Felsefi Notlar 4 – Nejdet Evren “Hiç-liğin değeri her-şey-de yoktur”

FELSEFİ NOTLAR-4
I.Hiç-liğin değeri her-şey-de yoktur; o, yalnızca bir şey-e temas eder ki temas ettiği o şey-dir değerli olan; o şey, hiç-likle değer kazandığında yok olmuş demektir, çünkü değerin temas etmesinin olasılığı kalmamıştır; bu durum, şey-e hiç-likle değer verenin hüznüne işaret eder ve içi doldurulamayan bir yarılma kalır geride…

II. Değer-in göreceli olması özneler arasındaki etkileşimlerin sonucudur, onun bir ölçü birimine dönüştürülüp sınırlandırılması ise bir erk-yapının dışarıdan müdahalesi ile mümkündür; oysa o, özgürlüğe kaçma eğiliminde olmuştur hep, erk olana direnerek…Sonuçta, gerçek değeri erk olan değil, özgür olan belirler…Tüm zamanlara yayılan bir değer olgusunun tanımlanmamış olmasının nedeni de budur…..

III. Şüphe, görünene/bilinebilir olana yönelmedikçe bilimsel olmaktan uzaklaşmış sayılmaz: değilse, bilinebilir olanı da hiçleştirecek bir boyut kazanır ki, artık bu aşamada bilim felsefesinden öteye düşmüş demektir…Düşüncenin önünü açan şüphe aşama aşama giderildikçe yerini bilimsel bilgiye bırakır, ancak bilimsel şüphe hiç bir zaman yok olmaz, her aşamada bilimsel şüphe yeniye dair varlığını korumayı sürdürür, gözlemleyerek, deneyerek uzunca bir süre yeni bir hipotezle karşımıza çıkar…Şüphe bilimin özünde vardır…

IV. İnsan doğduğun günden itibaren hem doğal/maddi hem de sosyal kültürel-ekonomik-politik baskılar, dayatmalar ve şekillendirme ile kuşatılmış bulur kendini. Genlerin tarihsel bellek olarak insan yavrusuna aktardığı bilgi onun kültürel olarak doğaya yabancılaşmasını ve ekonomik-politik olarak da topluma yabancılaşmasını sağlar. /Doğa yasalarındaki olasılıklar sosyal yapılardan çok daha karmaşık bir şekilde işlerler, bir ve aynı tarzda çalışmazlar. / Bu nedenle birey hem doğal dayatmalar hem de sosyal dayatmalar ile çatışkı içerisinde bulur kendini ve o çatışma yaşamı sürdükçe devam eder. Genlerin türün devamını sağlamak için uyum sağlama eğlimi onun açık uçlu bir tutuculuk içinde olduğunu gösterir, ancak toplumlar açık uçlu değil kapalıdırlar; muhafazakarlık denebilir kısacası…Hormonal yapı, nöronlar, hisler vs biyolojik tüm belirlemeler onun gelişen düşünce dünyasında kendisi ile yaşayacağı çatışkının maddi temellerini oluşturacaktır; diğer canlılardan farklı olarak insan bu çatışkıyı gerçekleştirebildiği için ve gerçekleştirdiği ölçüde ilkin biyolojik baskıları denetlemeyi, karşı baskı ile ortadan kaldırmayı – hepsini olmasa da – gerçekleştirebilecek bir iradeyi geliştirmiştir. Bu irade maddi olgular, sosyal yapılar ve ilişkilerden azade olmamakla birlikte onlara bağlı da değildir; bu durum iradenin bağsızlığı olarak değerlendirilebilir. İnsan bu iradi tercih yapabilecek yetiyi geliştirmeseydi karınca kolonisindeki her bir karıncadan farksız olurdu. Buna mekanik topluluklar, iradi topluluklar diye tanım koymak mümkündür. Bilimin nesnelliği onu kullanan kaşif özneden/iradeden de bağsız olamaz. Akla dayalı hiç bir bilimsel düşünce geleceğe dair kesin br yargıda bulunamaz; ancak, hangi koşullarda neden sonuç ilişkisini açıklayarak olasılıklardan söz edebilir; değilse, başka bir deyimle geleceğe dair kesinkes bir tanım yapmaya kalkarsa artık o bilimsel bir düşünce olmaktan çıkar. Dterminizmin hatası tam bu noktada oluşur. Sonucu doğuran neden/leri değerlendirerek geleceği kesin bir dille mahkum etmek determnizmin temel hatasıdır. Uygarlaşma tarihinde birey olmanın tarihi çok yenidir ve bu olgu şekillenirken aydınlanma döneminin oryentalist düşünceleri ile beslenmiş olması nedeniyle özünde liberalist bir düşünce bazında algılanmasına neden olmaktadır. “eşitlik, özgürlük,kardeşkil” üçlemesi boşuna değildir. Yarı-tanrıya bağlı bireylerin, efendiye bağlı kölenin, feodal beye ve ruhbana bağlı reayanın/mürüdin ne bir istencinden, ne bir iradesinden ne de tarcihlerinden söz edilmezdi; ay-tanrısı yer-yüzüne indiğine insan bireyselleşme, özneleşme sürecine girecek; irade, tercih ve özgürlük olguları yeniden şekillenmeye başlayacaktı. Tarihteki büyük değişim/dönüşüm sağlayan olaylardaki bireyin yapmış olduğu değerlendirme sayesinde toplumsal dönüşümler sağlanmıştır ve örnekleri sayılmayacak kadar çoktur; bu demek değildir idealist bir şekilde olaylara yaklaşılmaktadır. Özgürlük ve iradenin özgürlüğü farklıdır. Özgürlük dillendirildiği gibi her istediğini yapmak değildir; zira bu zaten sınırlı evrende mümkün olmayan bir hayelden öte bir şey olamaz. Özgürlük bireysel değil toplumsal br olgudur. Bu yapısı itibariyle özgürlük bireysel irade ile de çatışkı içindedir. Bu bağlamda söylenebilir ki insanın bir tür olmayı da başaramamasına karşın diğer tüm türlerle ayrım gözetmeksizin yaşayabilmesinin -dünya gezegenin de ya da ötesinde – maddi tüm koşullarının ortaklaşılması, yaratılması ve paylaşılmasıdır özgürlük… Birey ve iradesinin tercih yapması ve özgürlüğüne gelince, bu durum bireyin bilinç düzeyi ile yakından ilgilidir. Her ne olursa olsun yaptığı tercihler ile birey hem bir insan hem de özgür iradesi olan bir canlıdır. Küçük bir örnek ile bunun nasıl gerçekleştiğini, determinist yasalardan nasıl azade olduğunu görebiliriz. -girişte belirttiğim doğal ve toplumsal dayatmaları hatırlatarak – denek birey (x) elmayı çok seviyor, maden suyunu hiç sevmiyor; – biyolojik dayatma -, önüne elma ve maden suyu koyarak (x) e deniyor ki maden suyunu tercih edersen mükafat alacaksın, değilse hiç bir şey – toplumsal dayatma – hiç bir kimse ve hiç bir bilimsel veri bize önündeki üç seçenekten hangisini tercih edeceğini önceden kesin bir dille söyleyemez. Ancak bilinen odur ki o an yapacağı tercihi (x)i bir yere koyacaktır, üç ayrı noktadan birine taşıyacaktır; (x) gerçekten tercih yapabilme özgürlüğüne, yetisine sahip değilse kendisine böyle bir teklifin yapılmasının bir anlamı olmazdı zaten. (x) elmayı tercih ederek toplumsal dayatmayı ret edecek ya da maden suyunu tercih ederek doğal dayatmayı; hepsinden daha önemlisi ikisini de ret etmek suretiyle hem doğal hem de toplumsal dayatmaları ret edecek ve öznelliğini gerçekleştirecektir. Bu durum kuantum fiziğine de uyar….

