Felsefenin Temel İlkeleri – 20. Ders: Sosyalizm. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır. Georges Politzer (1903-1942), insanlık düşmanı Naziler tarafından 23 Mayıs 1942’de kurşuna dizilerek katledildi.
Yirminci Ders: Sosyalizm
I . Üretim ve üleşim.
II . Sosyalizmin iktisadi temeli.
III . Sosyalizme geçişin nesnel koşulları.
IV . Sosyalizmin temel yasası.
V . Sosyalizme geçişin ve sosyalizmin gelişmesinin öznel koşulları.
VI . Vargı.
I. Üretim Ve Üleşim
Sınıfların ortaya çıkışından beri insanlar, insanın insan tarafından sömürüsünün ve sınıf savaşının ortadan kalkacağı ideal bir toplumsal düzenin düşünü görmekten hiç geri durmadılar. Halkların özlemlerinin gerçek bir yeraltı akımı, antikçağdaki altın çağa dönüş inancından beri ezilen yığınların tarihi boyunca sürüp gider. Halklar, hiçbir zaman, insanlığın geleceği için umutsuzluğa kapılmadılar. Bütün çağlarda, ozanlar ve düşünürler, yeni zamanların ilk ışıklarını beklediler ve kutladılar. 16 yüzyılın sonunda Güneş Ülkesi’ni yazan ve 27 yılını hapiste geçiren Thomas Campanella gibi Hıristiyan dini, ikibin yıl boyunca ezilen insanlara, “mutluluk krallığının bu dünyada olmadığı”nı yineledi durdu, ama hiçbir şey yığınların yüreğindeki yeryüzünde mutluluk (sayfa 400) umudunu öldüremedi ve Beethoven, o harika Dokuzuncu Senfoni’siyle gelecek günlerin marşını yarattı.
Bununla birlikte, marksizmden önce, “ideal ülke” üstüne fikirler, ütopya sınırları dışına çıkmadılar ve çıkamazlardı. Bütün çağların iktisadi yasalar bilgisinden yoksun toplumbilimcileri, esas kötülüğü, servetlerin bireyler arasında eşit olmayan bir şekilde üleştirilmesinde gördüler; onun için, ya bir eşit paylaştırmayı ya da servetlerin ortaklığını övdüler. Ama, onlar, toplumlar biliminden yoksun oldukları için üretimin tahlilini yapmayı ve sınıf sömürüsünün mekanizmasını ortaya koymayı bilemezlerdi. Bunun için de onlara hayalci olarak ba6kı66ı ve kolay kolay temizlenemeyen bir önyargı, burjuvazi içinde -küçük ve büyük- kök saldı, bu önyargıya göre, sosyalizm, gerçekleşemeyecek bir şeydi.
19. yüzyılda, ütopyacı sosyalistler, sorunu öteki ucundan, yani tüketim yönünden değil de üretim yönünden ele almak gerektiğini, üretimi önemli bir ölçüde artırmadan önce bir servet bolluğu istenemeyeceğini, büyük modern makineli sanayinin de bu servet bolluğuna olanak verdiğini farkettiler. Ama üretim ve iktisat yasalarının bilimsel bir tahlili bulunmadığı için, “aşırı-üretimi” iktisadi bir afet haline getiren şey, üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti, yalnız ve yalnız bu özel kapitalist mülkiyet olduğuna göre, eğer gerçekten üretim artırılmak isteniyorsa, üzerinde düşünülüp görüşülmesi gereken kesin ve sonal sorunun üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetinin ortadan kaldırılması sorunu olduğunu, başka bir şey olmadığını açıkça göremediler. Kapitalizmin yasalarını bilmedikleri için, iyi niyetin, muazzam kapitalist sanayi aygıtını, toplum gereksinmelerinin hizmetine vermeye yeteceğini sanıyorlardı. Böyle olmadığını gördük, çünkü üretim araçlarının özel mülkiyeti, modern sanayi ve bilimin sağlayabileceği uygulamalara tam bir engel oluşturur.
Bununla birlikte, ütopyacı sosyalistler, modern bilim ve sanayinin serbest bıraktığı muazzam üretici güçlerin, küçük sömürücü tabakaya kâr sağlamak için değil, toplumun (sayfa 401) maddi gereksinmelerinin karşılanmasında kullanılması gerektiği yolundaki devrimci fikri ileri sürdüler: “İnsanın insan tarafından sömürülmesi yerine, dünyanın insanlar tarafından ortaklaşa üretime açılması, insanlar üzerinde hükümet etme yerine, şeylerin insanlar tarafından yönetimi”. İşte Saint-Simon’a göre sosyalizmin amaçları bunlardı.
Yalnız marksizm, bu amaçların gerçekleştirilmesinin ortaya çıkardığı sorunlara:
1. üretim ilişkilerinin esas öğesinin üretim araçları mülkiyeti olduğunu;
2. üretim tarzının gelişmesinin iç diyalektiğine dayanmadığı takdirde üretim ilişkilerinin değiştirilemeyeceğini;
3. bu değişiklikten zarara uğrayan sınıfların direncini yenebilecek tek gücün proletaryanın ve müttefiklerinin siyasal sınıf savaşımı olduğunu göstererek bilimsel bir yanıt verdi.
Marksizm, böylece:
1. sosyalizmin temelini;
2. sosyalizmin kuruluşu için gereken nesnel koşulları;
3. sosyalizmin kuruluşunun öznel koşullarını, bilimsel olarak tanımlamaya olanak sağlar.

II. SOSYALİZMİN İKTİSADİ TEMELİ

Marksizm, herhangi bir toplumda, üretim ilişkilerinin esas öğesinin üretim araçlarının mülkiyet biçimi olduğunu gösterirken, aynı zamanda, sosyalizmin, ne genel olarak “servetlerin” ortaklığından, ne “servetlerin” paylaşılmasından, ne özel sermayelerin birleştirilmesinden, ne de kapitalizmin merkezileşmesinden ve örgütlenmesinden ibaret olamayacağını gösterdi. Sosyalizmin temeli, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir, bu, özel mülk sahiplerinin, her şeyden önce kamu gereksinmelerinin karşılanması için işletilebilecek ve işletilmeleri gereken büyük modern üretim araçları sahiplerinin, mülklerinin kamulaştırılması anlamına gelir. Marksizm, bu amacın pekala gerçekleşebilir olduğunu gösterdi, artık ütopik olmayan bu gerçekleşme yollarını (sayfa 402) gösterdi: üretim tarzının tarihsel değişmesini yerine getirmeye, tamamlamaya, nesnel olarak yetenekli olan proletaryadır, çünkü, özel mülkiyetin doğrudan doğruya kurbanı proletaryadır; üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, onun, sömürülen sınıf çıkarlarına tamamıyla uygun gelmektedir. Yoksullaştırılan yığınların emeğinin ürününü, yüzyıllar boyunca kendilerine mülk edinen kapitalistler, yığınları mülksüzleştirmişlerdir. Sosyalizm, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir.
Üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin, ücretliliğin ortadan kaldırılması gibi bir sonucu vardır. Gerçekten, modern üretici güçlerin bir günde üretilmesini sağladıkları, işçinin emek-gücünün korunması ve devamı için gereken değere oranla artı-değer, artık özel kapitaliste gitmez, bütün topluluğa döner, ve topluluk üyeleri arasında, sağladıkları emeğe göre ve aynı zamanda çeşitli toplumsal gereksinmelere göre paylaştırılır. Artı-değer, ücret kavramları, emek-gücü fiyatı, kâr, sermaye, gerekli-emek ve artı-emek gibi kavramlar anlamlarını yitirir.

