirilmesi hakkındaki “ahlaki” (sayfa 244) fikirler (Flaubert’in “alınmış” dediği fikirler). Hukuki fikirler de bu bütüne katılırlar: örneğin, mülkiyet hakkının, kendi kendinden başka temeli olmayan “doğal bir hak” olduğu burjuva fikri; bu fikir, özel mülkiyetin burjuva toplumun temeli olduğu maddi olgusunu ifade eder; sahip olan burjuvazinin gözünde üretim araçları mülkiyeti dokunulmaz olduğuna göre, burjuva ahlakınca özel mülkiyet fikrinin bir ilke verisi olması kolaylıkla anlaşılabilir bir şeydir.
Toplumsal teoriler: yani, yukarda belirtilen toplumsal fikirleri soyut bir öğreti bütünü halinde sistemleştiren teoriler: örneğin Platon’da site teorisi, Hobbes’da, J. J. Rousseau’da, Hegel’de devlet teorisi, ütopyacıların (Babeuf, Saint-Simon, vb.) toplumsal teorileri.
Siyasal inançlar: yani, kralcı ya da cumhuriyetçi, tutucu ya da liberal, faşist ya da demokratik vb. kanılar, inanışlar; düşünce, toplantı, gösteri özgürlüğü hakkındaki fikirler, vb..
Siyasal kurumlar: yani, devlet, ve devlet mekanizmasının çeşitli çarkları. Çok önemli marksist bir tez, devleti, toplumun manevi yaşamının bir öğesi olarak kabul eden tezdir: devlet, toplumun maddi yaşamını yansıtır.