V.“iradenin kaynağı” el-dil-beyin-göz-ayak diyalektiği ile gelişen beyin dokusudur. Tüm varolmaların kaynağını aramak ise başlı başına ayrı bir konu olduğundan bu konuyu şimdilik empas ediyorum. İnsanın yaşam alanı bulduğu tüm maddi ve sosyal çevresine göre düşünce yapısı gelişerek şekillenir, dolayısı ile onlardan bağsız bir irade hem olamaz hem de böyle bir durum onun bağımsızlığını gölgelemez. Bilincin beynin bir işlevi olması dikkate alındığında ondan kopuk olması da düşünülemez. Örneğin her dışarı çıktığımızda üzerimizde elbise var mı diye sürekli el ve göz ile kontrol yapmayız, lakin onların farkında olmadan da üzerimizde oldukları bilincini taşırız; beyinsiz bir organizma olmadığımıza gör – lütfen buradaki beyinsiz olmayı küçük düşürmek anlamında kullanmadığımı unutmayın, mesela terliksilerin beyni yoktur gibi – onun maddi gerçekliğini de gözden uzak tutmamamız gerekmektedir. Her eylem bilinçli ise bir karar verme sürecinin sonunda gerçekleştiğine göre hareketimizi de düşünerek gerçekleştirdiğimiz sonucunu çıkartabiliriz. Ancak sinir siteminin karar merkezini devre dışı bıraktığı durumları istisna saymak koşulu ile…ilk kelime ilk bilgi diye bir şeyin olduğunu düşünmüyorum; çünkü insanlaşma süreci kendi karmaşık dokusu içerisinde çoklaşarak evrilmiştir; bu nedenle ilk söz, ilk bilgi değil karmaşıklaşan yaşam mücadelesinde gerçekleşen dil her zaman çoklu olmak durumundadır. Bilgi de öyle…bundan yüz yıl önce ether denlen ve uzayın % 94 ü olan karanlık madde çözümlenememiştir. Bu durum her şeyi bilinemez yapmaz; insan, saman yolu galaksisinin dışındaki bir insan yapımı gök cismine radyo dalgaları ile ulaşabiliyorsa ondan aldıkları bilgiye de gerçek gözüyle bakabilecek bir bilinç düzeyinde demektir.