“Meta olarak emek-gücü ve işçilerin “ücretliliği” üzerine sözler bizim düzenimizde bir hayli anlamsız görünmektedir; sanki üretim araçlarına sahip olan işçi sınıfı kendi kendini ücretlendiriyor ve kendine kendi emek-gücünü satıyormuş gibi. Bugün ‘gerekli-emek’ten ve ‘artı-emek’ten sözetmek aynı derecede gariptir; sanki bizim koşullarımızda üretimi genişletmek, eğitimi geliştirmek, halk sağlığını korumak, ulusal savunmayı örgütlemek vb. için işçilerin topluma verdikleri emek, bugün iktidarda bulunan işçi sınıfı için, işçinin ve ailesinin kişisel gereksinmelerini karşılamak için sarfedilen emek kadar gerekli değilmiş gibi.”[74]

Marksizmin bilimsel olarak tanımladığı gibi sosyalizm, demek ki, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılması, ve dolayısıyla toplum içindeki uzlaşmaz karşıtı olan sınıfların kaldırılmasıdır. O halde, (sayfa 403) iktisadi plandaki sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf karşıtlığı da son bulur.
Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, ayrıca iktisadi bunalım olanaklarını ortadan kaldırır. Kâr perspektifinin yönettiği özel üreticiler arasındaki rekabet ve onunla birlikte kapitalist üretim anarşisi de ortadan kalkar. Öte yandan, dev üretici güçlerin gelişmesinin, toplumsal emek ürününün özel mülk edinilmesi dolayısıyla yığınların yoksulluğunun artışı koşuluna bağlı olmasını isteyen kapitalist birikim yasası geçersiz ka1ır. Bundan şu sonuçlar çıkar: 1. üretim araçları üretiminin gelişmesi ve tüketim araçları üretiminin gelişmesi, marksist iktisat biliminin kurduğu yeniden-üretim kurallarına göre ayarlanabilir, düzenlenebilir; üretim anarşisi, yerini ekonominin uyumlu (orantılı) gelişimi yasasına bırakır; başka bir deyişle, ekonomi planlanabilir; 2. üretimin sürekli olarak artması, bir “üretim fazlası bunalımı”na varmaz, çünkü, herkes emeğine göre aldığı için, üretimin artması, zorunlu olarak bütün emekçilerin satınalma güçlerinin yükselmesi ve tüketimlerini artırmalarıyla birlikte gider. Üretim ile tüketim arasındaki düzensizlikler ve bundan doğan bütün bozukluklar -işsizlik, üretici güçlerin tahribi- meydana gelmez. Demek ki, sosyalizm, iktisadi bunalımların olmayışı, emperyalizmin ortadan kalkışı ve savaş nedenlerinin yok oluşudur.
Sosyalizmin temel çizgilerini özetlerken Stalin şöyle yazmıştır:

“Bugün için yalnız SSCB’nde gerçekleşmiş bulunan sosyalist düzende, üretim ilişkilerinin temelini oluşturan, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir. Burada, artık ne sömüren, ne de sömürülen vardır. Ürünler, verilen emeğe göre ve ‘çalışmayan yemez’ ilkesi gözönünde tutularak üleştirilir. Üretim süreci içinde insanlar arasındaki ilişkiler, sömürüden kurtulmuş çalışanların kardeşçe işbirliği ve sosyalist yardımlaşma ilişkileridir.”[75]

Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ne şekilde gerçekleşebilir? Eğer SSCB örneğini alırsak görürüz ki: (sayfa 404)
1° Sanayide, üretim araçları kamulaştırılmış ve bütün halka maledilmiştir;
2° Küçük ve orta bireysel üreticilere gelince, onlar, kademeli olarak üretim kooperatiflerinde, yani büyük tarımsal işletmeler olan kolhozlarda toplanmıştır;
3° Kent ile kırın, sanayi ile tarımın ekonomik birliğini sağlamak için, bir süre meta üretimi (satınalma ve satış yoluyla değişimi) sürdürülmüş, bu, -köylüler için- kent ile ekonomik ilişkilerin tek kabul edilebilir biçimi sayılmış ve sovyet ticareti, devlet ticareti ve kooperatif ve kolhozcu ticareti geliştirilip, ticari dolaşımından her türden kapitalistler tasfiye edilmişti.[76]
Bundan çıkan sonuca göre, Sovyetler Birliği’nde üretim araçlarının iki biçim toplumsal mülkiyeti vardır:
SSCB’nde sosyalist mülkiyet, kimi yerde devlet mülkiyeti (bütün halkın mülkü), kimi yerde de kolhozların iş-ortaklığı mülkiyeti (her kolhozun mülkiyeti, kooperatif birliklerinin mülkiyeti) biçimine bürünür. (SSCB Anayasasının 15. maddesi.)
Toprak, yeraltı, sular, ormanlar, yapımevleri, fabrikalar, kömür madenleri, maden ocakları, demiryolları, suyolu, havayolu ve ulaştırma, bankalar, PTT, devlet tarafından düzenlenen büyük tarım işletmeleri (sovhoz, makine ve traktör istasyonları vb.), aynı şekilde, belediye işletmeleri, kentlerdeki konutların esas kitlesi, sınai kümelenmeler devlet mülkiyetidir, yani bütün halkın malıdır (6. madde).
Kolhozlardaki ve kooperatiflerdeki ortak girişimler, hayvan sürüleriyle, tarım alet ve binalarıyla birlikte, kolhozların ve kooperatiflerin sağladıkları üretim, bunun gibi ortak binalar, kolhozların ve kooperatiflerin sosyalist mülkiyetini oluştururlar (7. madde).
Görülüyor ki, SSCB örneğinde, tarım kooperatifleri, tasarruf hakkı, ücretsiz ve daimi olarak kendilerin verilmiş olan toprağı işlerler. Ayrıca (sayfa 405) devlet, kendilerine bol miktarda traktör ve birinci derecede önemli olan başka makineleri sağlar, bunların da mülkiyeti devlete aittir. Kolhozun tam özgürlük içinde istediği gibi kullanılıp yararlandığı şey, demek ki, esasında işletmelerinden ve binalarından başka, onun gelirlerinin kaynağı olan ko1hoz üretiminin ürünüdür.
Her kolhoz ailesinin, ortak kolhoz ekonomisinin esas gelirinden başka küçük bir toprak parçasından yararlanmaya hakkı vardır, bu toprak üzerinde, özel olarak yardımcı bir ek ekonomiye: oturmak için eve, ürün veren hayvanlara, kümes hayvanlarına, ufak tarım gereçlerine sahiptir.
Yasa, köylü bireylerin, zanaatçıların, başkasının emeğinin sömürülmesi hariç olmak üzere, küçük özel mülkiyetlerini kabul etmektedir.
Tüketim araçları konusunda ise, yurttaşların, kendi emeklerinden gelen gelirlere ve biriktirilmiş paralara kişisel olarak sahip olmaya, oturdukları evin, yardımcı ev ekonomisinin, ev eşyasının ve günlük kullanım eşyasının, kişisel tüketim ve kullanım eşyasının (örneğin otomobil) mülkiyetine hakları vardır; ve bu kişisel mülkiyetin miras hakkına sahiptirler.
Sosyalist toplum, demek ki, iki sınıfı içeriyor: işçi sınıfı[77] ile kolhozcu, yani emekçi köylüler sınıfını. Bu sınıflar arasında hiçbir uzlaşmaz karşıtlık yoktur, çünkü onların çıkarları dayanışma halindedir.
Bir de, bir aydınlar toplumsal tabakası vardır: teknik kadrolar, mühendisler, iktisadi organizasyon kadroları, bilim emekçileri, öğretim üyeleri, sanatçılar ve yazarlar. Bu tabaka bütün emekçiler kategorilerinden toplanmış olmak gibi burjuva toplumunda bilinmeyen bir özellik gösterir. 1936’da, Stalin, aydınların bileşiminin eski düzenden artakalan duruma göre değişmiş olduğunu ve aydınlar arasında % 80-90’ının işçi sınıfından ve emekçi köylülerden geldiğini kaydediyordu. (sayfa 406) Bu aydınlar, artık ayrıcalıklı sınıfın değil, bütün halkın hizmetindedirler.
Sosyalizmde toplumsal yapının esas niteliği öyledir ki, hala mevcut olan farklılaşmış toplumsal gruplar, sömürünün ortadan kaldırılması sayesinde müttefik ve dostturlar ve hepsi emekçilerden meydana gelmiştir.
Bu ittifak, savaşım içinde çelikleşmiştir: örneğin, işçiler, mülk sahibi sömürücü köylüler (kulaklar) sınıfına karşı savaşımda köylülere yardım ettiler; emekçi köylüler, kulakların aç bırakmak istedikleri işçi merkezlerinin yiyeceğini sağlarken, işçiler de köylülere makine gönderiyorlardı.
Aynı şekilde, üretimde, işçiler ve aydınlar arasındaki ilişkiler de değişmiştir.