II. İDEALİST “AÇIKLAMALAR”

Tekrar, yola çıktığımız noktaya, idealist tutuma dönelim. Çeşitli görünümlerde karşımıza çıkan bu tutum çok yaygındır. İşte bunlardan birkaçı:
a) En eski bilmesinlerci (obscurantiste) tez, dinsel, tanrıbilimsel tezdir. Bu tez, toplumların maddi yaşamında, tanrısal fikrin bir yansısını, tanrıdan gelme bir planın gerçekleşmesini görür. “Toplumsal düzen, tanrı tarafından istenmiştir. Tanrıbilimcilere göre, doğa ve insan ruhu nasıl değişmez iseler, toplumda da her türlü değişiklik, dine aykırıdır ve küfürdür; mademki değişiklik tanrının iradesine bir karşı geliştir, o halde şeytanca bir iştir, her türlü değişiklik fikri günahkardır”. Bu görüşün bir sonucu, klerikalizmdir (ruhban sınıfı egemenliğidir): yalnız ruhban sınıfı, yani tanrının (sayfa 245) niyet ve tasarılarının güvenilir kişileri, “toplumsal düzeni” güven altına alabilir. Feodal topluma çok iyi uyan bu tez, devrimci burjuvazi tarafından yenilgiye uğratılmıştır.
b) Bundan sonra, özünde burjuva olan, özellikle 18. yüzyıl Fransız filozofları tarafından geliştirilmiş bulunan idealist bir tez gelir. Bu filozoflar, “doğal hukuk”, “doğal din”, Akıl adına, “tanrısal hukuk”a karşı savaşıyorlardı. Feodal düzenin düzensizlik olduğunu, çünkü, her insanın kendinde imgesini bulduğu Aklın gereklerine uygun olmadığını öğretiyorlardı. Demek ki, kendileri tarafından başlangıç olarak, evrensel ve sonsuz olarak konan Akıl adına toplumu değiştirmek gerekmektedir: öyleyse toplumsal düzen, usa-uygun düzenin yansısı olacaktır.
Her ne kadar bu tez, gerici feodalitenin karşısında, devrimci burjuvazinin ideolojisini ifade ettiğinden, öncekine göre bir ilerleme demek ise de, tıpkı öteki gibi idealist bir tezdir. Bu tez, fikirlerin kökenini araştırıp sormaz, onları, toplumların maddi gerçeğini yaratıp ortaya çıkaran ilk veriler olarak kabul eder.
Bununla birlikte, 18. yüzyılın materyalist filozoflarının -özellikle Helvétius’un- bir insanın fikirlerinin onun eğitiminin meyvesi olduğunu anlamış olduklarını dikkate almak gerekir. Bu filozoflar, toplumlar içindeki ideolojilerin zaman ve yerle değişiklikler göstermesi üzerinde ısrar ediyorlardı. Ama, Marx’ın kurmuş olduğu toplumlar bilimine sahip olmadıkları için tahlillerini daha ileri götüremiyorlardı.
c) Hegel’e özellikle önemli bir yer ayırmak gerekir. Gerçekten de, Tarih Felsefesi adlı kitabında, toplumun maddi gelişmesi ile manevi gelişmesi arasındaki ilişkilerin incelenmesini ciddi bir şekilde ele almıştır. İdealist olarak, doğayı olduğu kadar, toplumu da yaratan yüce Fikri (Idée) başlangıç noktası diye alır. Tarih, Fikrin bir gelişmesidir. Böylece, Eski Yunan tarihi, Güzel fikrinin açığa vurulmasıdır. Aynı şekilde, Sokrates, İsa, Napolyon, Fikrin “anları”dırlar. (“moments”).
Hegel, diyalektikçi olarak, zaman zaman dikkat çekici (sayfa 246) tahliller yapar. Ama onun idealizmi, onu, büyük adamlara abartılmış bir rol atfetmeye götürür; bu büyük adamlar, onda, tarihsel ilerlemenin tek nedenleri haline gelirler. Yığınları hiçe sayan, yalnız yanılmaz “üstün insan”ı insan sayan faşist ideoloji, hegelci felsefenin bu yönünü saygısızca, hayasızca kötüye kullanacaktı. Duçe’nin hayranlarından biri “Faşizm, Mussolini’nin şu anda düşündüğü şeydir.” demişti. Hitler, imha birliklerine “Sizin yerinize ben düşüneceğim.” diye haykırıyordu.
d) İdealizmin başka biçimi: Durkheim ve öğretililerinin “toplumbilim”i. Birçok kimseler, kendilerine Fransa’da büyük bir ün kazanmış olan durkhaymcı toplumbilimin idealizmden esinlendiği söylendiğinde çok şaşıracaklardır. Toplumbilimciler, tanrıbilimi ve metafiziği mahkum etmiyorlar mıydı? Evrimleri içinde değerlendirilen toplumsal olayların (kurumlar, hukuk, töreler) elverişli ya da elverişsiz önyargılardan uzak, “olumlu” bir şekilde incelenmesini ileri sürmüyorlar mıydı? Ama istemekle yapmak arasında çok yol vardır elbette. Genel olarak burjuva toplumbilimcileri, maddi değişmeleri “kolektif bilinç”in gelişmesi ile açıklarlar, bu kolektif bilincin kendisi de gizemli bir şey olarak kalmaktadır. Bu durumda, toplumlar tarihi, daha antik çağlardan beri insan bilincinin bir yerinde vıyaklayan manevi özlemlerin derece derece gerçekleşmesi şeklinde ortaya çıkıyor. “Kolektif bilinç” neden şu şekilde değil de, bu şekilde evrim gösteriyor, bilinmez… Şu var ki, aslında toplumbilimciler, üretimin, sınıf savaşımının, tarihin devindiricilerinin ne olduğunu bilmezler (bazıları da bilmek istemezler). Yüzeyde kalırlar. Örneğin, toplumsal güvenliğin varoluşu, “fikirlerin gelişmiş olması”ndandır. Bütün bunlar, Leon Brunschvicg’in felsefesinde olduğu gibi. “bilincin ilerlemesi” sonucuna varır.
e) Başka alanlarda olduğu gibi bu alanda da idealizmin en ateşli şampiyonlarından birinin, daha önce de sözünü ettiğimiz Proudhon olduğunu belirtmek uygun olur.[2] Proudhon’a göre, toplumların tarihi, insanlığın başlangıcından (sayfa 247) beri “bilinç”in içinde kendiliğinden varolan “içkin” adalet fikrinin derece derece cisimleşmesidir. Böylece, üretim ilişkileri[3] “insanlığın kişiliksiz aklı” içinde uyumakta olan “iktisadi kategorilerin” gerçekleşmesi oluyor. Bu yaratılmamış bilinç -Proudhon’un deyişiyle, “toplumsal deha”- bütün tarih boyunca vardır, her şey onunla açıklanır, kendisinin açıklanacak bir şeyi yoktur. Ve bilinç bugün neyse her zaman o olmuş olduğuna göre, Proudhon buradan tarihin gerçeğini bile yadsımaya varır:
“Öyleyse … bir şeyin belirdiğini, bir şeyin üretildiğini söylemek doğru değildir: evrende olduğu gibi uygarlıkta da, her şey ezelden beri vardı, hareket etmekteydi. Bu, toplumsal ekonominin tümü için geçerlidir.”[4]
Güneşin altında asla yeni olan hiçbir şey yoktur: tarih bir tek çizgiyle çizilmiştir.
Bu arada şuna da işaret edelim ki, cizvitlere ve ilahiyatçılara karşı her an -vicdan adına- atıp tutmaya o kadar hazır olan Proudhon, (kendi) “devrim sistemini”, “tanrı esini sistemine” karşı çıkartan Proudhon, proletaryanın devrimci örgütünün korkuttuğu Proudhon, ve -bugün onun öğretilileri sosyal-demokratların da yaptıkları gibi- eylem karşısında paniğe kapılıp, işçilerin partisini bir “kilise”ye benzeten Proudhon da, savaşım verdiğini sandığı ruhban sınıfı ideolojisinin kurbanıdır. Kendini dünyanın ve tarihin ölçüsü sanan papaz yiyicisi burjuvanın “vicdanı”, belli-belirsiz bir şekilde laikleşmiş, antikçağ tanrısından hiç de başka bir şey değildir. Prudonculuk, kökünde idealisttir.
Marx, en etkili yapıtlarından biri Felsefenin Sefaleti’nde, Proudhon’a çok sert bir darbe indirir. Özellikle şunları yazar:
“Bay Proudhon ile birlikte kabullenelim ki, gerçek tarih, yani zaman sırasına göre olan tarih, düşüncelerin, kategorilerin ortaya koymuş bulundukları tarihsel sıralanmadır. (sayfa 248)
“Her ilke, kendisini içinde ortaya koyacağı kendi öz yüzyılına sahip olmuştur.” Otorite ilkesi, örneğin, 11. yüzyıla sahipti, tıpkı bireycilik ilkesinin 18. yüzyıla sahip olması gibi. Mantıksal sıralanmaya göre ise, ilke yüzyıla değil, yüzyıl ilkeye aitti. Başka bir deyişle, ilkeyi yapan tarih değil, tarihi yapan ilkeydi. Bunun sonucu, tarihi olduğu kadar ilkeyi de kurtarmak için, kendi kendimize belirli bir ilkenin herhangi bir başkasında değil de, neden 11. ya da 18. yüzyılda ortaya çıktığını sorduğumuzda, zorunlu olarak, insanların 11. yüzyılda nasıl olduklarını, 18. yüzyılda nasıl olduklarını, bu yüzyıllardaki gereksinmelerinin, üretici güçlerinin, üretim biçimlerinin, üretimlerinin, hammaddelerinin neler olduklarını – kısacası, bu varolma koşullarının ortaya çıkardığı insanlararası ilişkilerin neler olduklarını inceden inceye incelemek zorunda kalıyoruz. Bütün bu sorunların altından kalkmak demek, her yüzyıl için insanların gerçek, sıradan tarihini yazmak ve bu insanları kendi dramlarının hem yazarları ve hem de oyuncuları olarak sunmaktan başka nedir? Ama insanları kendi tarihlerinin oyuncuları ve yazarları olarak sunduğunuz anda, -dolambaçlı yoldan- gerçek başlangıç noktasına ulaşırsınız, çünkü daha baştan sözünü etmiş olduğunuz o ölümsüz ilkeleri bırakmış bulunuyorsunuz.”[5]
Marx’ın, Proudhon’a karşı yaptığı bu eleştiri, a, b, c, d bölümlerinde belirttiğimiz idealizmin bütün biçimleri için geçerlidir. Bu durumların her birinde, gerçek, tersine çevrilmiştir, o şekilde ki, fikirlerin somut açıklaması anlaşılmaz bir hal alır. Şeyleri yeniden doğru doğrultusuna yerleştirerek, toplumsal fikirlerin tarihin maddi nesnel gelişmesinin yansısı olduğunu gösteren ancak diyalektik materyalizmdir. İdeolojiler bilimini kuran yalnız diyalektik materyalizmdir. İdealizm, fikirleri bildirir, ilan eder, onlara geçit yaptırır, “aşağılık” materyalizmi, onları yadsımakla suçlar (göreceğimiz gibi, bu da yanlıştır); ama gerçekte idealizm, fikirleri ne kadar az anlıyorsa onlardan o kadar çok sözediyor; fikirlerden her şeyi açıklamalarını ister, ama fikirler onun için (sayfa 249) açıklanmaz olarak kalır.