VI. Yalan her zaman doğruya muhtaç bir olgudur, ancak doğru olanın yalana hiç gereksinimi olmaz. Yalanın kendisi gerçek fakat içeriği doğru değildir; olanı olmamış, olmayanı olmuş ya da olanı farklı göstermek şeklinde ortaya çıkan yalan her hal ve şartta somut olgu/gerçeklik ile ters düşer; bunun anlaşılabilmesi/deşifre edilebilmesi için gerçeğin ne olduğunu bilmek gerekir.

VII. Düşünce açığa çıkmadıkça bir değer kazanamaz; açığa çıktığında ise hem bir değer kazanır hem de zapt-edilemez bir güce dönüşür; çünkü, onu sınırlandırabilecek bir güç yoktur; kafesinden kurtulmuş bir kuşun özgürce uçmasına nasıl engel olunamıyorsa, açığa çıkan düşünceyi de engellemek olanaksızdır. Düşünce, bir çok aşamalardan geçerek olgunlaşır, açığa çıkması ise – kişi boşboğaz değilse – bir doğum gibi sancılı olur, onun gerçek değeri tartışmaya/eleştirilmeye açık olması ile doğru orantılıdır; tartışmaya kapalı düşüncenin hiç bir değeri ve gücü olamaz, bu son duruma düşüncenin tabulaştırılması denebilir ne ki mührü her zaman sökülebilir…

VIII. Özgürlük, fiziki olgularla sınırlandırılmış bir var olma biçimidir; bu sınırlar ketleyicidir ve insan çeperi kırmak için durmaksızın çabalar, zira onun bir çok istenci vardır. Özgürlük, anlamını fizik sınırlandırmalara direnmekte değil sosyal ekonomik politik sınırlandırmalara direnmekte bulur, çünkü o fiziksel değil toplumsal bir değerdir. Özgülük, egonun hareket alanını genişletmek olarak değerlendirilemez, zira bireysel özgürlük yek diğerinin özgürlüğü kadardır…

IX. Salt kendini esirgemek, bir beklenti içerisinde olan kişinin söz ve ediminde duraksaması, yeri geldiğinde geri adım atması şekillerinde tezahür eder; bu biçimin özünde her daim bir menfaati korumaya dayalı ve temelinde korku yatar -doğrusu, bu biçim ile o menfaat gerçekte korunur mu bilinmez ve fakat en azından kişisel olarak önemsenen değerin korunduğuna dair bir düşünce, bir inanç yaratılmasını sağlar. Her korkunun bir eşik değeri vardır ve bu eşik aşıldığında hiç bir olgu esirgenen değer olma özelliğini taşıyamaz, işte tam bu aşamada ne söz ne de edim esirgenir, tarihe iz düşen kişi bu aşamada ortaya çıkan kişidir…

X. Özne; rasyonalizmin yarattığı insan tiplemesi; herhangi bir dile, dine, ırka bağlı olmayan, tabii olmaktan çıkıp tebaa olan; kapitalizmin emek sömürüsünde gereksinim duyduğu kişi…Oysa insan her zaman diliminde özneydi, özel ve öznelliğini yaratabildiği için uygarlaşabilmiştir; ne ki onu, klandan sökerek ayıran retorik “üretim ilişkileri” görünüşte bireyi/insanı ve aklı kutsallaştırmış, neolitik dönemden bu yana emeğin ve toprağın bereketiyle, bilgi ve birikimi ile “artık ürün”ü yaratan insanı makineye koşabilmek için özgür bir iradeye sahip olduğuna vurgu yaparak bireyselleşmeyi gerçekleştirmiştir. Bireyin özne sayılması süreci elbette geri bir süreç değildir; ancak, onu feodal beyden, ruhbandan koparıp burjuvanın tabiyetine sokmak da bir o kadar ileri bir durum sayılamaz. Buna, köleliğin özgür şekli demek mümkündür. Emeğini satmak dışında hayatını idame ettiremeyen bireyin öznelliği ve özgürlüğü acaba ne kadardır?

XI. Eşitlik; her insanın eşit hakların öznesi olarak dünyaya geldiği evrensel norm olarak kabul edilmiştir. Ancak bu, eşitik denen şeyin bir tanımı nedense yapılmamıştır. Eşitliğin reel bir karşılığı olmalı; – sözde kalmak istemiyorsa – eşitliğe, “ama, lakin” ile vurgu yapan her yaklaşım özünde eşitsizliği peşinen kabul etmiş demektir. Bütün insanlar en temel gereksinimlerini eşit olarak karşılamadıktan sonra eşitlik söylemi bir paradigma olmaktan öteye geçemez.

Nejdet Evren

Ocak/Şubat 2018
Akarca,

Yorum yapın