“Şimdi, kol emekçileri ve yönetim personeli düşman değildirler, ama üretimin gelişmesiyle ve iyileşmesiyle yakından ilgilenen yoldaşlar ve dostlar olarak, tek bir üretici topluluğunun üyesidirler. Eski karşıtlıktan iz kalmamıştır.”[78]

İnsanın insan tarafından sömürüsü ile birlikte kent ile köy arasındaki -kentin kapitalist burjuvaları tarafından yerleri elinden alınan ve yıkıma sürüklenen köy arasındaki- karşıtlık kayboldu -bu karşıtlık, köylülerin kentliler hakkındaki düşmanlığının, kentlilerin de köylüler hakkındaki horgörülerinin temeliydi. İnsanın insan tarafından sömürüsüyle birlikte, kol emekçileri ile, sömürücü burjuvazinin aletleri olan kafa emekçileri arasındaki karşılık da kayboldu -bu karşıtlık, kol emekçilerinin kafa emekçileri hakkındaki düşmanlığının, kafa emekçilerinin ise kol emekçilerine karşı horgörülerinin temeliydi.
Ensonu, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kalkmasıyla birlikte kadının köleliği de kaybolmuştur ve erkekle kadının eşitliğinin temelleri kurulmuştur.
Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla ve insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kalkmasıyla, uzlaşmaz karşıt olmayan sosyalist üretim ilişkilerinin, yeni, özgül bir iktisadi temel yasasının ortaya çıkması için koşullar yaratılmış (sayfa 407) oldu. Bu yasa sosyalist ekonominin sömürüsüz ve bunalımsız bir ekonominin amaç ve araçlarını yansıtır. Böyle bir ekonominin, yığınların maddi ve kültürel gereksinmelerinin en yüksek ölçüde karşılanmasını sağlamaktan başka amacı olamaz. Ama sosyalizmin bu özgül yasasını incelemeden önce anımsatalım ki, sosyalizme geçiş toplumların temel yasasına, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasında uygunluk yasasına belirli nesnel koşullar ister.

III. SOSYALİZME GEÇİŞİN NESNEL KOŞULLARI

Marksizm, sosyalizmi bilimsel olarak tanımlarken, aynı zamanda, sosyalist toplumun geliş ve kuruluş koşullarını da tanımlar. Mülkiyet tarzı değişikliği, ancak belli nesnel koşullarda mümkündür. Üretim ilişkilerinin değişmesinin temeli nedir? Bu temel, bu ilişkilerle üretici güçlerin niteliği arasındaki uygunsuzluk, belli bir anda çıkagelen uygunsuzluktur.
O halde, sosyalist devrimin amacı, öznel bir amaç değildir. Kendi kusurlarını işçi sınıfına yüklemek isteyen burjuvazinin inandırmak istediği gibi, kıskançlık ve açgözlülükle belirlenmiş değildir. Herhangi bir akşam, kargaşalık yaratmak isteyen birkaç kışkırtıcı elebaşının eseri de değildir!
Sosyalist devrimin görevi, onlara karşı çıkan tek engeli, kapitalist üretim ilişkilerini, mümkün olduğu bir sırada uzaklaştırarak, üretici güçlerin sınırsız bir şekilde gelişmesine elverişli koşulları yaratmaktır; gerçekte üretici güçleri, bizzat kapitalizmin kendisi ile çelişik bir duruma gelinceye kadar geliştirerek, sosyalist devrimin nesnel temelini sağlayan kapitalizmdir.
Kapitalist özel mülkiyetin, kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması, aynı zamanda, hem mümkün hem de zorunlu olduğu bir anda, yeni üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasında uygunluğun kurulup yerleşmesine olanak sağlar.
Buna göre, belli bir tarihsel çağa bağlı nesnel koşullar (sayfa 408) olmaksızın sosyalizm olmaz. Sanayii az gelişmiş bir ülkede, örneğin Çin’de, iktidardaki proletarya, büyük bir ulusal sanayii yaratmadan önce sosyalizmi kurmayı düşünemez ve bir zaman için kapitalist üretim tarzı, ekonominin bir kesiminde varlığını sürdürür.
Başka bir deyişle, iktisat yasalarını bozmak, hükümsüz kılmak, hiç kimsenin elinde değildir; insanların sınıf çıkarlarının yön verdiği iradeleri, ancak nesnel yasalara dayandığı takdirde etkilidir. İnsan iradesinin, doğanın ve iktisadın yasaları, bilgisinin dışında işlediğine ve her şeye kadir olduğuna inanan “iradecilik” (“Volontarisme”) yanlış bir felsefedir.
Sosyalizmin kuruluşundan sözederken, Stalin, bunun sovyetler iktidarı için güç ve karmaşık bir görev olduğunu, bununla birlikte sovyet iktidarının bunu başardığını anımsatıyor.