III. MATERYALİST DİIYALEKTİK TEZ

“Doğanın, varlığın, maddi alemin ilk veri, oysa bilincin, düşüncenin ikincil veri, türev olduğu doğru ise, maddi dünyanın, insanların bilincinden bağımsız olarak varolan nesnel gerçeklik olduğu, oysa bilincin bu nesnel gerçekliğin bir yansısı olduğu doğru ise, bundan çıkan sonuca göre, toplumun maddi yaşamı, toplumun varlığı da, aynı şekilde ilk veridir, buna karşılık, toplumun manevi yaşamı, ikincil bir veri, bir türevdir; toplumun maddi yaşamı, insanların iradesinden bağımsız olarak bulunan nesnel bir gerçekliktir, oysa toplumun manevi yaşamı bu nesnel gerçekliğin bir yansısı, varlığın bir yansısıdır.”[6]

Toplumun manevi yaşamının, toplumun maddi yaşamını yansıttığı tezi, böylece, bu kitabin ikinci bölümünde (özellikle 10. derste) açıklanan felsefi materyalizmin doğrudan doğruya bir sonucudur.
a) Toplumun maddi yaşamı, yalnız tek tek bireylerin bilincinden değil, genel olarak, insan bilincinden ve iradesinden bağımsız olarak varolan bir nesnel gerçektir.

İşte bazı idealist düşünürlerin, onun yasalarını anlamadıkları için alınyazısı dedikleri, bu bilinçten bağımsız olan nesnel gerçektir. Varoluşçular (existentialistes) aynı şeyi muhafaza ederek, onun sözcüklerini yenilemişlerdir; varoluşçular, “dünyaya-atılmış-adam”dan, “durum içindeki” insandan sözederler. Bu kitabın tarihsel materyalizme ayrılmış olan 4. bölümünde, bu durumun bir giz olmadığını ve bilimsel olarak incelenebileceğini göreceğiz.
Birkaç örnek, bilinçten bağımsız bu nesnel gerçeğin ne olduğunu anlamamıza yardım edecektir.
Feodal düzende, Avrupa’nın genç burjuvazisi, büyük (sayfa 250) manüfaktürlerin yapımına başladığı zaman, o dönemde hayırhahlığını takdir ettiği krallık iktidarına (krallık yeni doğmakta olan manüfaktürleri isteklendiriyordu) karşı, aralarına katılmayı düşlediği soylular sınıfına karşı bir devrimle sonuçlanmak zorunda olan bu “yeniliğin” toplumsal sonuçlarından habersizdi!
Rus kapitalistleri, çarlar Rusyası’nda büyük modern sanayiyi kurdukları zaman sosyalist devrimin gelecekteki zaferi için koşulları hazırladıklarının bilincinde değillerdi.
Stalin’in Anarşizm mi? Sosyalizm mi? adlı kitabında sözünü ettiği kunduracı, Adelhanov’un ayakkabı fabrikasında işe girdiği zaman, geçici olduğunu sandığı bu kararının, uzak gelecekteki sonucunun, kendisinin sosyalist fikirlere bağlanışı olacağından[7] habersizdi.
Amerikan emperyalistleri ve onların peşinden giden (sayfa 251) batılı kapitalistler, 1947’de Marshall planı temeli üzerinde, “SSCB’yi, Çin’i ve Avrupa halk demokrasisi ülkelerini ekonomik bir ablukayla boğabileceklerini sanmışlardır. Gerçekte ise, boğulmak şöyle dursun, yeni dünya pazarı sağlamlaşmış oldu.”[8]
İşte binlerce romancının şişirip durdukları “alınyazısı” budur. En ivedi çıkarların karşılanması için savaşım, az ya da çok uzun bir süre sonunda, bu savaşıma girişmiş olanların iradesinden bağımsız olan toplumsal sonuçlara neden olur. Ayrıca bu en yakın çıkarlar, mademki, belli bir anda, şu ya da bu toplumun, şu ya da bu sınıfın nesnel durumuna bir yanıt verirler, hiç de keyfi çıkarlar değillerdir. Burada, Marx tarafından, tarihsel materyalizmin, şu şekilde ifade edilen, temel bir önermesi vardır:
“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder.”[9]
Örneğin, kapitalist üretim ilişkileri, insanlar tarafından seçilmiş değildi. Feodal toplumun bağrında üretici güçlerin gelişmesi, insanlar istesinler istemesinler, zorunlu olarak başka üretim ilişkilerinin değil de kapitalist üretim ilişkilerinin şekillenmesine götürür. Bunun içindir ki, her yeni kuşak, kendisi için yapılmış, hazırlanmış koşullardan hareket (sayfa 252) etmek zorundadır. O zaman bu, “alınyazısı” olmuyor mu? Hayır, çünkü -göreceğimiz gibi- nesnel üretim ilişkilerinin bilimsel olarak incelenmesi, onların niteliğinin anlaşılmasına, evrimlerinin önceden bilinmesine ve bu evrimin hızlandırılmasına olanak sağlar.
Her an, idealistlerin yaptıkları biçimde ruhun “bağımsızlığı”nı neden olarak ileri sürmek, onlar hakkında hiçbir şey bilinmediği zamanda bile, kendilerini öncelikle ruha kabul ettiren nesnel koşulları bilmezlikten gelmek demektir. Başka bir şey değil. Çünkü idealist düşünürün kötü kaderi şudur: idealist düşünür, bilincin varolmasını ve işlenmesini sağlayan nesnel koşullar üstünde hiç durmadan kendi bilincinden hareket ettiği için, bilincin kendi kendine yeterli olduğunu sanır. Bu, materyalizmin savaşım verdiği yanılsamadır.
Bunu söyledikten sonra, şimdi burada önemli bir pratik vargıyı ortaya koyduğumuza ilişkin gözlemler çıkarmamız gerekir. Tarihte çok büyük maddi değişikliklerin, değişmeye katılmış olanlar ya da ona neden olmuş olanlar, bu değişmenin sonuçlarının bilincinde olmadıkları, bu değişmeyi istemedikleri halde oluştuklarını gösterdik. O halde, bir ülkede, ancak bütün emekçiler devrimci teoriye kazanılmış oldukları takdirde, sosyalist devrimin olabileceğini öne sürmek yanlıştır. Ekim 1917’de, devrimi kendi elleriyle yapmış olan milyonlarca insan, Lenin kadar ve devrimin bilimsel öncüleri kadar, geleceği görmüyorlardı. Ama tarih içindeki görevlerini yerine getirirlerken, kendi öz bilinçlerinin değişmesine, Marx’ın bilimsel olarak önceden gördüğü yeni insanın başarısına çalışıyorlardı.

b) Toplumun manevi yaşamı, toplumun nesnel gerçeğinin bir yansısıdır.

Toplumsal ilişkileri keyfi olarak belirleyen, insanların iradesi değildir demiştik. Daha çok, üyeleri oldukları toplumun maddi gerçeği tarafından koşullandırılan, insanların (sayfa 253) bilincidir.
Oysa bu toplum -bu kitabın 4. bölümünde bu konuya daha uzun boylu değineceğiz- bir tansıktan doğmamıştır: toplum, insanlara, doğaya karşı başarılı bir savaşım sağlamak üzere şekillenmiş ilişkilerin tümüdür; bu ilişkiler, zorunlu olarak, insanların emrinde bulunan, yararlandıkları ve kendilerini uydurmak zorunda oldukları üretici güçlerin evrim düzeyiyle koşullandırılmışlardır (onbin yıl önce insanlar arasındaki ilişkiler, büyük sanayinin yarattığı ilişkiler olamazdı).
Toplumsal fikirlerin ne bakımdan toplumun bir yansısı olduğunu anlamak istediğimiz zaman, işte bu çok karmaşık olan tümü (ilişkiler tümünü) dikkate almamız gerekir.
“Tarih gösteriyor ki, eğer insanlar, farklı zamanlarda, farklı düşünceler ve isteklerle doluyorlarsa, bunun nedeni, insanların, gereksinmelerini karşılamak için doğayla, değişik zamanlarda, değişik yollarla savaşmaları ve buna uygun olarak da iktisadi ilişkilerinin farklı biçimlere bürünmesidir. Bir zamanlar, insanlar, doğayla, ilkel komünizm temeli üzerinde, kolektif olarak savaşırlardı; o zamanlar, onların mülkiyeti, komünist mülkiyetti, ve bu yüzden, o zamanlar, ‘benim’ ile ‘senin’ arasında hemen hemen hiçbir ayrım gözetilmiyordu, bilinçleri komünist nitelik taşıyordu. Öyle bir zaman geldi ki, ‘benim’ ile ‘senin’ arasındaki ayrım, üretim sürecinin içine işledi ve mülkiyet, özel, bireyci bir niteliğe büründü. Bu yüzden de insanın bilinci, özel mülkiyet duygularıyla doldu. Ondan sonra da üretimin tekrar toplumsal bir nitelik kazandığı ve dolayısıyla, mülkiyetin de yakında toplumsal bir nitelik kazanacağı yeni bir dönem, içinde bulunduğumuz dönem geldi – ve işte tam bunun içindir ki, insanların bilinci yavaş yavaş sosyalizm ile doluyor.”[10]
Kaba materyalizmin yanılgısı ortaya çıkıyor. Kaba materyalizm, beyinsiz düşünce olmadığını saptayarak, bundan, toplumsal fikirlerin salt organik bir belirlenmesi olduğu sonucunu çıkarır: bir bireyin organizmasını değiştirin, onun (sayfa 254) siyasal fikirlerini de değiştirirsiniz!
Felsefi materyalizm, elbette ki, beynin, düşüncenin organı olduğu gerçeğini saptar. Ama beynin kendisi de, insanların varolmasını hazırlayan nesnel koşullardan ayrılamaz: Bu beyin, toplumsal bir varlığın beynidir. Marx’ın yazdığı gibi, insan kendi gerçeği içinde, “toplumsal ilişkiler bütünü”.[11] Demek ki, “toplumsal ilişkilerin tümü”, hep birlikte, düşünen beyin içinde yansır (ister birey bundan habersiz olsun, ister şu üniversite filozofu bunu hiçbir zaman düşünmemiş bulunsun, bunlar bu olguyu değiştiremez).
Yansı olarak ideolojinin en belirgin örneklerinden birini, bize din sağlar. Tanrıbilimcilerin örneğine uyarak idealistler bütün insanların tanrı fikrini kendi kendilerine bulduklarını, ve bu fikrin insanlığın başlangıcından beri varolduğunu ve insanlık sürdükçe süreceğini öğretirler. Gerçekten, tanrı fikri insanların eski toplumlardaki nesnel durumunun bir sonucudur.
Engels’in formülüne göre din, insanın sınırlı anlayışlarından doğmuştur. Ne bakımdan sınırlı anlayışlar? Bir yandan, ilkel insanın düşman ve anlaşılmaz bir doğa karşısındaki hemen hemen tüm güçsüzlüğüyle; öte yandan anlamadıkları ve kendilerine üstün bir iradenin ifadesi gibi görünen bir topluma körükörüne bağımlılıklarıyla sınırlı. Böylece açıklanamaz ve her şeye gücü yeten varlıklar, doğanın ve toplumun efendileri olan tanrılar, insanın doğa ve toplum karşısındaki nesnel güçsüzlüğünün öznel yansısı oldular.
Doğa bilimlerindeki ve toplum bilimlerindeki ilerleme, dinsel inançların yanılsamalı niteliğini ortaya koyacaktı (tanrılara inançlar, sonra, soyutlama yoluyla bir tek tanrıya inanç). Bununla birlikte, insanın insan tarafından sömürüsü varoldukça, mutluluk ve mutsuzluk dağıtan insanüstü bir varlığa inancın nesnel koşulları da varoluyorlar. “İnsan öneriyor, tanrı dağıtıyor, veriyor”: Eski Rusya’nın yoksulluk altında ezilen ve geleceğinden umutsuz köylüsü, kaderini, (sayfa 255) tanrısallığın ellerine emanet ediyordu. Sosyalist devrim, topluluğa, üretici güçlere egemen olma yeteneğini verirken, aynı zamanda, insanlara da doğa üzerindeki yetilerini giderek daha hızla artırarak, doğayı, bilimsel bir biçimde yönetmek olanağını verdi. O zaman, insanların bilincinden başka nesnel koşulların doğurmuş oldukları ve sürdürdükleri dinsel aldatmacaların yavaş yavaş silinmesi için nesnel koşullar yaratılmış oldu.