“[Sovyet iktidarı bu başarıyı], sözümona, var olan ekonomik yasaları yok ettiğinden ve yenilerini ‘oluşturduğundan’ değil, yalnızca üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki zorunlu uygunluk ekonomik yasasına dayandığı için başarmıştır… Bu yasa olmadan ve ona dayanmadan Sovyet iktidarı bu görevi başarıya ulaştıramazdı.”[79]

Ve gene Stalin, sınıf çıkarının bu yasanın uygulanışını yürüttüğünü belirtiyor:

“İşçi sınıfı, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki zorunlu uygunluk yasasını kullanmış, burjuva üretim ilişkilerini devirmiş, yeni, sosyalist üretim ilişkileri kurmuş ve onları üretici güçlerin niteliği ile uyuşur hale sokmuştur. Bunu, kendi özel yetileri gereğince değil, bunda büyük çıkarı olduğu için yapabilmiştir. “[80]

IV. SOSYALİZMİN TEMEL YASASI

Bununla birlikte, sosyalist devrim, kapitalist toplumdan devraldığı üretici güçlerden en iyi şekilde yararlanmakla (sayfa 409) yetinemez. Üretici güçlerin, kapitalizmle ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar, sosyalist bir toplumun gereksinmelerini karşılayamayacaklarını hesaba katmak gerekir. Birincisi, kapitalizm,son evresinde, teknik bakımdan daha ilerlemiş olsa bile, üretici güçleri tahrip ettiği için; ikincisi, kapitalizmde üretici güçlerin gelişimi tamamıyla anarşik olduğu için; üçüncüsü, kapitalizmde yığınların tüketimi çok düşük olduğu ve yalnız ufak bir sömürücü tabaka iyi yaşamak olanağına sahip bulunduğu için. Teknik bakımdan en gelişmiş kapitalist toplumun tükettiği ürünlerin miktarı, demek ki, sosyalist toplumun fazlasıyla tatmin etmeyi öngördüğü yığınların gerçek gereksinmeleri ölçüsünde değildir, sosyalizm, yoksulluğun genelleştirilmesi değil, bolluğun genelleştirilmesidir.
O halde, kapitalizmde hayal edilemeyecek, hızlı, büyük bir üretim artışı olmadan sosyalizm olmaz. Bu nesnel bir zorunluluktur. Ama, büyük miktarda tüketim maddeleri üretebilmek ve, bunların hacmini durmadan artırabilmek için, ilkin, yeterli miktarda üretim araçları, özellikle üretim aletleri üretmek, bunların yerine yenilerinin konmasını ve artırılmasını sağlamak gerekir. Bunun içindir ki, üretimin yükselişi, zorunlu olarak, üretim araçları üretiminin artmasıyla başlamalıdır. Bunun anlamı şudur ki, sosyalizmin nesnel koşullarından biri, örneğin tarıma çok sayıda traktör sağlayabilecek büyük bir ağır sanayiin yaratılması ve geliştirilmesidir. Üretici güçlerin coşkunca atılımı, yalnızca özel sermayenin ortadan kalkışının mümkün kılacağı bir olay değildir; görüyoruz ki, aynı zamanda, yeni sosyalist üretim ilişkilerinin nesnel bir gereğidir.
Bu, şu demektir: yeni üretimin ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini azami ölçüde hızlandıran başlıca güç haline gelmişlerdir. Sosyalist devrimden önce üretici güçler, üretim ilişkilerinin değişmesini zorunlu kılar; sosyalist devrimden sonra, yeni üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini zorunlu kılar.
Ama üretici güçlerin gelişmesi, işçi sınıfının sayıca artışı (sayfa 410) ya da üretim aletlerinin miktarca artışı ile sınırlı kalamazdı. Kendisi de artmakta olan bir halkın gittikçe artan gereksinmeleri, emeğin verimliliğinin yükselmesini gerektirir. Oysa, emeğin verimliliğinin artışı, emekçinin büyük yorgunluğu pahasına Léon Blum’un inandırmak istediği gibi bir “kölece çalışma”yla elde edilecek olsaydı, sosyalizmin amaçlarına açıkça aykırı bir durum olurdu. İşgünü süresini ve emekçinin yorgunluğunu azaltarak, emeğin verimliliğini artırmak, ancak üretim aletlerinde nitel bakımdan bir ilerleme ile, öncü bir tekniğin kullanılmasıyla, güç işlerin makineleştirilmesiyle vb. olanaklıdır. Onun için sosyalizm, nesnel yasaları sonucu olarak, mekanikten tarım bilimine kadar, bilimi, kapitalist ülkelerin görmedikleri ölçülerde geliştirir, bu kaçınılmaz bir şeydir. Sosyalizm, aynı zamanda, emekçinin yeteneğinin yükselmesine gereksinme gösterir, öyle ki, üstün bir teknikle temasa geçen el emeği gitgide entelektüelleşir.
Sosyalist toplumun gelişimi için zorunlu olan öğeler bunlardır. Bundan çıkan sonuca göre sosyalizmin bir iktisadi temel yasası, insanların iradesinden bağımsız, nesnel bir yasası vardır:

“Sosyalizmin temel ekonomik yasasının ana çizgileri ve talepleri aşağı yukarı şöyle formülleştirilebilir: üstün bir teknik temel üzerinde sosyalist üretimi durmadan geliştirerek ve yetkinleştirerek bütün toplumun durmadan artan maddi ve kültürel gereksinmelerinin azami tatminini sağlamak.
“Bunun için: azami kâr sağlanacağına, toplumun maddi ve kültürel gereksinmelerinin azami tatmini sağlanıyor; -yükselişten bunalıma, bunalımdan yükselişe- üretim duraksamalarla geliştirileceğine, üretim durmaksızın artırılıyor; toplumun üretici güçlerinin yok edilişi ile birlikte gelen teknik gelişmenin devresel duraksamaları yerine, üstün bir tekniğin temeli üzerinde üretimin duraksamadan yetkinleşmesi sağlanıyor.”[81]

Sosyalist toplumun dünyaya örneğini verdiği muazzam (sayfa 411) sınai ve tarımsal ilerlemenin kendi başına bir amaç oluşturmadığını iyice anlamak gerekir. Teknik ilerleme, üretimin gelişmesinin temelidir; üretimin gelişmesi sosyalizmin temel bir nesnel gereğine, bütün toplumun durmadan artan gereksinmelerinin en yüksek ölçüde tatminine bağlıdır, esas olan, gereksinmelerin tatminidir. Bu, nesnel bir gerektir, çünkü, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılması, emekçilerin kendileri için çalıştıkları anlamına gelir. O halde, üretimin amacı, zorunlu olarak, toplumun gereksinmelerinin yüksek ölçüde karşılanması ve bunun en iyi çalışma koşulları içinde yapılmasıdır. Hangi gereksinmeler? Maddi gereksinmeler, ama aynı zamanda kültürel gereksinmeler. O halde, sosyalist üretimin amacı, “bütün gereksinmeleriyle birlikte insan”dır.[82] Sosyalizm, burjuva ideologların ileri sürdükleri gibi, koskoca ama insana karşı ilgisiz maddi başarılara susamış bir “teknik uygarlığı” değildir. Tam bir açılıp gelişme halinde bulunan insan, sosyalizmin merkezidir ve bütün maddi başarıların, insanın her türlü gereksinmesinin daha iyi karşılanmasından başka amaçları yoktur: bilme gereksinmesi, kültür gereksinmesi kadar, rahat etme gereksinmesi: mutlu bir yaşamın çeşitli öğeleri. Sosyalizm, gerçekleşmiş bir hümanizmdir.

V. SOSYALİZME GEÇİŞİN VE SOSYALİZMİN GELİŞMESİNİN
ÖZNEL KOŞULLARI

Marksizm, -yalnızca sosyalizmin gelişi ve gelişmesi için gereken nesnel koşulların değil- aynı zamanda öznel koşulların, insanların tarihteki bilinçli eylemlerinden doğan koşulların da bilimsel olarak tanınmasını sağlar. Gerçekten de, kapitalist sınıfın, bütün olanaklarıyla, zorunlu uygunluk yasasının işleyişine karşı koyduğunu, devletin etkisiyle kendi üretim tarzını kurtarmaya çalıştığını, ve burjuvazinin tarihsel ilerlemenin önüne diktiği bu barajın, ancak kapitalistlerin (sayfa 412) direncini yenmek için zorunlu olan toplumsal güçleri oluşturan proletarya ve müttefiklerinin bilinçli eylemiyle yolun üstünden kaldırılabileceğini biliyoruz.
Sosyalizmin kuruluşunun birinci koşulu, demek ki, çıkarları ulusun çıkarlarıyla özdeşleşen işçi sınıfının gerçekten devrimci bir partiye sahip olmasıdır.
Yığınların bu bilinçli eylemi nasıl bir sonuç verebilir? Burjuva devletin yerine üretim araçlarını toplumsallaştıracak yeni bir devlet iktidarının düzenlenmesi sonucunu verir. İşte proletarya diktatörlüğü denen şey, bu yeni devlet iktidarıdır.
Burjuva devletin, kapitalistlerin arkasına sığındıkları, tarihin mahkum ettiği bu tek kalenin yıkılması, yerine üretim araçları özel mülkiyetini ortadan kaldırabilecek yeni bir devlet iktidarının oluşumu sonucunu verir. Proletarya diktatörlüğü öyle bir alettir ki onsuz üretim ilişkilerinde değişiklik yapmak olanaklı değildir. Herkes çok iyi bilir ki, işçi sendikalarının, örneğin günün birinde kapitalistlerin mülklerini kamulaştırmaya, sosyalist üretimi örgütlendirmeye, yani meslek kuruluşlarını, loncalar halinde serbestçe birleşen ve emekçilerinin meyvesini paylaşan emekçilerin üretimini düzenlemeye koyulmaları olanaklı değildir. Bu anarşist-sendikalist yavanlık, kapitalizmin koruyucusu burjuva devletin sert siyasal eylemini doğru değerlendirememektedir.[83]
Proletarya diktatörlüğünün esas görevi, Marx tarafından açık bir biçimde ifade edilmiştir:

“Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek için, ve üretici güçlerin tamamını olabildiğince çabuk artırmak için kullanacaktır.”[84]

Proletarya diktatörlüğünün hazırlanıp kurulduğu tarihsel dönem, sınıf savaşımının en keskin evresine girdiği (sayfa 413) dönemdir. Sosyalizmin iktisadi uzlaşmaz karşıtlıkları ortadan kaldırışından uzun zaman sonra, savaşım, burjuva kalıntılarının kapitalizmi onarma, yeniden canlandırma çabalarına karşı devam eder ve bu, sosyalizmin, yeryüzünün daha büyük kısmında başarıya ulaşmasına kadar sürer. Yığınlar ilk kez olarak, kendilerinin olan bir demokrasiye kavuşuyorlar. Bir düşünün! İlk kez olarak milyonlarca insan böyle insanca bir yaşama çağrılıyor. Böylece, örneğin, Çin’in en uzak köylerinde, o zamana kadar kendilerine yük hayvanları gibi davranılan köylüler bellerini doğrultuyor ve kendilerini yurttaş ve kamu yararının sorumlusu hissediyorlar. Proletarya diktatörlüğünün yaptığı büyük iyilik budur işte: O, kendilerine bütün ufukların kapalı bulunduğu bu derin insan yığınlarına bilinçli, etkin bir yaşam verir.

“Proletarya diktatörlüğü sınıflar savaşımının sonu değildir; onun yeni biçimler altında sürmesidir. Proletarya diktatörlüğü yenilmiş ama, direnmeyi bırakmak şöyle dursun, direncini daha da yoğunlaştırmış, yokolmamış, ortadan kalkmamış burjuvaziye karşı siyasal iktidarı eline geçirmiş bulunan proletaryanın sınıf savaşımıdır.”[85]

Lenin şunu da yazıyordu:

“Yalnızca sınıf savaşımını kabul edenler henüz marksist değildirler; bunlar henüz burjuva düşüncesinin ve burjuva siyasetinin sınırları içersinde bulunabilirler. Marksizmi sınıf savaşımı teorisi içinde hapsetmek, marksizmi budamak, onu çarpıtmak, onu burjuvazi tarafından kabul edilebilir bir şeye indirgemek anlamını taşır. Marksist, yalnızca, sınıf savaşımının kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten kimsedir.”[86]

Ve gene:

“Sosyalistler’in proletarya diktatörlüğünü anlayamamalarının başlıca nedeni, sınıf savaşımı fikrini mantıksal sonucuna kadar götürmeyişleridir.”[87] (sayfa 414)