Aynı şekilde ahlaki fikirler de nesnel toplumsal ilişkilerin bir yansısı, toplumsal pratiğin bir yansısıdırlar. İdealistler, ahlakta, ortam koşullarından mutlak olarak bağımsız bir sonsuz ilkeler birliği görüyorlar: bu ilkeler bize tanrıdan gelirler, ya da yanılmaz “bilinç”, bize, bu ilkeleri yüklemiş, kabul ettirmiştir. Ama, örneğin “asla çalmayacaksın” buyruğunun ancak özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla varlık ve anlam kazandığını dikkate almak yeter. Geleceğin sınıfsız toplumunda hırsızlık kavramı, gerçeğe dayanan tüm temelini yitirecektir, çünkü servetler öylesine bol olacaktır ki, çalmak için bir neden kalmayacaktır. Peki o zaman sonsuz ahlaktan nasıl sözedilebilir? Ahlak toplumla değişir, toplum tarafından değişikliğe uğratılır. Bunun içindir ki, toplum, sınıf savaşımıyla evrim göstermekte olduğuna göre, egemen sınıfın ahlakı ile sömürülen sınıfın ahlakı arasında savaşım vardır; birincisi tutucu ya da gerici zihniyettedir, öteki ise az ya da çok, devrimcidir. Ama egemen sınıfın elinde, uzun yıllar boyunca, kendi fikirlerini kabul ettirmek için güçlü araçlar bulunduğundan, milyonlarca insan, egemen sınıfın ahlakını hiç tartışmadan biricik ahlak olarak kabul eder. Ayrıca zaten, egemen sınıfın üyelerinin kendileri de aldatmacaların kurbanıdırlar.
Bunu bir örnekle açıklayalım. 18. yüzyılın devrimci burjuvazisi, saldırısını, sonsuz Özgürlük, Akıl, Adalet adına, feodaliteye karşı yöneltti. Kendi devrimci sınıf çıkarlarını genellikle insanlığın çıkarlarıyla özdeşleştiriyordu. Bunu içtenlikle yapıyordu. Ama burjuva devrimin zaferi, sözcüklere, gerçek anlamlarını, tarihsel anlamlarını verdi. Devrimin (sayfa 256) zaferi gösterdi ki, bu evrensel ahlaki fikirler, bir sınıfa özgü çıkarların ifadesiydi. Özgürlük mü? Evet, burjuvaziye, kendi sınıf yararları için üretim yapmak ve ticaret yapmak özgürlüğü; siyasal iktidarı kendisi için alıkoymak özgürlüğü, vb.. Ama, devrimi, özgürlük bayrağı altında yapmış olan bu burjuvazi, proletaryaya, sendikalar kurmak, grev yoluyla savaşım vermek vb. özgürlüğü reddediyordu. Burjuvazi, sonsuz ahlak adına Babeuf’ü giyotine gönderdi, çünkü o, gerçekte, burjuva mülkiyetini ortadan kaldırmak istiyordu.
Engels şöyle yazıyordu:
“Bugün, bu us egemenliğinin, burjuvazinin idealize edilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığını; o zaman ilan edilmiş bulunduğu biçimiyle ölümsüz adaletin, … burjuva adaletinde bulunduğunu… biliyoruz.”[12]
Bu, hiçbir zaman evrensel bir ahlak olmayacaktır demek midir? Hiç de değil. Ahlak, böyle bir ahlakı fiilen gerçek kılacak olan toplumsal koşullar nesnel olarak gerçekleşeceği zaman, bütün insanlar için aynı ahlak olacaktır, yani dünya çapında insanlar arasındaki bütün çıkar ayrılıkları geri gelmemek üzere yok edildiği, bütün sınıflar ortadan kalktığı zaman. O halde, evrensel, yani tamamıyla insancıl olan bir ahlakın zaferine nesnel olarak yolaçan, idealistlerin ucuz tekerlemeleri değil, proletaryanın burjuvaziye karşı (ve sözde evrensel ahlakına karşı) devrimci savaşımıdır. Bu evrensel ahlak, bugün bizim için akılalmaz bir şey midir? Hayır, bu ahlakın, kardeşçe dayanışma ilkeleri, kapitalist toplum içinde de, proletaryanın, devrimci sınıfın ahlakında ilk gerçekleşmelerini bulurlar. Ve elbette ki, sosyalist devrimin zafere ulaşmış olduğu ülkelerde, haydi haydi bulurlar. Gerçekten de, burjuvazi, feodaliteyi tasfiye ederek, bir sömürünün yerine başka bir sömürü koyduğu halde, proletarya, kapitalizmi parçalayarak, insanın insan tarafından tüm sömürüsünü ortadan kaldırır.
Uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ortadan kaldırılışı, (sayfa 257) evrensel sosyalist ahlakın açılıp gelişmesini hazırlar, devrimci proletaryanın sınıf ahlakı bunun ilk biçimini teşkil eder.[13]
Görüyoruz ki, tarih boyunca, ahlaki fikirlerin karşıtlığı, daha genel olarak ideolojilerin karşıtlığı, varolan toplumsal sınıfların çıkarlarının karşıtlığını yansıtır. Toplumsal ve siyasal, ideolojilerin neden evrim gösterdikleri bu şekilde anlaşılabilir. Örneğin, eğer burjuvazi, Fransa’da yüzaltmış yılda, ahlaki evrensellikten (“bütün insanlar kardeştir”) faşist ırkçılığa (musevilere karşı nefret, Kuzey Afrikalı emekçilerin kovulması vb.) geçmişse, bu, sınıfın maddi evrimiyle açıklanır. Burjuvazi, devrimciyken, bütün insanlar adına konuşabileceğini sanıyordu. O da kendi egemenliğinde kendini tehdit altında görünce, kendi egemenliğini düzmece bir kan hukuku ile haklı gösteriyor. Eskiden de feodaller böyle yapıyordu!

c) Yeni toplumsal ve siyasal fikirler ve teoriler nasıl ortaya çıkar?

İdealizme göre fikirler, insanların kafasında nedenleri bilinmeksizin ve onların varolma koşullarından bağımsız olarak ortaya çıkarlar. Ama o zaman idealizmin yanıtlayamayacağı bir soru konuyor ortaya: neden şu fikir antikçağda değil de zamanımızda ortaya çıktı!
Fikirleri hiçbir zaman onların nesnel temellerinden ayırmayan diyalektik materyalizm, yeni fikirlerin sihirli bir işlemle ortaya çıktıklarını düşünmez. Yeni fikirler, toplum içinde gelişmiş olan nesnel bir çelişkinin çözülmesi olarak ortaya çıkarlar. Gerçekten, biliyoruz ki, bütün değişikliğin devindiricisi, çelişkidir (beşinci derse bakınız). Belirli bir toplumun bağrında çelişkilerin gelişmesi, bu çelişkiler keskinleştikleri zaman, onları çözmek görevini ortaya koyar. O zaman, yeni fikirler, bu çelişkilerin çözülmesi yolundaki çabalar şeklinde belirirler.
Feodal topluma özgü çelişkilerin gelişmesidir (sayfa 258) ki – eskimiş üretim ilişkileri ile yeni üretici güçlerin birbiriyle anlaşmazlığı-, yükselen sınıfta devrimci fikirleri yaratmıştır; o zaman yüzlerce toplumsal ve siyasal dönüşüm planının ortaya çıkıverdiği görüldü. Buna benzer bir süreç, kapitalist toplumda da oluştu: milyonlarca erkek, kadın ve çocuğun acısını çektiği çelişkileri çözmek üzere sosyalist fikirler doğdu.
Büyük yenilikçileri ayıran, çağdaşlarının bilincinde az ya da çok bulanık bir şekilde yeralan, toplumun nesnel çelişkilerinin yansısı olan sorunları çözmekteki yetenekleridir:
“… insanlık, kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.”[14]
Diyalektik materyalizme katılmamış bir kimse için anlaşılmaz olan bu tümce şöyle açıklanır: “Sorun” diyen, çözülecek “çelişki” der. Ama çelişki, eski ile yeni arasında bir savaşım değil de nedir? O halde eğer bir çelişki beliriyorsa, bu demektir ki, yeni, daha önceden orada vardır, tohum halinde de, kısmen de olsa, yeni, daha önceden oradadır. Örnek: feodal toplum, ancak kendi bağrında, daha sonra kendisini yıkacak olan karşıt güçlerin (sanayi, burjuvazi) işlemeye başladıkları gün suçlanabildi. Sorunun çözümü, yolunu aramakta olan bu yeninin zaferi oldu.

d) Kalıntılar sorunu.