Proletarya diktatörlüğü bir sınıf egemenliğidir. Kimin üzerinde egemenlik? Kapitalistler üzerinde, kapitalist çöplüğüne üşüşen ve onun devlet iktidarını destekleyen çeşitli sömürücü, açıkgöz, madrabaz, serüvenci tabakaların üzerinde.
Bu yüzden proletarya diktatörlüğü, yepyeni tipte bir devlet iktidarıdır. Tarihin daha önce tanımış olduğu bütün siyasal iktidarlar, sömürücü sınıfın egemenliğini, azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğini temsil ediyorlardı. Proletarya diktatörlüğü, ilk kez olarak, sömürülenlerin sömürenler üzerindeki egemenliğini temsil ediyor. Onun için de, çalışan, sömürülen ve ezilen öteki toplumsal tabaka ve sınıfların desteğini kazanıyor: o halde proletarya diktatörlüğü çoğunluğun azınlık üzerindeki egemenliği, emekçilerin egemenliğidir.
Bu egemenlik, ancak, çalışan yığınların bilinçli ve örgütlü eylemi sayesinde hazırlanıp kurulabilir, sürdürülebilir, sağlamlaştırılabilir.
Bu egemenlik, asıl parçalanması, ortadan kaldırılması sözkonusu olan siyasal rejimin ve iktisadi sistemin ideolojik oyalamasından başka bir şey olmayan burjuva “yasallık”ın kapsamına giremez. Bunun içindir ki, hareket halindeki yığınlar, ulusun çıkarlarına uygun ve demokratik özgürlüklerin alabildiğine gelişmesini sağlayan yeni bir meşruiyet yaratırlar.
Bu egemenlik, burjuvazinin, bütün ayrıntılarında çoğunluğa baskı yapmak için tasarlanmış bürokratik devlet makinesini kullanamaz. Bunun içindir ki, hareket halindeki yığınlar, yukarıdan aşağıya empoze edilen burjuva bürokratlığı yıkar, kendileri tarafından denetlenen ve halkın gözleri önünde açıkça işleyen yeni tipte bir yönetim kurarlar.
Proletarya diktatörlüğü yalnızca bir egemenlik aleti değildir, aynı zamanda, proletarya ile emekçi köylüler ve orta sınıflar arasında bir ittifakın da aletidir. Bu diktatörlük, (sayfa 415) müttefiklerini ulusal çıkara uygun bir yolda yönetmek için proletaryaya çok gereklidir. Mademki, çoğunluğun azınlık üzerindeki egemenliği, proletarya diktatörlüğü, burjuvazinin yığınlara zorla kabul ettirdiği siyasal boyunduruğun sonudur, emekçiler için, yığınlar için demokrasidir; proletarya diktatörlüğünün gelişi bir kurtuluştur ve bu siyasal kurtuluş koşulu, burjuvazinin düzen ve dolaplarının önlenmesidir.
Proletarya diktatörlüğü, tarihte ilk kez yığınlar için bir demokrasi olduğundan, demokrasinin en yüksek biçimidir. Bu, bir dönemeçtir; burjuva demokrasisinden, sermaye diktatörlüğünden proletarya diktatörlüğüne, halk diktatörlüğüne dönen, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıflar demokrasisine dönen bir dönemeç. O zamana kadar büyük yığınları ezmeye yarayan özel bir güç olan devlet, ensonu bastırılmış olan ezenlere karşı, halkın çoğunluğunun, işçilerin ve köylülerin ve onların müttefiklerinin genel gücünün ifadesi haline gelir.
“Sömürülenler için gerçek özgürlükler, proleterlerin ve köylülerin ülkenin yönetimine gerçekten katılması, ancak proletarya diktatörlüğünde olanaklıdır.”[88]
Proletarya diktatörlüğünün görevlerini yerine getiren devletin yalnız özel bir baskı gücüne dayanmaması, ama halkın çoğunluğunun genel gücüne dayanması onun niteliğini kökten değiştirir. Bu, yeni tipte bir devlettir. Burjuvazi bir sınıf olarak bütün dünyada yenilmiş ve tasfiye edilmiş olmadığı sürece bu devletin sürekli olarak güçlendirilmesi zorunludur; bu devletin güçlendirilmesi, her şeyden önce yığınların bilinçli siyasal eyleminin güçlendirilmesi demektir. Buna karşılık, burjuva devletlerin “güçlendirilmesi”, onların polis kuvvetlerinin artırılmasından ve yığınların siyasal eyleminin boğulmaya kalkışılmasından başka bir anlama gelmez. Görülüyor ki, proletarya diktatörlüğünün güçlendirilmesi, sömürücü sınıf devletlerinin “güçlendirilmesi”nin tam karşıtıdır; bunun içindir ki, proletarya diktatörlüğünün (sayfa 416) güçlenmesi, aynı zamanda, devletin “klasik” çizgilerinin gerçekten zayıflaması demektir: halkçı bir polisin tutumu, yığınlarla olan bağları, bir burjuva devletin polisininkilerle -eğer bu polisin kitlelerle olan bağlarından sözedilebilirse- hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Bir halk ordusunun tutumuyla emperyalist bir ordunun hiçbir ilişkisi, benzerliği yoktur: Çin’in kurtu1uşu sırasında bütün dünya bunu görüp anladı. Yeni devletin siyaseti dar ve kapalı “uzman” çevrelerinde hazırlanmaz, yığınların içinde ve yığınların öncü güçleri içinde hazırlanır: kolhozcu bir milletvekili kendi kolhozunda emekçi olarak kalır.
Proletarya iktidarının uygulanışının tarihsel biçimleri çeşitlidir. Birincisi, Paris Komünüdür. Halk demokrasileri bunun bir başka biçimidir. Proletarya iktidarının klasik biçimi, sovyetler iktidarıdır.
Emekçiler vekilleri sovyetleri (ya da konseyleri), Rusya’da, 1905 Devrimi sırasında ortaya çıktılar. Bu siyasal iktidar biçimi, hareket halindeki yığınlar tarafından yaratıldı. 1917 Ekim Devrimi “bütün iktidarı sovyetlere” verdi. Sovyetler, proletaryanın ve bütün sömürülenlerin en geniş yığın örgütlenmesi, bizzat yığınların doğrudan organıdır. Sovyetler karar verirler, yerine getirirler ve verdikleri kararların yerine getirilmesini kendileri denetlerler. Burjuva parlamenter meclislerden (ulusal ya da yerel) farklı olarak bütün iktidarı, yürütme gücünü olduğu kadar, yasama gücünü de ellerinde bulundururlar. Sovyetler, devlet iktidarının yerel ve merkezi organıdırlar. Sovyetlerin üyeleri her an seçmenleri tarafından geri alınabilirler.
Yeni iktisadi temelin yansısı Stalin Anayasası, şu olguyu onaylamıştır:
SSCB’de bütün iktidar, emekçiler vekilleri sovyetlerinin şahsında, kent ve köy emekçilerine aittir. (Madde 3.)
Bunun içindir ki, -düzenbazlıkla, sosyalizmi faşizme benzeten burjuva ideologları kusura bakmasınlar- Sovyetler Birliği’nde, hiç kimse yasaya boyun eğmekten bağışık tutulmaz. Büyük sermayenin en gerici unsurları tarafından (sayfa 417) kurulan faşist diktatörlüğün, keyfi yönetiminden ve terörden başka silahı yoktur; burjuva meşruiyetini kendisi ayaklar altına alır. Tersine, sosyalist demokrasi, gücünü, emekçilerin desteğinden alır; onun için ancak emekçilerin özel ve kamusal haklarının kullanılmasını güven altına alarak varlığını sürdürebilir. Sovyet hükümeti, bütün yurttaşlar gibi, anayasaya saygı göstermek ve yasalara uymak zorundadır. Başka türlü de hareket edemezdi, yoksa bütün otoritesini yitirirdi.
Rousseau’nun ülküsü -genel iradenin ifadesi olarak demokrasi- demek ki, proletarya diktatörlüğü tarafından tamamıyla gerçekleştirilmiştir. Ve gerçekten de, böyle bir ülkü ancak sınıfların iktisadi karşıtlıklarının ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmiş olabilir.
Geniş yığınların bilinçli eylemine dayanan sovyet devletinin, sosyalizmin kuruluşunda çok büyük rolü vardır. Yeni iktidar, yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkışı için vazgeçilmez öznel bir koşuldur. Gerçekten proletarya iktidarı, tarihsel bakımdan kendi iktisadi temelinden önce gelmek ve kendi temelini yaratmak zorunda olmak gibi bir özellik gösterir. Burjuva iktidarı, tersine, burjuva devrimi sırasında en başta burjuvazinin siyasal egemenliğini, mevcut burjuva ekonomisiyle uygunlaştırmalıydı. Bundan başka, proletarya devriminden önceki devrimlerin amacı, bir sömürü biçimi (feodal) yerine, bir başka sömürü biçimini (burjuva) getirmekti; proletarya devrimi, tersine, tüm sömürüyü ortadan kaldırır ve bu da ancak devletin önemini artırır.
Sosyalist iktisadi temelin mevcut olduğu andan başlayarak sovyet devleti, kendi iktisadi temelinin yansısı olarak kabul edilmelidir, ve işte o zaman olayların gerçeği yeni bir biçimde, yeni anayasa biçiminde ifade edilmiş olabilir.
Sovyet Anayasası, bu hakların kullanımını olanaklı kılan maddi koşulların yaratılmasını en uzak bir zamana atarak soyut birtakım haklar ilan etmek yerine -burjuva anayasalarının yaptıkları budur- maddi temelleri zaten daha önce yaratılmış olan gerçek hakların varlığını onaylamak gibi bir özellik gösterir. Örnek: (sayfa 418)

“SSCB yurttaşlarının çalışma hakları, yani işin nicelik ve niteliğine göre emeklerinin karşılığı ile birlikte güvenceli bir iş edinme hakları vardır.
“Çalışma hakkı, ulusal ekonominin sosyalist biçimde düzenlenmesiyle, sovyet toplumunun üretici güçlerinin sürekli olarak büyümesiyle, iktisadi bunalım olanaklarını ortadan kaldırmasıyla ve işsizliğin tasfiyesiyle güven altına alınmıştır.” (Madde 118.)

Bu demek midir ki, sovyet devleti, iktisadi temelini edilgin bir biçimde yansıtmakla yetinir? Hiç de değil! Sovyet devleti hiçbir an, ekonominin nesnel yasalarının bilgisine dayanarak sosyalist ekonominin gelişmesini hızlandıran ve onu tutarlı bir şekilde planlayan etkin bir güç olmaktan geri kalmaz.
Bu görevi yerine getirmek için sovyet devletine iki şey gereklidir: 1) doğanın ve toplumun yasalarını tanımak, yani bilim; 2) yeni fikirleri anlayıp benimsemiş yığınların bilinçli desteği. Proletaryanın siyasal iktidarının kuruluşu sırasında bilimsel sosyalizmin oynadığı büyük rol, demek ki gitgide artacaktır. Burjuva ideolojisine karşı bilinçli savaşım, marksizm-Ieninizmin yığınlar arasında yayılması, biçimiyle ulusal, içeriğiyle sosyalist yeni bir kültürün yaratılması, böylece sosyalizmin kuruluşu için vazgeçilmez olan öznel koşullardır.
Sosyalizm kurulup yerleştiği ölçüde, demek ki, sovyet devletinin, bu yeni tipte devletin eğitimdeki rolü ve kültürel rolü büyür. Devletin rolünün bu artışı, hiç de marksizmin düşmanlarının sözünü ettikleri “totaliter baskı”nın artışı anlamına gelmez. Devletin bu yeni rolü, yığınların kültürel ve entelektüel düzeylerini egemen sınıf için tehlike oluşturmaksızın yükseltemeyen kapitalist burjuva devletlerince hemen hemen bilinmeyen bir şeydir. Bu yüzden, kapitalist devlet, en başta bastırma işleriyle meşguldür. Tersine, emekçilerin devleti, iktisadi alanda olduğu kadar kültür alanında da varlığını korumasını bilerek, gitgide, yığınların yaratıcı emeğinin yönetici merkezi haline gelir: emekçilerin devleti, (sayfa 419) yığınların düşmanı değil, onların örgütleyicisi ve eğitimcisidir.
Kültür devrimi, öncü fikirlerin ve öncü bilimin yığınlar içinde yayılması, sosyalist ideolojinin burjuva ideolojisini yenmesi, diyalektik materyalizmin, fikirlerin toplumsal yaşamdaki rolü konusunda öğrettiklerine uygun olarak, bizzat devletin bütün dikkatini üstünde toplayacağı bir konudur. Üretim ilişkilerinin değişmesi, burjuva ideolojinin nesnel temellerini, üretim araçları özel mülkiyetini ortadan kaldırarak, yığınlar arasında yeni bir bilincin oluşması için gerekli koşullan yaratır. Yani, yeni sosyalist bilinç, hiç yoktan yaratılmış değildir: devletin rolü, yığınların bilinci ile yeni nesnel, sosyalist koşulları olanaklı olduğu kadar doğru ve eksiksiz olarak birbirine uygun hale getirmek – er ya da geç yeni bir bilinç biçiminin yeni içeriğe uygun gelişmesini isteyen süreci çabuklaştırmaktır. Aynı zamanda, gelişme perspektifleri bilgisinin de nesnel koşullar üzerinde etki yaparak iktisadi gelişmeyi hızlandırması için, toplum yasaları bilgisinin yardımıyla sosyalist bilinci ileri götürmek gerekir. Görülüyor ki, sosyalist toplumda birbirleriyle çelişki halinde olmayan nesnel koşullar ve öznel koşullar, karşılıklı bir etki oluştururlar ve birbirlerini karşılıklı olarak desteklerler. Bunun içindir ki, sosyalist toplum, maddi bakımdan ve kültür bakımından, burjuva toplumunda bilinmeyen bir tempoyla gelişebilir. Sosyalist ilerleme yarışması, sosyalist üretimin gelişmesinde, yığınların yeni bilincinin öneminin bir örneğidir. Bu bilinç değişmesinde edebiyat ve sanata büyük bir rol düşer: yazarlar, Stalin’in deyişiyle, “ruhların mühendisleri” olurlar.
Ensonu, şurası da açıktır ki, eğer işçi sınıfı ve onun müttefiklerinin başlarında, bilinçli ve örgütlü müfrezeleri, yığınlara bağlı ve toplumların doğru devrimci teorisiyle donatılmış siyasal bir parti olmasaydı, sosyalist devlete düşen bütün görevler -proletarya diktatörlüğünün kazanılmasından kültür devrimine kadar- gerçekleşmezdi. Sosyalist toplumun yolunu aydınlatan, teoriyle pratiği birleştiren bu öncülük rolü, yeni maddi ve kültürel zorunluluklar ortaya çıktığı ölçüde ve sovyet devletinin rolü büyüdüğü ölçüde artar, eksilmez. (sayfa 420)