Bu derste açıkladığımız anlayış, fikirler tarihinin önemli bir özelliğini aydınlatmaya olanak sağlar: kalıntılar sorunu.
Bir fikir, onun varlığını oluşturan nesnel koşullar kaybolduğu halde varlığını sürdürdüğü zaman kalıntı vardır.
Felsefi materyalizmin temel tezlerinden biri, bilincin, maddi gerçekten (doğa ve toplum) sonra geldiğidir. Bilinç, nesnel duruma göre, daha geri kalmıştır. Bunun içindir ki, (sayfa 259) Stalin’in sözünü ettiği eski kunduracı, nesnel olarak bir proleter yaşamı sürdürür, ama bir zaman için, bir küçük-burjuva bilincini korur.
Aynı şekilde, maddi temelin değişmekte olduğu bir toplumda, insanlar, ancak belli bir gecikmeyle bu değişikliklerin bilincine erişirler. Bu değişiklikler ortaya çıktıklarında, o zaman, geçmişten saklamış oldukları eski fikir cephaneliğinde çözümler ararlar. Kalıntılar (eski nesnel koşullarda doğmuş olan fikirler) yeni nesnel koşullara uyan yeni fikirlere engel olurlar. Örnek: kapitalizmin, en başta sanayi burjuvazisinin sömürdüğü proleterler, zanaatçılığa ütopik şekilde bir dönüşle, yoksulluklarına bir çözüm arıyorlardı: onun için de makineleri tahrip ediyorlardı.
Ama kalıntılar, nesnel çelişkiler geliştiği ölçüde, önüne geçilmez bir şekilde gerilemek zorundadırlar: o zaman, geçmişe dönüş gittikçe daha olanaksız görülürken, yeni fikirler, yalnız yükselmekte olan nesnel güçlere uyabilen yeni fikirler kuvvetlenir. Geçmiş, bilinçlerde uzanır gider, ta ki içinde bulunulan durum yeninin bulunmasını gerektirecek ölçüde dayanılmaz bir durum alıncaya kadar; işte o zaman üstün gelen, kazanan, gelecektir.
IV. VARGI

Bu dersin başlığının doğruluğu anlaşılıyor. Toplumların manevi yaşamını anlamak için onların maddi yaşamından yola çıkmak gerekir.
Buradan büyük pratik kapsamı olan birkaç sonuç çıkaracağız.
1. Belli bir dönemde çözülebilir sorunlar, yalnız toplumun gerçek gereksinmelerinin koyduğu sorunlardır. Onun için marksistler, eylemlerini, belli bir dönemde nesnel koşulların derinlemesine incelenmesi üzerine kurarlar; onun içindir ki, bu eylem verimlidir. Böylece marksistler, toplumsal olayların, özellikle iktisadi olayların maddi niteliğini (sayfa 260) yadsıyarak sosyalizmi mistik bir hale getiren Blum’un idealizmine karşı çıkarlar; olayların maddi niteliği yadsındığı andan itibaren, her eylem, başarısızlığa mahkum edilmiş demektir.
2. Emekçilerle ilişkilerinde, devrimci militan, hiçbir zaman onların düşündükleri ile yetinmemelidir. Fikirler başka bir şeydir, maddi koşullar başka bir şey. Şu ya da bu proleter, haberi olmaksızın, burjuvazinin ideolojik baskısına uğrayarak tutucu fikirlere sahip olabilir. Bu şaşılacak bir şey midir? Hayır, çünkü, egemen sınıf, bir yandan emekçileri sömürürken, aynı zamanda, emekçileri en iyinin böyle olduğuna inandırmak için her çareyi kullanır. (Okulda öğretilen resmi ahlak, sınıf savaşımını değil, varolan durumun sessiz sedasız kabulünü över). O halde, bu proleteri suçlamamak gerekir: onun yanlış fikirleri burjuvazinin hüküm sürdüğü bir toplumun nesnel gerçeğini ifade eder. Dahası var! Emekçilerin paylaştıkları görüşlerin çeşitliliğinin de ötesinde, nesnel koşulların materyalistçe tahlili yolunu tutan devrimci, çıkar ortaklığını ortaya koyacak, aydınlatacaktır. Eylem birliği böylece kurulmuş olur: eylem birliği olanaklıdır, çünkü, son tahlilde, sınıf savaşımının koşullarını belirleyen fikirler değildir, sınıf savaşımının koşulları, fikirleri belirler. İşte bunun içindir ki, 1936’da, Maurice Thorez, katolik emekçilere hitabederken, onlara: Siz de biz komünistler gibi emekçisiniz. “Halkımızın ve ülkemizin iyiliği için ortak savaşımda birleşelim.” diyordu.[15]
3. Fikirlerin değişmesinin, maddi bir temeli olduğunu bu derste gösterdik. Bu, emekçilerin devrimci eğitimleri bakımından büyük bir önem taşır: devrimci fikirlerin nüfuz etmesi, ancak yaşamın somut görevleriyle bağlantı halinde, şantiyedeki atölyedeki, bürodaki savaşım içinde ve savaşım yoluyla olabilir. Emekçilerin bilincinde (nesnel yansı) kesin değişiklikleri olanaklı kılan, toplumsal savaşımdır (nesnel koşuldur). Böylece, henüz devrimci olmayan emekçiler, toplumun nesnel çelişkilerini çözmek için birleşik savaşımda deneyim kazanırlar. Onlar da sıraları gelince devrimci olurlar. (sayfa 261)

YOKLAMA SORULARI

1. Kesin birkaç örnekle toplumsal fikirlerin, nasıl toplumların nesnel maddi gelişmelerinin yansısı olduklarını gösteriniz.
2. Burjuvazinin, toplumsal fikirlerin, toplumsal teorilerin, siyasal görüşlerin, siyasal kurumların gerçek kökenini gizlemekte neden çıkarı vardır?
3. Marx’ın 254. sayfada geçen şu sözünü nasıl anlamak gerekir: “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar.”
4. Stalin’in Anarşizm mi? Sosyalizm mi? adlı kitabında sözünü ettiği kunduracınınkine benzer bir deneyiminiz var mı?
5. Bir ya da birkaç örnekle, emekçilerin bilinçlerinin savaşım içinde nasıl değiştiğini gösteriniz.

________________________________________
Dipnotlar

[1] Eisenhower’in ve Harvard Üniversitesi rektörünün himayesinde yayınlanan bir broşürde şu satırları okumaktayız: “Savaş, insana, ortak bir çabaya katılan kimsenin duyduğu yüksek bir duyguyu kazandırır; o duygu ki, korku küçüklüğü ile ve bir toplumsal güvenliğe sahip olma yolunda küçük tutkuyla mutlak çelişki halindedir.
[2] Bkz: yedinci ders: “Genel Sonuçlar”.
[3] Onbeşinci derste, bu terimin tanımına bakınız.
[4] Proudhon, Philosophie de la misère, c. II, s. 102, aktaran: Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 106.
[5] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, s. 105.
[6] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 664. [Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yay.]
[7] İşte Stalin’in bu kunduracıya ayırdığı pasaj: “Ufak bir işliğe (atölyeye) sahip olan bir ayakkabıcıyı ele alalım. Ama bu adam büyük ayakkabı fabrikatörlerinin rekabetine dayanamayarak işliğini kapamış ve örneğin Tiflis’te Adelhanov’un ayakkabı fabrikasında bir işe girmiş olsun. Adelhanov’un fabrikasına sürekli bir biçimde ücretli işçi olmak düşüncesiyle değil, biraz para artırmak, işliğini tekrar açmasını sağlayacak küçük bir sermaye biriktirmek amacıyla girmiştir. Gördüğünüz gibi bu ayakkabıcı, toplumsal durumu ile, şimdiden proleterdir, ama bilinci ile hâlâ proleter değildir, tümüyle küçük-burjuvadır. Bir başka deyişle, bu ayakkabıcı, daha şimdiden küçük-burjuvalık durumunu yitirmiştir, [bu durum] yokolup gitmiştir; ama onun küçük-burjuva bilinci daha yok olmamış, gerçek durumunun gerisinde kalmıştır.
“Açıktır ki, burada, [yani] toplumsal yaşamda da, önce dış koşullar değişir, önce insanların koşulları değişir ve sonra da buna uygun olarak bilinçleri değişir.
“Ama, biz, ayakkabıcımıza dönelim. Bildiğimiz gibi, biraz para artırmaya ve işliğini yeniden açmaya niyetlenmektedir. Bu proleterleşmiş ayakkabıcı, çalışmaya devam eder, ama para artırmanın çok güç bir iş olduğunu görür, çünkü kazandığı, geçimine ancak yetmektedir. Üstelik, özel bir işlik açmanın öyle pek çekici olmadığını da görür: bina ve eklentileri için ödemek zorunda olduğu kira, alıcıların kaprisleri, para darlığı, büyük ayakkabı fabrikatörlerinin rekabeti ve benzer dertler – özel zanaatçının kafasını kurcalayan sıkıntılar işte bunlardır. Öte yandan, proletarya, böyle endişelerden nispeten kurtulmuştur; alıcılarla veya bina ve eklentilerinin kirasını ödeme zorunluğuyla kendini sıkıntıya sokmamaktadır. Her sabah fabrikaya gider, akşamleyin de “sakin kafayla” evine döner ve cumartesi günleri aynı sükunetle “ücretini” cebine atar. Burada, ilk kez ayakkabıcımızın küçük-burjuva hayalleri dağılır; burada, ilk kez, onun ruhunda proleter özlemler uyanır.
“Zaman geçer, ve ayakkabıcımız görür ki, parası en. temel gereksin-melerini bile karşılamaya yetmemektedir, ve ücretlerdeki bir artışa müthiş ihtiyacı vardır. Aynı zamanda, işçi arkadaşlarının sendikalar ve grevlerden söz ettiğini duyar. Ayakkabıcımız, bu noktada, koşullarını iyileştirmek için, kendine bir işlik açmanın değil, patronlarla savaşmanın gerekli olduğunu anlar. Sendikaya katılır, grev hareketine girer ve kısa sürede sosyalist düşüncelerle dolar. …
“Böylece, uzun vadede, ayakkabıcının maddi koşullarındaki bir değişikliği, bilincindeki bir değişiklik izlemiştir: önce maddi koşulları değişmiş ve bir süre sonra da, buna uygun olarak, bilinci değişmiştir.
“Sınıflar hakkında ve bir bütün olarak toplum hakkında da aynı şey söylenebilir.” (J. Stalin, Anarşizm mi? Sosyalizm mi?, s. 30-31).
[8] Bkz: J. Stalin, “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”, Son Yazılar, 1950-1953, s. 89.
[9] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, “Önsöz”, s. 23. (italikler bizim, -G.B.-M. C.)
[10] J. Stalin, Anarşizm mi? Sosyalizm mi?, s. 29-30.
[11] Marx, “Feuerbach Üzerine Tezler”, Felsefe İncelemeleri, s. 69; Ludwig Feuerbach…. s. 63; Din Üzerine, s. 63.
[12] Friedrich Engels, “Anti-Dühring İçin Elyazmaları”, Anti-Dühring, s. 480.
[13] Bkz: V. İ. Lenin, “Gençlik Birliklerinin Görevleri”, Gençlik Üzerine, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 216 ve devamı.
[14] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, “Önsöz”, s. 24.
[15] Maurice Thorez, Fils du Peuple, s. 101-102-103.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Felsefenin Temel İlkeleri – 13. Ders: Toplumsal yaşamda fikirlerin rolü ve önemi. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer'in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi'nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından...

Kapat