VI. VARGI

Sosyalizmin temel iktisadi yasası, nesnel bir yasadır. Yığınların maddi ve kültürel gereksinmelerinin en yüksek ölçüde tatminini sağlamak, bir hükümetin “serbest tercih”inin eseri değildir. Bu, üretim araçlarının topluma maledilişinin (toplumsallaştırılmasının) zorunlu sonucudur, ve yalnız işçi sınıfı iktidarı, vaadetmiş olduğu şeyi verebilir yığınlara; çünkü o, üretim araçlarını topluma maletmiştir ve yeni üretim ilişkilerini niteleyen nesnel yasaya dayanmaktadır. Marksist sosyalizm anlayışını ütopyacı anlayışlardan ayıran, yığınların binlerce yıllık hak davası ile, bilimsel olarak belirli bir üretim tarzının temel ekonomik yasasının gereklerini birbirleriyle bağdaştırmasıdır.
Sosyalizmin düşmanları, kapitalist burjuvazi, sosyalist kurtuluşun başarılarının ancak bireyin köleleştirilmesiyle elde edilebileceğini yineleyip dururlar. Sosyalizmin, insanın kişiliğini, kişisel enerji ve girişkenliğini, bireyin yeteneklerini, hak ve özgürlüklerini ezdiğini ve yok ettiğini; gereksinmeler ile beğenileri bir düzeye getirdiğini öne sürerler. Ama, emekçileri, fizik bakımından ve kafaca sömürerek ve sakatlayarak bütün bir manevi ilgiler, özlemler ve insan yetenekleri dünyasının üzerine çöken ve onu boğan; varlığını güvensizliğe borçlu olan, insanları birer robot haline getiren, bir baskı, açlık ve işsizlik rejimi altında işçiyi makinenin bir eki, uzantısı haline getiren; onu fizik ve manevi bireyliği içinde sakatlayan; işçiyi bir köle durumuna indirgeyen kapitalizmin ta kendisidir. Kapitalizmin karşısında birey yalnız ve silahsızdır; onu kurtaracak olan, yalnızca sömürülenlerin ve ezilenlerin birliği, devrimci savaşımıdır. Yığınlar kurtarılmadan birey kurtarılamaz. Yığınların kurtuluşu, bireyin kurtuluşunun birinci koşuludur.
Kapitalizmin savunucuları, kapitalizmde, girişkenlik ve yetenek sahibi her insanın, servet sahibi olmasa bile, “kendi yolunu kendisinin aşabileceğini” ve yeteneklerine uygun bir duruma geçebileceğini öne sürerler. Ve milyoner olmuş (sayfa 421) ayakkabı boyacıları gibi “mutlu olayları” anlatırlar. Ama, herhangi bir kimsenin “başarı”sının binlerce sömürülen emekçinin sırtından ödendiğini gizlerler. Kapitalizmde herkesin “kendi yolunu kendisinin açması” zorunluluğu, burjuva toplumda insanların durumunun özel mülkiyetin alanı ile belirlendiğini tanıtlar. Yönetici görevlere yükselebilenler, “üst” sınıfların temsilcileri ya da onların adamları, memurlarıdır. İnsanların durumları, onların servet, sınıf, kast durumlarıyla, ulusal kökenleri, cinsiyetleri, inançları, yakınlıkları, ilişkileri, kayrılmaları vb. ile belirlenir. İşte kapitalizmin “düşünürler”i ve “ahlakçılar”ı tarafından “sonsuz”, “mantıksal” sayılan “düzen”, usa-uygun ve kavranılır kabul edilen tek “düzen” budur. En üstün yeri haklı olarak işgal ettiklerini tanıtlamak için, Krupplar’ın, Stinnesler’in, Morganlar’ın, Rothschildler’in, Rockefellerler’in, Fordlar’ın, Boussaclar’ın “yaratıcı yetenekleri” göklere çıkartılır. Ama herkes bilir ki, kapitalistlerin “yaratıcı yetenekleri”, artı-değerin üreticilerden zorla koparılıp alınması becerisine dayanır, ve onların egemen durumunu belirleyen şey, yalnızca sermayelerinin büyüklüğüdür. Ve işte kapitalizmde bir insanın “değerini” saptayan da budur.
Sosyalizmde ise, tersine, bireyin yükselmesinin, yeteneklerinin, anıklıklarının, yaratıcı yetilerinin gelişmesinin koşulu, bizzat yığınların yaratıcı yeteneklerinin yükselmesidir. Sosyalizmin temel ekonomik yasası, öncü tekniğin rolünü bize gösterdi; sosyalizmin öznel koşullarının incelenmesi, sosyalist bilincin, bu yeni toplumun muazzam etkin gücünün önemini kuvvetle belirtti.
Bu çifte incelemeden, sosyalizmin, emekçinin kişiliğini bütün yönleriyle, bilgili, düşünsel yönden gelişmiş teknisyen olarak, toplum sorunları konusunda geniş ve derin bir bilgiye sahip olan, yeni bir yaşamın yapıcısı toplumsal bir insan olarak geliştirdiğini iyi akılda tutmak gerekir. İnsanın kişiliğinin, kişisel yeteneklerinin çok yönlü gelişmesi, sosyalizmde, kapitalizmde olduğu gibi, soyut bir olay olarak kalmaktan uzaktır, bir yığın olayı olmuştur. Sosyalist yarışma, (sayfa 422) herkesin kişisel girişkenliğini, yaratıcı zekasını geliştirme olanaklarını hazırlayan canlı bir örnektir. SSCB’de stahanovistler, yenilik getiriciler, verim sağlayanlar, her çeşit buluşçu, yüksek nitelikli emekçiler ve uzmanlar, tarım alanındaki deneyciler, üretim ve ekonomi düzenleyicileri, halktan çıkma ileri aydınlar, toplumsal ve siyasal bir eylem başında bulunan kadınlar ve erkekler, bilimsel bir tartışmaya, bir edebiyat ya da sanat yarışmasına katılabilecek çapta emekçiler ye bunların ortasında yürüyen, binlerce sosyalist emek kahramanları ve Stalin ödülü kazananlar. Ancak sosyalist toplumdadır ki, insan, kökenine, cinsine, servetine vb. bakılmaksızın kendi yeteneklerine uygun bir yere gerçekten sahip olabilir.
Sosyalizm tam yığınların egemenliğidir, yüzyıllar süren baskının kurbanları olan ve sömürü yüzünden her çeşit insani gelişmeden yoksun bulunan milyonlarca insanın egemenliğidir. Tarihi yapan bu yığınlardır, çünkü yalnız bu yığınlar sermayenin iktidarını yere serebilirler. Bir kere boyunduruktan kurtulduktan sonra, yığınlar, büyük bir coşkunlukla kendileri için yeni bir yaşam kurarlar. Yığınlar, insanın insan tarafından sömürüsünü ortadan kaldırarak, bireyle toplum arasındaki uyuşmazlığı gidermiş ve herkese bol bol açılıp gelişme olanağı sağlamışlardır. (sayfa 423)

YOKLAMA SORULARI

1. Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının ekonomik ve toplumsal planda belli başlı sonuçları nelerdir?
2. Sosyalizme geçişin nesnel koşulları nelerdir?
3. Sosyalizmin temel yasasını söyleyiniz ve açıklayınız.
4. Sosyalizme geçişin ve sosyalizmin gelişmesinin öznel koşulları nelerdir?
5. Sosyalizm ve birey.

________________________________________
Dipnotlar

[74] J. Stalin, “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”, Son Yazılar, 1950-1953, s. 73.
[75] J. Stalin, Leninizmin Sorunlan, s. 677-678.
[76] Bkz: J. Sta1in, “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”,Son Yazılar, 1950-1953, s. 70.
[77] Sömürünün ortadan kalkması, gerçekten de “proletarya” sözcüğünün kullanılmasını elverişsiz hale getirir.
[78] J. Stalin, Son Yazılar, 1950-1953, s. 82.
[79] J.Stalin, “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”, Son Yazılar, 1950. 1953, s. 63-64.
[80] J. Stalin, “Alekaandır Iliç Notkin Yoldaşa Yanıt”, aynı yapıt, s. 102.
[81] J. Stalin, “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”, Son Yazılar, 1950-1953, s. 98.
[82] M. Thorez, Sovyetler Birliği Komünist Partisi X1X. Kongresine Selam.
[83] Ayrıca, kapitalizmin üretici güçlerinin eriştikleri noktada, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin gerçekleşmesi gereken yer ulusal çerçevedir: o halde, yalnızca, bir işçi sınıfı ulusal siyasal iktidarı kurabilir.
[84] Marx, Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 131.
[85] Lenin’den aktaran: J. Stalin. Leninizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 106.
[86] V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Marx-Engels-Marksizm, Ankara 1976, s. 396.
[87] V. İ. Lenin, “Proletarya Diktatörlüğü”, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 159.
[88] J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, s. 41.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Felsefenin Temel İlkeleri 21. Ders. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer'in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi'nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından...

Kapat